Bölüm şarkısı starry night “Şeytan, diz çökmeyi kibir sayar. Ama kalbi olan bir varlık, durmayı öğrenir.” Lavin’le o akşamdan sonra ayrıldığımızda, arkamdan bakıp bakmadığını bilmiyordum. Bilmek de istemedim. İnsanlar arkandan bakıyorsa, bu ya pişmanlıktır ya da merak. İkisi de tehlikelidir. Ben yürüdüm. Adımlarım sessizdi ama içimdeki şey bağırıyordu. Onun korktuğunu söylemesi… Bu beni rahatlatmamıştı. Aksine, ilk kez gerçekten tedirgin etmişti. Çünkü insanlar korktuklarını itiraf ettiklerinde, artık geri dönmezler. Korku, kabul edildiği an şekil değiştirir. Savunma olmaktan çıkar, karar hâline gelir. Lavin karar vermeye başlamıştı. Ertesi gün görünmedim. Sonraki gün de. Şehrin bazı köşeleri vardı, beni beklediğini bildiğim hâlde gitmediğim. Aynı kahve. Aynı durak. Aynı kitapçı vitrini. Onun beni aramasını istemiyordum. Beni düşünmesini de. Ama düşünüyordu. Bunu hissediyordum. İnsanların düşünceleri yüksek sesle çıkmaz ama titreşim bırakır. O titreşim, benim gibi varlıklar için yankıdır. Üçüncü gün, akşamüstü yağmurdan sonra şehir ağır bir kokuya bürünmüşken, onu gördüm. Bu kez uzaktan. Bir bankta oturuyordu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Etrafına bakmıyordu. Sanki biri gelirse diye değil… Sanki biri gelmezse diye bekliyordu. Gitmeliydim. Gitmek, doğru karardı. Ama ben artık doğru kararlar alan biri değildim. Yanına yaklaşmadım. Önce varlığımı hissetmesini istedim. İnsanlar bunu anlamaz ama bilir. Bir şey değişir. Hava daralır. Kalp hızlanır. Başını kaldırdı. Göz göze geldik. Kaçmadı. Bu sefer de. Ama yüzünde bir savunma vardı. Dudakları sıkılıydı. Omuzları dikti. Bu, kendini küçük hissetmemek için yapılan bir duruştu. Yanına oturmadım. Karşısında durdum. “Gelmedin,” dedi. Ses tonu sitemli değildi. Saptayıcıydı. “Gelmedim,” dedim. “Bilerek mi?” diye sordu. “Evet.” Başını salladı. Bu cevaba hazırlanmıştı. “İyi,” dedi. “Demek ki bu his… sadece benim değil.” Kaşlarımı çattım. “Ne hissi?” Ayağa kalktı. Aramızdaki mesafe azaldı ama hâlâ sınır vardı. “Yokmuş gibi davranma,” dedi. “Bunu yapabildiğini sanıyorsan, beni aptal yerine koyuyorsun.” Bu… Beklemediğim bir cesaretti. “Lavin,” dedim. “Ben senin hayatında kalıcı bir şey değilim.” “Bunu sen mi söylüyorsun,” dedi, “yoksa benden korktuğun için mi?” İnsanlar bazen doğru soruyu, yanlış anda sorar. Ama bu soru… Zamanını tam bulmuştu. “Korkmuyorum,” dedim. Gülümsedi. Bu gülümseme ne utangaçtı ne sıcak. Keskin bir farkındalıktı. “Yalan,” dedi. “Benden korkmuyorsun belki. Ama bende uyandırdığın şeyden korkuyorsun.” Bir adım attı bana doğru. “Ve ben,” dedi, “bunu fark ettiğimden beri daha çok düşünüyorum.” “Bu iyi bir şey değil,” dedim. “Ben de öyle düşünüyorum,” dedi. “Ama yine de duramıyorum.” Sessizlik çöktü. İnsanlar genelde bu anlarda geri çekilir. O çekilmedi. “Beni yalnız bırakmanı istedim,” dedi. “Çünkü yanında kendimi… çözülüyormuş gibi hissediyorum.” “Bu—” “Hayır,” dedi yine. “Sözünü kesiyorum çünkü açıklama istemiyorum.” Derin bir nefes aldı. “Özür dilerim,” dedi. “Beni korkutan şeyler söylediğim için değil… söylemeye devam ettiğim için.” Bu özür… Bir kapanış değildi. Bir kapı aralığıydı. “Beni kendinden uzaklaştıramadım,” dedi. “Denememe rağmen.” Gözlerimi ondan ayırdım. Şehir, akşam ışıklarına bürünüyordu. “Yakın hissettiğim her şey,” dedi arkamdan, “ya canımı yaktı ya da beni değiştirdi.” “Ben ikisini de yaparım,” dedim. Sesim soğuktu. Kendimi korumak için. Ama o güldü. Kısa. Utangaç. Neredeyse özür diler gibi. “Biliyorum,” dedi. “İşte bu yüzden buradayım.” O an anladım. Lavin beni romantik bir figür olarak görmüyordu. Beni çözülmesi gereken bir gerçeklik olarak görüyordu. Bu daha tehlikeliydi. “Yaklaşma,” dedim. Durdu. Ama geri gitmedi. “Söz verdim sana,” dedi. “Kendimi koruyacağım.” “Nasıl?” diye sordum. “Konuşarak,” dedi. “Kaçmayarak.” Bir an sustu. “Ve gerekirse,” dedi yavaşça, “korkarak.” İnsanlar korktuklarında genelde dua eder. O ise yüzleşmeyi seçiyordu. “Bu bir uyarı,” dedim. “Biliyorum,” dedi. “Ve yine de…” Cümlesini tamamlamadı. Gerek yoktu. O gün ayrıldığımızda, ikimiz de şunu biliyorduk: Bu artık bir karşılaşma değildi. Bu… Hazırlıktı. Ve ben ilk kez şunu düşündüm: Şeytan, bir insanın kalbini ele geçirmez. Ama bir insan, korkusunu yönetemediğinde… kendi kalbini teslim eder. Lavin henüz teslim olmamıştı. Ama kapıyı aralamıştı. Lavin’le o konuşmadan sonra birbirimizi aramadık. Ama bu, sessizlik değildi. Bu, dikkat kesilmiş bir bekleyişti. Şehir akmaya devam ediyordu. İnsanlar işlerine gidiyor, kahvelerini alıyor, akşamları evlerine dönüyordu. Hayat, görünürde düzenliydi. Ama ben artık o düzenin dışında duruyordum. Onun yürüdüğü sokakları biliyordum. Hangi durakta indiğini, hangi saatlerde eve döndüğünü. Bunları öğrenmek zor değildi. Zor olan, bildiklerinle ne yapacağını seçmekti. Ben izlememeyi seçtim. Bu, sandığımdan daha zordu. Çünkü Lavin yalnız değildi. Ama kimseye de ait değildi. İnsan kalabalığının içinde yürürken bile, kendine ait bir yalnızlığı vardı. Ve bu yalnızlık… Beni çağırıyordu. Bir hafta sonra, küçük bir kitapçıda karşılaştık. Bu kez tesadüf sayılabilirdi. Ama tesadüfler de bazen çok bilinçlidir. Elinde ince bir kitap vardı. Kapağı yıpranmıştı. Sayfaları çok kez çevrilmiş gibiydi. Beni gördüğünde yüzünde ani bir şaşkınlık belirdi. Sonra… Bir rahatlama. Bu, beni ürpertti. “Selam,” dedi. “Selam,” dedim. Kitabı kucağına bastırdı. Sanki ondan güç alıyordu. “Buraya geleceğini bilmiyordum,” dedi. “Ben de,” dedim. Ve ilk kez doğruyu söyledim. Yan yana rafların arasında yürüdük. Ama dokunmadık. Buna özellikle dikkat ediyordu. “Beni görmezden gelmedin,” dedi bir süre sonra. “İstemediğini söylemiştin,” dedim. “Hayır,” dedi. “Beni yok saymanı istemedim. Sadece… üzerime gelmeni istemedim.” “Aradaki fark büyük,” dedim. “Biliyorum,” dedi. “Bu yüzden zor.” Bir kitabı raftan aldı, sonra geri koydu. Kararsızdı. “Bana kızgın mısın?” diye sordu. Bu soru… İnsanca bir soruydu. “Hayır,” dedim. “Kızgın değilim.” “Peki neden hep mesafelisin?” dedi. Gülümsedim. Ama bu gülümseme ona ulaşmadı. “Çünkü yaklaşmak,” dedim, “bazen yok etmekle aynı şeydir.” Bana baktı. Uzun uzun. “Beni yok etmek istemiyorsun,” dedi. Bu bir soru değildi. Bir tespitti. “İstemiyorum,” dedim. “Peki neden sürekli kendini tutuyorsun?” diye sordu. Cevabı vardı. Ama ona ait değildi. “Çünkü,” dedim, “kendimi tutmazsam… sınırlar kaybolur.” “Belki de,” dedi yavaşça, “bazı sınırlar zaten olması gerekenden fazla.” Bu cümle… Bir insandan beklenmeyecek kadar derindi. Kasaya yöneldik. O kitabı aldı. Ben almadım. Kapının önünde durdu. “Beni hâlâ tehlikeli buluyor musun?” diye sordu. “Evet,” dedim. Gülümsedi. Bu sefer hüzünlüydü. “Ben de kendimi öyle hissediyorum,” dedi. “Senin yanındayken.” Bir an sustu. “Ve garip olan şu,” dedi. “Bu tehlike hissi… beni kaçırmıyor.” Yağmur yeniden başlamıştı. Sokak ıslaktı. “Yürüyelim mi?” dedi. Başımı salladım. Yan yana yürüdük. Aramızda yarım adım vardı. Ne fazla. Ne eksik. “Bazen,” dedi, “bir şeyin adını koymak istemezsin. Çünkü ad koyarsan, onunla ne yapacağını bilmen gerekir.” “Bu bir kaçış,” dedim. “Hayır,” dedi. “Bu… hazırlık.” Bu kelime… Yine. “Hazırlık neye?” diye sordum. Durdu. “Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Ama hissediyorum.” Gözlerime baktı. “Sen de hissediyorsun.” İnkâr etmedim. “Beni korkutan,” dedi, “senin ne olduğunu bilmemek değil.” “Peki ne?” diye sordum. “Senin ne olabileceğini bilmek,” dedi. Bu cevap… Bir çöküştü. O gece ondan ayrıldığımda, içimde bir şey netleşmişti. Lavin beni kendine çekmiyordu. Lavin, kendi korkusunu anlamaya çalışıyordu. Ve ben… Onun aynası olmuştum. Şeytan için en tehlikeli şey nedir bilir misin? Bir insanın sana tapması değil. Bir insanın seni anlamaya çalışmasıdır. Çünkü anlayan insan… Bir gün pazarlık eder. Ve ben artık şunu biliyordum: Bu hikâye aşk ile başlamayacaktı. Bu hikâye, eksiklik ile yazılacaktı. “Şeytan diz çökmez. Ama beklemeyi öğrenirse, kendinden şüphe etmeye başlar.” Lavin’le o günden sonra görüşmelerimiz seyrekleşmedi. Ama hafiflemedi de. İnsanlar yakınlaştıkça rahatlar. Biz yakınlaştıkça dikkat kesildik. Beni hayatının içine almadı. Ama dışına da itmedi. Arada bıraktı. Bu, bir insanın yapabileceği en tehlikeli şeydir. Beni çağırmıyordu. Ama geldiğimde kapıyı kapatmıyordu. Bir akşam, telefonum çaldı. Bu cihazı yüzyıllardır taşıyormuşum gibi gelmezdi bana. Ama o gece… Ağırlığı vardı. “Gelebilir misin?” dedi. Sesindeki titreme panik değildi. Yorgunluktu. “Evet,” dedim. Nereye, neden diye sormadım. Apartmanının önünde bekliyordu. Üzerinde açık renk bir hırka vardı. Saçları dağınıktı. “Yürümek istiyorum,” dedi. “Evde duramıyorum.” Yan yana yürüdük. Gece sessizdi. Ama şehir dinliyordu. “Benden kaçmıyorsun,” dedim bir süre sonra. “Kaçmıyorum,” dedi. “Deniyorum.” “Ne deniyorsun?” “Normal olmayı.” Gülümsedim. Bu, onun ağzından tuhaf bir cümleydi. “Normal nedir?” dedim. “Bilmiyorum,” dedi. “Sanırım… korkmana rağmen kalmak.” Durdu. Bana döndü. “Benden korktuğunu hissediyorum,” dedi. Bu cümle… Beni şaşırtmadı. “Evet,” dedim. Geri çekilmedi. “Peki neden buradasın?” diye sordu. Bu kez sustum. “Beni merak ettiğin için mi?” dedi. “Yoksa… kendinden kaçmak için mi?” Soruları tehlikeliydi. Çünkü doğruydu. “Bilmiyorum,” dedim sonunda. Başını salladı. Sanki bu cevabı bekliyormuş gibi. “Ben de bilmiyorum,” dedi. “Ama bildiğim bir şey var.” Bir an durdu. Sonra çok yavaş konuştu. “Senin yanında,” dedi, “kendimle daha dürüstüm.” Bu itiraf… Bir duvardı. “Bu iyi bir şey mi?” diye sordum. “Bilmiyorum,” dedi. “Ama gerçek.” Bir bankta oturduk. Aramızda mesafe vardı. Ama bu mesafe korkudan değil, bilinçten doğmuştu. “Bazen,” dedi, “birinin ne olduğunu bilmek istemezsin. Çünkü bildiğinde, kaçman gerekir.” “Ve sen kaçmıyorsun,” dedim. “Hayır,” dedi. “Çünkü kaçarsam… kendimden kaçmış olacağım.” Bu cümle… İçimde bir şeyi parçaladı. Ben yıkımlar görmüştüm. Ama bir insanın kendi gerçeğine bu kadar sakin yaklaşmasını ilk kez görüyordum. “Beni kendinden uzaklaştırmak istedin,” dedim. “Evet,” dedi. “Çünkü sana yaklaştıkça… kontrolü kaybedeceğimi sandım.” “Ve?” “Kontrolü zaten hiç tutmadığımı fark ettim.” Gülümsedi. Utangaçça. “Bu seni korkutuyor mu?” diye sordum. “Evet,” dedi. “Çok.” Sonra ekledi: “Ama seni kendimden uzaklaştıramam.” Bu cümle… Bir emir değildi. Bir teslimiyet de değildi. Bu, bir insanın kendine karşı dürüstlüğüydü. “Elimden tutmak istemiyorum,” dedi. “Çünkü dokunursam… bir şey değişir.” “Değişir,” dedim. “Henüz hazır değilim,” dedi. Başımı salladım. “Hazır olduğunda,” dedim, “ben hâlâ aynı kişi olmayabilirim.” Bana baktı. Uzun uzun. “Belki de,” dedi, “ben de.” Ayağa kalktık. Evinin önüne kadar yürüdük. Kapının önünde durdu. “Bu gece kalma,” dedi. “Kalmazdım,” dedim. Ama gözlerim… Gitmek istemiyordu. “Beni izlemiyorsun, değil mi?” diye sordu. Gülümsedim. Bu kez gerçek bir gülümsemeydi. “Hayır,” dedim. “İzleseydim… bunu hissederdin.” Başını salladı. “Bunu bilmek iyi,” dedi. Kapıyı açtı. Ama içeri girmeden önce döndü. “Bir şey sorabilir miyim?” dedi. “Evet.” “Senin yanında,” dedi, “neden kendimi daha cesur hissediyorum?” Bu sorunun cevabı… Henüz söylenemezdi. “Bazen,” dedim, “insan korktuğu şeyle yüzleşirken… kendini güçlü hisseder.” Gülümsedi. Yine o küçük, çekingen gülümseme. “İyi geceler,” dedi. “İyi geceler,” dedim. Kapı kapandı. Orada bir süre kaldım. İlk kez… Gitmekle kalmak arasında durdum. Ve şunu anladım: Lavin beni çağırmıyordu. Ama ben artık gitmek istemiyordum. Şeytan bir insanı kaybettiğinde değil… onu korumak istediğinde zayıflar. Ve ben… Zayıflamaya başlamıştım.
Bölüm 4
Bölüm üç Uzaklaşamamak
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.