İçeriğe geç

Çelik ve Kağıt

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Çelik ve Kağıt

Bölüm 2

Kampüsün En Tehlikeli Çocuğu

Ertesi sabah alarmın o tiz sesiyle uyandığımda, aklımdaki ilk şey o günkü ağır ders programım ya da teslim etmem gereken tarih ödevi değildi.

Siyah defterdi.

Ve iç kapağının o karanlık köşesine gizlenmiş, sert çizgilerle atılmış o tek harf: M.

Mantıklı, aklı başında bir insanın yapacağı şey belliydi; o defteri alır, doğrudan kampüsün öğrenci işlerine ya da kayıp eşya birimine teslim eder ve hayatına kaldığı yerden, o güvenli görünmezliğinden devam ederdi. Ama ben mantıklı davranmıyordum. Davranamıyordum. Çünkü o defterdeki hikâye, daha doğrusu o hikâyedeki çocuk kafama bir kıymık gibi batmıştı. Ruhumun en derin, en korunaklı köşelerini bir yabancı nasıl bu kadar net görebilirdi?

Ders boyunca amfinin arka sıralarında oturup önümdeki slaytlara boş gözlerle baktım. Profesörün anlattığı hiçbir şeyi duymuyordum. Kafamın içinde durmaksızın aynı soru dönüp duruyordu: Bu sadece sıradan, ürkütücü bir tesadüf müydü? Yoksa biri, gölgelerin arkasından beni izliyor ve hakkımda kimseye anlatmadığım şeyleri biliyor muydu?

Ders biter bitmez amfiden hızla çıktım ve Ece’yi buldum. Ece, bu devasa ve yabancı kampüste adımı bilen, benimle konuşmayı başaran sayılı insandan biriydi. Yanına gidip oturduğumda, daha ben tek bir kelime bile etmeden gözlerini kıstı.

"Bu suratının hali ne Aras?" dedi, elindeki termos bardağı masaya bırakırken. "Sanki bir cinayete tanık olmuş gibisin."

"Nasıl yani? O kadar mı kötü görünüyorum?"

"Kötü değil ama... Bir şeyi çok fazla düşünüyorsun. Beyninin içindeki çarkların sesini buradan duyabiliyorum. Ne oldu?"

Derin bir iç çektim, ellerimi montumun ceplerine sakladım. "Sana bir isim soracağım. Daha doğrusu bir tahminde bulunmanı isteyeceğim."

Ece kahvesinden uzun bir yudum aldı, arkasına yaslanıp "Sor bakalım," dedi. "Kampüs dedikoduları benden sorulur."

"M harfiyle başlayan biri. Erkek."

Ece birkaç saniye tavanı süzdü, ardından alaycı bir şekilde güldü. "Aras, bu kampüste adı M ile başlayan yüzlerce kişi vardır. Biraz daha spesifik olamaz mısın?"

"Tamam... Bilmiyorum işte, belki biraz dikkat çeken biridir."

"Harika ipucu gerçekten!" Ece’nin bu neşeli haline istemsizce gülümsedim ama içimdeki o karanlık merak geçmiyordu. Ona defteri, bulduğum o gizemli romanı ya da bendeki sarsıcı yansımalarını anlatamazdım. Sadece öylesine merak ettiğimi düşünsün istiyordum.

Ece omuz silkti, gözlerini kampüs bahçesinde gezdirdi. "Yani, eğer 'M' deyince kampüste herkesin aklına gelen, adı ilk sırada yazan birini arıyorsan... O herhalde Mert Karaca’dır."

Bu ismi daha önce hiç duymamıştım. Ya da kulak tıkadığım yüzlerce gürültüden biriydi. "Mert Karaca mı? Kim o?"

İsmi telaffuz ettiğim anda Ece’nin yüzündeki o alaycı, rahat ifade bir anda silindi. Bakışları ciddileşti. "Üniversitenin basketbol takımındaki o çocuk. Yıldız oyuncu diyorlar ama..." Durdu, sesini biraz kıstı. "Eğer aradığın 'M' o Mert ise, Aras... Sana tek bir tavsiyem var: Uzak dur."

İçimdeki huzursuzluk katlanarak büyürken yutkundum. "Neden? Neden herkes ondan uzak duruyor?"

"Çünkü biraz... sorunlu."

Sorunlu. İnsanlar birini tam olarak çözemediğinde, onun karanlık taraflarını anlatacak kelime bulamadığında hep bu kelimenin arkasına sığınırdı.

"Nasıl sorunlu?" diye üsteledim.

"Geçen yıl kampüsün arkasındaki otoparkta biriyle kavga etmiş. Çocuğu hastanelik ettiğini söylüyorlar. Sonraki dönem başka bir olay, sonra bir daha... Yani hakkında sürekli tehlikeli olduğuna, tekin olmadığına dair bir şeyler duyuluyor. Sürekli boks bandajlarıyla geziyor, sert bakıyor. Kimse yanına yaklaşmaya cesaret edemiyor." Ece hafifçe ürperdi, sonra havayı dağıtmak ister gibi güldü. "Yani, belki de dedikodudur, abartıyorlardır ama yine de ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Sen gerçekten insanlara gereğinden fazla şans veriyorsun, temiz kalpli arkadaşım."

Ece konuşmaya devam ederken, benim zihnim çoktan o kütüphane köşesine, siyah deri kapağa dönmüştü. Garip, mantıksız bir şekilde Mert Karaca ismini duyduğum an, o defterin ağırlığını avuçlarımda hissetmiştim. Ama kendime kızdım. Basketbol takımının o dövmeli, sert, sürekli kavgalara karışan yıldızı neden geceleri gizlice melankolik bir roman yazsın ve içine beni koysun ki? Bu tam bir saçmalıktı.

Yine de ders çıkışında, ayaklarım beni dinlemeyerek beni kantine sürükledi. Normalde o gürültülü, kahve ve ter kokan kalabalık alanlardan nefret ederdim. Ama bugün kafamın içindeki sorular beni bir deli gibi dürtüyordu.

Tezgâhtan sıcak bir filtre kahve alıp kendime oturacak kör bir nokta ararken, bir anda kantindeki o uğultulu atmosferin yön değiştirdiğini hissettim. Sesler yavaşladı, fısıltılara dönüştü. İnsanlar gayriihtiyari bir noktaya bakıyor, sanki bir deniz ikiye yarılıyormuş gibi geriye çekilip yol açıyorlardı.

Başımı o yöne çevirdim. Ve onu ilk kez gördüm.

Uzun boylu, siyah spor bir eşofman giymişti ama o salaş kıyafetin altında bile omuzlarının genişliği, çelik gibi sert duruşu belli oluyordu. Kollarını kaplayan koyu renkli dövmeler, adeta tenine kazınmış zırhlar gibiydi. Yanında takım arkadaşları ya da ona yaranmaya çalışan birkaç kişi vardı; gülüyor, konuşuyorlardı. Ama garip olan şey şuydu: Mert o kalabalığın tam ortasındaydı, yine de etrafına öyle aşılmaz, öyle buzdan bir duvar örmüştü ki... İnanılmaz derecede yalnız görünüyordu. Kalabalık içindeki o görünmez yalnızlığı çok iyi bilirdim.

Bir anlığına, sadece bir saniyeliğine gözlerimi ondan alamadım. Belki hakkındaki o korkunç hikayeleri duyduğum için, belki de sadece o derin yalnızlığı yüzünde okuduğum için. Merak, korkudan daha güçlü bir uyuşturucuydu.

Tam o sırada, sanki üzerinde sabitlenen bakışlarımı hissetmiş gibi Mert başını aniden kaldırdı.

Ve göz göze geldik.

Dünya durmadı. Bir film sahnesi gibi zaman yavaşlamadı. Ama tam göğsümün ortasında, kaburgalarımın arkasında vahşi bir şeylerin koptuğunu hissettim. Çünkü o sert, herkesi kaçıran bakışlar bana çarptığında beklediğim gibi öfkeli ya da kibirli değildi.

Mert’in o kömür karası gözlerinde bir saniyeliğine, sadece bir anlığına derin bir şaşkınlık belirdi. Kaşları hafifçe, neredeyse belirsiz bir şekilde çatıldı. O bakışta bir yabancının soğukluğu yoktu. Sanki... beni tanıyormuş gibiydi. Ruhumun kâğıttan duvarlarını delip geçen çelik gibi bir bakıştı.

Kalbimin neden deli gibi çarpmaya başladığını anlayamayarak bakışlarımı hızla kaçırdım, önümdeki kahve bardağına diktim. Saçmalıktı. Onu hayatımda ilk kez görüyordum, o da beni ilk kez görüyordu. Kampüsün en popüler ve tehlikeli çocuğu benim gibi bir hayaletle neden ilgilensin ki? Kahvemi sıkıca kavrayıp kantinin o boğucu havasından hızla uzaklaştım.

Ama gün boyunca, ne amfide ne de yürürken o bakış zihnimden çıkmadı. O şaşkınlık, o gizli tanışıklık hissi neyin nesiydi?

Akşam yurda dönüp odamın kapısını kilitlediğimde, çantamdan siyah defteri adeta kutsal bir emanet gibi çıkardım. Çalışma masamın lambasını yaktım. Bu kez defteri sadece okumak için değil, bir dedektif gibi satır aralarındaki izleri sürmek için açtım.

Sayfaları yavaş yavaş, parmaklarımın ucunu büyüleyen o kâğıt sesiyle çevirdim. Yazılar, sert çizgilerle karalanmış cümleler, kenarlara düşülmüş küçük notlar... Derken, defterin en arkasındaki sayfalardan birinin arasına sıkışmış, katlanmış küçük bir kâğıt parçası kayıp masanın üzerine düştü.

Nabzım bir anda kulaklarımda patlamaya başladı.

Kâğıdı titreyen parmaklarımla açtım. İçinde bazı tarihler, yanlarında basketbol maçlarının skorları veya taktik numaraları olduğunu tahmin ettiğim sayılar vardı. Ama kâğıdın en altında, o sert ve keskin el yazısıyla atılmış bir imza duruyordu.

İmza aceleyle atılmıştı, belirsizdi ama harfler yan yana geldiğinde net bir şekilde okunuyordu:

Mert K.

Bir süre o kâğıda baktım. Gözlerimi kırpmadan. Sonra defterdeki yazıya baktım. Aynı sert, köşeli, kâğıdı ezen yazı karakteri.

Artık hiçbir şüphe kalmamıştı. Siyah defterin sahibi kesin ve net bir şekilde belliydi. Kampüsün herkesi korkutan, yanına yaklaşmaya cesaret edemediği o tehlikeli çocuk: Mert Karaca.

Ve nedense, bu gerçeği öğrenmek içimi rahatlatmak yerine, ruhumu kapkaranlık bir huzursuzluğun kucağına itti. Çünkü artık zihnimde cevabını bulamadığım, beni dipsiz bir uçuruma sürükleyen yepyeni ve çok daha tehlikeli bir soru vardı:

Mert Karaca... Yanımdan bir yabancı gibi geçen o çocuk, benim hakkımda, asla kimseye anlatmadığım bu sırları nasıl bu kadar iyi biliyordu?

Devam Edecek...

Bölüm sonu

1 yorum