İçeriğe geç

Çelik ve Kağıt

Bölüm 8 · 7 dk okuma

Çelik ve Kağıt

Bölüm 8

Deniz’in Gülüşü

Bazı insanlar vardır; bir ortama girdikleri an, sanki görünmez bir spot ışığı sadece onları aydınlatır. Tüm başlar o yöne döner, fısıltılar kesilir, adımların ritmi değişir. Ben, o insanlardan fersah fersah uzaktım; gölgelerin arasında kaybolmayı bir sanat haline getirmiştim.

Ama Deniz, tam olarak o spot ışığının kendisiydi. Üstelik bu gücünün, yaydığı o elit auranın sonuna kadar farkındaydı. Ve işin en sinir bozucu kısmı, bu durumdan zerre kadar rahatsız olmuyor, aksine o ilgiyi bir pelerin gibi omzunda taşıyordu.

"Uzun zamandır seninle tanışmak istiyordum," dediğinde, o kadife gibi pürüzsüz ses tonunun altındaki nedeni hâlâ çözebilmiş değildim. Birkaç saniye boyunca kusursuz yüz hatlarına, yeşile çalan keskin gözlerine baktım. Ardından, içimdeki o tetikte bekleyen hayvana rağmen uzattığı elini sıktım. Avcunun sıcaklığı, parmaklarının tenime teması şaşırtıcı derecede nazikti.

"Neden?" diye sordum, sesimdeki o temkinli, korumacı tınıyı gizlemeyerek. "Neden benimle tanışmak istiyordun?"

Deniz, geriye doğru hafifçe fırlattığı başıyla zengin, hayranlık uyandırıcı bir kahkaha attı. Garip olan şuydu ki, bu mesafeli ve şüpheci soruma zerre kadar alınmamıştı. Kampüsteki herhangi birine bu tonla yaklaşsanız ters bir tepki alırdınız ama o, bu çıplak dürüstlükten keyif almış gibiydi.

"Çünkü Ece sürekli senden bahsediyor," dedi, göz kırparak.

Başımı hızla yanımda oturan Ece’ye doğru çevirdim. Ece’nin ağzı resmen şaşkınlıkla açık kalmıştı, elindeki filtre kahve bardağını havada unutmuştu. "Ben mi? Ne zaman sürekli bahsetmişim ya?" diye soludu Ece, yanakları anında kızararak.

Deniz gülümsemesini bozmadan, masaya doğru biraz daha yaklaştı. "Tamam, tamam," dedi, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak. "Belki sürekli değil."

"Kesinlikle değil!" Ece hemen savunma duvarlarını ördü, masanın altından bacağıma hafifçe vurdu.

"Pekala," Deniz yeniden o büyüleyici, insanı gevşeten gülüşünü takındı. Gözleri doğrudan benim gözlerime kilitlendi. "Belki sadece bazen. Ama o bazenler bile bende büyük bir merak uyandırmaya yetti."

Bu çocuk fazlasıyla rahattı. Dünyanın en lüks restoranında oturuyormuş gibi, kantinin o döküntü havasında bile asalet saçıyordu. Ve nedense bu aşırı özgüven, insanı rahatsız etmekten ziyade, tuhaf bir şekilde güvende hissettiriyordu. Eliyle masadaki boş plastik sandalyeyi işaret etti. "Aranıza katılabilir miyim? Oturabilir miyim yani?"

Ece omuz silkti, bakışlarını kaçırdı. Ben de içimdeki o tekinsiz hissi bastırarak itiraf ettim ve başımı salladım.

Sadece birkaç dakika içinde, Deniz’in o kıvrak zekası ve sohbeti yönlendirme becerisi sayesinde kendimizi derin bir sohbetin içinde bulmuştuk. Ve istemeden de olsa, göğüs kafesimin altındaki o gergin yayın yavaş yavaş gevşediğini, rahatladığımı fark ettim. Çünkü Deniz, kelimelerle oynamayı çok iyi bilen biriydi. Karşısındaki insanı nasıl rahat ettireceğini, onun kâğıttan savunmalarını incitmeden nasıl içeri sızacağını çok iyi biliyordu. Sürekli ilgi odağı olmak için yırtınan o ucuz tiplerden değildi; ama istediği an, tek bir bakışıyla tüm mekânı parmağında oynatabileceği her halinden belliydi.

"Eee, ne okuyorsun bu devasa binalarda?" diye sordu, ceketinin kollarını hafifçe yukarı sıyırırken. Kolundaki pahalı saat gün ışığında parıldadı.

"Tarih," dedim, kahve bardağımı kavrayarak. "İkinci sınıftayım."

"Vay canına," dedi, gözlerini hayranlıkla açarak. "Büyük saygı duydum. Ben şahsen iki sayfa tarih makalesi okuyunca ruhumu teslim edecek gibi oluyor, uyuyakalıyorum."

Dudaklarımdan serbest, neşeli bir kahkaha firar etti. İlk kez. Uzun zamandır ilk kez bu kadar içten ve tasasız gülmüştüm. Deniz bu anı kaçırmadı; gözlerindeki o yeşil parıltı daha da yoğunlaştı.

"İşte bu," dedi, zafer kazanmış gibi. "Sonunda o gizemli hayaleti güldürmeyi başardım."

"Ece seni tuttuğu gibi kampüsün dışına fırlatmadan önce bence o çeneni biraz susturmalısın," dedim, Ece’nin bize dik dik bakan gözlerini işaret ederek.

Ece bu sözüm üzerine dayanamayıp büyük bir kahkahaya boğuldu. Deniz ise hiç bozulmadı, o asil duruşunu bozmadan bize eşlik etti. Sanki onunla yıllardır aynı amfilerde dirsek çürütmüşüz, çocukluktan beri berabermişiz gibi davranıyordu. Ve işin en tuhaf, en sarsıcı kısmı... Bu yapay durması gereken yakınlık, onun yanında inanılmaz doğal hissettiriyordu.

Sonraki birkaç gün boyunca Deniz’i kampüste, hiç beklemediğim anlarda görmeye devam ettim. Bazen kantinin o gürültülü turnikelerinde, bazen benim o sığınak olarak kullandığım ağaçlıklı yürüyüş yolunda, bazen de en yorgun olduğum ders çıkışlarında... Her seferinde, etrafındaki o kalabalığı bir kenara bırakıp doğrudan benim yanıma geliyor, adımlarını adımlarıma uyduruyordu. Ben de onunla konuşuyordum. Çünkü Deniz'in yanındayken oluşan o sessizlik anları, insanı boğmuyor ya da germiyordu. O, boşlukları hangi kelimelerle doldurması gerektiğini çok iyi biliyordu. Uzun zamandır ilk kez birisiyle konuşurken, kelimelerimi cımbızla seçmek, "Şimdi ne söyleyeceğim?" diye düşünmek zorunda kalmıyordum. Kâğıttan hayatım, onun rüzgârında hafifçe salınıyordu.

Bir hafta sonra, yine kantinin o kör noktasındaki masada baş başa oturuyorduk. Deniz, karşımdaki sandalyeye iyice yayılmış, o her zamanki elit rahatlığıyla elindeki soğuk kahve bardağını ritmik bir şekilde sallıyordu.

"Tamam," dedi anında, bakışlarını keskinleştirerek. "Bugün seninle ilgili gerçekten ciddi, derin bir soru soracağım. Hazır mısın?"

"Tehlikeli bir giriş oldu," dedim, hafifçe gülümseyerek arkama yaslanırken. "Sor bakalım."

"En favori, ruhuna dokunan film hangisi?"

Gözlerimi sabır diler gibi devirdim. "Ciddi ve derin dediğin soru bu mu gerçekten?"

"Benim dünyamda bir insanın ruhunu anlamak için bu en ciddi sorudur," dedi Deniz, o büyüleyici gülüşünü yüzüne yayarak.

İstemsizce güldüm ve tam o saniyede, içimdeki o ilkel dürtüyle başımı yukarı kaldırdım. Gözlerim, kantinin diğer ucundaki, o kalabalık basketbolcu grubunun oturduğu masaya kaydı.

Ve olduğum yerde resmen buz kestim.

Mert.

Takım arkadaşlarıyla birlikte oturuyordu. Ama yanındakilerin kahkahalarına, hararetli maç muhabbetlerine zerre kadar katılmıyordu. Bakışları, birer ok gibi doğrudan bizim oturduğumuz masaya, daha doğrusu... doğrudan benim üzerime dikilmişti. Bizi izliyordu.

Bakışlarımız, kantinin o kalabalık havasını delip geçerek birkaç saniyeliğine çok sert bir şekilde çarpıştı. Bu kez o da kaçırmadı gözlerini, ben de geri adım atmadım. Ama o an, göğsümün en derin yerinde tuhaf, sıcacık bir karıncalanma hissettim. Çünkü Mert’in o kömür karası gözlerindeki ifade, daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Öfkeli değildi, o kavgacı çocuk yoktu orada. Ama mutlu olmaktan, umursamaz görünmekten de çok uzaktı. Çene kemiği deli gibi kasılmıştı, yumruklarını masanın üzerinde sıkı sıkıya kapamıştı. Sanki... görmekten ölesiye nefret ettiği, canını yakan bir sahneye şahit oluyordu. İçindeki o çelik zırh, Deniz’in bana attığı her gülüşte biraz daha çatırdıyordu. Bu çıplak bir kıskançlıktı; ama Mert’in bile kendine itiraf etmekten korktuğu, o vahşi gururuna yediremediği kapkaranlık bir kıskançlık.

Deniz tam karşımda sinema tarihi üzerine bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ama benim dikkatimin, ruhumun yarısı çoktan o karşı masaya, Mert’in o yakıcı gölgesine taşınmıştı. Mert bir süre daha, gözlerini milim kıpırdatmadan, adeta beni o masadan çekip almak ister gibi bakmaya devam etti. Sonra yanındaki çocuklardan biri omzuna vurup bir şey sordu. Mert başını istemeyerek de olsa çevirdi, sertçe bir şeyler söyledi. Ama sadece birkaç dakika sonra, bakışlarının yeniden üzerimde, tenimde gezindiğini hissettim. Ve sonra yine... Ve sonra yine...

Bu tam bir delilikti, saçmalıktı. Benimle tek kelime etmeyen, beni tehdit eden o çocuk neden Deniz’le oturmama bu kadar büyük bir hırsla tepki veriyordu? Belki tamamen tesadüftü, belki de ben o siyah defterin büyüsüne kapılıp her şeye fazla anlam yüklüyordum. Ama yine de... Göğsüme çöken o garip, tatlı huzursuzluğu engelleyemedim.

Deniz, benim bu anlık kopuşlarımı fark etmedi. Eğer yanımda Ece olsaydı, o radarlarıyla durumu anında çözerdi. Ama Deniz sadece kendi büyüleyici dünyasında sohbeti sürdürdü. Yaklaşık yarım saat sonra, saatime bakıp ayaklandım. "Kalkmam lazım, derse geç kalacağım."

Deniz de anında benimle birlikte ayağa kalktı, üzerindeki ceketi düzeltti. "Benim de rektörlükte birkaç imza işim vardı zaten, birlikte çıkalım."

Kantinin o boğucu havasından çıkıp geniş koridorda yürürken, Deniz bir anda adımlarını bıçak gibi kesti. Başını yavaşça geriye, az önce çıktığımız kantin kapısına doğru çevirdi. Onun bu ani duruşuyla ben de istemeden arkama baktım.

Mert hâlâ oradaydı. Ama bu kez o kalabalık grup gitmişti, masada tamamen yalnızdı. Dirseklerini masaya dayamış, gözlerini çıktığımız o kapıya dikmişti. Deniz, birkaç saniye boyunca Mert’i, onun o sert ve karanlık siluetini ölümcül bir dikkatle süzdü. Ardından tekrar bana döndü. Dudaklarındaki o kusursuz gülümseme, yerini tekinsiz, bir şeyleri çözen keskin bir tebessüme bırakmıştı. Yeşil gözlerinde tehlikeli bir ışık yandı.

"İlginç," diye mırıldandı Deniz, sesi buz gibi bir ton almıştı.

"Ne ilginç?" diye sordum, içimdeki o tehlike çanlarının sesini duyarak.

"Hiç," dedi Deniz, o eski rahatlığına saniyeler içinde dönerek. "Önemli bir şey değil Aras. Sen dersine geç kalma."

Ben kafamdaki soru işaretleriyle dersliğe doğru yürümeye devam ettim. Deniz’in de arkamdan geldiğini sanıyordum. Ama Deniz, benim koridorda gözden kaybolmamı bekledikten sonra adımlarını tersine çevirdi. Yüzündeki o sevecen maskeyi tamamen indirip doğrudan kantine, Mert’in yalnız oturduğu o masaya doğru yürümeye başladı. Ben o sırada amfide yerime otururken, kampüsün o karanlık köşesinde zamansız bir savaşın ilk kıvılcımı çakılıyordu.

Deniz, Mert’in oturduğu masanın tam başında durdu. Gölgeli gövdesi masanın üzerine düştüğünde Mert başını yavaşça kaldırdı. Kömür karası gözleri, Deniz’in o kibirli yeşil gözleriyle havada çarpıştı. Mert’in yüzü, her zamanki o yıkılmaz, çelikten zırhıyla kaplıydı; tamamen ifadesiz ve soğuktu.

Deniz, elini cebine atıp hafifçe öne doğru eğildi. Dudaklarının kenarında, Mert’in canını okumak istediğini açıkça belli eden o zehirli gülümseme vardı.

Ve o pürüzsüz, kadife sesiyle sordu:

"Onu... Aras'ı tanıyor musun?"

Mert’in keskin çene çizgisi, o ismin Deniz’in dudaklarından döküldüğü tam o saniyede deli gibi gerildi. Göz bebekleri vahşi bir nefretle titredi. Sadece tek bir an sürdü bu kırılma. Ama o tek bir an, Mert’in tek bir kelime bile etmesine gerek kalmadan, içindeki o yangını, o büyük sırrı ve tehlikeli kıskançlığı Deniz’e tamamen açık etmeye yetmişti.

Devam Edecek...

Bölüm sonu

1 yorum