İçeriğe geç

Cehennemin Doğuşu

Bölüm 5 · 10 dk okuma

Cehennemin Doğuşu

Bölüm 5

Bölüm dört Yakınlık

"Ve şeytan bir insan kızın yakın olmak için kendinden ödün verdi"

Aiden’in ağzından (Şeytan)

Meleklerle konuşmak, insanın kemiklerine işleyen bir uğultu gibidir.

Işıklarından değil—

üstten bakışlarından nefret ederim.

Onlar göğe ait olduklarını sanırlar.

Ben cehenneme ait olduğumu biliyorum.

Kanatlarım karanlıktı; onlarınki gibi parlamazdı. Zaten parlamak isteyen bir yanım da kalmamıştı. Meleklerin bulunduğu yerde gölgem daha da koyulaşır. Çünkü ışık, gerçeği değil; itaati sever.

“Yine mi sen?” dedi biri.

Sesi tiksintiyle değil, alışkanlıkla doluydu.

Bu daha aşağılayıcıydı.

“Beni çağırdınız,” dedim.

Sesim sakindi. Şeytanlar bağırmaz. Bağırmak, kontrolsüzlerin işidir.

Etrafımdaki hava gerildi. Melekler bunu hissettiğinde hep aynı şeyi yapar: susarlar.

Suskunlukları, hüküm gibidir.

— İnsanla fazla zaman geçiriyorsun.

İşte orada içimde bir şey koptu.

Nefret dediğiniz şey, bir anda patlamaz.

Önce birikir.

“İnsan mı diyorsun?” diye sordum.

“Adı var. Lavin.”

Adını söylediğim an, ortamda bir çatlak oluştu.

Onlar isimleri sevmez.

İsimler bağ kurar.

Bağlar ise kontrol edilemez.

— Yakınlık zayıflıktır, Aiden.

Gülümsedim.

Ama bu bir tebessüm değildi.

Bu, dişlerin gösterilmesiydi.

“Zayıflık,” dedim yavaşça,

“sizin yukarıdan bakıp hiçbir şey yapmamanız.”

Kanatlarım istemsizce gerildi. Gölgeler zeminde kıpırdadı. Melekler geri adım atmaz ama tedbir alırlar.

Benden korktuklarını asla itiraf etmezler.

Ama ben hissederim.

— Ona zarar veremezsin.

Bu cümle…

Bu cümle beni durdurmaz.

Ama yönümü değiştirir.

“Zarar vermek niyetim değil,” dedim.

“Onu yalnız bırakmak istemiyorum.”

Bu kez suskunluk daha uzundu.

Cevap gelmedi.

Ama izin de verilmedi.

Bu, meleklerin en sevdiği oyundur:

Ne yasaklarlar, ne serbest bırakırlar.

İnsanı—ya da şeytanı—iki arada bırakırlar.

Arkamı döndüm.

Onların ışığı sırtımı yakmadı.

Ben zaten yanmaya alışkındım.

Yeryüzüne indiğimde, gökyüzü kapalıydı.

Bulutları sevdim.

Işığı filtrelerler.

Adımlarım kaldırıma değdiğinde, içimdeki öfke hâlâ canlıydı ama artık kontrol altındaydı.

Cehennemden gelmiş olabilirim, ama Lavin’in yanına böyle gitmem.

Bir köşede durdum.

Derin bir nefes aldım.

Evet… nefese ihtiyacım yoktu.

Ama onu düşündüğümde, göğsümde bir ağırlık oluşuyordu.

Bu ağırlık ne lanetti ne de büyü.

Bu… insanlara özgü bir şeydi.

“Kendine gel,” dedim fısıltıyla.

“Onun yanında karanlık olma.”

Omuzlarım gevşedi.

Çenem kilidini bıraktı.

Yüzümdeki sertlik, yavaşça dağıldı.

Meleklerin yanında nefret keskindir.

Lavin’in yanında ise…

sessizleşir.

Ve ben, onu görmeye gidiyordum.

Şehre indiğimde gece henüz tamamlanmamıştı.

Işıklar yanıyordu ama karanlık hâlâ söz sahibiydi. İnsanlar bunu fark etmez. Onlar için gece, sadece geç saattir. Benim içinse gece; maskelerin düştüğü, düşüncelerin ağırlaştığı bir aralıktır.

Ayaklarım yere değmiyordu.

Yürümüyordum.

Ama insan gözüne öyle görünmesi gerekiyordu.

Rüzgâr sokak aralarında dolanıyordu. Islak asfalt, gökyüzünü yansıtmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Gökyüzü bu şehirde hep eksik görünür. Çünkü insanlar başlarını kaldırmayı unutmuştur.

Lavin’in sokağına girdiğimde adımlarımı bilinçli olarak yavaşlattım.

Bu bir refleks değildi.

Bir tercihti.

Onun olduğu yere hızla gidilmez.

Hız, niyet taşır.

Ben niyetlerimi gizlemeyi öğreneli çok oldu.

Binalar burada daha alçaktı. Duvarlar eskiydi. Pencereler birbirine benzerdi ama hiçbiri aynı değildi. İnsanların hayatları gibi. Dışarıdan bakınca tekrar eden, içine girince farklı.

Onun evini uzaktan tanıdım.

Işığı yanıyordu.

Ama sert değildi. Göz alan bir parlaklık yoktu. Sanki biri bilerek loş bırakmıştı. Kendini saklamak için değil, rahat etmek için.

Bu ayrımı herkes yapamaz.

Kapının önünde durmadım.

Bir süre karşı kaldırımda bekledim.

Onu izlemiyordum.

Sadece… varlığını tartıyordum.

Pencerenin önünden geçtiğini gördüm. Silueti net değildi. Perdeden süzülen gölgeydi sadece. Ama omuzlarının duruşunu tanıyordum. İnsanlar yürüyüşleriyle değil, duruşlarıyla tanınır.

İçimdeki uğultu, onun sokağına girdiğim anda azalmaya başladı.

Bu sinir bozucuydu.

Çünkü ben rahatlamayı hak etmiyordum.

Göğsümde bir baskı vardı. Nefes almıyordum ama nefes alma ihtiyacı hissediyordum. Bu da insanlardan bana bulaşmış kötü bir alışkanlıktı.

Bir adım attım.

Sonra bir adım daha.

Ayakkabılarım taş zeminde ses çıkardı.

Bilerek.

Beni duymasını istiyordum.

Ama irkilmesini değil.

Kapıya yaklaştığımda durdum.

Elimi kaldırmadım.

Kapıyı çalmak…

Bir davettir.

Ve ben davetsiz gelmeyi çok iyi bilirim.

İçeriden sesler geliyordu. Televizyon değil. Müzik de değil. Daha çok bir sandalyenin çekilmesi, bir şeyin masaya bırakılması gibi küçük, gündelik sesler. Hayatın sesi.

Sonunda kapıyı çaldım.

Tek sefer.

Beklerken yüzümü kapıdan çevirdim. İnsanlar beklenirken izlenmekten hoşlanmaz.

Kilit döndü.

Kapı açıldı.

Lavin karşımdaydı.

Saçları dağınıktı. Bilerek yapılmış bir dağınıklık değil. Günün ağırlığından kalmış bir hâl. Üzerinde ev kıyafetleri vardı. Rahat ama özensiz değil. İnsanların en gerçek hâli.

Gözleri bana kaydı.

Kaçmadı.

Büyümedi.

Sadece baktı.

“Geç mi oldu?” dedi.

Bu bir soru değildi.

Zamanla arası olmadığını biliyordum.

“Biraz,” dedim.

Kapıyı sonuna kadar açmadı. Ama kapatmadı da. Arada bıraktı.

Bu, içeri davet değil.

Ama kovma da değil.

“İçeri girmeyeceğim,” dedim.

Kaşları hafifçe kalktı.

Şaşırmadı. Sadece anlamaya çalıştı.

“Öyleyse neden geldin?” diye sordu.

Sokak lambasının ışığı yüzüne vuruyordu. Gözlerinin bir yanı aydınlık, bir yanı gölgedeydi. İnsanlar böyle görünürken en dürüst hâllerindedir.

“Yanında olmak için,” dedim.

“Yakınında değil.”

Bir an sustu.

Sonra kapıyı biraz daha açtı.

“Burada durabilirsin,” dedi.

“Kapının önünde.”

Gülümsedim.

Bu, bir uzlaşmaydı.

Yan yana durduk. Aramızda bir kapı eşiği vardı.

Sınır.

İnsanlar sınırları sever. Ben… saygı duymayı öğrendim.

“Sessizsin,” dedi.

“Sen konuşmadıkça,” dedim,

“ben susarım.”

Başını hafifçe yana eğdi.

“Bu iyi bir özellik mi?”

“Hayır,” dedim.

“Ama gerekli.”

Sokaktan bir araba geçti. Uzaktan siren sesi duyuldu. Şehir, kendi kaosunu taşımaya devam ediyordu.

“Bir şey mi oldu?” diye sordu.

Bu soruyu sorması, henüz korkmadığını gösteriyordu. Merak korkudan önce gelir.

“Oldu,” dedim.

“Ama senlik değil.”

“Beni ilgilendirmeyen şeyler,” dedi,

“genelde beni ilgilendirir.”

Bu cümle…

İnsan işiydi.

Derin bir nefes aldım.

Bu sefer gerçekten.

“İyi misin?” diye sordu.

Sesindeki yumuşaklık değişmemişti.

“Yanındayken,” dedim,

“daha az kötü.”

Bunu süslemedim.

Olduğu gibi bıraktım.

Gözleri kaçtı.

Sonra tekrar bana baktı.

“Bu yeterli,” dedi.

Kapıyı bu kez tamamen açtı.

Söylemeden.

Sormadan.

Bu, insanların nadiren yaptığı bir şeydir. Birine “gel” demeden alan açmak. Davet ile kabulleniş arasındaki o ince çizgi… Lavin bunu farkında olmadan çizmişti.

Eşiği geçerken duraksadım.

Refleks.

Binlerce yılın alışkanlığı.

İçeri girdiğimde kapıyı kapatmadı. Ardımda bıraktı. Kaçış yolu açık olmalıydı. İnsanlar kendilerini güvende hissetmek için çıkabileceklerini bilmek ister.

Evin içi…

Sessizdi.

Ama boş değildi.

Duvarlar sade renkteydi. Göze sokulan hiçbir şey yoktu. Ne fazlalık, ne eksiklik. Sanki her eşya, orada olmayı hak etmişti. Zorla yerleştirilmiş tek bir parça yoktu.

Salon küçük sayılmazdı ama geniş olmaya da çalışmıyordu. Ortada büyük bir alan bırakılmıştı. İnsanların hareket edebilmesi için. Nefes alabilmesi için.

Şömine yanıyordu.

Alevler sessizdi. Gösterişli değildi. Ama sıcaklık yayılıyordu. Gerçek ateş böyledir. Kendini kanıtlamaya çalışmaz.

Bir tekli koltuk vardı. Koyu tonlarda. Yumuşak ama içine gömülmeyen cinsten. Karşısında ise sallanan bir sandalye. Ahşaptı. Eskimiş ama yıpranmamış. Kullanıldığı belliydi.

Sallanan sandalyenin yanında küçük bir sehpa duruyordu. Üzerinde bir kitap. Kapağı açık. Sanki az önce bırakılmış gibi. Yanında bir fincan. Kahve. Dumanı hâlâ tütüyordu.

Bu detay…

Zamanı yakaladığımı gösteriyordu.

Buraya gelmeden önce hayat durmuş değildi.

Ben sadece arasına girmiştim.

“Genelde kapıda kalırsın,” dedi Lavin, ayakkabılarını çıkarırken.

“İçeri girmen… garip.”

“Beni garipleştiren çok şey var,” dedim.

Hafifçe güldü.

Bu ses…

İlk defa rahat duyuluyordu.

“Evet,” dedi, “ama bu farklı bir garip.”

Şöminenin yanına doğru yürüdü. Hareketleri aceleci değildi. Bana arkasını döndüğünde omuzları kasılmadı. Bu… güven demek değildi. Ama korkunun geri çekildiği anlamına geliyordu.

Sallanan sandalyeye yaklaştı. Elini sırtlığına koydu. Bir an durdu. Sonra bana baktı.

“Oturabilirsin,” dedi.

“İstersen.”

Sandalyeye baktım.

Sonra tekli koltuğa.

İkisi de eşitti. Ama biri daha… canlıydı.

Sallanan sandalyeye oturdum.

Hafifçe hareket etti. Kendi kendine. Ben itmeden.

Bu beni düşündürdü.

“Seviyor musun?” diye sordum.

“Ne?” dedi.

“Bu sandalyeyi.”

Gözleri şaşkınlıkla büyümedi. Sadece düşündü.

“Evet,” dedi sonra.

“Beni sakinleştiriyor.”

Kahveyi işaret ettim.

“İçiyor muydun?”

“Bitirmeye çalışıyordum,” dedi.

“Başaramadım.”

Fincanı elime almadım. Sadece dumanını izledim. Kahve kokusu… İnsanlara ait bir koku. Uyanıklıkla yorgunluk arasındaki yerde durur.

“İstersen yenisini yaparım,” dedi.

“Hayır,” dedim.

“Bu yeterli.”

Şömine çıtırdadı.

Alevler bir an yükseldi, sonra tekrar sakinleşti.

Lavin koltuğa oturdu. Aramızda mesafe vardı. Bilinçli bırakılmış bir mesafe. Ne yakın, ne uzak.

“Burada,” dedi, etrafına bakarak,

“kendimi… korunmuş hissediyorum.”

Bu kelimeyi seçmesi tesadüf değildi.

“Duvarlar değil,” diye ekledi.

“Eşyalar da değil.”

“Ne o zaman?” diye sordum.

Omuz silkti.

“Bilmem. Düzen. Sessizlik. Kontrol.”

Kontrol…

İnsanların en büyük yalanı.

“Ben geldiğimde,” dedim,

“kontrol bozuldu mu?”

Bir an durdu.

Sonra başını iki yana salladı.

“Hayır,” dedi.

“Sadece… fark ettim.”

“Ne fark ettin?”

“Kontrol ettiğimi sandığım şeylerin,” dedi,

“aslında beni tutmadığını.”

Sallanan sandalye hafifçe geri gitti. Sonra ileri.

Bu ev…

Onu anlatıyordu.

“Kitap ne?” diye sordum.

Gözleri parladı.

İnsanlar sevdikleri şey sorulduğunda böyle olur.

“Eski bir roman,” dedi.

“Tekrar tekrar okuduğum.”

“Sonunu biliyorsan neden?” diye sordum.

Gülümsedi.

“Sonunu bilmek,” dedi,

“yolu değersiz kılmıyor.”

Bu cümle…

Beni sessizleştirdi.

Şöminenin ışığı yüzüne vurdu. Masum değil. Ama saf. Kirlenmemiş bir şey vardı onda. İnsanların kaybettiği türden.

O an fark ettim.

Buraya gelişimle birlikte,

içimdeki uğultu susmuştu.

Şeytan…

Evlerde sessizleşmez.

Ama ben…

Sessizdim.

Hazırım.

Şöminenin ateşi sabitti. Ne harlı ne sönüktü. Oda onun ritmine uyuyordu. Lavin kahvesini eline aldıktan sonra sallanan sandalyeye geçti. Ben tekli koltuğa oturdum. Aramızda bir masa yoktu. Sadece birkaç adım.

“Burası… güzel,” dedim.

“Biliyorum,” dedi.

“Bilerek böyle.”

“Ne demek o?” diye sordum.

“Az eşya,” dedi.

“Az kafa karışıklığı.”

Başımı salladım.

Mantıklıydı.

“Şarkı dinler misin?” diye sordum.

“Çok,” dedi.

“Sen?”

“Ben de,” dedim.

“Ama hep aynı şeyi.”

“Takıntı mı?” dedi gülerek.

“Alışkanlık,” dedim.

“Takıntıdan daha tehlikelidir.”

Güldü.

Gerçekten güldü.

“Ne dinliyorsun?” diye sordu.

“Devil in Disguise.”

Gözlerini devirmedi.

Alay etmedi.

“Yakışıyor,” dedi.

“Biraz.”

“Seninki?” dedim.

“Beyaz ve Güzel.”

“Yumuşak,” dedim.

“Evet,” dedi.

“Benim gibi.”

Bu cümleyi farkında olmadan söyledi. Sonra hafifçe kızardı.

“En sevdiğin film?” diye sordum.

“Korku sevmem,” dedi hemen.

“Zindan Adası,” dedi.

“Psikolojik, severim bu filmde harika” dedi.

“Benim sevdiğim film Tenet,” dedim.

“Zor,” dedi.

“Ama güzel.”

Bir süre hangisini açacağımızı konuştuk. Sonunda Esaretin Bedeli’nde anlaştık. Film başladı ama ikimiz de ilk on dakika konuşmaya devam ettik.

“Bu film,”

dedi,

“insanı sakinleştiriyor.”

“Beni değil,” dedim.

“Neden?”

“Çünkü sabrı anlatıyor,” dedim.

“Ben sabretmem.”

“Belli,” dedi gülerek.

Kahvesini bitirdi. Ayağa kalkıp mutfağa geçti. Geri döndüğünde bana da bir fincan uzattı.

“İstememiştin ama,” dedi.

Aldım.

“Teşekkür ederim.”

Bu kelimeyi nadiren kullanırım.

Tekrar oturduk. Film ilerledi. Arada durdurdu. Arada geri sardı. Karakterler hakkında konuştuk. Beğendiğimiz sahneleri söyledik. Gülüştük. Sessiz kaldık.

“Bu normal,” dedi bir anda.

“Ne?” diye sordum.

“Bu,” dedi.

“Yan yana oturmak. Konuşmak.”

Bir an sustum.

“Evet,” dedim.

“Normal.”

Ama benim için değildi.

Saat ilerledi. Şöminenin ateşi azaldı. Lavin battaniyeyi omuzlarına aldı ama hâlâ uyanıktı. Gözleri ağırlaşmamıştı. Sadece… yumuşamıştı.

Bana baktı.

“Sen hiç böyle bir şey yaptın mı?” diye sordu.

“Ne gibi?”

“Birine,” dedi,

“sadece vakit ayırmak.”

Cevap vermedim.

Çünkü cevabım…

korkutucuydu.

Film bittiğinde odanın içindeki sessizlik tuhaf bir şekilde rahatsız edici değildi.

Şöminenin çıtırtısı, az önce ekranda akan son sahnenin yankısını taşıyordu hâlâ.

Alevler, duvarda usulca titreşiyor; gölgeler sanki biraz önce izlediğimiz hikâyenin devamını fısıldıyordu.

Lavin koltukta doğruldu.

Gözleri hâlâ ekrana bakıyordu ama artık bakmıyordu aslında.

Sonra bana döndü.

Gülerek.

“Garip ama… insanın içini acıtıyor ama aynı zamanda iyi hissettiriyor.”

Sesindeki ton hafifti.

Sanki filmi değil de eski bir anıyı anlatıyordu.

Başımı salladım.

“İnsan bazen özgürlüğün ne olduğunu, onu kaybedince anlıyor.”

Bu cümleyi neden söylediğimi bilmiyordum.

Belki de kendi içimden döküldü.

Lavin dizlerini göğsüne çekti.

Bir süre sustu.

Sonra aniden bana baktı, gözlerinde çocukça bir merak vardı.

“Peki… en sevdiğin yemek ne?”

Soru öyle sıradan, öyle insaniydi ki

bir an cevap veremedim.

Gerçekten düşündüm.

Yüzyıllardır açlık hissetmemiş bir varlık olarak,

“en sevdiğim yemek” sorusu…

fazla insanca gelmişti.

“Yok.” dedim sonunda.

“Hiç olmadı.”

Kaşlarını çattı.

“Nasıl yani? Herkesin vardır.”

Omuz silktim.

“Yemek benim için hiçbir zaman bir şey ifade etmedi.

Açlık, tat, doygunluk… bunlar sonradan öğrenilen şeyler.”

Bir an duraksadım.

“Ama… acıktığımı hissediyorum.”

Bu cümle ağzımdan çıkınca ben bile şaşırdım.

Lavin’in yüzü aydınlandı.

“Tamam! O zaman dur.”

Bir anda ayağa kalktı.

Ev terlikleriyle mutfağa doğru yürürken arkasından bakakaldım.

“Bir şey yapmana gerek yok.” dedim ama

çoktan duymamıştı bile.

Mutfağın ışığı yandı.

Kapı aralığından onun hareketlerini izliyordum.

Dolabı açtı, kapattı.

Tencerelerin yerini biliyormuş gibi rahat davranıyordu.

Bir süre sonra seslendi:

“Evde mucize yok ama idare eder.”

Isınan yemeğin kokusu salona yayıldığında

bir şey fark ettim.

Bu koku bana açlığı değil,

ait olma hissini çağrıştırıyordu.

Lavin, elinde tabakla geldi.

Yemeği önüme koyarken ciddiydi.

“Zorunda değilsin ama… dene.”

Çatalı elime aldım.

Hareketim tereddütlüydü.

Bir lokma aldım.

Tadı tanımlayamadım.

Ama boğazımdan geçerken içimde bir şey gevşedi.

“Garip.” dedim.

“Ama kötü değil.”

Gülümsedi.

“Bak işte. İnsan olmak böyle bir şey.”

Karşıma oturdu.

Yemeğimi izlerken konuşmaya başladı.

“Ben küçükken annemle hep böyle sessiz yemek yerdik.

Konuşmazdık ama… yalnız da hissetmezdim.”

Bir şey söylemedim.

Sadece dinledim.

Bir süre sonra fark etmeden sohbet etmeye başladık.

Ne derin konular vardı ne büyük itiraflar.

Sadece…

sevdiği bir şarkının ona çocukluğunu hatırlatması,

benim müziği daha çok gürültü olarak algılamam,

kitap okurken altını çizme alışkanlığı,

benim hiç kitabımın olmaması…

Zaman aktı.

Bir noktada Lavin’in sesi yavaşladı.

Cümleleri uzadı.

Omzuma doğru kaydığını hissettim.

Başını hafifçe yasladı.

Nefesi düzenliydi.

Ağırlığı… gerçekti.

Kımıldamadım.

İlk defa birinin ağırlığı bana yük gibi gelmiyordu.

Şömine yanıyordu.

Ev sessizdi.

Ve ben…

hiçbir yere ait olmamış biri olarak

o an,

bir yere aitmişim gibi hissettim.

Lavin, omzumda uyuyakaldı.

Ve ben onu uyandırmadım.

(Arkadaşlar bölümün bazı yerlerinde bilgisayardan yazmak zor geldiği için direkt bizim kızın konuşmaları düz çizgi oldu kusuruma akmayın)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.