İçeriğe geç

Çelik ve Kağıt

Bölüm 7 · 6 dk okuma

Çelik ve Kağıt

Bölüm 7

Ece’nin Şüphesi

İnsanlar sendeki değişimi, sen daha kendi içinde o fırtınanın koptuğunu kabul etmeden çok önce fark ederdi. Ben bunu hiçbir zaman tam olarak anlayamamıştım. Çünkü sonuçta saniyelerimi kendi kafamın içinde geçiriyordum; her gizli düşüncemi, her çocuksu korkumu, her amansız takıntımı en iyi ben biliyordum.

Ama yine de ruhumun kâğıttan duvarlarındaki o derin çatlağı ilk fark eden ben olmamıştım. Ece olmuştu. Ve o keskin gözleriyle bunu yüzüme vurması, sadece an meselesiydi.

"Tamam," dedi Ece, önündeki seramik kahve kupasını masaya sertçe bırakırken. "Oyun bitti Aras. Bana şimdi, tam şu saniyede ne olduğunu anlatacaksın."

Kantinin en arkasında, yapay palmiye ağacının gölgesinde kalan o kuytu masada oturuyorduk. Öğle arasıydı ve etraf tam bir ana baba günüydü; tabldot sesleri, kahkahalar, hararetli tartışmalar birbirine karışıyordu. Ama Ece’nin üzerime diktiği o sorgulayıcı, gri bakışlar yüzünden sanki bütün kampüs bir anda boşalmış, ses yalıtımlı bir odada baş başa kalmışız gibi hissettim.

"Neyi anlatacak mışım?" dedim, kahve bardağımdaki plastik kaşıkla oynayarak.

"Eğer bir kez daha bana o saf masumiyetin arkasına saklanıp 'neyi' dersen, şu sıcak filtre kahveyi hiç acımadan kafana dökerim."

Derin bir iç çektim, omuzlarımı düşürdüm. "Abartıyorsun Ece."

"Hayır, zerre kadar abartmıyorum," diyerek sandalyesine iyice yaslandı Ece, kollarını göğsünde birleştirdi. "Son bir haftadır tam anlamıyla bir hayalet gibi geziyorsun. Derste dalgınsın, defterine tek bir satır tarih notu almamışsın. Yemekhanede önündeki yemeğe bakıp dakikalarca kalıyorsun. Ve en önemlisi... Sürekli birini arıyormuş, bir gölgeden kaçıyormuş gibi tetikte, fır fır etrafa bakıyorsun."

Başımı yavaşça kaldırdım, savunmaya geçmek ister gibi dikleştim. "Etrafa bakmak da mı suç oldu artık?"

"Eğer o kalabalığın içinde deli gibi aradığın, gözlerinin radarına takılmasını beklediğin kişi Mert Karaca ise... Evet, Aras. Bu tam bir suç."

Aldığım nefes boğazımda, o daracık koridorda asılı kaldı. Yutkunamadım. Göğsümün sıkıştığını hissettim. Kampüsün o gürültülü hengamesinde içimde büyüttüğüm bu gizemli çekimin dışarıdan bu kadar net, bu kadar çıplak göründüğünü asla tahmin etmemiştim. Ece’nin yüzünde, avını köşeye sıkıştırmış, zafer kazanmış bir dedektif ifadesi belirdi.

"Yakalandın," diye fısıldadı, masaya doğru eğilerek.

"Yakalanmadım."

"Bal gibi de yakalandın."

"Hayır Ece, yok öyle bir şey."

"Aras!" Sesi bu kez uyarır gibi keskin çıktı, gözlerini iyice kıstı. "Ben kör değilim, seni liseden beri tanıyorum. Masadaki peçeteyi parmaklarınla lime lime etmeyi bırak da bana bak."

Dediğini yaptım ama gözlerinin en derinine bakarsam içimdeki o siyah defteri, spor salonunun arkasındaki o kırılma anını göreceğini biliyordum. "Aranızda ne oldu?" diye sordu Ece, sesi bu kez endişeyle yumuşayarak. "O çocuk tehlikeli, biliyorsun. Seni tehdit mi etti? Bir şey mi yaptı?"

"Hiçbir şey," dedim dürüstçe. "Gerçekten aramızda hiçbir şey geçmedi."

"Bu verdiğin ketum cevap, inan durumu benim için çok daha şüpheli hale getiriyor."

Haklıydı. Ama ona o siyah deri kapağı, içindeki el yazısıyla işlenmiş korkularımı anlatamazdım. Bu Mert’e verdiğim bir sözden, onun o "seni pişman ederim" tehdidinden korktuğum için değildi sadece. Anlatamazdım, çünkü o hikâye bana ait değildi. O hikâye, çelikten bir zırhın içine saklanmış yaralı bir çocuğun en mahrem sığınağıydı ve ben o sığınağa ihanet edemezdim.

"Bir şey olmadı," diye tekrarladım, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "Sadece... Sadece o çocuğu biraz merak ettim."

Ece’nin yüzündeki o sorgulayıcı dedektif ifadesi bir anda buharlaştı. Bu kez şaka yapmıyordu, yüz hatları tamamen gerildi, ciddileşti. Ve Ece’nin bu korumacı, ciddi hali benim için her zaman daha sarsıcı olurdu.

"Sakın," dedi, kelimenin üzerine basarak.

"Ne?"

"Sakın bana o gözlerle bakma Aras. Sakın yine aynı şeyi yapma."

Kaşlarımı çattım, içimdeki o zayıf noktanın sızladığını hissettim. "Neyi yapmayayım?"

Ece birkaç saniye boyunca kantindeki gürültüyü dinler gibi sustu. Gözlerindeki o şefkatli ama can acıtıcı ciddiyetle doğrudan ruhuma baktı ve çok sakin, çok derinden vuran bir sesle konuştu:

"Sen... Ne zaman bir insanın içindeki o gizli yarayı görsen, kendini feda ediyorsun."

Sözleri, göğüs kafesimi delip tam kalbimin ortasına bir ok gibi saplandı. Beklediğimden çok daha sert, çok daha çıplak vurmuştu beni. Çünkü doğruydu. Ve bu hayattaki çıplak doğrular, insanı her zaman en derin yerinden yaralardı.

"Öyle bir şey değil bu," diye mırıldandım, sesim savunmasızca kısılarak.

"Tam olarak öyle," dedi Ece, gözlerini bir an bile kaçırmadan. "Lisede de böyleydi, unuttun mu? O konuyu açmamı istemiyorsun biliyorum ama gerçek bu. Birisi üzgün olur, gider onun dünyasını düzeltmeye çalışırsın. Birisi yalnızlığın içinde boğulur, sen kendi yalnızlığını unutur, hiç düşünmeden onun yanında kalırsın. Birisi kırılır..." Durdu, masanın üzerindeki elimi hafifçe sıktı. "Sen o kırıkları toplayacağım diye kendi ellerini kanatır, kendini tamamen unutursun."

Sessizlik, bir kez daha kantinin o iğrenç uğultusunu bıçak gibi kesti. Sesler uzaklaştı, silikleşti. Sanki o koca mekânda sadece ikimiz vardık; Ece ve benim her şeyden köşe bucak kaçırdığım, yüzleşmekten korktuğum o büyük zayıflığım.

Çünkü Ece tamamen haklıydı. Ben insanların ruhundaki o gizli sızıları, görünmez yaraları çok iyi görüyordum. Çizgilerimle, sessizliğimle onları hissediyordum. Ve bazen o yaraları iyileştirme dürtüsüyle, kendi kâğıttan hayatımı ateşe atmaktan çekinmiyordum. Ama bunu ona itiraf etmedim. Sadece elini hafifçe geri itip omuz silktim.

"Bu durum... Bu seferki şey çok farklı," dedim, Mert’in o beton merdivenlerdeki yorgun siluetini düşünerek.

Ece uzun süre yüzümü inceledi, gözlerindeki o endişeli sızı geçmemişti. Derin bir iç çekip kahvesinden son yudumu aldı. "İnşallah," diye mırıldandı. "İnşallah öyledir Aras."

Bu sarsıcı konuşma burada bitmişti. Ya da en azından ben, fırtınayı atlattığımı sanarak arkama yaslandığımda her şeyin bittiğini düşünmüştüm. Çünkü birkaç dakika sonra Ece, aniden gözlerini kantinin giriş kapısına doğru dikti. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim, şaşkınlıkla karışık tuhaf bir ifade şekillendi.

"Tamam," dedi Ece, ses tonunu bir anda değiştirip hafifçe fısıldayarak. "Şimdi gerçekten ne olduğunu anlamaya başladım."

Merakla arkama, onun baktığı yöne doğru dönmek istedim. "Ne oldu? Ne görüyorsun?"

"Eğer şu an kapıdan giren ve doğrudan bizim masamıza doğru yürüyen çocuk senin o bahsettiğin gizemli hikâyenin bir parçasıysa..." Ece kahvesinden bir yudum daha alıp haince gülümsedi. "...kabul ediyorum, çocuk gerçekten inanılmaz yakışıklı."

Kaşlarımı çatarak, içimdeki o ani huzursuzluk dürtüsüyle arkama döndüm. Ve onu gördüm.

Daha önce bu kampüste, bu gri binaların arasında kesinlikle rastlamadığım, hafızamda tek bir kırıntısı bile olmayan biriydi. Açık kahverengi, özenle şekillendirilmiş saçları vardı. Uzun boylu, ince ama atletik bir fiziğe sahipti. Üzerindeki o şık ceket ve kıyafetler, kampüsün o salaş tarzına kıyasla fazlasıyla pahalı ve elit görünüyordu.

Ama asıl dikkat çeken, göz alıcı olan şey kıyafetleri ya da yüz hatları değildi. Adımlarındaki o kusursuz, o sarsılmaz özgüvendi. Sanki adım attığı her toprak parçası ona aitmiş, bastığı her yere sonuna kadar hükmediyormuş gibi rahat ve çekici yürüyordu.

Ve garip olan şuydu; gözlerini doğrudan bana dikmişti. Adımları, kantindeki o kalabalığı yararak saniyeler içinde bizim masamıza doğru yaklaştı. Ben daha ne olduğunu, bu yabancının kim olduğunu kavrayamadan, masanın başında durdu. Dudaklarının kenarında, insanı anında etkisi altına alan, kusursuz ama bir o kadar da tekinsiz bir gülümseme belirdi.

"Aras?" dedi. Sesi yumuşak, kadife gibi ama kendinden son derece emindi.

Şaşkınlıkla ve göğsümdeki o ani sıkışmayla ona baktım. "Beni... Beni tanıyor musunuz?"

Çocuk, o büyüleyici gülümsemesini biraz daha genişletti, elini son derece kibar bir hareketle bana doğru uzattı. Kömür karası değil, yeşile çalan keskin gözleri doğrudan gözlerimin içine kilitlendi.

"Ben Deniz," dedi, sesindeki o gizli güçle. "Uzun zamandır seninle tanışmak, seni kendi gözlerimle görmek istiyordum."

O an, onun o sıcak elini sıkarken göğsümün en derin yerinde nedenini bilmediğim, buz gibi bir his filizlendi. Tenim, tehlikeyi sezen bir hayvan gibi ürperdi.

Sanki hayatımın o kırılgan, kâğıttan dengesi bir kez daha, ama bu kez çok daha tehlikeli bir fırtınayla sarsılmak üzereydi. Ve ben, Mert’in dünyasından kaçmaya çalışırken, o dünyanın en karanlık köşesine, Deniz'in tam kalbine doğru çekildiğimin henüz farkında değildim.

Devam Edecek...

Bölüm sonu

1 yorum