İçeriğe geç

Çelik ve Kağıt

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Çelik ve Kağıt

Bölüm 4

Okumadım Diyemem

"Okudun mu?"

Dünyada bazı sorular vardı ki, doğru cevabı vermek canınızı yakardı. Yalan söylemek, bir kaçış yolu gibi önünüzde uzanırdı ama karşınızdaki insanın bakışları ruhunuza mühürlenmişken o yalanı dilinizin ucuna getirmek imkânsızlaşırdı. Bu soru, tam olarak öyle ölümcül bir yol ayrımıydı.

Mert’in kömür karası gözleri, milim kıpırdamadan üzerimdeydi. Nefesini tutmuş, dudaklarımdan dökülecek tek bir kelimeyi bekliyordu. Ben ise o kadar yakınımda duran bu devasa adamın karşısında ne söyleyeceğimi, nereye kaçacağımı bilemiyordum.

"Aras," dedi. Sesindeki o yırtıcı sabırsızlık geri dönüyordu ama bu kez, o pürüzlü tınıda kulak tırmalayan başka bir duygu daha vardı.

Korku.

Garip, inanılmaz ve neredeyse imkânsız bir tespitti bu benim için. Kampüsün arkasında enkazlar bırakan, herkesin adını fısıldarken bile ürperdiği bu çocuk... Şu an kelimenin tam anlamıyla korkuyordu. Karşısında kâğıt kadar savunmasız duran benden korkuyordu.

Zorlukla yutkundum, boğazımdaki o asitli kuruluğu yok etmeye çalışarak gözlerimi onun yakıcı bakışlarından kaçırdım. Ağacın gövdesine biraz daha sindim.

"Birkaç sayfa," dedim. Sesim rüzgârın arasında zar zor işitilen bir fısıltı gibi çıkmıştı.

Sessizlik. Ağır, zifiri ve boğucu bir sessizlik çöktü üzerimize. Mert hiçbir şey söylemedi. Ben de nefesimi tuttum. Sanki ikimiz de aynı saniyede, aynı çınar ağacının altında nefes almayı unutmuşuz gibiydi. Aramızdaki o yarım nefeslik mesafe, barut fıçısına dönmüştü.

"Birkaç sayfa mı?"

Bu kez sesi, az önceki o gürlemeden çok uzaktı. Alçak, derinden ve adeta darbe almış bir ses tonuydu bu.

Başımı yavaşça yukarı aşağı salladım. "Evet."

"Ne kadar?" diye sordu. Gözlerini tekrar gözlerime diktiğinde, içindeki o karanlık dalgalanmanın büyüdüğünü gördüm. "Ne kadarını okudun?"

"Bilmiyorum..."

"Ne kadar?!" Bu kez sesi daha sert, sabırsız bir kırılmayla çıktı. Boks bandajlı elini ağacın gövdesine, başımın hemen yanına sertçe vurdu. Çıkan tok ses içimi titretti ama gözlerimi kaçırmadım.

"Belki... Belki on sayfa," diye itiraf ettim.

Mert okkalı bir küfür savurdu. Sessizce, dişlerinin arasından, kendi kendine edilen bir lanet gibiydi bu. Başını geriye doğru atıp elini o koyu, dağınık saçlarının arasından geçirdi. Ardından bana arkasını döndü, aramızdaki o boğucu mesafeyi birkaç adım açtı.

Ben onun hiddetleneceğini düşünüyordum. Öfkeyle çantamı elimden çekip alacağını, üzerime yürüyeceğini, belki de beni gerçekten hırpalayacağını sanmıştım. Ama beklediğim fırtına kopmadı.

Birkaç saniye boyunca sadece onun o geniş, dövmeli sırtını izledim. Ve hayatımda ilk kez Mert Karaca’yı güçlü, yıkılmaz bir çelik gibi değil... İnanılmaz derecede yorgun gördüm. O dik omuzları hafifçe çökmüştü. Sanki yıllardır sırtında taşıdığı, kimselere gösteremediği o gizli yük, benim o fısıltımla birlikte biraz daha ağırlaşmış, kemiklerini çatlatmıştı.

"Neden okudun?"

Bu soru, beklediğim her senaryodan çok farklı bir tonda geldi. Bir hesap sorma, bir suçlama ya da bir tehdit gibi tınlamıyordu. Daha çok... Derin bir hayal kırıklığı, çıplak bırakılmış bir ruhun sızısı vardı sesinde.

Mert hâlâ arkası dönük duruyordu. Cevap vermeden önce birkaç saniye boyunca esen sert rüzgârı dinledim. Gerçek cevabı ona söylemek, bendeki yansımalarını açık etmek istemiyordum. Ama ona yalan söylemek de içimden gelmiyordu.

"İlk başta..." dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. "İlk başta sadece sahibini bulmak, içinde bir isim aramak için açtım."

Mert arkasını dönmedi ama omuzlarının gerildiğini görebiliyordum. "Sonra?" diye sordu, pürüzlü sesiyle. "Sonra neden devam ettin?"

"Merak ettim," dedim dürüstçe.

Mert sert, kısa bir kahkaha attı. Ama bu kahkahanın içinde zerre kadar eğlence ya da alay yoktu. Sadece saf, katıksız bir acı vardı. "Harika," diye mırıldandı.

Yavaşça yüzünü yeniden bana çevirdi. Bu kez bakışları, kampüste ya da kantinde gördüğüm o çocuktan tamamen farklıydı. O etrafına ördüğü buzdan duvarlar, o kavgacı, umursamaz zırh birkaç saniyeliğine tamamen yerle bir olmuştu. Ve o yıkıntıların arkasında gizlediği, kimsenin görmesine izin vermediği o gerçek kişi çırılçıplak karşımdaydı.

İlk kez o an fark ettim: Belki bu kampüsteki herkes Mert Karaca’dan korkuyordu ama Mert Karaca’nın ölesiye korktuğu şey çok başkaydı. O, anlaşılmaktan ve görünmekten korkuyordu.

"Ne okudun?" diye sordu. Sesi neredeyse yalvarır gibi kısık ve tehlikeli bir çekimle doluydu.

Bu soruyu hiç beklemiyordum. "Ne?"

"İçinde ne gördün Aras? Tam olarak ne okudun?" diye üsteledi, adımları tekrar bana doğru yaklaşırken. Aramızdaki mesafe kapandıkça, tenimin altındaki o tekinsiz karıncalanma yeniden baş gösterdi. Onun yaydığı o yoğun, baskın enerji beni tamamen ablukaya alıyordu.

Bir süre sustum, gözlerinin en derinine baktım. Sonra defterde okuduğum ve zihnime kazınan o sahneleri düşündüm. "Yalnız bir çocuk gördüm," dedim, sesimdeki inatçı ama yumuşak tonla.

Mert’in göz bebekleri hafifçe titredi, çenesi kasıldı.

Devam ettim, bir adım öne çıkarak: "İnsanlardan kaçan, kalabalıkların içinde görünmez olmaya çalışan birini gördüm."

Sessizlik, çınar ağacının yapraklarını sallayan rüzgârla birlikte büyüdü.

"Ve..." dedim, duraksayarak. Bakışlarımı onun hafifçe aralanmış dudaklarına indirdip tekrar gözlerine çıkardım. "...ve hiç kimseye, en yakınına bile anlatamadığı çok derin yaraları olan birini okudum."

Bu sözlerim biter bitmez Mert yüzünü aniden yana çevirdi. O kadar hızlı, o kadar ani bir refleksti ki bu, gözlerinde biriken ya da beliren o ifadeyi görmemi kesinlikle istemediğini anladım.

İşte tam o an, göğsümün ortasında tuhaf bir sızı hissettim. İlk kez... İlk kez Mert Karaca’nın utandığını görüyordum. O kavgacı çocuk, o boks bandajlı basketbol yıldızı, kampüsün korkulu rüyası; benim gibi bir hayaletin karşısında, yazdığı o kelimeler yüzünden, sakladığı o ruhun açığa çıkması yüzünden derin bir utanç duyuyordu. Birilerinin gerçek Mert’i, o yaralı çocuğu görmüş olması onu savunmasız bırakmıştı.

Ve nedense, bu görüntü beni korkutmaktan ya da kaçma isteği uyandırmaktan çok, içimde ona karşı tuhaf, derin bir şefkat uyandırdı. Bu çok tehlikeliydi, biliyordum ama engel olamıyordum.

Mert yavaşça bana doğru yürüdü. Bu kez üzerime çöken o yırtıcı gölgeyle değil, yorulmuş, yenilmiş bir adamın adımlarıyla yaklaştı. Aramızda yine o yakıcı, soluk kesen mesafe kaldı. Elini ağır ağır yukarı kaldırdı, avucunu açtı.

Defteri istiyordu.

Bir an duraksadım. Ardından çantamın fermuarını yavaşça açtım. İçinden o siyah kapaklı, kenarları hafifçe kıvrılmış defteri çıkardım. Birkaç gündür odamda, masamda, çantamda benimleydi. Garipti; sanki sıradan bir nesneyi değil de, Mert’in kalbini avuçlarımda tutuyordum.

Mert defteri elimden aldı. Parmakları, benim parmaklarımın sıcaklığının henüz terk etmediği kapağın üzerinde birkaç saniye öylece asılı kaldı. Tenimizin doğrudan temas etmediği o an bile aramızdaki o elektrik dalgası ikimizi de sarstı. Kaybettiği bir parçayı geri bulmuş gibi defteri sıkıca kavradı ve montunun iç cebine, kalbinin tam üzerine yerleştirdi.

İş bitmişti. Sırrı sahibine iade etmiştim. Artık arkamı dönüp gitmem gerekiyordu.

Tam bir adım geri atmıştım ki, o pürüzlü, çelik kadar soğuk sesi kesti yolumu. "Aras."

Durup ona baktım. Yüzündeki o kırılgan, utangaç ifade saniyeler içinde buharlaşmıştı. Duvarlar tekrar tuğla tuğla yükselmiş, az önce gördüğüm o yaralı çocuk zırhın arkasına saklanmıştı. Yerine yine o herkesin bildiği, korktuğu Mert Karaca dönmüştü. Gözleri buz gibiydi.

Bana doğru bir adım attı, gölgesi üzerime düştü. Eğildi ve nefesini kulağımın hemen altında, boynumda hissedeceğim bir mesafeden fısıldadı:

"Bu defteri, içindeki tek bir kelimeyi bile birine anlatırsan..." Durdu. Sıcak nefesi tenimi yakıp geçerken, dudakları neredeyse boynuma değecekti. Bakışları ölümcül bir ciddiyetle gözlerime kilitlendi. "...seni bu kampüste yaşatmam. Seni doğduğuna pişman ederim."

Bu net, keskin bir tehditti. Belki de gerçekten yapacağı bir şeydi. Ama garip, anlaşılmaz olan şuydu: Ben artık ondan eskisi kadar, o ilk andaki gibi korkmuyordum.

Çünkü birkaç dakika önce, o duvarların arkasındaki o çıplak çocuğu görmüştüm. Mert Karaca’nın çelikten öfkesini değil, kâğıttan utancını ve yalnızlığını hissetmiştim. Ve o görüntüyü bir daha asla unutamayacağımı biliyordum.

"Kimseye anlatmam," dedim sakin bir sesle.

Mert benden yavaşça uzaklaştı, gözlerini son kez üzerimde gezdirip arkasını döndü ve gri hızla kararan kampüs yolunda yürümeye başladı. Arkasından bakarken kafamın içinde yepyeni, dipsiz bir soru işareti yankılanıyordu:

O defterdeki çocuk gerçekten kimdi? Ve Mert... Neden o çocuğu herkesten, ölümüne saklamak istiyordu?

Devam Edecek...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.