Bazen insanın başına gelebilecek en kötü şey, zihnini kemiren bir soruya hiçbir zaman cevap bulamaması değildir. Asıl tehlike, o cevabın kırıntılarını yavaş yavaş bulmaya başlamasıdır. Çünkü bir kez o kapı aralandı mı, adımlarını geriye doğru atamazsın. Gölgelerin arkasında kalmayı ne kadar istesen de, o ışık seni bir kez yakaladı mı, kaçamazsın.
Ertesi gün ders çıkışında, amfinin soğuk merdivenlerinden inerken kendime defalarca aynı şeyi fısıldadım. Mert’i takip etmeyeceksin. Mert’i düşünmeyeceksin. Onun o siyah defterin sayfalarına ne kazıdığı seni zerre kadar ilgilendirmiyor, Aras.
Ama benim ürkek zihnim, aldığım bu mantıklı kararlara pek saygı duymuyordu. İçimdeki o bastırılamaz merak, adeta tenimin altında akıp giden kana karışmıştı. Bu yüzden dersler biter bitmez ayaklarımın beni yine kampüsün o tecrit edilmiş, kimsenin uğramadığı arka tarafına, spor salonunun eski ve döküntü alanına sürüklemesine engel olamadım. Tamamen tesadüfen oraya çıkmıştım. En azından kendime söylediğim, vicdanımı rahatlatmaya çalıştığım yalan buydu.
Kampüsün bu tarafı, diğer bölgelere kıyasla tam bir hayalet şehri andırırdı. Takım antrenmanları çoktan bitmiş, sporcular dağılmış, o gürültülü taraftarlar evlerine dönmüştü. Güneş, gökyüzünde son demlerini yaşarken etrafa soluk, hüzünlü bir turunculuk yayıyordu. Tam kendi kendime kızıp arkamı dönmeyi, o güvenli yurduma doğru yürümeyi düşünüyordum ki, gözlerim spor salonunun arkasındaki o eski, çatlamış beton merdivenlere takıldı.
Oradaydı.
Spor salonunun devasa gölgesinin beton merdivenlere düştüğü o kuytu köşede oturuyordu. Yalnızdı. Yine, her zamanki gibi tek başına, etrafına görünmez ama aşılmaz duvarlar örmüş bir haldeydi. Üzerindeki gri kapüşonlunun şapkasını başına geçirmişti ama o geniş omuzları, boks bandajlı parmaklarının arasındaki kalemi sıkı sıkıya kavrayışı uzaktan bile seçiliyordu. Dizlerinin üzerinde, o zifiri siyah defter açıktı.
Bu kez ona çok daha yakındım. Aramızda sadece birkaç metrelik bir mesafe vardı. Kalemin pürüzlü kâğıt üzerinde çıkardığı o hafif, ritmik sürtünme sesini, rüzgârın uğultusu arasından bile duyabiliyordum. Bazen büyük bir hırsla satırlarca yazıyor, sonra aniden durup nefesini tutuyordu. Ardından, sanki kendi yazdığı kelimelerle, kendi ruhuyla vahşi bir kavgaya tutuşmuş gibi, pilot kalemi kâğıda bastıra bastıra o satırların üzerini sertçe karalıyordu.
Onu uzaktan izlemek, çelik ile kâğıdın gizli savaşına şahit olmak gibiydi. Bir süre sadece durdum ve onu seyrettim. Sonra içimdeki o korkak, mantıklı ses tamamen sustu. Merak, korkuyu bir kez daha diz çöktürdü. Betonun üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmamaya çalışarak bir adım attım. Bir tane daha. Sonra bir tane daha...
Tam aramızdaki mesafeyi tamamen kapatmak üzereydim ki, o pürüzlü, pürüzlü olduğu kadar da sarsıcı ses tonu sessizliği bıçak gibi kesti.
"İzlemeyi bitirdin mi?"
Olduğum yerde, havada kalan adımımla donakaldım. Mert başını kâğıttan kaldırmamıştı bile. Gözleri hâlâ o siyah sayfaların üzerindeydi ama o keskin içgüdüleriyle beni çoktan fark etmişti. Harika. Kaçmak, arkamı dönüp o hayalet gibi gözden kaybolmak için bu kez gerçekten çok geç kalmıştım.
Boğazımı temizlemeye çalışarak, "Ben..." diye mırıldandım. Kelimeler dilime dolandı.
"Yine mi sen?"
Mert bu kez başını yavaşça kaldırdı ve gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Kaplan gözlerini andıran o kömür karası bakışlarında kaşları çatılmıştı. Yüzündeki o sert, hatları keskin ifade benden hiç de memnun olmadığını açıkça haykırıyordu. Ama nedense, içimdeki o eski ürperti bu kez canlanmadı. O gözlerde, önceki karşılaşmalarımızdaki o yırtıcı, zarar verebilecek korkutucu öfke yoktu. Bambaşka bir şey vardı.
Ağır hareketlerle ayağa kalktı. Siyah defterini sertçe kapattı, çantasının içine yerleştirdi ve fermuarını çekti. Ardından tamamen bana doğru döndü, aramızdaki o son birkaç adımlık mesafeyi eritmek ister gibi dikildi.
"Neden sürekli buradasın, Aras?" diye sordu. sesi alçaktı ama beton merdivenlerde yankılandı.
Bu sorunun gerçek cevabını ben de bilmiyordum. Çünkü ona "Seni merak ediyorum, o siyah defterdeki her bir kelimenin altındaki o yaralı çocuğu duymak istiyorum" demek, bir intihar saldırısı kadar tehlikeli ve fazla dürüst olurdu.
"Sadece... yürüyordum," dedim, gözlerimi kaçırarak. "Hava almak istedim."
Mert gözlerini devirdi, çenesindeki o keskin hat biraz daha belirginleşti. "Ve yürürken, kampüsün bu döküntü arkasında tesadüfen yine beni buldun, öyle mi?"
"Belki de gerçekten tesadüftür."
"Berbat bir yalancısın," dedi Mert. Sesi pürüzlü bir fısıltı gibiydi ama içindeki o kesinlik sarsılmazdı.
Onun bu kadar hızlı ve net bir şekilde beni çözmesi sinir bozucuydu. Ama işin kötü tarafı, tamamen haklıydı. Aramıza yine o yoğun, havadaki elektrik akımını hissettiren bir sessizlik çöktü. İkimiz de beton merdivenlerin üzerinde, batmakta olan güneşin o turuncu kızıllığı altında birbirimize baktık. O çelik gibi sertti, ben ise rüzgârda savrulmaya hazır bir kâğıt gibi. Sonunda o sessizliğin ağırlığına dayanamayarak konuşan ben oldum.
"Bir şey soracağım," dedim, sesimi dik tutmaya çalışarak.
"Hayır," dedi anında, lafımı ağzıma tıkayarak.
"Ama henüz ne soracağımı bile söylemedim."
"Soracağın her neyse, cevabım hayır."
Mert’in bu kestirip atan, korumacı çocuksu tavrı karşısında içimdeki o gerginlik bir anda dağıldı ve dudaklarımdan istemsizce, hafif bir gülüş firar etti. Mert bunu kesinlikle beklemiyordu. O kömür karası gözleri şaşkınlıkla biraz daha irileşti, yüzündeki o aşılmaz zırh bir saniyeliğine yerinden oynadı. Ardından bozulan imajını toparlamak ister gibi yeniden ciddileşti.
"Komik olan ne?" diye sordu, sesi biraz daha boğuklaşarak.
"Hiç," dedim, gülüşümü bastırmaya çalışırken.
"Söyle."
"Hayır," dedim bu kez onun taktiğini kullanarak.
Mert’in yüzünde beliren o saf şaşkınlığı, afallama hissini görünce neredeyse ikinci kez gülecektim. Ama kendimi zorlukla tuttum. Çünkü tam o saniyede, o göz göze geldiğimiz o yakınlıkta bir şeyi fark ettim. Bu çocuk, dışarıdan bakıldığında herkesin anlattığı o acımasız, kavgacı, tehlikeli efsane olsa da... Aslında insanlarla gerçek, maskesiz bir şekilde konuşmaya hiç ama hiç alışık değildi. Özellikle de sıradan, içten bir sohbete karşı tamamen savunmasızdı.
Bir süre daha esen rüzgârın sesini dinledik. Sonra benim gözlerim, elimde olmadan onun omzundaki spor çantasına kaydı. O siyah defterin, o gizli ruhun saklandığı yere.
Mert bunu anında fark etti. Keskin bir refleksle çantasını biraz daha arkasına çekti, yüzü saniyeler içinde yeniden o buzdan kalıba büründü. "Ona... Çantama bakmayı bırak," dedi, sesindeki o tehditkâr tonu yeniden canlandırarak.
"Tamam, bakmıyorum."
"Neden o defterle bu kadar ilgileniyorsun, Aras? Derdin ne senin?"
İşte, sormasından en çok korktuğum, cevabını vermekten köşe bucak kaçtığım o ölümcül soru buydu. Çünkü gerçek cevap, benim güvenli dünyamı da onun zırhını da paramparça edecek kadar derindi. Ama artık içimdeki o inatçı çocuğu durduramıyordum. Bir adım öne çıktım, aramızdaki mesafeyi sadece bir nefes boyuna indirdim. Onun bedeninden yayılan o sıcak, boks salonu kokan esintiyi hissettim.
"Çünkü..." dedim, gözlerimi onun o dipsiz gözlerine kenetleyerek. "Çünkü seni anlamıyorum, Mert."
Mert’in kaşları biraz daha çatıldı, şaşkınlığı göğsünü hızla şişirdi. "Ne demek anlamıyorum?"
"Bir gün..." dedim, sesimdeki o kırılgan ama cesur tınıyla. "Bir gün kampüsteki herkesin adını fısıldarken korktuğu, yanından kaçtığı o tehlikeli çocuk oluyorsun. Ama başka bir gün, kimsenin uğramadığı bu beton merdivenlerde, tek başına oturup o siyah deftere ruhunu döküyorsun. Roman yazıyorsun."
Sessizlik, spor salonunun duvarlarına çarpıp üzerimize çöktü. Mert tek bir kelime bile edemedi. Dudakları hafifçe aralandı ama konuşmadı. Bu kez geri çekilmedim, içimdeki o kâğıttan cesaretle devam ettim:
"Sen gerçekten... insanların anlattığı o acımasız, kalpsiz biri değilsin, değil mi? O zırhın arkasında başka biri var."
Sözler dudaklarımdan döküldüğü an, zamanın akışı bir kez daha yön değiştirdi. Ortamdaki tüm hava bir anda çekildi, barut kokusu sardı etrafı. Mert’in yüzündeki o sert ifade resmen dondu. Ben onun patlamasını bekliyordum. Bana bağırmasını, üzerime yürüyüp beni o duvara fırlatmasını ya da arkasını dönüp gitmesini... Ama beklediğim o vahşi tepki gelmedi.
Mert sadece bana baktı. Uzun süre. Çok uzun ve soluk kesen bir süre boyunca gözlerini gözlerimden ayırmadı. Ve ilk kez, onun o kömür karası gözlerinde bambaşka, çok tuhaf bir gerçeği okudum. O gözlerde öfke yoktu. Beni ezmek isteyen o kibir de yoktu.
Daha çok... Suçüstü yakalanmış gibi bakıyordu.
Sanki yıllardır o çelikten sandıkların içinde, dipsiz kuyularda sakladığı o küçük, yaralı çocuğu yanlışlıkla elinden kaçırmış ve ben o çocuğu görmüşüm gibi bir çaresizlik vardı bakışlarında.
"Sen..." dedi, sesi o kadar alçak ve boğuk çıktı ki rüzgârda kaybolacak sandım. "Sen benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun, Aras."
"Biliyorum," dedim, bir adım daha yaklaşarak, onun o boks bandajlı eline parmaklarımın ucuyla dokunmak ister gibi bir çekimle. "O defterdeki satırları okudum. Bu yüzden soruyorum ya zaten."
Mert başını aniden yana çevirdi. Çene kemiğinin altındaki o güçlü kas deli gibi gerildi, yutkundu. Göğsü o kadar hızlı inip kalkıyordu ki, kalbinin o vahşi ritmini dışarıdan görebiliyordum. Sonra tekrar bana döndü. Ve o an, göğüs kafesimin altında bir şeylerin sonsuza dek mühürlendiğini hissettim. Çünkü ilk kez karşımda kampüsün o korkulan, efsanevi çocuğunu değil; o siyah defterin sayfalarına, kelimelerin arkasına saklanan o yalnız, incinmiş çocuğu görüyordum. Ve o iki kişi, aslında birbirini tamamlayan tek bir ruhtu.
Birkaç saniye daha geçti, zaman ikimizin arasında eridi. Sonra Mert, sanki o yoğun çekimden, benim gözlerimde gördüğü o çıplak doğrudan ölesiye korkmuş gibi aniden silkelendi. Çantasını tek hamlede omzuna attı, gitmek için hareketlendi.
Tam yanımdan geçip gidecekken, aramızdaki o yarım nefeslik mesafede durdu. Bir anlığına. Sadece tek bir saniye boyunca sıcaklığı tenimi yalayıp geçti. Başını hafifçe bana doğru eğdi, nefesi kulağımın kenarını yaktı.
"Merak etmeyi bırak, Aras," dedi. Sesinde bu kez öfke değil, dipsiz bir yorgunluk ve gizli bir çaresizlik vardı. "O siyah defterin de, benim de peşimi bırak. Çünkü bu merakın sonu... senin için hiç iyi bitmez."
Arkasını döndü ve o hızla kararan beton yolda, geniş adımlarla yürüyüp gitti.
Ben ise o eski merdivenlerin üzerinde, esen soğuk rüzgârın ortasında öylece arkasından bakakaldım. Kalbim göğsümde deliler gibi atarken, zihnimde sadece onun o son bakışı dönüp duruyordu.
Mert Karaca bana vuracak gibi bakmamıştı. Benden nefret ediyor, beni ezmek istiyor gibi de değildi. Hayır, durum çok daha tuhaf, çok daha sarsıcıydı.
Kampüsün en tehlikeli çocuğu... Kelimenin tam anlamıyla benden, kâğıt kadar kırılgan olan Aras’tan kaçmaya çalışıyordu.
Devam Edecek...
