Bölüm şarkısı Son seslenişim - Yüzyüzeyken konuşuruz
"Şeytan, diz çökmeyi kibir sayar. Ama kalbi olan bir varlık… Durmayı öğrenir."
"Yanlıştı kalmam, doğruydu gitmem belki
Omzumda ağırlığı değil, sessizliği vardı
Adını koyamadığım bir şey çöktü içime
Ve ben, ilk kez kendimden kaçamadım
Sokaklar sorularla uzadı ardımdan
Karanlık bir yol teklif etti bana adını
Bir ses, fısıltıyla dokundu aklımdan
“Her kayıp, bir anlaşma ister” dedi"
E.EcrinK.
Hayır bu çok yanlıştı. Omzumda uyuması çok yanlıştı .
Benimle olması çok yanlıştı ama işte araya huzur giriyordu. Huzurlu olmak beni durduruyordu. Sevgim durduruyordu.
Sevmek bu muydu? İçindeki huzuru oluşturan kişiye olan güvenin miydi? Ona karşı sonsuz bağlılık mıydı?
Lavin’in başı omzumdayken zamanın geçtiğini fark etmedim.
İnsan, huzuru ölçemez.
Sadece içinde durur.
Bir süre sonra ağırlık azaldı.
Sonra tamamen kayboldu.
Uyandığını anladım ama kıpırdamadım.
İnsanlar uyandıklarında acele eder.
O etmedi.
Sessizce doğruldu.
Ayağını yere bastığında çıkan o küçük sesi duydum.
Halının sürtünmesi.
Kahve makinesinin düğmesine basarken çıkan tıkırtı…
Bu evdeki en insani sesti.
Gözlerimi kapalı tuttum.
İzlenmek, izlemekten daha tehlikelidir.
Mutfakta durduğunu hissedebiliyordum.
Fincanı dolarken bekledi.
Taşırmadı.
Aceleyi sevmeyen biri gibi hareket ediyordu.
Sonra bana baktı.
Bunu hissettim.
Bir insanın bakışı…
Tenine değmese bile ağırlık yapar.
Gözlerimi açtım.
Ayakta duruyordu.
Elinde kahve.
“Uyandırmak istemedim,” dedi.
Ses tonu sakindi.
Bu sakinlik…
Fırtına öncesiydi.
“Uyumuyordum,” dedim.
Başını salladı.
İnanıp inanmadığını umursamadım.
Kahveyi masaya bıraktı.
Sonra pencereye yürüdü.
“Bir süre seni izledim,” dedi.
“Garipti.”
“Ne garipti?” diye sordum.
“Normal görünmen,” dedi.
“Tehlikeli görünmeyen bir şey gibi.”
Bu cümle…
İlk çatlaktı.
“Bu çok yanlış,” dedi aniden.
Arkasını dönmeden söyledi.
Sanki kendine konuşuyordu.
“Ne?” dedim.
“Burada olmam,” dedi.
“Seninle.”
Döndü.
Gözleri uykusuzdu ama kararlıydı.
“Omzunda uyumam,” dedi.
“Sabah uyanıp seni izlemem.”
Bir adım attı bana doğru.
“Ben böyle biri değilim,” dedi.
“Bunu yapmamam gerekiyordu.”
“Seni zorlamadım,” dedim.
“Biliyorum,” dedi.
“İşte bu daha kötü.”
Ellerini saçlarının arasına soktu.
Derin bir nefes aldı.
“Sen nesin?” dedi.
“Gerçekten soruyorum.”
Cevap vermedim.
“Bilmiyorum,” dedi.
“Ve bilmediğim bir şeyin yanında kendimi güvende hissetmemeliyim.”
“Sana zarar vermedim,” dedim.
“Henüz,” dedi.
Bu kelime ağırdı.
“Biz olamayız,” dedi.
Bu sefer daha net.
“Bu çok yanlış. Yanlış hissettiriyor.”
Ceketini aldı.
Kapıya yöneldi.
O an…
İçimde bir şey koptu.
Bileğini tuttum.
Durdu.
“Bırak,” dedi.
Bu bir rica değildi.
Onu kendime çektim.
Sadece içeri.
Sadece bir adım.
Sonra bıraktım.
Bana baktı.
Gözlerinde korku vardı artık.
“Bunu yapma,” dedi.
“Beni korkutuyorsun"
Bu cümle…
Beni bitirdi
Kapıya uzandı.
Ama bu sefer…
Ben döndüm.
“Ben gidiyorum,” dedim.
Şaşkınlıkla baktı.
“Burada kal,” dedim.
“Güvende ol.”
Kapıyı açtım.
“Benim varlığım,” dedim,
“şu an fazla.”
Çıktım.
Kapıyı kapattım.
Koridorda durdum.
Kapı kapandığında ses çıkarmadı.
Bu ev sessizdi.
Ama sokak…
Sokak her zaman konuşurdu.
Adımlarımı attım.
Birinci.
İkinci.
Üçüncü.
Nereye gittiğimi bilmiyordum.
Ama durmamam gerektiğini biliyordum.
“Yanlış,” dedim kendi kendime.
“Bu… yanlış.”
Ama neden yanlış olduğunu söyleyemiyordum.
Yüzyıllardır yanlışları tanırım.
Günahı tanırım.
Açgözlülüğü, şehveti, ihaneti…
Ama bu?
Bu listede yoktu.
Sokak lambasının altından geçtim.
Işık yüzümü kısa bir anlığına ortaya çıkardı.
Sonra tekrar karanlık.
Nasıl oldu bu?
Ne zaman…
Bir insanın cümleleri, bir cehennem savaşından daha ağır gelmeye başladı?
Ne zaman bir “gitme” kelimesi, bir kılıçtan keskin oldu?
“Biz olamayız,” demişti.
Bu cümle hâlâ kulağımdaydı.
Ama daha kötüsü…
Haklıydı.
Çünkü ben ne olduğumu söylememiştim.
Söyleyemezdim.
Bir insan, gerçeği duyduğunda ya kaçar…
ya da yanar.
Ve Lavin yanmamalıydı.
Bir duvarın önünde durdum.
Ellerimi cebime soktum.
İlk kez…
Neden diye sordum.
Neden durdum?
Neden onu izledim?
Neden gitmesine izin veremedim?
Cevap yoktu.
Ama zihnimde bir yankı oluştu.
Derin.
Soğuk.
Tanıdık.
“Bir anlaşma yapılabilir.”
Ses benim değildi.
Ama yabancı da değildi.
“Her şeyin bir yolu vardır.”
Gözlerimi kapattım.
Ve ilk kez…
Dinledim.
"Anlaşma her şeyi değiştirebilir."
Bu yanlış. Demesi kulağımda yankılanıyordu. Neden yanış olsundu?
Şeytan önünde diz çökmeyi reddettiği insanlardan birisini seveceğini bilebilir miydi?
Hayır bilemezdim bundan dolayı suçlu değildim. Suçlu hem nasıl olunurdu ki?
Galiba insanların beni suçlaması doğruydu.
Ben başlı başına koca bir yanlıştım.
Sokak beni nereye götürdüğünü bilmeden yürüttü.
Ben de sormadım.
Bazı yollar, sadece sorular için açılır.
Hava değiştiğinde anladım.
Dünya sessizleşti.
Kuşlar sustu.
Zaman… çekildi.
Melekler gürültüyle gelmez.
Işıkla da gelmezler.
Onlar, boşlukta durur.
Bir adım attım.
Zemin yoktu.
Ama düşmedim.
Karşımdaydılar.
Kanatları yoktu.
Halkaları yoktu.
İnsanların resmettiği hiçbir şeye benzemiyorlardı.
“Sormaya geldim,” dedim.
Sesim yankılanmadı.
Burada yankı olmazdı.
“Biliyoruz,” dedi biri.
Ses değil, bilgi gibiydi.
“Bir insan…” dedim.
Kelimeleri seçtim.
“Bir insan, bir şeytanla anlaşma yapabilir mi?”
Sessizlik uzadı.
Bu, cevap vermemenin en eski biçimiydi.
“Yapabilir,” dedi sonunda biri.
“Eğer neyi kaybedeceğini bilmiyorsa.”
“Peki,” dedim.
“Bir şeytan, bunu isteyebilir mi?”
Bu soru…
Onları durdurdu.
“İstemek,” dedi diğeri,
“senin alanın değil.”
Gülümsedim.
“Artık hiçbir alan net değil.”
“Bir insan,” dedi ilk ses,
“korkudan anlaşma yapar.”
“Ya eksiklikten?” diye sordum.
Sessizlik tekrar çöktü.
“Eksiklik,” dediler sonunda,
“tehlikelidir.”
“Biliyorum,” dedim.
“Ben tehlikeyim.”
Bir adım attım onlara doğru.
Bu bir meydan okuma değildi.
Bu… yorgunluktu.
“Onu yakmam,” dedim.
“Onu kirletmem.”
“Buna karar veremezsin,” dediler.
“Hayır,” dedim.
“Buna karar vermek zorundayım.”
Melekler bana bakmadı.
Bakmak… insan işiydi.
“Eğer soruyorsan,” dediler,
“zaten çizgiyi geçmişsindir.”
Bu cümle…
İçimde bir yere oturdu.
“Son bir şey,” dedim.
“Bir insan, bir şeytanı kurtarabilir mi?”
Cevap vermediler.
Ama giderken şunu hissettim:
Sorunun kendisi, cevaptı.
Boşluk kapandı.
Zaman geri aktı.
Ve ben anladım.
Anlaşma henüz yoktu.
Ama ihtimal…
Artık vardı.
Boşluk kapandığında ayaklarım tekrar asfalta bastı.
Soğuk…
Gerçekti.
Şehir geri gelmişti.
Ama ben tam değildim.
Sokak lambaları yanıyordu.
İnsanlar hâlâ geçip gidiyordu.
Hiçbiri az önce nerede olduğumu bilmiyordu.
Yürüdüm.
Adımlarım bu sefer aceleci değildi.
Kaçmıyordum.
Dönüyordum.
“Nerede yanlış yaptım?” dedim kendi kendime.
Bir savaşta hata yapmadım.
Bir isyanda yapmadım.
Bir kıyamette yapmadım.
Bir evde yaptım.
Bir omuzda.
Bir uykuda.
Yanlış olan neydi?
Onu izlemem mi?
Kalmasına izin vermem mi?
Gitmesine engel olmam mı?
Yoksa…
Hiç gitmemem mi?
Bir duvarın önünde durdum.
Islak tuğlulara baktım.
İnsanlar duvarlara yazı yazar.
Ben yüzyıllardır isim kazırım.
Ama bu duvara dokunmadım.
“Ben kimim?” diye sordum.
Şeytanım.
Bunu biliyorum.
Ama şeytan, korkmaz.
Şeytan, duraksamaz.
Şeytan, bir insanın arkasından neden diye yürümez.
Ben yürüyordum.
“Onu korkuttum,” dedim.
Ama bunu isteyerek yapmamıştım.
İstememek, masumiyet sayılır mıydı?
Hayır.
Masumiyet…
Benim alanım değildi.
Bir kahkaha duydum ileriden.
Gençti.
Hafifti.
Lavin de böyle gülerdi.
Gözlerimi kapattım.
Bu bir hata değildi.
Bu… alışkanlığa dönüşüyordu.
“Yanlış,” dedim.
Ama sesim ikna edici değildi.
Yanlış olan şey şuydu belki:
Onu bir insan gibi görmek yerine…
Bir anlam gibi görmüştüm.
İnsanlar anlam yüklediklerinde yanar.
Ben yüzyıllardır bunu izlerim.
Bu sefer yanan…
Bendim.
Adımlarım yavaşladı.
Durmadım.
Çünkü durursam,
geri dönebilirdim.
Ve geri dönmek…
Bir daha aynı kalmamak demekti.
Bir köşede durdum.
Sokak aynasında kendime baktım.
Yüzüm tanıdıktı.
Ama gözlerim…
Gözlerim, bir soruya aitti.
“Onu korumak mı istedim,” dedim,
“yoksa kendimi mi?”
Cevap gelmedi.
Ama içimde bir şey netleşti:
Yanlış olan, onun varlığı değildi.
Yanlış olan…
Benim ona yakın kalmak istememdi
Ve buna rağmen…
Gitmiyordum.
Gece uzadı.
Sorular çoğaldı.
Ve ilk kez,
bir hata yapıp yapmadığımı değil…
Bu hatayı düzeltmek isteyip istemediğimi düşünüyordum.
Lavin'den
Uyandığımda ilk hissettiğim şey huzur değildi.
Garip bir ağırlıktı bu.
Birinin omzuna yaslanmış olmanın verdiği sıcaklık değil…
Bir yere ait olmamanın sessiz rahatsızlığı.
Başımı yavaşça kaldırdım.
Aiden kıpırdamıyordu.
Uyanık mıydı, uyuyor muydu bilmiyordum.
Ama nefesinin düzenli oluşu, beni daha da tedirgin etti.
Bir süre öylece kaldım.
İnsan bazen bir anı bozmak istemez.
Ama bu an…
Bozulmalıydı.
Sessizce doğruldum.
Ayağım halıya değdiğinde çıkan o küçük sesi duydum.
O ses bile fazla gelmişti.
Sanki yaptığım her hareket yanlış bir yere yazılıyordu.
Mutfağa gittim.
Kendime kahve yaptım.
Elleri titreyen biri gibi değil—
fazla kontrollü biri gibi.
Bu daha tehlikelidir.
Kahve makinesinin sesi evin sessizliğini böldü.
İçimdeki sessizliği değil.
Fincanı elime aldım.
Bir yudum aldım.
Acıydı.
İyi geldi.
Sonra ona baktım.
Orada duruyordu.
Sanki evin bir parçasıymış gibi.
Sanki dün değil, yıllardır hayatımdaymış gibi.
Bu…
Yanlıştı.
“Bu çok yanlış,” dedim.
Sesim düşündüğümden daha sert çıktı.
Arkasını dönmedi.
Bu beni daha da sinirlendirdi.
“Ne yanlış?” diye sordu.
Her şey.
“Burada olmam,” dedim.
“Seninle olmam.”
Döndü bana doğru.
Bakışı sakindi.
Bu sakinlik beni çıldırtıyordu.
“Omzunda uyumam,” dedim.
“Sabah uyanıp seni izlemem.”
“Kendimi böyle bir şey yaparken bulmam.”
Bir adım attım ona doğru.
Kendime değil, ona kızıyordum.
Ama en çok da…
kendime.
“Ben böyle biri değilim,” dedim.
“Bunu yapmamam gerekiyordu.”
“Ben seni zorlamadım,” dedi.
Biliyorum.
“Biliyorum,” dedim.
“İşte sorun da bu.”
Ellerimi saçlarıma götürdüm.
Derin bir nefes aldım.
İçimde bir şey yükseliyordu—
adı olmayan bir korku.
“Sen nesin?” dedim.
Gerçekten sordum.
Bir suçlama değildi bu.
Cevap vermedi.
“Bilmiyorum,” dedim kendi kendime.
“Ve bilmediğim bir şeyin yanında bu kadar… rahat olmamalıyım.”
“Sana zarar vermedim,” dedi.
Henüz.
Bu kelimeyi söylemedi ama ben duydum.
“Biz olamayız,” dedim.
Bu sefer kaçmadım cümleden.
“Bu çok yanlış. Yanlış hissettiriyor.”
Ceketimi aldım.
Kapıya yöneldim.
Gitmem gerekiyordu yoksa kalacaktım.
Tam çıkarken bileğimi tuttu.
Kalbim durdu.
“Bırak,” dedim.
Sesim titredi.
Bu bir rica değildi.
Beni kendine doğru çekti.
Sadece bir adım.
Ama o adım…
fazlaydı.
Sonra bıraktı.
Gözlerine baktım.
İlk kez korktum.
“Bunu yapma,” dedim.
“Beni korkutuyorsun.”
Bu cümle ağzımdan çıktığı an,
artık geri dönüş yoktu.
Kapıya uzandım.
Ama o bu sefer başka bir şey yaptı.
“Ben gidiyorum,” dedi.
Şaşırdım.
“Burada kal,” dedi.
“Güvende ol.”
Kapıyı açtı.
“Benim varlığım,” dedi,
“şu an fazla.”
Ve çıktı.
Kapı kapandığında ses çıkarmadı.
Ama içimde bir şey kapandı.
Orada kaldım.
Elimde kahve.
Soğumuştu.
Yanlış olan neydi?
Gitmem mi?
Kalmak mı?
Yoksa…
Onun yanında kendimi güvende hissetmem mi?
Cevap yoktu.
Ama bildiğim bir şey vardı:
Bu kadar yanlış hissettiren bir şey,
bu kadar doğru hissettirmemeliydi.
Ve bu, beni daha çok korkutuyordu.