İçeriğe geç

Cehennemin Doğuşu

Bölüm 3 · 7 dk okuma

Cehennemin Doğuşu

Bölüm 3

Bölüm iki Masumiyet

Bölüm şarkısı Massive Attack – “Teardrop” “Şeytan ancak o zaman Âdem’in önünde diz çökecekti: bir masum, aciz insan kızına âşık olduğunda.” Bunu bana kim söyleseydi gülerdim. Cehennemin taş duvarlarında yankılanan kahkahalarımdan biri olurdu. Aşk… insanlara özgü o zayıflık, o kandırmaca. Biz düşmüş olanlar sevmezdi. Biz isterdik. Biz sahip olurduk. Biz bozardık. Sevgi dediğiniz şey ya bir alışkanlıktı ya da bir korku. Ama Lavin’i ilk gördüğüm an, bunu inkâr edemeyeceğim bir şey oldu: içimde hiçbir şey ona sahip olmak istemedi. Onu kırmak istemedim. Onu eğip bükmek istemedim. Ve işte o an, her şey yanlış gitmeye başladı. Masumiyet sandığınız kadar gürültülü bir şey değil. Parlamaz, bağırmaz, kendini ispatlamaya çalışmaz. Sessizdir. Fark edilmez. Ta ki biri onu kirletmek isteyip de başaramayana kadar. Lavin öyleydi. Dünyaya meydan okumuyordu, kaderine lanet etmiyordu, Tanrı’yı suçlamıyordu. O sadece vardı. Ve varlığıyla, benim gibi var olmaması gereken bir şeyi durduruyordu. Onu izlerken ilk fark ettiğim şey korkusuydu. Ama bu, insanlarda alıştığım türden bir korku değildi. Panik yoktu. Çaresizlik yoktu. Sanki korkunun bile incitilmesini istemiyordu. Gözlerini kaçırıyordu ama içini saklamıyordu. İnsanlar böyle değildir. İnsanlar korkularını silah gibi kullanır. O kullanmıyordu. Sanki dünyaya hâlâ güvenilebileceğine inanıyordu. İşte bu, beni asıl ürküten şeydi. Ben korkmam. Cehennem beni korkutmaz. Melekler beni korkutmaz. Tanrı’nın sessizliği bile beni korkutmaz. Ama bir insanın hâlâ inanabilmesi… İşte bu, aklımın almadığı bir şeydi. Lavin bana baktığında beni görmüyordu aslında. İçimdeki karanlığı, üzerimde taşıdığım günahı, adımı. O sadece bir yabancı görüyordu. Ve bu yabancının kollarında güvendeydi. Bu güven bana verilmemeliydi. Onu eve bıraktığım gece, kapının eşiğinde duruşunu hatırlıyorum. Teşekkür etti. İnsanlar genelde minnettarlıkla teşekkür eder. Oysa Lavin’in teşekküründe bir borç yoktu. Sanki iyilik, dünyanın doğal bir parçasıymış gibiydi. Sanki biri onu kurtardıysa, bu olması gereken bir şeydi. İşte o an anladım: Bu kız henüz dünya tarafından eğitilmemişti. Henüz hayal kırıklıklarıyla yoğrulmamıştı. Ve ben… ben onun ilk hayal kırıklığı olmamalıydım. Kapıyı kapattığında gitmedim. Gitmem gerekirdi. Cehennem beni çağırıyordu. Yeni gelenler vardı. Dört ruh. Günahları ağır, dilleri yalan dolu. Normalde bu beni heyecanlandırırdı. Ama o gece ayaklarım yerinden kıpırdamadı. Yukarıda, bir odada Lavin vardı. Ayakkabılarını çıkarırken saçlarını kulağının arkasına atışını gördüm. Işığı kapatmadan önce bir an durdu. Pencereye baktı. Belki hiçbir şey düşünmedi. Belki her şeyi düşündü. Ama ben o an şunu düşündüm: Bu kız karanlıktan korkmuyor. Çünkü içinde karanlık yok. Uyuduğunu gördüğümde zaman durdu. İnsanların uykusu savunmasızdır. Maskeler düşer. Yalanlar susar. Ruh çıplak kalır. Lavin uyurken bile kendini korumuyordu. Yüzü gevşemişti, kaşları çatık değildi. Sanki dünyayla bir sorunu yokmuş gibi uyuyordu. Ve ben, binlerce yıldır başkalarının düşüşünü izleyen ben, ilk kez birinin düşmemesi için dua eder gibi izliyordum. Bu bir dua değildi elbette. Ben dua etmem. Ama bu da dua etmeye en yakın hâlimdi. Onu uyandırmak istemedim. Adını fısıldamak istemedim. Sadece orada durdum. Bir adım daha atsam sınırı geçecektim. Bir adım daha geri çekilsem kendimden kaçacaktım. Ve ilk kez kaçmadım. Kaldım. Aşk dediğiniz şey böyle başlıyorsa, çok sessiz başlıyor. Ne kalp çarpıntısı var ne büyük sözler. Sadece bir fark ediş. “Ben burada yanlış bir şey yapıyorum,” dediğiniz bir an. Ama o yanlış, ilk kez doğru gibi hissettiriyor. Lavin’e baktığımda onu kurtarmak istemiyordum. Onu dünyadan saklamak istiyordum. Cehennemden, meleklerden, benden. Kendime kızdım. Bir şeytan kızar mı? Evet. Kendi zayıflığına kızar. Ben zayıf değildim. Ama onun yanında, gücüm anlamsızdı. Onu etkilemek istemedim. Onu korkutmak istemedim. Ona gerçeği söylemek istemedim. Çünkü gerçeğim, onu incitebilirdi. Ve onu incitmek… bu düşünce bile midemi bulandırdı. İşte o an anladım. Bu, arzu değildi. Bu, sahip olma isteği değildi. Bu, geçici bir merak hiç değildi. Bu, bir şeytanın kendini ilk kez geri çekmesiydi. Kendini frenlemesiydi. Kendinden vazgeçmesiydi. Eğer cehennemde buna bir isim verilseydi, bu aşk olurdu. Ama biz buna ihanet deriz. Kendi doğana ihanet. Lavin bir melek değildi. Kanatları yoktu. Işıktan yapılmamıştı. Ama masumiyet bazen kanattan daha ağırdır. Onu taşımak zordur. Korumak zordur. Ve o masumiyet, bana ağır geliyordu. Çünkü onu korumak için her şeyi yakabilirdim. Ve ben, yakmak için yaratılmıştım. Şeytan ancak o zaman diz çöker. Güçsüz olduğu için değil. Seçtiği için. Ben Lavin’i seçmedim. Ama ondan vazgeçmeyi seçmedim. İşte bu, bütün savaşlarımdan daha büyük bir savaştı. Ve ben, o savaşı çoktan kaybettiğimi biliyordum. Çünkü o masum, aciz insan kızına âşıktım. Ve bunu kabul ettiğim an, cehennem sessizliğe gömüldü. Gece beni geri çağırdı. Bu bir emir değildi. Cehennemden gelen bir buyruk hiç değildi. Bu… içimde büyüyen, susturamadığım bir dürtüydü. Yürümek istemedim. Gitmek istemedim. Ama yine de apartmanın önünde buldum kendimi. Bazı şeyler vardır; kaçtığını sanırsın ama seni sen yapan yere geri döndürür. Kapının önünde durdum. Bu kez içeri girmedim. Ziline dokunmadım. Bekledim. Bir insanın kapısının önünde beklemek, binlerce yıl boyunca orduların önünde durmaktan daha zor bir şeymiş. Kapı açıldığında irkildim. Lavin. Üzerinde ince bir hırka vardı. Saçları dağınıktı. Uykudan yeni kalkmıştı belli ki. Gözleri… uyanık ama tedirgindi. Beni görünce geri çekilmedi. Ama rahatlamadı da. Bu önemliydi. “Geç oldu,” dedi. Ses tonu yumuşaktı. Ama temkinliydi. “Biliyorum,” dedim. “Gitmem gerekirdi.” “Evet,” dedi. “Gerekirdi.” Sessizlik aramıza girdi. Bu seferki sessizlik koruyucu değildi. Keskin bir cam gibiydi. “İçeri girmeyecek misin?” diye sordu. Sormak istemediği bir soruydu bu. Belli oluyordu. “Emin misin?” dedim. Kaşları çatıldı. “Ne demek istiyorsun?” “Beni içeri almak istediğinden emin misin?” İlk kez geri adım attı. Fiziksel değil. Ruhsal. “Bilmiyorum,” dedi dürüstçe. “Dün geceden sonra… bazı şeyler yerli yerine oturmadı.” Bu cümle, bir kapıyı kapattı. İçeri girmedim. Eşiğe yaslandım. “Benden korkuyor musun?” diye sordum. Sorunun yanlış olduğunu biliyordum. Ama doğru cevap, yanlış bir sorudan çıkacaktı. Bir süre sustu. Sonra başını kaldırdı. “Korkmak…” dedi. “Tek kelimeyle anlatılacak bir şey değil.” Gözleri benimkilerden kaçmadı. “Sen…” Bir an durdu. “Sen insan değilsin.” Bu bir suçlama değildi. Bu bir tespitti. “Bunu dün de biliyordun,” dedim. “Hayır,” dedi. “Dün bunu hissettim. Bugün anladım.” İnsanlar genelde anlayınca rahatlar. O rahatlamadı. “Dün seni düşündüm,” dedi. “Normal bir şeymiş gibi. Mantıklı gelmedi ama…” Omuzlarını silkti. “Bugün düşününce fark ettim. Sen benim zihnime normal gelmemeliydin.” Bu… tehlikeliydi. “Lavin—” “Elimi tutman,” dedi aniden. “Seni izlerken hissettiğim şey…” Yutkundu. “Korku değildi. O daha sonra geldi.” İlk kez, içimde bir şey yerinden oynadı. “Korku sonradan gelir,” dedim. “Önce hayranlık gelir. Sonra merak. Sonra—” “Sonra tehdit,” dedi. Cümleyi benden aldı. “Çünkü insan, kendinden büyük bir şeyin karşısında durduğunu fark eder.” Sustu. Derin bir nefes aldı. “Sen büyüksün, Aiden.” Bu ismi böyle söylemesi… Beni rahatsız etti. “Benden uzak durabilirsin,” dedim. “Buna hakkın var.” Gülümsedi. Ama bu gülümseme önceki gibi değildi. “İşte bu,” dedi. “Beni korkutan şey de bu.” “Ne?” “Bunu gerçekten istemediğini biliyorum.” Sessizlik. “Gitmemi istemiyorsun,” dedi. “Ama kalırsam ne olacağını da bilmiyorsun.” Bu… Bu doğruydu. “Beni uyarıyorsun,” diye devam etti. “Ve ben, bir şeyden uyarılıyorsam… orada bir tehlike vardır.” Bir adım geri çekildi. Kapının iç tarafına. “Ben sıradan biriyim,” dedi. “Sen değilsin.” “Sıradan değilsin,” dedim istemeden. Gözleri karardı. “Beni idealize etme,” dedi sertçe. “Beni tanımıyorsun.” “Tanımak istememekle,” dedim, “tehlikeden kaçmak aynı şey değil.” “Elimde değil,” dedi. “İçimde bir ses var.” “Ne diyor?” “Kaç,” dedi fısıltıyla. “Kaçmazsam… geri dönüşü olmayan bir şey olacak.” Bu ses… Yanılıyordu. Ama haklıydı. “Eğer kalırsan,” dedim, “hayatın değişir.” “Zaten değişti,” dedi. “Dün gece.” Kapının kenarına tutundu. Parmakları beyazladı. “Beni neden seçtin?” diye sordu. Bu soru… Bu soru anlaşmanın ilk adımıydı. “Seçmedim,” dedim. “Sana denk geldim.” “Yalan,” dedi sakince. “Denk gelmek böyle olmaz.” Başımı eğdim. İlk kez bir insana, gerçeği söylemekten korktum. “Benim gibi bir şey,” dedi, “senin gibi bir şeye neden denk gelir?” Cevap vermedim. Bu, cevaptı. Gözleri doldu. Ama ağlamadı. “Aiden,” dedi, “benden uzak dur.” Bunu ister gibi söylemedi. Mecbur kalmış gibi söyledi. “Beni izlediğini hissediyorum,” dedi. “Gittiğinde bile.” İçimdeki karanlık kıpırdadı. “Bu… normal değil.” “Hayır,” dedim. “Değil.” Bir an durdu. Sonra çok sessiz bir sesle: “Eğer kalırsan,” dedi, “bir gün senden kaçmam gerekecek.” Bu… Bu bir kehanetti. Ve ben, kehanetlerin nasıl gerçekleştiğini çok iyi bilirdim. “Git,” dedi. “Lütfen.” Bu kelime… Beni parçaladı. Geri çekildim. Ama giderken şunu söyledim: “Bir gün,” dedim, “kaçmak yetmeyecek.” Kapıyı kapattı. Kilit sesi duyuldu. Bu… Bu bir sınırdı. Ve ben, sınırları aşmakta ustaydım. Ama ilk kez… Aşmamam gereken bir sınır vardı. Merdivenlerden inerken şunu anladım: Lavin benden korkmaya başlamıştı. Ve bu korku… Onu bir anlaşmaya değil, bir çaresizliğe sürükleyecekti. İnsanlar şeytanla pazarlık yapmaz. İnsanlar, korktuklarında kurtuluş sandıkları şeyle anlaşma yapar. Ve ben… Ben o kurtuluş olacaktım. İstemesem bile.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.