İçeriğe geç

Çelik ve Kağıt

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Çelik ve Kağıt

Bölüm 5

Romanın İçindeki Aras

İnsan bazen bir şeyi ne kadar unutmaya, zihninin en kuytu köşelerine gömmeye çalışırsa, o şey dalgalar halinde geri gelip bilincine o kadar sert vururdu. Ben de son üç gündür tam olarak bu amansız kısır döngüyü yaşıyordum.

O zifiri siyah defter artık bende değildi. Sahibine, o çelikten zırhın arkasına saklanan tehlikeli çocuğa iade edilmişti. Ama kelimeleri... Kelimeleri birer kıymık gibi ruhuma batmış, orada kalmıştı. Ne amfilerdeki sıkıcı tarih dersleri ne yemekhanedeki o uğultulu kuyruklar ne de tek başıma yürüdüğüm o soğuk kampüs yolları kafamın içindeki o çarkları durdurmaya yetmiyordu. Uyumak için gözlerimi kapattığım an, tavanın karanlığında sadece üç şey canlanıyordu: Mert Karaca, o tekinsiz roman ve içindeki o çocuk.

Özellikle de o çocuk.

Çünkü mesele artık basit bir karakter benzerliği, melankolik bir ruh ikizliği falan değildi. Benzerlikler tesadüf olabilirdi; bu dünyada milyonlarca içe kapanık insan vardı. Ama bazı detaylar vardı ki, onlar tesadüf sınırlarını aşalı çok olmuştu. Onlar, sadece bana ait mahrem mühürlerdi.

O gece yatağımda sırtüstü uzanmış, odanın karanlık tavanını seyrederken zihnim bir kez daha o paragrafın içine düştü. Defterin tam ortalarında, o köşeli el yazısıyla karalanmış kısacık bir bölümdü ama okuduğum andan beri göğsümdeki o sızıyı dindirememiştim.

Hikâyedeki çocuk, fırtınalı gecelerde asla uyuyamıyordu. Pencerenin dışındaki o vahşi rüzgâr sesinden, gökyüzünü yırtan o ani aydınlıktan ölesiye korkuyordu. Bu yüzden yatağından kalkıyor, kalın battaniyenin altında adeta nefessiz kalana kadar büzülüyor ve dış dünyanın sesini duymamak için kulaklarını elleriyle sıkıca kapatıyordu. Kendini dünyanın en savunmasız, en küçük şeyi gibi hissediyordu.

Boğazımda asitli bir yumru düğümlendi, yutkunamadım. Gözlerimi sıkıca kapattım. Bunu bu dünyada hiç kimse bilmiyordu. Gerçekten hiç kimse. Annem bile o gecelerde odamda ne yaşadığımı tam olarak anlamamıştı. Küçükken, dışarıda fırtına koptuğu her an, kendimi yatağımın altındaki o dar, karanlık boşluğa atardım. Yıllarca, büyüyene kadar sürmüştü bu. Kimselere anlatamadığım, utandığım, kendime bile itiraf ederken çocukça bulduğum bir korkuydu bu. Büyüdükçe o karanlık boşluklardan çıkmıştım belki ama o korkunun bıraktığı utanç verici sızı hep benimle kalmıştı.

Ve şimdi, hayatımda adını bile yeni duyduğum bir yabancı, benim o yatak altı karanlığımı satırlara dökmüştü.

Yatağımda aniden doğruldum, nefes nefese kalmıştım. Bu imkânsızdı. Mantığım, hislerim, bu dünyadaki tüm fizik kuralları bunun imkânsız olduğunu haykırıyordu. Mert Karaca beni tanımıyordu. Kampüsün o gürültülü hengamesinde karşılaştığımız o ilk ana kadar varlığımdan bile haberdar olamazdı. Peki o zaman nasıl? Nasıl benim ruhumun en gizli kırıklarını kendi kâğıdına işleyebilmişti?

Sabah alarm çaldığında, gözlerimin altındaki koyu halkalarla tam bir hayalet gibiydim; çünkü sabaha kadar yatakta dönüp durmuş, tek bir saniye bile uyuyamamıştım. Kampüs yolunda adımlarken de o deli sorular beynimi kemirmeye devam ediyordu. Amfideki ders boyunca hocanın monoton sesini sadece bir uğultu olarak dinledim. Önümdeki boş deftere bakıyor ama sadece Mert’i, onun o sert tehdidini ve o tehdidin altındaki panik dolu gözlerini düşünüyordum.

Ve bu durumdan, kendimi bu kadar çaresizce kaptırmış olmaktan nefret ediyordum. Bir yabancının, üstelik tekin olmayan bir adamın hayatımı bu kadar kısa sürede, bu kadar vahşice işgal etmesi normal değildi. Benim güvenli, görünmez dünyam sarsılıyordu.

Öğle arasında Ece beni kantinin en tenha köşesinde, kahvemle baş başayken buldu. Elindeki sandviçi masaya sertçe bırakıp karşımdaki sandalyeyi çekti.

"Yine o derin, dipsiz düşüncelere dalmışsın," dedi, gözlerini gözlerime dikerek.

Başımı yavaşça kaldırdım, bakışlarımı kahve bardağından ayırdım. "Neyi düşünüyormuşum?"

"Aras, beni aptal yerine koymayı bırak lütfen," diyerek iç çekti Ece. Sesini biraz daha alçattı, masaya doğru eğildi. "Şu Mert meselesi... O günden beri gözlerin sürekli uzaklara dalıyor."

Mert’in ismini onun dudaklarından duyduğum an, sırtımdaki kasların istemsizce gerildiğini hissettim. Bedenimin verdiği bu ani tepki Ece’nin gözünden kaçmadı ve bu durum onun yüzündeki endişeyi daha da artırdı.

"Aras," dedi, uyarır bir tonla.

"Ne?"

"Lütfen başını belaya sokma. Bak, seni tanıyorum. Sen genelde birilerinin canının yandığını hissettiğinde ya da birini kurtarmaya çalışırken kendi sınırlarını unutup başını belaya sokarsın."

Kaşlarımı çattım, içimdeki o tuhaf savunma içgüdüsüyle dikleştim. "Kimseyi kurtarmaya falan çalıştığım yok Ece. Kendi halimdeyim, görüyorsun."

Ece birkaç saniye boyunca yüzümdeki her bir çizgiyi inceler gibi bana baktı. Ardından, içimi ürperten o çok tanıdık, her şeyi bilen abla edasıyla gülümsedi. O ifadeden nefret ederdim; çünkü Ece ne zaman bu şekilde gülümsese, arkasından mutlaka haklı çıkardı.

"Henüz," diye mırıldandı yavaşça. "Henüz kurtarmaya çalışmıyorsun. Ama o gözlerindeki merakı görebiliyorum." Sonra sandviçini alıp masadan kalktı ve beni o gürültünün ortasında yalnız bıraktı.

Ben ise önümde soğuyan kahveyle baş başa kaldım. Ece’nin sözleri kafamın içinde yankılanırken, istemeden de olsa Mert’i düşünmeye devam ettim. Belki de gerçekten haklıydı. Belki de ben bu durumu gereksiz bir takıntı haline getiriyordum. Belki Mert sadece insan psikolojisini iyi analiz eden bir yazardı, tesadüfen benimle eşleşen sahneler kurgulamıştı. Belki... Belki...

Ama içimdeki o huzursuz çocuk, hiçbir "belki" seçeneğine inanmıyordu. Sır, oradaydı ve beni çağırıyordu.

Akşamüstü kampüsteki tüm yoğunluk bittiğinde, ayaklarım beni yine o eski, ağaçlıklı yürüyüş yoluna götürdü. Hava iyice serinlemiş, batmakta olan güneş gökyüzünü yangın yeri gibi turuncuya ve morun tonlarına boyamıştı. Normalde bu saatte hiç oyalanmaz, doğrudan yurda gider, odama kapanırdım. Ama bugün canım yürümek, o serin rüzgârı yüzümde hissetmek istemişti. Kafamı dağıtmak istiyordum.

Fakat hayatın benim için hazırladığı o şakalar bitmek bilmiyordu. İşe yaramadı. Çünkü birkaç dakika sonra, ağaçların gölgesinde onu gördüm.

İlk başta fark etmemiştim. Yolun kenarında, kurumuş yaprakların arasında kalmış eski, yosun tutmuş bir taş bank vardı. Ve o bankın üzerinde, iki büklüm olmuş biri oturuyordu. Üzerinde siyah, geniş bir kapüşonlu vardı ve başını o kadar öne eğmişti ki yüzü tamamen karanlıktaydı. Adımlarım yavaşladı. Kim olduğunu anlamak için dikkatle baktığım an, rüzgâr saçlarını uçuşturdu ve o keskin çene hattı gün ışığının son kırıntılarıyla aydınlandı.

Mert’ti.

Refleks olarak olduğum yerde çakıldım. Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi vahşi bir hızla çarpmaya başladı. İçimde çocukça, neredeyse ilkel bir saklanma dürtüsü uyandı. Hemen yolun kenarındaki kalın gövdeli meşe ağacının arkasına çekildim. Yaptığım şey tam bir delilikti, biliyordum. Bir casus gibi onu dikizliyordum ama arkamı dönüp gitmek de içimden gelmiyordu.

Çünkü Mert, hayatımda gördüğüm en yalnız haliyle tam karşımdaydı. Yanında ne o omuz omuza yürüdüğü basketbol takımı vardı ne de kantinde ona yaranmaya çalışan o kalabalık çevre. Kimsesi yoktu. Sadece o, taş bank ve dizlerinin üzerine koyduğu o zifiri siyah defter vardı.

Ağacın arkasından, nefesimi bile dışarı üflemeye korkarak onu izledim. Mert, boks bandajlı iri parmaklarının arasında tuttuğu siyah pilot kalemi hareket ettirmeye başladı.

Yazıyordu. Gerçekten, büyük bir tutku ve aceleyle yazıyordu.

O an, sahada hırçınlaşan, dirsek atan, herkesin korktuğu o sert çocuktan eser yoktu. Kantinde etrafına buzdan duvarlar ören o mağrur adam gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Daha sessiz, daha dingin... Ve her şeyden önemlisi, daha gerçek bir Mert vardı orada. Kalemi kâğıdın üzerinde durmaksızın, adeta kaçan bir treni yakalamak ister gibi büyük bir hızla ilerliyordu. Bazen duruyor, çatık kaşlarıyla yazdığı satırları süzüyor, bazen bir kelimenin üzerini sertçe çizip yeniden karalıyordu. Ama yazmayı bırakmıyordu.

O an içimde, adını koyamadığım tuhaf, sıcak bir his filizlendi. İlk kez, bir insanın en mahrem sırrına, onun ruhunun çıplak kaldığı o yaratım anına şahit oluyordum. Mert Karaca, o çelikten adam, kelimelerle kendine bir sığınak inşa ediyordu. Ve nedense, bu gerçeği uzaktan izlemek bende korkudan çok, durdurulamaz bir merak ve çekim uyandırıyordu.

Tam o sırada Mert, sanki havadaki o değişimi hissetmiş gibi başını aniden kâğıttan kaldırdı. Ben korkuyla nefesimi tuttum, ağacın arkasına tamamen sindim.

Bana doğru bakmadı, beni fark etmedi. Ama tam o saniyede, batan güneşin son kızıllığı yüzüne vurduğunda, yüzündeki o ifadenin nasıl acı dolu bir hal aldığını gördüm. Çenesi kasıldı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sanki o an deftere yazdığı o kelimeler, onun içindeki bir yarayı deşmiş, canını feci şekilde acıtmıştı.

Ardından omuzlarını biraz daha dikleştirdi, başını tekrar eğdi ve yazmaya devam etti.

Ben ise o yaşlı ağacın arkasında, kalbimin güm güm vuran sesiyle öylece durmuş, onun o karanlık siluetini izliyordum. Kafamın içinde, rüzgârın uğultusunu bile bastıran tek bir soru çığlık atıyordu:

Mert Karaca o siyah sayfalara tam olarak ne yazıyordu? Ve daha da önemlisi...

O gizemli, acı dolu hikâyenin tam ortasında benim gibi bir hayaletin, Aras’ın ne işi vardı?

Devam Edecek...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.