İçeriğe geç

Çelik ve Kağıt

Bölüm 3 · 7 dk okuma

Çelik ve Kağıt

Bölüm 3

Defteri Bana Ver

Hayat bazen insanı tam göğsünden vuracak en kötü şakaları yapmayı çok severdi. Ve ben, o görünmezlik zırhımın altında, genellikle o şakaların tam ortasındaki hedef tahtası olurdum.

Bir gün önce kütüphanenin ıssız bir köşesinde siyah bir defter buluyordum. Ertesi gün o defterin sahibinin kampüsün en korkulan, yanından geçerken insanların yollarını değiştirdiği o çocuk olduğunu öğreniyordum.

Ve işin en berbat tarafı… O defter şu an hâlâ çantamdaydı.

Ders boyunca arkamdaki amfi sırasında çantamı bacaklarımın arasına sıkıştırdım, ona yanlışlıkla bile olsa dokunmamaya çalıştım. Ama varlığını, o kâğıtların tenime değmeyen ağırlığını her saniye hissediyordum. Sanki çantamın içinde duran şey masum bir roman taslağı değil de, pimi çekilmiş, her an hayatımı paramparça edecek küçük, saatli bir bombaydı.

Öğleden sonraki son dersin de bitiş zili çaldığında, gri gökyüzünün altında kampüs yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. Hava ağır, basık ve rüzgârlıydı; birazdan bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağacak gibi görünüyordu. Kulaklığımı taktım ama içine herhangi bir müzik açmadım; sadece dış dünyayla arama hayali bir duvar örsün diye kulaklarımda bıraktım. Çantamı tek omzuma atıp başımı önüme eğerek çıkış kapısına doğru yürümeye başladım.

Tam o sırada, omuriliğimden yukarı doğru sızan o buz gibi hisle bir şeylerin ters gittiğini anladım. Hani bazen insan sebepsiz yere izlendiğini hisseder, ensesindeki tüyler ürperir ya… Tam olarak öyle bir histi.

Gözlerimi asfalttan ayırıp başımı yavaşça kaldırdım. Kampüsün ana çıkış kapısının yakınında, o büyük çınar ağacının altında birkaç kişi duruyordu. Basketbol takımından arkadaşlarıydı.

Ve onların tam ortasında onu gördüm. Mert Karaca.

Geniş omuzları, boksör bandajlarıyla hafifçe sarılmış iri elleri ve o tekin olmayan, sert duruşuyla oradaydı. Kalbim göğüs kafesime sert bir darbe indirdi, adımlarım istemsizce yavaşladı. Saçmalama Aras, dedim kendi kendime. Sana bakmıyor. Seni tanımıyor bile.

Ama bakıyordu. Doğrudan bana.

Gözlerini tek bir saniye bile kırpmadan, kalabalığın arasından sadece beni seçmiş gibi, ölümcül bir dikkatle bana bakıyordu. Bir an ne yapacağımı bilemeyerek olduğum yerde çakılı kaldım. Nabzım kulaklarımda çınlamaya başladı. Sonra kendimi zorlayarak yeniden yürümeye devam ettim. Belki de arkamdaki birine bakıyordu. Belki de bu sadece benim paranoyamın bir ürünüydü. Belki—

"Aras."

Adımlarım bıçak gibi kesildi. Kendi ismimi duymak normalde sıradan bir şeydi ama o ismi, hayatında seninle tek kelime etmemiş, kampüsün en tehlikeli çocuğunun o kalın, pürüzlü sesinden duyunca… Dünyanın bütün ekseni kayıyordu.

Yavaşça ona doğru döndüm. Mert, sadece birkaç metre önümde dikiliyordu. Yanındaki çocuklar ne ara gitti, nasıl uzaklaştı fark etmemiştim bile. Şimdi tamamen yalnızdı. Ve nedense, etrafında o kalabalık korumacı duvarı yokken, bu tecrit edilmiş haliyle çok daha tehlikeli, çok daha yırtıcı görünüyordu.

"Benimle gel," dedi.

Bu bir rica, bir teklif ya da sıradan bir davet değildi. Doğrudan, itiraz kabul etmeyen çelik gibi bir emirdi.

Boğazımda biriken o kuru yumruyu yutkunarak temizlemeye çalıştım. "Neden?"

Mert’in keskin çene çizgisi gerildi, çenesindeki küçük bir kasın seğirdiğini gördüm. "Konuşacağız."

"Burada konuşabiliriz," dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Çantamın kulbunu daha sıkı kavradım.

Mert bir süre gözlerini gözlerime dikti. Bakışları o kadar yoğundu ki, tenimi yakıp kavuruyordu. Ardından burnundan derin, sabırsız bir nefes verdi. Sanki içindeki o vahşi sabrı zor tutuyor gibiydi. "Burada olmaz," dedi.

Mantığım arkamı dönüp o kalabalığa doğru deliler gibi kaçmam gerektiğini haykırıyordu. Ama ruhumun o kâğıttan evini kurcalayan merakım, mantığımdan çok daha güçlü ve asındırıcıydı.

Birkaç dakika sonra, kendimi kampüsün en arkasında kalan, kimsenin pek uğramadığı eski, ağaçlıklı yürüyüş yolunda buldum. Hava iyice kararmış, rüzgâr dalları birbirine çarparak uğuldamaya başlamıştı. Mert sonunda adımlarını kesti ve arkasını döndü. Ben de onunla aramıza güvenli bir sınır çekmek ister gibi, birkaç metre gerisinde durdum.

Sessizlik. Aramızda öyle ağır, öyle yoğun bir sessizlik oluştu ki, rüzgâr bile o boşlukta eridi.

Sonunda o buzdan sessizliği kıran, sert ses tonuyla yine Mert oldu. "Sende," dedi.

Kaşlarımı hafifçe çatarak anlamamazlıktan gelmeye çalıştım. "Ne bende?"

"Defter," dedi, gözlerini doğrudan çantamın üzerine dikerek. "Dün kütüphanede bıraktığım o siyah defter. Sende olduğunu biliyorum."

Kalbim göğsümün içinde öyle bir hızla çarptı ki, nefesimin kesileceğini sandım. İşte buradaydık. Gerçek yüzümüze çarpmıştı. İlk başta yalan söylemeyi, "Bende öyle bir şey yok," demeyi düşündüm ama o kapkara gözlerdeki kesinlik, yalanımın daha doğmadan öleceğini fısıldıyordu.

"Bulmuştum," dedim dik durmaya çalışarak. "Yerdeydi."

"Bulmadın," diye çıkıştı Mert. Sesi bu kez daha alçak ama çok daha tehditkardı. Aramızdaki mesafeyi tek bir büyük adımla kısalttı. "Aldın."

"Hayır!" Bu kez haksızlığa uğramanın verdiği o ani dürtüyle sesimi yükselttim. "Masanın altındaydı, yere düşmüştü. Sahibi var mı diye baktım sadece."

Mert gözlerini kapattı. Bir saniyeliğine. Sadece tek bir nefes süresi kadar. Ve o kısacık an içinde, o çelikten maskesinin altındaki ifade bir anlığına çatladı. O göz kapaklarının arkasında beliren şey öfkeden çok, dipsiz bir yorgunluğa, acı veren bir yükün ağırlığına benziydi.

"Defteri bana ver, Aras," dedi. Sesi bu kez daha kontrollü ama yalvarır gibi derindi.

Bunu demesini zaten bekliyordum. Elim çantamın fermuarına doğru gitti ama donup kaldım. Hayır, elim hemen o deftere uzanamadı. Çünkü içimdeki o zehirli sorular hâlâ çığlık çığlığaydı.

"Önce... Önce bana bir şey sorman gerekiyor. Ya da benim sormam," dedim yutkunarak. "Sen beni tanıyor musun?"

Sessizlik yeniden bir bıçak gibi aramıza saplandı. Rüzgâr sararmış yaprakları ayaklarımızın dibinde uçuşturdu. Mert bana baktı. Gözlerindeki o dipsiz karanlıkta bir şeyler dalgalandı ama dudaklarını birbirine bastırdı, cevap vermedi.

"Çünkü o defterdeki, o hikâyedeki çocuk..." Sesim neredeyse fısıltıya dönüştü. "O çocuk benim. Benim korkularım, benim odam, benim yalnızlığım... Sen beni nereden tanıyorsun?"

"Defteri bana ver dedim!"

Bu kez sesi kükrer gibi, rüzgârı bile bastıracak bir öfkeyle çıktı. İlk kez ondan gerçekten, fiziksel olarak korktuğumu hissettim. Göğsüm kapana kısılmış gibi sarsıldı. Ama aynı zamanda, içimdeki o kırılgan kâğıt, çeliğe karşı inanılmaz bir inatla direnmeye başladı.

"Vermiyorum," dedim. Bu kelime dudaklarımdan dökülür dökülmez arkasından gelecek fırtınadan korktum ama geri adım atmadım.

Mert’in gözleri irileşti. Birkaç hızlı ve büyük adımlarla üzerime doğru yürüdü. Refleks olarak geriye doğru kaçmaya çalıştım ama sırtım arkamdaki yaşlı çınar ağacının sert gövdesine çarptı. Kaçacak yerim kalmamıştı. Mert tam önümde durdu.

Aramızdaki mesafe birkaç santime kadar inmişti. Onun bedeninden yayılan o sıcak, erkeksi kokuyu ve soluk alışverişlerindeki o kesik ritmi hissedecek kadar yakındım ona. Aramızdaki gerilim, havayı elektrikle dolduruyordu. Tenim, onun çelik gibi sert varlığının çekimine kapılmış gibi titriyordu.

"Aras..." dedi. İlk kez adımı bu kadar boğuk, bu kadar yavaş ve harflerini tek tek tenime kazır gibi telaffuz etmişti. "Sana son kez söylüyorum. O defteri bana ver."

Bir yanım o siyah bombayı eline tutuşturup bu delilikten kurtulmak istiyordu. Ama o an, onun bu kadar yakınımdaki yüzüne, titreyen çenesine baktığımda asıl gerçeği gördüm.

"Sen..." dedim, gözlerimi onun dudaklarından çekip tekrar o karanlık gözlerine dikerek. "Sen benim hakkımda nasıl bu kadar şey yazabildin? Beni nasıl bu kadar iyi bilebilirsin?"

Bu soru dudaklarımdan bir fısıltı halinde döküldüğü an, Mert’in yüzündeki o yıkılmaz, çelikten duvar bir anda yerle bir oldu. Gerçek anlamda değişti. O herkesi kaçıran kör öfke, bir saniyede buharlaştı.

Ve yerine başka bir şey geldi: Saf bir panik.

Hayatımda ilk kez böyle bir şeye şahit oluyordum. Kampüsün en korkulan, en güçlü, arkasında enkazlar bırakan çocuğu... Karşımda, ağacın gövdesine sıkışmış benim gibi zayıf bir çocuğun karşısında resmen korkuyordu. Benden değil, gücümden değil; sorduğum o sorunun altındaki çıplak doğrudan korkuyordu. Sanki hayatı boyunca duyulmasından en çok korktuğu şey, bu sırrın açığa çıkmasıydı.

Bakışlarını hızla benden kaçırdı. Bir saniye. İki saniye... Göğsü hızla kalkıp iniyordu. Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki, boks bandajlarının altındaki eklemlerinin beyazladığını görebiliyordum.

Sonra bakışlarını yeniden bana çevirdi. Bu kez çok daha dikkatli, çok daha derinden baktı. Sanki beni ilk kez gerçekten görüyormuş gibi... Ya da yıllardır uzaktan izlediği, rüyalarında büyüttüğü o kâğıttan bebeği yeniden kaybetmekten ölesiye korkuyormuş gibi.

Aklından geçen o karanlık senaryoları okuyamıyordum ama artık emin olduğum tek bir şey vardı: Mert’in derdi sadece o kaybolan siyah defter değildi. Defterin içindeki o gizli ruh, o yaralar... Ve benim o yaralara parmak basmış olmamdı.

Rüzgâr son kez şiddetle esti, çınar ağacının yaprakları tepemizde feryat eder gibi hışırdadı. Mert yavaşça, neredeyse hipnotize olmuş gibi bana doğru yarım adım daha attı. Aramızdaki o son hayali sınırı da tamamen yok etti.

Artık aramızda sadece yarım bir nefes mesafesi vardı. Göğsü göğsüme değmek üzereydi. Kalbimin o deli gibi atan, ritmini yitirmiş sesini duyabildiğine yemin edebilirdim. Bakışları, dudaklarımdan gözlerime doğru tehlikeli bir köprü kurdu.

Ve ilk kez, sesi öfkeden ya da sertlikten tamamen arınmıştı. Sadece gergindi. İçindeki o vahşi arzuyu ve korkuyu bastırmaya çalışan, tehlikeli derecede kısık bir sesle sordu:

"Okudun mu?"

Devam Edecek...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.