İnsanların çoğu üniversiteye başladığında yeni bir hayata adım attığını, zincirlerini kırdığını söyler. Gece kulüpleri, kalabalık arkadaş grupları, amfi köşelerinde fısıldaşan sevgililer… Herkes bir rolü kapışmış gibi görünürdü.
Ben öyle hissetmiyordum.
Benim için sadece daha yüksek tavanlı binalar, daha soğuk yüzler ve adını asla bilmeyeceğim, bilmek de istemediğim yüzlerce yabancı vardı. Hepsi bu. Kalabalıklar bana her zaman tehlikeli gelmişti; çünkü ne kadar çok insan varsa, kırılma ihtimaliniz de o kadar artardı. Çocukluğumdan beri bir sığınak aramıştım ve kampüsün en sevdiğim yeri, o cafcaflı derslikler ya da çimler değildi.
Kütüphaneydi.
Çünkü kütüphaneler konuşmazdı. Rafların arasına gizlenmiş yüzlerce yıllık toz kokusu, insan seslerinden daha güvenliydi. Kimse sana neden sessiz olduğunu, neden tek başına oturduğunu sormazdı. Kimse seni zorla bir gruba dahil etmeye çalışmaz, varlığınla ya da yokluğunla ilgilenmezdi. Ve en önemlisi… Kimse seni fark etmezdi.
Tam bana göreydi. Görünmezlik, benim bu hayattaki en büyük zırhımdı.
O gün de ders arasında, boğucu kalabalıktan kaçıp doğruca kütüphanenin üçüncü katına çıkmıştım. Burası eski ansiklopedilerin ve nadir pencerelerin olduğu, öğrencilerin pek uğramadığı sessiz bir tecrit alanı gibiydi. Neredeyse her zaman boş olurdu.
Gidip cam kenarındaki, köşede kalmış masaya oturdum. Kulaklığımı taktım, dış dünyanın tüm gürültüsünü enstrümantal bir ezgiyle bastırdım ve defterimi açtım. Canım ders çalışmak, önümdeki kalın tarih kitaplarının satırlarında kaybolmak istemiyordu. Bu yüzden kurşun kalemimi elime aldım ve çizim yapmaya başladım.
Kalemim kâğıdın üzerinde ritmik bir sürtünmeyle hareket ederken zaman algımı tamamen yitirirdim. Çizgiler benim kelimelerimdi; söyleyemediğim her şeyi o kâğıtlara dökerdim. Belki yarım saat geçmişti, belki bir saat. Bilmiyordum. Kendimi tamamen ritme kaptırmıştım.
Ta ki masanın alt tarafında, bacağımın hemen yanındaki gölgede bir şey fark edene kadar.
Siyah bir defter.
Yere düşmüş, masanın ahşap ayağının arkasına doğru kaymış gibi duruyordu. Kalemimi masaya bırakıp kaşlarımı çattım. Kütüphanede unutulmuş eşya, arkada bırakılmış ders notları görmek alışılmadık bir şey değildi ama bu defter ilk bakışta bile farklı görünüyordu.
Eski değildi. Yeni de değildi. Deri kapağının kenarları hafifçe aşınmıştı, sanki yıllardır birinin elinden düşmemiş, sürekli ceplerde, çantalarda taşınmış gibi bir yaşanmışlığı vardı. Çelik gibi sert ve gizemli bir duruşu vardı.
Eğilip yerden aldım. Parmaklarım soğuk kapağa dokunduğunda tuhaf bir ürperti enseme doğru tırmandı. Kapakta hiçbir şey yazmıyordu. Ne bir isim, ne bir bölüm, ne bir öğrenci numarası ya da etiket. Sadece zifiri siyah bir kapak.
Bir süre defteri iki elimin arasında tuttum. İçimdeki bir ses onu hemen oradaki görevliye teslim etmemi söylüyordu. Ama diğer ses, o her zaman bastırdığım meraklı çocuk, daha baskın çıktı. Sahibini bulabileceğim bir ipucu yakalamak ümidiyle defterin kapağını araladım.
İlk sayfada da bir isim yoktu. Sayfanın tam ortasında, el yazısıyla yazılmış tek bir cümle vardı:
"İnsan bazen bir yabancıyı, kendinden daha iyi tanır."
Kaşlarım biraz daha çatıldı. Yazı sert, keskin ve köşeliydi; ama taşıdığı anlam bir o kadar derindi. Bu kesinlikle bir ders notu ya da sınav hazırlığı değildi. Sayfayı yavaşça çevirdim. Karşıma bir hikâye çıktı. Roman taslağı gibi, satır satır işlenmiş bir anlatı.
Başlarda sadece sahibinin kim olduğuna dair bir fikir edinebilmek için birkaç satır okumayı düşündüm. Sonra kapatıp gidecektim.
Ama bırakamadım. Kelimeler beni adeta içine çekti.
Çünkü hikâyedeki çocuk… Bana inanılmaz derecede benziyordu. İlk başta bunun basit bir tesadüf olduğunu, yazarın melankolik bir karakter yarattığını sandım. Sessiz biriydi karakter. Kalabalıkları sevmiyordu. Sürekli çizim yapıyor, insanlardan köşe bucak kaçıyordu. Bunlar, kampüsteki pek çok içe kapanık öğrenciye uyabilecek genel özelliklerdi. Kendimi sakinleştirmeye çalışarak okumaya devam ettim.
Bir sayfa. İki sayfa. Üç sayfa…
Sonra el yazısı satırların arasında ilerlerken parmaklarımın ucundaki sayfa yavaşladı. Göğüs kafesimin altındaki o ritmik atış, kalbimin hızı aniden yön değiştirdi.
Çünkü hikâyedeki çocuk, küçükken gök gürültüsünden ve fırtınadan korkuyordu. Sıradan bir korku değil, pencerelerin sarsıldığı o anlarda yatağın altına saklanma arzusu… Ben de korkuyordum. Ve bunu bu dünyada annem dışında hiç kimse bilmezdi. Kimseye anlatmamıştım.
Titreyen bir nefes alıp bir sonraki sayfayı çevirdim. Gözlerim sayfadaki satırlarda hızla tarama yaptı. Karakter, geceleri kabus görüp uyuyamadığında odasının kapısını her zaman aralık, tam olarak bir karış açık bırakıyordu; çünkü kapalı kapılar ona nefessiz kalıyormuş gibi hissettiriyordu.
Ben de tam olarak bunu yapıyordum. Her gece.
Boğazım kupkuru oldu. Kulaklığımdan gelen müzik sanki çok uzaklardan bir uğultuya dönüştü. Bu artık tuhaflaşmaktan, tesadüf olmaktan çıkmıştı. Bu imkansızdı. Göğsüme çöken o yoğun baskıyla birkaç satır daha okudum.
Ve o anda zaman tamamen durdu. Sayfanın tam ortasında, siyah mürekkebin kâğıda sertçe bastırılmasıyla yazılmış o cümle nefesimi kökünden kesti:
"İnsanlar onu sessiz sanıyordu. Oysa konuşacak kimse bulamıyordu."
Defteri kapattım.
Birden.
Sertçe.
Kütüphanenin o ağır sessizliğinde defterin kapanma sesi bir tokat gibi patladı. Sanki gizli bir günahı işlerken, birinin en mahrem sırrını çalarken suçüstü yakalanmışım gibi hissettim. Korkuyla başımı kaldırıp kütüphanenin ıssız koridorlarına, rafların arkasına baktım.
Kimse yoktu. Etrafta sadece toz zerreleri uçuşuyordu. Ama içimde, tüm hücrelerimi ele geçiren, açıklayamadığım vahşi bir huzursuzluk ve tehlike hissi oluşmuştu.
Bu saçmalıktı. Bu dünyada milyarlarca insan vardı ve bir yazarın kurguladığı karakterin benimle aynı korkuları, aynı alışkanlıkları taşıması sadece ürkütücü bir tesadüf olmalıydı. Başka hiçbir açıklamayı mantığım kabul etmek istemiyordu. Eğer birisi benimle oyun oynamıyorsa –ki kimsenin varlığımdan bile haberi yoktu– bu sadece bir rastlantıydı.
Derin, sarsıcı bir nefes aldım. Sakinleşmeliydim. En doğrusu bu defteri kütüphanenin kayıp eşya birimine bırakmaktı. Evet, bunu yapmalı ve bu delilikten kurtulmalıydım.
Defteri masanın üzerinde tekrar açtım. Bu kez içindeki hikâyeye bakmamaya yemin ederek, sadece ve sadece resmi bir isim, bir soyisim ya da bir ipucu aramak için ilk sayfalara, kapağın iç kısmına döndüm.
Kapak mukavvasının iç kısmı tamamen boş görünüyordu. Tam defteri tamamen kapatacakken, gözüm sol alt köşedeki o çok küçük, neredeyse gizlenmiş detaya takıldı.
Küçük bir harf.
Siyah mürekkeple, dik ve keskin çizgilerle basılmış tek bir harf.
M.
Ve nedense, kulaklığımda çalan müziğin son bulduğu o ölümcül sessizlikte, o harfe bakarken içime kapkaranlık, kötü bir his çöktü.
Sanki o defteri hiç yerden almamam gerekiyormuş gibi. Sanki o sayfaları açarak sadece bir başkasının gizli dünyasını değil, kendi hayatımı altüst edecek tehlikeli bir hikâyenin de perdesini aralamışım gibi.
Çelik kadar sert bir elin, kâğıt kadar kırılgan hayatımı buruşturmak için çoktan harekete geçtiğini hisseder gibiydim.
Devam Edecek...
