İçeriğe geç

Çardaktaki Kız

Bölüm 2 · 107 dk okuma

Çardaktaki Kız

Bölüm 2

10-21 bölüm arası

BÖLÜM 11

KALP ACISI

(Uraz’ın Anlatımıyla)

Ormandan bir şekilde çıkmıştım.

Gerçek ne kadar acı olursa olsun, hiçbir şey insanı yalan kadar yaralayamaz. Ben hepinizin tanıdığı Uraz Aksan. Ormanda Semra’nın dediklerini net bir şekilde duymuştum.

Peki beni gerçekten tanıyor musunuz?

Kim olduğumu? Geçmişimi? Yaşadıklarımı? Özel hayatımı…

Bunları biliyor musunuz? Tabii ki bilmiyorsunuz çünkü gerçek anlamda beni kimse tanımaz. Kaderimi yazandan başka…

Geçmişte babamı trafik kazasında kaybettim. Annemle birlikte oralardan uzaklaştık ve memleketimiz olan Afyon’a döndük. İnci’nin annesi Zeynep teyzenin ve babası Murat amcanın gideceğimizden haberi yoktu. Bizi çok aradılar. İnci ve ben küçük olduğumuz için telefonlarımız yoktu, ama bir keresinde annelerimizin telefonundan gizlice konuşmuştuk. O günü adım gibi hatırlıyorum. Şöyle olmuştu:

İlkokul ikinci sınıftım. Çocuk aklımla annemin telefonunu karıştırıyor, oyunlar oynuyordum. Annemin telefon rehberine girmiştim ve orada “Sunay arkadaşım” adlı birisini görmüştüm. Sunay İnci’nin annesiydi. Heyecanla gözlerim açıldı. Belki İnci’ye ulaşabilirim diye düşündüm. Aradım numarayı. Saniyeler sonra telefon açıldı.

“Alo.” Dedi ince bir kız sesi. Heyecanlandım. Bu İnci’nin sesiydi. İnci benim hem oyun arkadaşım hem de çocukluk aşkımdı. Onsuz bir gün dahi geçiremiyordum ta ki memlekete dönene kadar.

“İnci. Benim ben, Uraz. Seni çok özledim İnci.” Dedim gözümden yaşlar akmaya başlarken.

“Bende seni çok özledim Uraz. Neden gittiniz. Beni bıraktın mı?” dedi titreyen sesiyle.

“Ben gitmek istemedim ki. Annem getirdi beni. Teyzemi özlemiş öyle diyor. Ondan gelmişiz. Ama ben inanmadım. Annem çok üzgün görünüyor İnci. Babam İtalya’da ya, ondan üzülüyordur belki. Ama babam gelecek değil mi İnci? Çok uzun kalmaz orada değil mi? Ben onu çok özledim.” İnci telefonda bir süre sessiz kaldı çünkü babamın öldüğünü biliyordu ve bana söylemek istemiyordu.

“Gelir tabii. Uzun sürer belki işi ama gelir.”

“Sen öyle dersen inanırım sana.” Dediğimde İnci tekrar sessiz kalmıştı.

“Uraz. Şimdi eline en sevdiğin oyuncağını alsana.” Dedi İnci. Onu dinledim ve hemen oyuncak kutumun başına gidip en sevdiğim oyuncağımı aldım. İnci’nin bana doğum günümde hediye ettiği küçük bir araba.

“Aldım.” Dedim oyuncağa bakarak.

“Şimdi sizin orada bahçeniz varsa gömsene onu bir ağacın dibine. Ben de gömeceğim. Eğer büyürsek ve birlikte olmayı başarırsak bu oyuncakları ağaçların dibinden çıkaralım, sonra da birlikte anne ve babalarımız gibi evlenirsek evimizin en baş köşesine koyarız bu oyuncakları. Olur mu?” dedi sevecen ve mutlu sesiyle. Gözlerim sevinçle açıldı.

“Olur! Ben gömmeye gidiyorum.” Dediğimde bulunduğum odanı kapısı açılmaya zorlandı. Ancak kapıyı kilitlemiştim bu yüzden açılmıyordu.

“Uraz! Aç kapıyı oğlum.” Demişti annem İnci’yle konuştuğumu bilmeden.

“İnci bir daha konuşamazsak seni ne olursa olsun bulacağımı bil tamam mı? Görüşürüz İnci.” Dedim ve onun cevap vermesini bile beklemeden telefonu kapattım ve numarayı sildim. Annemin telefonunu yatağa bıraktım ve kapıyı açtım.

“Oğlum ne yapıyorsun içeride. Bak teyzen kek yapmış. Gel sana da koydum ye bir güzel.” Dedi annem.

“Tamam anne.” Dedim kısık sesle. Annem gittiğinde odadan çıkıp bahçeye koştum. Bahçede teyzemin bir sürü hayvanı ve ağacı vardı. Tavuklar, civcivler, inekler, koyunlar, dut ağaçları, zeytin ağaçları…

Ve sadece bir tane de elma ağacı vardı. Onun yanına koştum ve bahçenin alet edevat kısmından küçük bir kürek aldım. Elma ağacının dibini kazdım. Oyuncağı oraya bıraktım ve üzerine toprak attım. İnci de aynısını yapacak olmalıydı. Biz büyüyecektik ve bu oyuncakları buradan ikimiz çıkaracaktık. Buna inanmıştım…

Çocukken o oyuncakları İnci’yle çıkaracağımıza inanmıştım. Yıllarca İnci’yi bulmaya çalışmış, onun izine düşmüştüm. Onun için istediğim bölümden vazgeçmiştim. Mimar olmak isterdim ben. İnci’yle yollarımız ayrı düşene dek. Onun hangi bölümü okuduğunu öğrendiğim gibi kararım değişmişti. Aynı yerde çalışırız belki diye. Onun için annemden vazgeçmiştim. Onun için hayallerimden vazgeçmiştim. Onun için kendimden vazgeçmiştim!

Ama o bana, hayatında hiçbir yerim olmadığını söylemişti. Belki benim o küçük, oyun arkadaşı olan Uraz olduğumu bilseydi, öyle demezdi. Ama bilmiyordu. Beni herkes gibi birisi sanıyordu. Haberi yoktu…

Söyleyemezdim. İnci’ye Kadir ve Efsun’un oğlu olan Uraz olduğumu söyleyemezdim. Çünkü bunu öğrenirse, bana bir sürü soru soracaktı ve ben hiçbirine şu an cevap veremezdim. Ayrıca diğer seçenek de neden bu kadar zaman söylemediğimi soracaktı. Ben buna da cevap veremeyecektim. Bunun da zamanı gelecekti. Bunu da öğrenecekti. Öğrenmek hakkıydı ama bunu şimdi öğrenemezdi.

Ona bana söylediği şeyler için kızmıyordum, çünkü benim kim olduğumu bilmiyordu. Onun gözünde bir yabancıydım. Sadece o an çok kırılmıştım. Ona değil, kendime kırılmıştım. İlk başta kim olduğumu söylemediğime kırılmıştım.

Bugün nöbete gidecektim. İncisiz nöbetin ne anlamı vardı? Onu seviyordum. Bunu kendime ilk defa itiraf ediyordum. Evet seviyordum. Onsuz yaşayamazdım. Tek başıma “hiçtim.” Yıllarca da hep “hiç” olarak yaşamıştım. Ancak benim sevgim, karşılıksız sevgiydi.

Gerçi onca kişi varken neden beni sevsin ki?

Evden nöbete gitmek için çıktım. Arabama doğru yürüyordum. Yaz ayına girmek üzereydik. Eskinden olsa bu beni iyi hissettirirdi. Ancak şimdi hiçbir etki yaratmıyordu. Havada kuşlar uçuyordu ve ılık esen rüzgâr yüzüme çarpıyordu.

Arabamın yanına geldiğimde tam kapıyı açarken yandaki bankta oturan Semra’yı gördüm. Ona öylesine kızgındım ki! Dün ormanda her şeyi duymuştum. İnci’yi takip etmiştim çünkü gerçekten önemli bir şey olmasaydı, annesini hastanede bırakıp gitmezdi. Ayrıca Ahsen’in de tek kalacağını bile bile.

Semra ona bir seçim sunmuştu. Ya ben ölecektim ya da Ahsen…

İnci dün akşam bana şöyle bir soru sormuştu:

“Uraz. Sana bir tercih sunsalar. Ya en yakın arkadaşın ölecek ya da ona karşı ne hissettiğini bilemediğin birisi. Hangisinin ölmesini seçerdin?” diye sormuştu.

Bende şöyle demiştim:

“Kendi ölümümü isterdim. İkisinin de ölmesine göz yumamazdım.” sarhoş olduğum için ne dediğimi bilmiyordum ama hatırlıyordum. Şu an kendimi bunu söylediğim için duvarlara vurmak üzereydim. Ben sarhoş olduğumda çoğunlukla ne yaşadığımı unutmazdım. İnci kendi ölümünü isteyebilirdi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Ancak Semra burada olduğuna, göre tercihini daha yapmamıştı. Sinirle kapıyı kapattım ve ona doğru yürüdüm.

“Semra!” dedim boğazımdan çıkan kızgın bir ses tonuyla. Semra elindeki telefondan başını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi.

“Ah, Uraz. Ne iyi ettin de geldin.” Dediğinde derin bir nefes aldım.

“Sen! Söylediğin her şeyi duydum. İnci’yi ne cesaretle ormana çağırırsın. Bilmiyorsan söyleyeyim. Onun kılına bile dokunamazsın. Neden mi?” derken üzerine doğru birkaç adım attım. “Çünkü onun arkasında ben varım.” Semra sırıttı.

“O çok sevdiğin İnci seni sevmiyor ama?” dedi soru sorar gibi. “Senin ona sevgin karşılıksız Uraz.” Ona keskin bir bakış attım.

“Onun hakkında, konuşmaya bile hakkın yok! Sana ortalıklarda dolaşma demiştim. Kim oluyorsun da İnci’ye karşı bu kadar cesaretlisin. Fazla heveslenmesen iyi edersin. Çünkü senin o boktan kanına kalmadık.” Dediğimde içimdeki siniri fazla atamasam da büyük adımlarla arabama gittim. Kapıyı çarptığım gibi arabayı kullanmaya başladım. Siteden çıktığımda bir süre arabayı sürüp sağa çektim. Dirseğimi direksiyona yaslayıp elimi başıma yerleştirdim. Onun kanına kalmadığımızı söylemiştim ancak AR Rh Negatif kanı nereden bulacaktık ki? Çok az zaman kalmıştı.

(Tekrar İnci’nin Anlatımıyla)

Ormandan zor zahmet çıkmamın üzerinden saatler geçmişti. Uraz nöbetteydi. Ben ise evimin balkonunda oturmuş düşünüyordum. Bu akşam saat 00.00’a kadar ya seçim yapacaktım ya da hem ben hem de ailem ölecekti. Ayrıca bunca derdin arasında anneme kan bulmamız gerekiyordu. Ne yapacaktım? Ben kara kara düşünürken telefonum çaldı. Arayan Zümra’ydı. Yerimde doğruldum ve telefonu açıp kulağıma götürdüm.

“Alo?” dediğimde Zümra nefes nefese kalmış şekilde konuştu.

“Alo, İnci müsait miydin?” derken poşet sesleri arkadan duyuluyordu.

“Ben müsaidim de? Sen müsait misin?”

“İnci arkadaşın olarak kim varsa birkaç kişi topla gel. Bizim buradaki piknik mekânında kız kıza takılacağız. Gelir misin demiyorum, çünkü gelmek zorundasın canım. Haydi hemen bir, iki kişi topla gel bekliyoruz!” dedi ve telefonu kapattı.

Piknik mi? Bir de piknik çıktı onca derdin arasında. Kimi çağıracaktım ki ben şimdi? Biraz düşündükten sonra telefonuma bir mesaj sesi geldiğinde bildirime baktım ve “Hava bozmaya başladı.” Diye ismi olan bir gurup kurulduğunu gördüm. Gurubun kişiler kısmına girdiğim.

Kişiler:

“Ahsen”

“Ayza”

“Mercan”

“Merve”

“Zümra”

“Kaydedilmemiş numara”

Bizim kızlar vardı ancak adını kaydetmediğim numara kimdi. Direk mesajlar gelmeye başladı.

Zümra’dan, Hava bozmaya başladı gurubuna:

Kızlar biz Aren’le geldik. Sizi bekliyoruz.”

Zümra bana birkaç arkadaşını al derken Ayza Mercan ve Ahsen’i kastediyormuş. Benim onlara haber vermeme bile gerek kalmadan o halletmiş. Zümra’ya bizim siteden öyle çok bahsetmiştim ki herkesin numarasını benden alıp hepsiyle teker teker tanışmıştı. Ne işsiz kız? Ben olsam üşenirdim.

Ardından guruba bir mesaj daha geldi.

Ahsen’den, Hava bozmaya başladı gurubuna:

“Her şeyi anladım da? Bu gurup ismi ne alaka?”

Kız haklıydı. Cidden ne alakaydı?

Zümra’dan, Hava bozmaya başladı gurubuna:

“Ay ne bileyim! İsim işte. Haydi gelin! Biraz daha gelmezseniz Aren beni burada bırakıp gidecek.”

Sanırım adını kaydetmediğim numara Aren denen o kızdı. Adını bana söylemeyen, o siyah saçlı, uzun boylu kız. Numarasını kaydettim.

Aren’den Hava bozmaya başladı gurubuna:

“Zümra senin aldığın bu saçma örtüyü yan taraftaki atlara fırlattım. Çok saçma duruyordu.”

Zümra’dan Hava bozmaya başladı gurubuna:

“NE! KEDİ DESENLİ MASA ÖRTÜMÜ ATLARA MI ATTIN?”

Ayza’dan Hava bozmaya başladı gurubuna:

“Biz de at desenli alırız Zümra, üzülme”

Yazıp kahkaha emojisi attı.

Mercan’dan Hava bozmaya başladı gurubuna:

“Allah’ım, gurubun saçmalığı şaka mı?”

En sonunda guruptan çıkıp yatak odama gittim ve üzerime kısa kollu, mavi, göbeğimi biraz açıkta bırakan bir tişört giydim. Altıma da gri bir eşofman geçirdim. Telefonumu aldım ve evden çıktım. Piknik alanı siteye çok yakındı. Taksi çağırsam beni oraya götürürdü. Bir taksi çağırdıktan sonra Ayza’yı aradım. Biraz sonra telefon açıldı.

“Alo, Ayza. Mercan’ı da al gel, taksi çağırdım. Birlikte gidelim.”

“Tamam, hemen geliyoruz sen otobüs durağının orada bekle.” dedi ve telefonu kapattık. Biraz beklemenin ardından sağımdan gelen Mercan ve Ayza’yı gördüm. Tam o sırada da sokağın başından taksi geliyordu.

“İnci, ne haber?” dedi Ayza gülümseyerek.

“İyiyim, siz nasılsınız?” dedim zorlukla gülmeye çalışarak.

“İyiyiz bizde. Evde oturuyordum Zümra aradı pikniğe çağırdı ben de Mercan’a haber verdim ve sonuç olarak buradayız işte.” Diye anlattı Ayza. Kafamı salladım ve yanımızda duran taksiye üçümüz de bindik. Adama yolu tarif ettik ve on, on beş dakika sonra piknik alanına vardık. Bunca derdin içerisinde pikniğe gitmek ne kadar mantıklıydı bilmiyordum ama Zümra fikir sunmamıştı bile.

Yemyeşil ağaçlık bir alandaydık. Aralarda banklar ve çardaklar vardı. Bizimkileri görememiştim. Büyük ihtimalle daha ilerilere oturmuşlardı. Taksiden parayı ödeyip indik. Mercan derin bir nefes aldı.

“Oh! Mis gibi burası.” Dedi kollarını yana açarak.

“Gerçekten uzun zamandır buraya gelmemiştim. Çok iyi oldu.” Dedi Ayza.

“Aynen.” Dedim bende sadece. Elimdeki telefonu açıp “Hava Bozmaya Başladı” gurubuna mesaj attım.

İnci’den Hava Bozmaya Başladı Gurubuna:

“Zümra neredesiniz? Mercan Ayza ve ben geldik.”

Biraz sonra Zümra, çevrimiçi oldu.

Yazıyor…

Çevrimiçi.

Yazıyor…

Çevrimiçi.

Yazıyor…

Zümra’dan Hava Bozmaya Başladı Gurubuna:

“İlerideyiz gelin.”

Bu ne şimdi? Çok yardımcı oldu gerçekten(!)

Kızlarla birkaç dakika yürüdükten sonra en uçtaki çardakta olduklarını gördük. İlk gözüme çarpan atlı masa örtüşümü masaya yayan Ahsen oldu. Gerçekten de atlı masa örtüsü bulmuşlardı. Yanlarında birisi daha vardı. Tanımıyordum ama tanıdık geliyordu.

“Selam!” dedi Zümra.

“Selam. Haydi bir şeyler yiyelim, çok acıktım. Bu arada şu diğer kız kim?”

“O Algın. Kendisi dansçı. Aren’in eski bir arkadaşıymış.” Dedi. Kafamı salladım ve oraya doğru gittim.

“Merhaba.” Dedim gülümseyerek. Herkesin kafası bize döndü. İlk konuşan Aren oldu.

“Merhaba. Sonunda gelebildiniz!” dedi ve elindeki börek kabını masaya bıraktı. Ahsen hızlı adımlarla yanıma geldi ve bana sımsıkı sarıldı. Sarılmasına karşılık verdim. Ahsen yüzündeki tatlı ifadeyle geri çekildi.

Ona kıyamazdım. Onun ölmesine asla göz yumamazdım.

Saat 15.33’dü ve benim seçim yapmak için çok az vaktim vardı. Sanırım, artık neyi seçeceğimi biliyordum.

Hepimiz çardağa oturduk. Her çardak gördüğümde eski evimdeki çardağı özlüyordum. Ne çok anım geçmişti orada. Beliz gelirdi, kedim Duman’ı severdim, kahvemi alır ders çalışırdım…

İnsan ne yaşarsa yaşasın eski evini her zaman özlüyordu.

“E, nasılsınız bakalım kızlar. Ah, bu arada.” Diye söze başladı Zümra. “Bu Algın. Aren’in eskilerden bir arkadaşı. O da zor şeyler yaşadı ve kendisi dansçı.” Gülümsedim ve Algın’a elimi uzattım.

“Memnun oldum Algın.” Algın da elini uzattı.

“Bende memnun oldum İnci. İsmini Aren’den öğrendim.” Dediğinde gözlerim siyah saçlı kıza döndü. Elindeki çikolatalı kurabiyeyi yiyordu. Algın’a bakıp gülümsedim ve Yanımda oturan Mercan’ı dürttüm.

“Bu yemekleri kim yapmış ki bu kadar çok. Biz de geldik çöktük yemeklere.” Dedim kendimi gülmemek için zor tutarken. Mercan da gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

“Sanırım Aren ve Algın yapmış. Zümra demin geldiğimizde söyledi. Elleri çok lezzetliymiş.” Dedi. Gerçekten şaşırmıştım. Aren gibi birisi böyle şeyleri nasıl becermişti? Kafamı salladım ve geri önüme döndüm. Kızlarla çok güzel saatler geçirmiştik. Saat 19.39’du. Gitme zamanım gelmişti. Kararımı açıklama zamanıydı. Korkuyordum. Hem de hiç olmadığı kadar çok…

BÖLÜM 12

SİYAH İNCİ

Korkular, endişeler, tercihler, ihanetler…

Hayatımım çoğunluğu, çardağımda sakin sakin oturarak geçmişti. Çocukluğum da kötü değildi. Evet, annemle babam ufak tefek kavgalar ederlerdi ama ne olursa olsun Uraz vardı, Efsun teyze vardı, Kadir amca vardı…

Onlarsız bir hayat hiçbir zaman hayal etmemiştik. Daha yedi yaşımın başlarındaydım. İlkokula başlayacaktım. Tarih 12 Temmuz 2010. Kadir Amca’nın öldüğü gün. Bugün ise günlerden 17 mayıs 2024. Ne uzun bir gün ama!

Titrek ve korkak adımlarla ormana girdim. Bu sefer kaybolmak istemediğim için yolu görebildiğim bir yerde durdum. Elimdeki ses kaydeden cihazı siyah hırkamın cebime yerleştirdim. Olur da ben bugün ölürsem, nasıl öldüğüm bilinmeliydi. Saat 23.47’ydi. Dakikalarım kalmıştı. Titreyen ellerimi sıktım.

Mecburdum. Bunu yapmaya mecburdum. Bugün olur da ben ölmezsem, o ölürse…

Kendimi asla affetmezdim.

Arkamda bulunan kocaman kayaya oturdum. Ellerimin ikisini de başıma yerleştirip gözlerimi kısa bir süreliğine kapattım. Bugün buradan bir ölü çıkacaktı.

Ya ben ya Uraz Ya da Ahsen…

“Vay, gelmişsin İnci Hanım!” dedi solumdan gelen bir ses. Hızla kafamı sesin geldiği tarafa çevirdim.

“Ruh hastasısın sen!” diye bağırdım refleksle ayağa kalkıp. Semra nefes verip bana yakınlaştı ve elini hırkamın cebine sokup telefonumu çıkardı.

“Ne yapıyorsun sen?” dedim elimi telefonumu almak için. Semra elindeki ses kaydı açık olan telefonumu yukarı kaldırdı ve ses kaydını kapatıp geri bana uzattı.

“Ne mi yapıyorum? Kendimi güvenceye alıyorum tatlım.” Biraz geri çekildi ve tekrar konuşmaya başladı. “Vakit geldi çattı. Kararını vermişsindir umarım. Uraz mı? Ahsen mi?” Ahsen’in ismini söylerken alayla dudaklarını büzdü. Saat 23.55 olmuştu ve sadece beş dakikam kalmıştı. Bu beş dakika içerisinde birisi ölecekti ancak kim olduğunu ben bile bilmiyordum.

“Sen iğrenç birisin Semra! İğrenç!” dedikten sonra sakinlemek için derin bir nefes alıp verdim. “Kararımı söylüyorum.” Bunu yaptığıma kendim bile inanamıyordum. Kimseye haber veremiyordum. Yardım isteyemiyordum. Yarın nöbetim vardı. Belki de yarın o nöbete bile gidemeyecektim. Annemin yaşaması için biri ölmeliydi. Kendimi seçme sansım olsaydı kesinlikle kendi ölümümü seçerdim ancak seçemiyordum. Cesaretimi topladım ve tek seferde söylemek için ağzımı açtım.

“Lanet olsun kimsenin ölmesini istemiyorum.” Nefesimi topladım. Bu akşam her şey sona erecekti. “ama ölen-” derken bir silah sesi duyuldu. Ardından Semra anında arkasını döndü. Tam Semra arkasını döndüğü anda, arkamdaki çalılardan simsiyah, kafasında şapka olan bir insan, elinde kocaman bir balık ağıyla Semra’nın üzerine atladı. Semra ne olduğunu anlayamadan bağırmaya başladı. Siyahlı kişi sadece iki kelime söyledi.

“Kes sesini!” daha sonra Semra balık ağıyla mücadele ederken, siyahlı kişi boynundaki halatı hızlıca alıp ağın içerisindeki Semra’nın boğazını sardı ve Semra boğazındaki halatı çekiştirmeye çalışırken, siyahlı kişi Semra’nın bacaklarını da sardı. Artık Semra tamamen etkisiz haldeydi. Yerde balık ağına dolanmış ve halata sarılmış halde yatıyordu. Siyahlı kişi elini cebine soktu ve bir ilaç kutusuyla pamuk çıkardı. İlacın kapağını açıp elindeki pamuğa döktü ve Semra’nın üzerine eğilip pamuğu ağzına ve burnuna tuttu. Yerde çığlıklar atan Semra’nın bir anda sesi kesildi. Bayılmıştı! Siyahlı kız elindeki ilaç kutusunu ve pamuğu ormana fırlatıp bana döndü. Bir elini şapkasına, diğer elini de yüzündeki maskesine götürdü ve ikisini de tek hamlede çıkardı.

Bu? Bu Aren’di!

“Aren!” dedim şaşkınlıkla. Aren saçlarını geriye atıp elini beline yerleştirdi.

“Gerçekten çok akılsızsın. Siyah İnci.” Deyip yüzünü buruşturdu. Bana Siyah İnci demişti.

“Sen, nasıl? Yani nereden?” derken sözümü kesti.

“Ben öğrenirim de bulurum da. Geçen gün ben-” derken sanki utanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Aren asla belli etmek istemezdi. “Ben geçen gün annenin olduğu hastaneye gittim. Benim kan gurubun AB Rh Negatif.” Dediğinde şok içerisinde gözlerimi açtım. Aren ise konuşmaya devam etti. “Kan lazımmış annene. Hazır oradan geçiyorken vereyim dedim.” derken umursamaz görünmeye çalışıyordu.

“Ne! Ne!” hızla çarpan kalbimin üzerine ellerimi koydum ve hiç düşünmeden Aren’e sarıldım. Aren tepkisiz kaldı ama yüzünde tebessüm oluştuğuna emindim. “Çok teşekkür ederim. Allah’ım! Şükürler olsun.” Gözümden mutluluk gözyaşları süzülüyordu.

“Öf tamam. Dramatikleştirme olayı!” Aren bu cümleyi kurarken ben hala gülümsüyordum.

“Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim.” Dedim bir kez daha.

“Eh, kanım biraz eksilmiş oldu ama ne yapalım. Zaten dediğim gibi oradan geçiyordum. Vereyim dedim” dedi Aren. Böyle olmadığını biliyordum. Aren, sadece ilgili görünmemeye çalışıyordu. Acaba neler yaşamıştı?

“Tabii anladım. Öylesine geçerken verdiğini biliyorum canım(!)” dediğimde kaşlarını çattı.

“Pişt, Siyah İnci! Şansını fala zorlama istersen. Gider kanımı geri çektiririm bak.” Dedi. Hafifçe kıkırdadım.

“Tamam tamam. Özür dilerim.” Dedim yüzümdeki tebessümle.

Aren’le Semra’yı çözdük ve orada bırakıp ormandan çıktık. Kendine geldiğinde ne yaparsa yapsın. Artık o pisliğe muhtaç değildim.

Aren kendi arabasıyla buraya gelmiş. Beni eve bırakabileceğini söyledi. Yani sözde “Geçerken” bırakacakmış(!)

Arabaya bindim ve emniyet kemerimi taktım. Aren de sürücü koltuğuna oturdu. O da emniyet kemerini taktı ve arabayı çalıştırıp sürmeye başladı.

Kimse ölmemişti. Ahsen ölmemişti. Ben ölmemiştim. Uraz da ölmemişti. Bu ormandan kurtulmuştum evet, ama içimde çok büyük bir vicdan azabı hissi dolanıyordu. Çünkü… çünkü benim kararım Uraz’ın ölmesiydi…

Kendimi asla ama asla affetmeyeceğim. İhanet etmiştim. Uraz’a ihanet etmiştim. Ama ben, Ahsen’e kıyamazdım. Onu kaybedemezdim. Ama Uraz’ın kişiliğini daha çok tanımıyordum. Uraz’la nasıl bir ilişkimiz olduğunu da bilmiyordum. Ayrıca yüzlerce kez dediğim gibi. Kendimi öldürme şansım olsaydı hiç düşünmeden kendimi seçerdim.

Hayatta düzeltilemeyecek tek bir hata vardır. O da “ihanet” ve ben ihanet etmiştim. Belki Uraz hiçbir zaman bilmeyecekti. Ama ben yapmıştım. Bilmeden yapılan hata yanlışlıktır, bilerek yapılan hata ise ihanettir. Ben bilerek yapmıştım.

Arabada giderken gözümden yaşlar süzülmeye başladı ve Aren bir anda yolun ortasında fren yaptı. Korkuyla sarsıldığımda Aren’e baktım. Aren kaşlarını çattı.

“Ne oluyor? Kurtuldun işte, annen de yaşayacak neden ağlayıp duruyorsun?” dediğinde gözlerimdeki yaşları sildi.

“Ağamıyorum. Gözüme toz kaçtı.” Aren gözlerini devirdi.

“Çocuk mu kandırıyorsun sen?” dedi ve omuzlarımdan tutup beni kendine doğru sertçe çevirdi.

“Bana bak. Neler olduğunu hemen anlatıyorsun. Gidip senin dedikodunu yapacak değilim. Saçma sapan da gidip anlatmam kimseye. Buraya geldiğime ve bu kadar konuştuğuma dua et. Yani dökül.” Dedi tek nefeste. Sözlerinden sonra yutkunup saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım.

“Ben, birine…” dedikten sonra derin bir nefes aldım. “Ben birine ihanet ettim. Hem de neyim olduğunu bilmediğim birine.” Dediğimde Aren biraz kaşlarını kaldırdı.

“Nasıl yani? Kime ihanet ettin ve amacın neydi?” dedi.

“Uraz. Uraz’a ihanet ettim. Semra bana seçim hakkı sundu. Ya Ahsen ölecekti ya da Uraz. Ben Uraz’ın ölmesini seçmiştim. Ama sen yetiştin. İyi ki de yetiştin. Ama vicdan azabı hissi beni tüketiyor. Ya sen gelmeseydin? O zaman Uraz ölecekti. Senin sayende yaşıyor. Ama ben onun neyim olduğunu bilmiyorum Aren. Ne hissettiğimi de bilmiyorum. Arkadaşım desem, değil. Düşmanım desem, değil. Onu gördüğümde çok garp şeyler hissediyorum. Ne hissettiğimi bilmiyorum. O zaman Uraz benim neyi-” derken Aren sözümü kesti.

“Aşıksın sen Uraz’a” dedi. Bir anda afalladım. Kalbime inecekti. Öyle “şak” diye söylenir miydi bu? Aşk neydi ki? Ben aşk nedir bilmezdim?

“Ben. Ben hiç âşık olmadım ki?” dedim kafamı kaşırken.

“Tamam işte. Bilmediğin için ne hissettiğini de bilmiyorsun. Demedi deme bak.” Dediğinde nefes verdi.

Peki gerçekten aşk neydi? Ben hiç âşık olmadım ki. Nereden bileyim aşk ne? Nasıl yaşanır?

“Bilmiyorum.” Dedim sadece. “Peki sen hiç âşık oldun mu?” diye sordum Aren’e. Direksiyonu tutan ellerini gevşedi. Yola baktı ve kafasını bana döndürmeden sorumu cevapladı.

“Çok konuşuyorsun. Ayrıca yarın nöbete gideceğiz. Birlikteymişiz. Gidelim.” Dedi sorumu yanıtsız bırakarak. Aren de âşık olmuş. Olmasaydı yanıt verirdi. Neler yaşadığını çok merak ediyordum. Neden böyle donuk biri olduğunu da merak ediyordum. Hep böyle miydi? Yoksa sonradan mı böyle olmuştu?

(Aren’in anlatımıyla)

Merhaba. Ben Aren. Aren Ağbal. Bir yetmiş boylarında, kömür saçlı, donuk bir kız. Evet, çevremdekiler beni tam olarak böyle görüyor. Beni herkes soğuk ve sıkıcı birisi olarak görüyor. Belki de öyleyim. On yaşımdan beri.

Ben çok küçüktüm. Yedi, sekiz yaşlarında. İlkokula gidiyordum. Okula giderken annem saçımı yapardı. Renkli tokalar takardı. Ben rengarenk tokalardan ve renkli olan her şeyden çok hoşlanırdım. Bir gün okula gitmiştim ve o gün her şeyin başlangıcı olmuştu…

(Tarih 20 Eylül 2008. Atatürk ilkokulu)

“Kızlar Aren’e bakın. Yine bebek olmuş!” yanındaki kızlar gülüştü. Aren kaşlarını çattı.

“Ben bebek değilim! Ayrıca böyle tokalar takmak çok eğlenceli. İsterseniz size de verebilirim.” Dedi yüzündeki umutlu ifadeyle.

“Yok canım biz bebek tokaları takmıyoruz. Haydi kızlar bana eşlik edin. Bebek Aren!”

“Bebek Aren!”

“Bebek Aren” diye ritim tutmaya başladı yanındaki kızlar. Aren ağlayarak okulun tuvaletine gitti ve birisine girdi. Çok üzülmüştü.

(Tarih 29 Haziran 2017)

Aren lisesinin koridorlarında tek başına dolanıyordu. O zamanlar biraz kilo almıştı. Vermek istese de veremiyordu. Bütün gün hiçbir şey yemiyordu. Annesi yanına poğaçalar börekler koyuyordu okulda yemesi için. Aren ise onları okul bahçesinde kuşların yemesi için bir köşeye döküyordu. Annesi ise yediğini sanıyordu. Kilolu olduğu için kimse onu istemiyordu Aren ise onların yanına gidince kendini fazladan gibi hissediyordu. Birkaç arkadaşı vardı. Ama onları rahatsız etmek istemediği için bazen tek dolanıyordu. Bugün artık halinden bıkmıştı ve arkadaşlarının yanına gitti. Selin Zehra ve Simay.

“Merhaba!” dedi içtenlikle. Zayıf ve bir o kadar da güzel kızların üçü de Aren’e döndü.

“Hm, merhaba.” Dedi Selin tiksinmesini belli etmemeye çalışarak.

“Beraber dışarı çıkalım mı? Hem kantine de gideriz. İsterseniz hepinize çikolata ve gazoz ısmarlarım.” Dedi Aren gülümseyerek.

“Çok yaklaşma istersen.” Dedi Simay. Gerçekten Aren’den tiksiniyorlardı.

“Peki yaklaşmam sorun değil.” Dedi yüzündeki tebessüm silinmeden. En son Zehra öne çıkarak konuştu.

“Aren kusura da bak ama yani biz senin gibi obez birinin yanımızda dolaşmasını istemiyoruz. Havamızı söndürüyorsun. Kırk beş kiloya düş de öyle gel.” Dedi ve diğer kızlarla birlikte tek tek Aren’e çarparak sınıftan çıktılar. Aren yere çöktü. Gerçekten çocuk gibi, kilolu ve iğrenç birisi olduğunu düşünmeye başlamıştı…

İşte ben böyleydim. Eskiden kilolu ve çocuk gibiydim. Bu yüzden böyle olmuştum. Zayıflamıştım, çocukluğumu içimde yok etmiştim ve böyle birine dönüşmüştüm. Beni bu hale onlar getirmişti. Bir gün de âşık olmuştum. Ne büyük cesaretti o kiloyla âşık olmam. O da beni kilomdan ve bebeksi hareketlerimden dolayı istememişti. “Büyü de öyle gel” demişti o da bana. Benim içimdeki çocukluğu çalıp tam bir canavara dönüştüren ve kimseyle konuşamamama sebep olan, herkese ters cevaplar vermeme neden olan onlardı. Herkes gözümün içine baka baka yanındakiyle benim hakkımda dedikodu yapardı. “Bu neden böyle?” derlerdi. Anlamadığımı sanırlardı ama her aman anlardım.

Bugün uzun zamandır ilk defa bir gün içerisinde bu kadar çok konuşmuştum. Konuştuğum kişi de İnci’ydi. Beni bir gecelik de olsa gerçekten konuşturan İnci’ydi.

Demin bana Uraz’a ihanet ettiğini söylemişti. Bence kesinlikle doğru seçeneği tercih etmişti. Ama İnci’nin tarif edemediği duygu aşktı. Uraz’a âşık olmuştu.

Arabayla kırk, kırk beş dakika kadar bir yol gittikten sonra İnci’nin yaşadığı sitenin önüne varıştık.

“Tekrardan çok teşekkür ederim. Sana minnettarım. Yarın sabah görüşürüz.” Dedi İnci arabadan inerken.

“Abartma canım. Ufak bir yardımdı sadece. Git haydi.” Dedim sanki umursamıyormuş gibi. İnci gülümsedi ve el sallayıp arabanın kapısını kapattı. Bende arabayı tekrar harekete geçirdim. Radyoyu açtım ve radyodaki şarkı benim ruhuma kadar işledi.

“Bir minicik kız çocuğu bak, duruyor orada hala,

Anlatamam gördüklerimi o neşeli çocuğa…

Gözlerimden yaşlar süzüldü. Aren buydu aslında. Ben herkese göre bir demirdim. Ağlayamazdım. Duygusuzdum. Duygularımı asla belli edemezdim. Aslında gerçek Aren tam olarak da bu. İsmimin anlamı ise “Parlak kum tanesi” bu parlak kum tanesi, “çöldeki kum tanelerinden en çok parlayan kum tanesi” anlamındadır. Peki ben, ismimin hakkını verebiliyor muydum?

Eve varmıştım. Düşünülenin aksine evin içi tam bir curcunaydı. Annemler, babamlar, anneannemler, babaannemler, dedelerim, dayımlar, halamlar, kuzenlerim…

Evimiz bir malikaneydi ancak biz zor sığıyorduk. Evde -ki buraya ev bile denmez- tam tamına on altı kişi yaşıyorduk. Bizim sülalenin geleneğinde hep beraber yaşama kuralı varmış. Sülalenin geri kalanı da bir yan malikanemizde oturuyorlardı. Yine pek ayrı sayılmazdık. Malikanenin kapısını çaldığımda kapıyı annem açtı.

“Hoş geldin kızım. Nereye gittin gece gece. Hemen geç odana uyu. Yarın nöbetin var bak. Yorgun olursun Serkan’ın bir arkadaşı gelmiş Tuğçe Gamze ve Hakan da oturma odasında onlarla oturuyorlar. Misafire ‘merhaba’ de uyu sonra.” Annem sıralı bir şekilde cümleleri sıralarken ben çoktan yukarı çıkmıştım bile.

Misafir mi gelmişti? Bu arada hakan Tuğçe Gamze ve Serkan benim kuzenlerimdi. Bir de küçük kuzenim Nehir var. Ama o daha üç yaşında.

Oturma odasına gittim ve içeri girdiğimde “tabu” oynadıklarını gördüm. Serkan bir yandan:

“O Kelimeyi söylemen yasaktı. Elendin!” diye bağırıyordu Tuğçe’ye. Benim geldiğimi gördüklerinde önce misafir olan çocuk olmak üzere hepsinin kafası bana döndü.

“Kız Aren gel bak çok eğlenceli. Bu arada bu da misafirimiz Aral.” Dedi Gamze. Aral’ın gözleri gözlerimi buldu. Bir tek onun yanı boştu. Gidip oraya oturdum.

“Merhaba. Ben Aren.” Dedim ilk defa kendi isteğimle birisine adımı söylemiştim. Aral elini uzattı.

“Bende Aral. İsimlerimiz benziyor.” Dedi. Hafif tebessüm ederek kafamı salladım. Serkan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı ve Hakan da yerinden fırlayıp koltuğun üstüne çıktı. Tuğçe eliyle yüzüne vurmaya başladı ve Gamze çığlık attı.

“NE!” dedi Hakan.

“Aren?” dedi ve kendini koltuğa bıraktı Serkan.

“İlk defa birine adını söyledi Allah’ım şükürler olsun!” Gamze de dua ediyordu.

“Aman ne abarttınız be! Ben sanki sosyalleşemem.” Dedim ve masadan kalkıp oturma odasından çıktım. Anında nefesimi verdim. Bu çocuk beklediğimden yakışıklıydı. Bir anda kendime geldim. Hayır! Âşık olamazdım. Bu benim doğamda yoktu. Kendime bu kötülüğü yapamazdım. Aşk bana kapılarını yıllar önce kapatmıştı. Ben tek tabancaydım.

BÖLÜM 13

AŞK NEDİR?

Bu bir kurtuluş muydu? Yoksa bir çukurun içine düşüş müydü?

Her şeyin yoluna girişi miydi? Yoksa başa sarışımız mı?

Aren dün akşam gelmişti. Beni seçim yapmaktan kurtarmıştı. Ama ben hiç kurtulmuş hissetmiyordum. Aksine kendimi suçluyordum. Bencil olduğumu düşünüyordum. Gerçekten bencil miydim? Bence öyleydim.

O ölecekti. Uraz ölecekti. Hem de benim seçimlerim yüzünden ölecekti. Neredeyse hiç tanımadığı birisi, benim annemin yaşaması için kendisinin haberi bile olmadan ölecekti. Kafam iyice karışmıştı. Belki akşamı atlatmış olabilirdim ama bu yarınımın çok sağlam olacağı anlamına gelmiyordu. Her adımımı temkinli atmak zorundaydım. Çok dikkatli olmam ve sevdiklerimi korumam gerekiyordu.

Aren dün akşam aşk demişti. İsmini bildiğim ama hiç yaşayamadığım o duyguyu yaşadığımı söylemişti. “Uraz’a aşıksın” demişti. Hissediyordum. Belki de kendime itiraf etmek istemiyordum çünkü şu anki özgüvenimi ve neşemi -cinayetleri ve tercihleri saymazsak- bozmak istemiyordum. Çünkü Beliz ne zaman âşık olsa gelir bana anlatırdı. Daha sonra ağlaya ağlaya ayrıldıklarını söylerdi. Aşk insanı bitiriyordu. Ama ya düşündüğümün tam tersiyse. Çok mutlu olursam. Hayallerimi yaşayabilirsem…

Aman canım. Sanki Uraz bana âşık olacak da bunları düşünüyorum. Biz imkansızdık. Romeo ve Rosealine kadar imkansızdık…

Romeo Rosealine’yi unutmak için Juliet’i kullandı. Juliet de Romeo’ya kandı. Âşık oldu sandı.

Tüm aşklar unutmak için doğardı. Bir öncekini unutmak için yenisi istenirdi. Nasıl yara bandı artık kullanılmaz hale geldiğinde çıkarılıp yenisi takılıyorsa, aşk da tam olarak buydu. Tam bir aldatmaktan ibaretti…

Noktadaki odamda oturup vaka çıkmasını bekliyordum. Bugün nöbetimiz Aren’leydi. Umarım gece nöbet çıkmazdı. Gece nöbet çıkarsa annemi hatırlardım. O gün de geceydi. Gecelerden nefret eder olmuştum. Saatler su gibi akıp geçti. Şu an saat gecenin 22.48’i olmuştu ve sadece ufak tefek vakalara gitmiştik. Onun dışında hep yattım. Canım yataktan kalkmak hiç istemiyordu. Daha yaşananları atlatamamıştım. Ben bundan birkaç ay öncesine kadar çardağımda kendi kendime oturan bir kızdım. Tek entrikam babamın bana kızmalarıydı. Şimdi ise neleri düşünür olmuştum.

Uraz’la uzun zamandır konuşmuyorduk. Acaba ne yapıyordu. Nöbetten çıktığım gibi ilk iş onu bulacaktım. Bana kırgın mıydı? Evet, ona asla öyle bir cümle kurmamalıydım hayatımda hiçbir yeri olmadığını söylememeliydim. Ayrıca hayatımın büyük bir parçasında o da vardı. Sanırım ona bir özür borçluydum.

Odamdan çıktım ve mutfağa gittim. Bu sefer ambulans şoförü olarak Erhan abi yoktu. Çünkü ambulans şoförleri on iki saatte bir değişim yapıyorlardı. Nasıl biz yirmi dört saat çalışıyorsak, onlar da on iki saat çalışıyorlardı. Bu sefer gelen Ali abiydi.

“Merhaba Ali abi. Nasılsın?” dedim yorgun bir sesle.

“İyiyim iyi de sen pek iyi değil gibisin.” Dediğinde mutfaktaki sandalyelerden birine oturup bacaklarımı yukarı topladım.

“Sadece yorgunum.” Diye cevapladım. Daha sonra Aren odasından çıkıp yanımıza geldi. Yine eski umursamaz hallerine dönmüştü. Gelip yanımıza oturdu.

“Aren. İyi misin?” diye sordum.

“Kötü gibi mi gözüküyorum?” dedi düz bir sesle masaya bakarken.

“Yani.” Dedim. Daha sonra hiç konuşmadık. Aren kalkıp odasına gitti. Daha sonra bende kalkıp odama girdim. Ali abi ise tek başına mutfakta kalmıştı. Biraz odamda telefona bakmak istiyordum ki, şu iğrenç ötesi tabletin çalma sesini işittim. Gözlerimi devirip odadan çıktım ve vakaya gitmek için Aren’i bekledim.

*

Nöbet çıkış saatimiz gelmişti. Kahvaltımızı edip çıkacaktık. Kendimize birkaç şey çıkardıktan sonra sofraya oturduk. Aren hiç konuşmuyordu. Doğal olarak o konuşmadığı için bende konuşmuyordum. Ali abi de biz konuşmadığımız için konuşmuyordu. Tam kahvaltımıza başlamışken noktanın kapısı açıldı. İçeriye Merve ve bir kız daha girdi.

“Günaydın!” dedi Merve. Gülümsedim ve ona cevap verdim.

“Günaydın. Ne haber?” dedim.

“İyi, her zamanki gibi işte. Giray’la nöbete geldik. Ah, bu arada. İnci siz Giray’la tanışmamıştınız. Bu Giray.” Dedi yanındaki koyu kahve saçlı kızı göstererek. Giray sofraya oturup bana elini uzattı.

“Merhaba. Ben Giray. Yakınlarım bana ‘Giroş’ der.” Dedi. Biraz itici biriymiş.

“Merhaba. Bende İnci. Tanıdıklarım bana sadece ‘İnci’ der.” Dedim Aren’e bakarak. O sırada o da bana baktı.

“Memnun oldum İnci.” Dedi gülerek.

“Memnun oldum Giroş.” Dedim bende ardından. Aşırı saçma bir tanışma yaşamıştık. Merve de masaya oturdu ve bir yandan sohbet edip, bir yandan kahvaltı yapmaya başladık.

Bugün Uraz’ı bulacaktım. Özür dileyecektim. Dilemeliydim. Ona çok büyük bir haksızlık yapmıştım.

Kahvaltımı ilk ben bitirdim.

“Ben gideyim. Afiyet olsun hepinize.” Dedim zorla gülümseyerek.

“Tamamdır. Haydi öpüyoruz seni. Görüşürüz.” Dedi Merve içten bir tebessümle. Merve’nin ne güzel bir hayatı vardı. Ne kadar mutlu bir kız. Neyse şimdi Uraz’ı bulmalıydım.

(Merve’nin Anlatımıyla)

Merhaba. Ben Merve. Merve Aköz. Veya şu anki halimle Merve Altın. 26 yaşındayım. Beni anlatmaya kelimeler yetmez. Hikayemi içtenlikle dinlemelisiniz…

Ben Bursa’da doğdum ve Bursa’da büyüdüm. Küçükken çok hayallerim vardı. Belki bir peri olmak istiyordum, belki bir prenses. Hayal dünyası oldukça geniş bir çocuktum. Çocukken diğerleri gibi incecik bir deri bir kemik değildim. Beni görenler:

“Kemiklerin iri kızım senin. Şişman değilsin.” Derlerdi. Tabii ki inanmazdım. İlk okul öğretmenim tam anlamıyla korkutucu bir psikopattı.

Derste karşımızda yemek yerdi, bir anda çocukları zorla dans ettirmeye çalışırdı, en ufak yanlışa tahammülü yoktu. Döverdi, eğitim denen şey asla yoktu… daha neler var. İlkokulu bitirişim kurtuluşumdu diyebilirim. Daha sonra ortaokula geçtim. Yedinci sınıfta zayıflamıştım. Artık eskisi gibi değildim. Kendimi çok mutlu hissediyordum. Benim okul hayatım öyle aşırı entrikalı değildi. Hep ders çalıştım. Hep çalıştım. Çünkü ben kendi ayaklarım üzerinde duracaktım. Kimseye ihtiyacım olmayacaktı. Güçlü bir kadın olacaktım. Sekizinci sınıfın sonuna geldiğimse girdiğim SBS sınavında çok güzel bir puan elde ettim. Hem de hiçbir destek almadan. Kendim çalıştım. Dershaneye gitmemiştim, özel ders almamıştım…

Çok güzel liselere puanım tutuyordu. Ama annemler bana dedi ki:

“Sağlık oku kızım. Sağlıkçı ol.” Dediler. Baskı yapmadılar ama ben onların kararlarının doğru olduğunu düşünmüştüm. Sağlık okudum. Orta okulda bir tane benimle uğraşan kız olmuştu. Bir gün bu kız beni o kadar rahatsız etmeye başlamıştı ki annem okula geldi. Kızın kafasına vurmuştu. Öğretmenlere ve müdüre şikâyet etmişti. Kız bir daha bana yaklaşamamıştı. Ben öyle cadı kızlardan değildim. Masum ve güzel duygularım vardı. Bu yüzden birileriyle fazla uğraşmazdım. Çünkü ben ders çalışıp hedefime varacaktım ve işte o zaman çıktığım zirveden altımdaki kızlara el sallayacaktım. Şimdi sadece susuyordum. Gün gelecekti. Biliyordum. Yakın arkadaşlarım da vardı. Onları seviyordum ve hala onlar yanımdalar. Hiç ayrılmadık. Liseyi de bitirdim. Üniversite geçiş sınavında da iyi bir puan elde ettim ve puanıma göre Bursa içinde bir üniversiteye girdim. İki sene üniversite okudum. Şimdiki aklım olsa dört senelik başka bir bölüm okurdum. Sağlıkçı olmaz istemezdim. Üniversite de bittiğinde KPSS sınavına hazırlanmaya başladım. Bu diğerlerinden çok daha farklıydı. Yeri geliyor yemek bile yemiyordum ve evimizin üst katında bulunan odamda, onlarca kitabımla birlikte ders çalışıyordum. Aynı evin içinde annemi görmüyordum, babamı görmüyordum, kardeşlerimi görmüyordum. Hatta bazen:

“Şu sayfayı da yapayım, sonra kendime bir kahve yapar geri gelirim.” Diyordum. Bir gün öyle çıldırmıştım ki ders çalışmaktan, bağırmıştım, ağlamıştım, kitapları fırlatmıştım. Ailem bana destek olmuşlardı. Ben atanmak istiyordum. Artık bu sınavı da halledip İstanbul’a atanmak istiyordum. KPSS sınavının olduğu gün gelip çatmıştı. Neredeyse sınava geç kalıyordum ve sınava giremiyordum. Neyse ki girdim. Bazı kişiler geç kaldığı için içeri alınmadı. Bir sene daha bekleyeceklerdi. Heyecan vücudumun her yerini sarmıştı. Ya başaracaktım. Ya başaracaktım. Başka seçenek yoktu. Sınav başlamıştı. Soruları yapmaya başladım. Saniyeler geçti. Dakikalar tükendi. Ailem beni okulun bahçesinde bekliyorlardı. Sınavdan çıktım. İyi geçmişti. Ancak çok korkuyordum. “Ya başaramazsam” diye. Olumsuz düşünceleri kafamdan silmeye çalıştım. Aradan bir ay geçti. Sonuçlar yüz üzerinden belli olacaktı. Sistemi açtım gözlerimi kapattım nefes aldım. Gözlerimi araladığımda gördüğüm sonuç karşısında çığlık attım. Seksen dokuz almıştım. Seksen beş üzeri puan iyi demekti. İstanbul’a atanabiliyordum! Ama bu çok kolay olmayacaktı. Çünkü babam, benim İstanbul’a atanmamı istemiyordu. Hem de hiç istemiyordu. Çok kavgalar etmiştik. Aylarca kavga etmiştik ancak ben hayallerimden vazgeçmeyip ilk tercihime İstanbul yazmıştım. Ve ne oldu biliyor musunuz? Ben gerçekten de İstanbul’a atandım. İlk gece ailemi çok özledim. Yurtta kalıyordum. Ama alıştım. Belki de buradaki yoğunluğa alıştım. Bir arkadaşımla ortak eve çıktık. Birlikte yapamadık. Tek başıma eve çıktım. Ev o kadar pisti ki… halımın altından ölü akrep çıkmıştı bir defasında. Hastalık hastası olmuştum artık. Ama ben orayı sevmeye çalıştım. Sevemedim. Annemler evime geliyordu. Ümitsizce bakıyorlardı. Bakışlarından anlıyordum. Bir gün artık o kadar çıldırdım ki…

“Ben neden burada yaşıyorum! Ben burada yapamayacağım.” Dedim. Bursa’ya, evime gittim bir gün. Annemler ne olduğunu anlayamamıştı. Psikolojim tamamen altüst olmuştu. Bursa’dan İstanbul’a git-gel yapmaya başladım. Üç günde bir nöbet için İstanbul’a gidip nöbet bitiminde geri Bursa’ya geliyordum. Erkek kardeşim beni terminale bırakıyordu. Bende oradan feribota binip İstanbul’a gidiyordum. Bunu uzun bir süre devam ettirdik ama artık bu da dayanılacak gibi değildi. Bir gün biriyle tanıştım. Biz birbirimizi sevdik. Uzun süre konuşmayı sürdürdük. Soner Altın. Daha sonra evlenmeye karar verdik. Nişanlandık, nikah yaptık ve eş durumuyla Bursa’ya geri döneceğim. Artık ben evimi bulmuştum. İnci bilmiyordu, Aren, Zümra… hiçbiri bilmiyordu. Ben artık kurtuluyordum buradan. Onlara da söyleyecektim. Ancak ben artık kendi ayaklarım üzerinde duruyordum. Ama bana sorsanız:

“Çocukken içinde kalan bir şey oldu mu?” diye.

“Evet” derdim. Ben, hep tiyatroya gitmeyi, ajansa kaydolmayı ve oyuncu olmayı istiyordum. Benim buna yeteneğim vardı. Olmamıştı. Olamamıştım. Başka bir hayatım olsaydı, yine aynı aileye, aynı eşe sahip olmak isterdim. Ama bu mesleği yapmak istemezdim. Bilmiyorum. Belki başka bir yaşamda, başka bir mutlu sonum olurdu. Artık Merve Altın olmuştum. Ben bunu hak etmiştim.

(Tekrar İnci’nin Anlatımıyla)

Uraz’ın dairesinin önüne gelmiştim. Kapıyı çalamıyordum da gidemiyordum da. En sonunda tam elimi havaya kaldırdım, kapıyı çalacaktım ki, kapı açılıverdi. Karşımda Uraz belirivermişti. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Benim burada ne işim olduğunu sorgulayacaktı.

“İnci! İyi ki geldin. Acilen bana yardım etmen lazım. Lütfen gel!” dediğinde kalakaldım.

“Nasıl yani? Sen bana kızgın değil misin?” dedim kısık sesle.

“Senin suçun yoktu. Merak etme kızgın da kırgın da değilim. Ne olur yardım et bana.” Dediğinde kafamı salladım ve ayakkabılarımı çıkartıp içeri girdim. Uraz beni mutfağa çektiğinde gördüklerim karşısında gözlerim fal taşı gibi açıldı. Her taraf un içindeydi ve suyla karışan unlar hamur olmuştu.

“Burada, ne oldu böyle?” dedim şaşkınlıkla. Uraz elini ensesine götürdü.

“Hafta sonu annem ve teyzem gelecek. Onlara pasta falan yapmak istedim. Ama pek de bir sonuç elde edemedim sanırım.

“Yani… vasatın üstü diyelim.” Dedim elimle tezgahtaki yapış yapış hamura dokunarak.

“Tamam. Şimdi ben halledeceğim. Ayza bana öğretmişti. Önce şuraları bir temizleyelim.” Dedim ve yan tarafımda duran bezi aldım. Tezgâhı güzelce temizledim ve yeni bir kap aldım. Dolaptan birkaç malzeme çıkartıp kabın içine ekledim. Tüm unu katmaya çalışırken bir anda elimin dengesini yakalayamadım ve un azıcık yere döküldü. Azıcık(!)

“Ay!” diye bağırdım. Uraz kıkırdadı.

“Tamam bir şey olmaz bekle. dedi ve üstüme dökülen unları silkeledi. Daha sonra içeriden şarjlı süpürgesini getirip yeri süpürdü. Bende gülmemek için kendimi tutarak onu izliyordum. Daha sonra Ayza’nın bana öğrettiği gibi yaptım. Yumurtayı koydum, kakaoyu koydum…

Ve pastayı başarıyla tamamladım.

“İşte bu kadar!” dedim önümdeki çikolata soslu pastaya bakarak. Uraz hayretle kafasını salladı.

“Çok güzel oldu!” dedi.

“Eh, bizde de var bir şeyler.” Dedim saçlarımı geriye atarak. Bugün günlerden Cuma’ydı. Yarın hafta sonu oluyordu. Demek ki Uraz’ın annesi ve teyzesi yarın geleceklerdi.

“Ben gideyim artık.” Dedim önlüğümü çıkartırken.

“Gitme!” dedi Uraz telaşla. “Yani git.” Dedikten sonra daha da telaşa kapıldı. “Yani öyle değil. Gitme işte kızım!” dediğinde yüzümde masum bir tebessüm oluştu.

“Gitmeyeyim mi? Neden ki? Daha yapmamız gereken bir şey mi var?” dedim sanki anlamıyormuş gibi. Uraz duraksadı.

“Daha… daha tombala oynayacaktık!” dedi ve dediğine kendi de şaşırdı.

“Tombala mı?” dedim gülerek.

“Yani… Yok. Sen ne istersen yaparız.” Dedi. Gülümsemem büyüdü.

“Peki, tombala oynayalım o zaman.” dedim ona bakarak. İkimiz de birbirimizi anlıyorduk ama asla belli etmiyorduk. Uraz kafasıyla kapıyı gösterdi.

“Gel. Tombala oynayalım.” Dedi ve birlikte salona gittik. Uraz’ın koltukları gri ve siyah renkteydi. Ev şekillerimiz zaten aynıydı. Televizyonu kocamandı ve arkasından ışıklar yanıyordu. Salondan geçiş olan balkona çıktık. Ben nöbetten çıkıp eve gitmiştim ve dinlenmek için biraz uyumuştum. Saat ben uyandığımda çoktan 18.29 olmuştu bile. Şu anda saat 20.56’ydı. Pastayı yapmak saatlerimizi almıştı. Mayıs ayında olduğumuz için hava geç kararıyordu. Güneş batmak üzereydi. Uraz’ın balkonunda bahçe koltuklarından vardı. Onlara oturduk ve Uraz elindeki tombalayı masaya koydu ve içinden sayı kartonlarını çıkardı.

“Seç bir renk.” Dedi. Mor rengi aldım. Uraz da kendine yeşil rengi aldı. “Çekiyorum bir sayı.” Dedi ve elini torbaya daldırdı. “8” dedi.

“Bende var!” dedim heyecanla. Uraz taşı bana verdi ve gülümsedi. Daha sonra bir tane daha çekti, bir tane daha ve bir tane daha. Her çektiği sayı bende çıkıyordu. İkinci çinkoyu da yapmıştım. En sonunda Uraz’a da bir sayı çıktı ve o da kendi sayısının bulunduğu yere koydu. Son bir sayım kalmıştı. Uraz elini tekrar torbaya daldırdı ve çıkardığında elindeki sayıya gülümseyerek baktı.

“24” dediğinde zıplayarak ayağa kalktım.

“TOMBALA!” diye bağırdım mutlulukla. Uraz da heyecanla ayağa kalktı ve sanki aşırı mutluluk verici bir şey olmuş gibi birden birbirimize sarıldık. Bu, ilk sarılışımızdı. Birkaç saniyeliğine tamamlanmış gibi hissettim. Sonra ikimiz de yaptığımızın farkına varıp geri çekildik. Yerlerimize oturduk ve oturduğumuz gibi ben geri kalktım.

“Ben artık gideyim. Geç oldu. Hem yarın annenler gelecekmiş.” Dedim. Uraz dudaklarını birbirine bastırarak kafasını salladı.

“Tamam. Gel ben seni geçireyim.” Deyip o da ayağa kalktı. Kapının olduğu yere vardığımızda ona doğru döndüm.

“Geçen gün olanlardan dolayı tekrar çok özür dilerim. Ağzıma geleni hiç düşünmeden söylüyorum. Hata yapıyorum.” Dedim gözlerine bakarak.

“Unuttum bile. Sorun değil. Asıl ben sana, teşekkür ederim. Bugün çok eğlendim. Senin sayende.” Dedi.

“Rica ederim. Bende çok eğlendim. O zaman sonra görüşürüz.” Dedim ve o meşhur cümleyi söylemek için hazırlandım. “İnsanlık namına yani.” Dedim onu taklit ederek. Uraz bu cümleme kahkaha attı.

“Peki sonra görüşürüz. İnsanlık namına yani.” Dedi ve bu cümlesinden sonra ayakkabılarımı giyip ona el salladım. Oda bana el salladı. Merdivenlere doğru yürüdüm. Uraz gittiğimden tamamen emin olduğunda kapıyı kapatmıştı. Kapı sesinden anlamıştım. Saat 22.40’tı. Site’nin bahçesine çıktım ve kendi bloğuma doğru yürürken sokaktaki gül satan adam dikkatimi çekti. Gül alırsam yarın anneme götürürdüm. Kadını günlerdir görmüyordum. Kan bulunmuştu ve ben annemi daha bir kere bile görmemiştim. Hemen siteden çıktım ve tam kapının önündeki gül satan adama yaklaştım. Bu saatte burada ne işi vardı ki?

“Abi merhaba. Ben gül alabilir miyim?” dediğimde adam gülümsedi.

“Al kızım al. Benden hediye olsun hatta sana.” Dedi. Daha sonra adam gülü bana uzattı. Aldım ve kokladım. Kokladıktan biraz sonra başım dönmeye başladı.

“Gül…” dedim. En son söylediğim kelime buydu. Devamında ne olacağını ben bilemezdim. Başkası bilemezdi. Gözlerim tamamen kapanmıştı.

BÖLÜM 14

KORKU GÖZLERİ

Korku cezadan daha berbattır çünkü ceza bellidir. Ağır ya da hafif.

Çoğu zaman insan kendi için korkar. Ölmekten, zarar görmekten, yaralanmaktan korkar. Kendisine ne olacağını bilemediği için endişelenir. Ama ben şu anda kendim için korkmuyorum. Sevdiklerim için korkuyorum. Ya onlara bir şey olduysa? Ya olacaksa? Onların zarar görmelerinden korkarım.

Beni bayıltmışlardı. Ne yapacaklardı bilmiyordum. Bayılırken aklımdan geçen tek şey sevdiklerimin zarar görüp görmeyeceğiydi.

Ben ne zaman hikâyenin burasına kadar gelmiştim?

Gözlerim duyduğum kan kokusuyla aralandığında ağrıyan başımı umursamadan hafifçe doğruldum. Kapkaranlık bir sokak arasına fırlatılmıştım. Bir tane bile sokak lambası yoktu. Tek aydınlanma kaynağım dolunaydan vuran ışıktı. Gri eşofmanımın sağ dizi biraz yırtılmıştı. Sarı saçlarım tamamen dağınık ve karışıktı. Ayakkabılarım çamur olmuştu. Bana ne yapmışlardı? Korkudan titriyordum. Bana ne yapmışlardı? Çıldırmak üzereydim. Hemen ayağa kalktım ve karanlık sokakta etrafıma bakındım. Kalbim göğüs kafesimden çıkmak üzereyken sokağın başına doğru koşmaya başladım ancak birkaç adım attıktan sonra bacağıma giren acıyla yere yığıldım.

“İmdat!” diye bağırdım gözyaşları içinde. Nefes nefese kalmıştım. Bacağımı umursamadan ayağa kalkmaya çalıştım ve çok zor da olsa ayaklanabilmiştim. Tekrar koşmaya çalıştım. Biraz yol gidebilmiştim ancak hem bacaklarımın titremesinden dolayı hem de bacağımdaki çekilmez acıdan dolayı tekrar yere yığıldım. Şimdi sadece bacağım acımıyordu. Kalbim de acıyordu. Ter içinde kalmıştım. Terlemiş yüzüme gözyaşlarım da düşerken bu sefer sürünmeye çalıştım.

“İmdat, yardım edin!” dedim nefes nefese. Daha sonra güçlükle yutkundum ve kurumuş boğazımın verdiği hisle bir anda nefes alamadım. “Kimse yok mu? Ne olur yardım edin!” ne kadar bağırabilirsem o kadar bağırdım. Kimse gelmedi. Kimse beni duymadı. On beşli yaşlarımda babam da beni dövdüğünde sesimi kimse duymamıştı…

Bulunduğum yerde yüzümü yere yerleştirdim. Kollarım çizikti. Çizmişlerdi. Beni kaçıran o adamlar yapmıştı bunu.

Sadece anneme gül almak istemiştim…

Tek suçum gül almak istemekti…

Bana neler yapmışlardı? Tamamen çaresizdim. Baygındım. Bir anda omuzlarımda hissettiğim saç hissiyle titrerken hafifçe doğruldum. Ellerim titremekten artık olduğu yerde duramıyordu. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Ellerimi belime kadar olan saçlarıma götürdüm. Elimle saçlarıma dokunamadım. Elimi daha yukarı sürükledim. Saçlarım orada da yoklardı. Elim omuz hizasına geldiğinde saçlarımın ucunu hissettim.

Öyle bir çığlık patlattım ki, tüm dünya, tüm evren duysun istedim.

Saçlarım…

Saçlarım kısalmıştı.

Bağırdım, çığlıklar attım. Sokağın ortasında haykırdım. Sesimi duyan kimse olmadı. Kimse gelmedi.

Saçlar anıları saklardı. Anılarımı kesip atmışlardı. Kendimi öyle eksik hissetmiştim ki…

Benden anılarımı, geçmişimi ve her şeyimi almışlardı. Kim yapmıştı? Neden yapmıştı? Nasıl yapmıştı?

Şu an tek istediğim kişi oyun arkadaşım olan Uraz’dı. Gitmek istemişti küçükken. Beni istememişti. Belki de istemişti. Ama gitmişti. Annesine bir gün “Gidelim mi anne?” demişti. Tam karşımda dururken demişti bunu. Ama ben o an bile onun bir sebebi olduğunu düşünmüştüm. O yapmazdı ki. Beni bırakmazdı.

Sen suçluyken bile sana sarılmak istemiştim ben. Sen beni buralardan kurtar istemiştim. Öyle bir mevzuydu bende.

Acaba şimdi ne yapıyordu? Mesleği neydi? Nerede yaşıyordu? Evlenmiş miydi?

Bilemiyorum…

Artık çabalayacak gücüm kalmamıştı. Kendimi sokağın ortasına atmıştım. Gözyaşlarım gerçekten de bir göl oluşturacak kadar çoktu. Gücüm kalmamıştı. Tamamen tükenmiştim. Benden her şeyimi almışlardı.

Nefes alamıyordum. Hareket edemiyordum. Çığlık atamıyordum…

Gökyüzü yaşlarını üzerime salmaya başlamıştı. Yağmur yağıyordu. Belki gökyüzü de acı çekiyordur. Olamaz mıydı? Olabilirdi.

Yağmur taneleri yüzüme düştü. Kollarıma düştü. Kısa saçlarıma düştü…

Umursamadım. Islanmaktan kaçmaya çalışmadım. Sırılsıklam oldum. Hiç hareket dahi etmedim. Kollarıma düşen damlalar kolumdaki çiziklerin olduğu yeri yakıyordu.

Bir ses duydum. Hayır, insan sesi değildi. Bir canlı sesi de değildi. Yakınımdan gelen tiz bir sesti. Korkuyla etrafıma bakındım. Hiçbir şey göremedim. Sokak karanlık olduğu için bir şey göremiyordum ancak yerde olmama rağmen yere bakmayı ancak şimdi akıl edebilmiştim.

Bir telefon vardı. Hızlıca elime aldım ve telefonun ekranını yukarı kaydırdığımda telefon açılıverdi. Şifre yoktu.

Telefon açılmıştı. Ama, görmek istediğim şey bu değildi. Telefonu yere bıraktım. Üzerinde:

“Video” yazıyordu. Titrek bir nefes aldım ve korkuyla etrafıma baktım. Hala her yer karanlıktı. Telefonu yavaşça elime alıp videoyu başlattım. Videonun başlangıcı bir ormandaydı.

Ve ben ağacın kenarında baygın şekilde yatıyordum.

Telefonu yere attım. Video oynamaya devam ediyordu. Yanıma simsiyah giyinmiş ve simsiyah maske takmış bir adam geldi.

Adam ağaca takılmış saçlarımı çözmeye çalıştı. Çözemeyince kesti. Bacaklarımdan tutup çekti.

Ancak bu video gizli çekilmişti. Kimse görmeden.

Vücudumun her yerinde uyuşmayı ve acıyı hissettim. En çok da kalbimde.

Bana… bana ne yapmışlardı?

Çığlık atmaya ve boğazım yırtılırcasına bağırmaya devam ediyordum. Yerleri yumrukladım. Bir şekilde ayağa kalktım ve video devam ederken sokakta ne bulduysam kırdım. Terk edilmiş evlerin pencerelerini kırdım. Daha sonra ellerimi kısalmış saçlarıma geçirdim. Gittim ve telefonu tekmeledim. Bacağım öyle acıyordu ki…

Asla umursamıyordum ve dayanmaya çalışıyordum. Ancak dayanamayıp telefonun yanına geri yığıldım.

Dakikalar içerisinde burada her şey olabilirdi. Ölebilirdim, yaşayabilirdim ama asla eskisi gibi olamazdım. Ya da o adamları bulup kendi ellerimle öldürecektim.

Eğer bunu Semra yaptırdıysa. O zaman katil olan ben olurdum…

Telefonum neredeydi? Eşofmanımın ceplerini karıştırdığımda telefonumun orada olduğunu gördüm. Neden almamışlardı?

Boğazımdan hava dahi geçmiyordu. Kan ter içinde kalmıştım. Öyle bir haldeydim ki bu anlatılamazdı. Hisler kelimelerle ifade edilebilecek bir duygu değildi. Bu hissin adı yoktu. Korku değildi, üzüntü değildi, intikam hissi de değildi. Hepsinin karışımı bir duygu içerisindeydim.

Telefonumu açtım. Kimi arayacaktım? Ney yapacaktım? Lanet olsun, ne yapmalıydım?

Mercan’ı arayamazdım. Ahsen’i, Ayza’yı, Aren’i, Merve’yi, Zümra’yı…

Hiçbirini arayamazdım.

Sağlıklı düşünemiyordum. Yanlış kararlar vermemeliydim. Aklıma Uraz geldi. Oyun arkadaşım olan değil. Sadece bizim Uraz. Uraz Soykan.

Telefondan Uraz’ı aradım. Telefona bakamıyordum bile. Birkaç saniye sonra telefon açıldı.

“Efendim İnci?” dedi Uraz. Hala sakinleyememişken nefes nefese konuştum.

“YARDIM ET!” diye bağırdım sadece. Tek kelimelerim bunlar olmuştu.

“İnci, neler oluyor? Neredesin sen?” dedi Uraz telaşla.

“İMDAT!” diye bağırdım tekrardan. Belki biri duyar diye. Uraz kendi kendine bir şeyler söylüyor, bağırıyordu.

Saçlarım tamamen sırılsıklam olmuştu ve mayıs ayında olmamıza rağmen soğuktan tir tir titriyordum.

Uraz hala telefonu kapatmamıştı ve telefondan arabasının kapısını kapatmasını işittim. Uraz korkuyla bir şeyler demişti ama anlamamıştım.

“İnci! Ne olur cevap ver canım benim. Neredesin sen şu anda? Nerede olduğunu biliyor musun?” dedi ve onun sesini duyduğum anda tepinmeyi bıraktım.

“Bilmiyorum. Hiçbir şey bilmiyorum.” Dedim kısık sesle. Uraz dediğimi duymuş olacak ki:

“Tamam. Şimdi sakin ol ve bana yapabiliyorsan konum atmaya çalış ne olursun dene İnci. Yapabilirsin.” Dedi sakinleşmeye çalışıyormuş gibi. Uraz’a cevap vermedim ve telefonu yavaşça elime alıp birkaç dakika boyunca sadece mesajları aradım. Uygulamayı bulduğumda yavaşça tıkladım. O anda ne olduğunu hatırlamıyorum, ancak bir şekilde konumu göndermeyi becerebilmiştim.

Kimseyle konuşabilecek halde değildim. Uraz’la olan konuşmamızı kapattım. Yine oturur pozisyondan, kendimi geriye bıraktım. Yağmurun ardı arkası kesilmiyordu. Aradan çok kısa bir dakika geçmişti ancak sokağın başından bir ses geliyordu. Araba sesi. Bir araba bulunduğum sokağın girişine öyle hızlı yanaştı ki, yattığım yerden geriye kaykıldım. Arabadan Uraz indi ve beni yerde yığılmış şekilde gördü. Ben ise hala sakinleşememiştim. Kalbim çok hızlı atıyordu ve bacağımı neredeyse hissetmiyordum.

Uraz öyle hızlı koştu ki bana doğru…

“İNCİ!” diye haykırdı gür bir sesle. “Lanet olsun!” dedi ve hızlıca yanıma çömeldi. “İnci! Ne oluyor? Kahretsin! İyi misin? Cevap ver ne olur. Gözlerini kapatma!” diyordu. Arkaya baktığında telefonu gördü.

“Telefona.” Dedim sadece. “Bakma Uraz. Sakın arkandaki telefona bakma.” Dediğimde gerçekten onu engelleyebileceğimi düşünmüştüm. Uraz üstündeki ıslanan hırkayı çıkartıp başımın altına koydu ve hızla arkasını dönüp yerdeki telefonu aldı.

Videoyu izliyordu. Neresini izliyordu bilmiyordum ama bir küfür savurdu. Telefonu kaldırıma fırlattı ve beni telaşla kucağına aldı. Sürekli saçlarıma bakıyordu ama dile getiremiyordu. Beni arabaya götürürken yan sokakta kanlar içinde olan Ahsen’i gördüm…

Konuşamadım…

Bağıramadım...

Benim dilim tutulmuşken Uraz Saçlarımdaki suyu sıktı ve beni arabanın ön koltuğuna yerleştirip bagajdan bir pike alıp üzerime örttü. Daha sonda da emniyet kemerimi takıp sürücü koltuğuna geçti ve hemen arabayı kullanmaya başladı.

Ne yaşadım bilmiyordum. Buradan sonra ne olacaktı, onu da bilmiyordum…

*

Buraya nasıl geldim? Hikâye nasıl buralara kadar sürüklendi? Ben İnci Soykan. Çardağında oturup ders çalışan, kitap okuyan, normal bir kız. Buraya kadar her şey normaldi. Hatta Kadir amcanın ölmesi ve Efsun teyzelerin gidişi de şu an için normaldi. Her şey evden ayrılmak istememle başlamıştı. Daha sonra olaylar çözülemez bir hal almıştı ve durum bu durumdu. Bir yandan altınlarım kaybolurdu, bir yandan Semra’yla uğraşırdım, bir yandan kaçırılırdım…

Sonumuz nasıl olacaktı. Bu iş nasıl çözülecekti bilmiyordum. Anneme kan bulunmuştu ve ben daha onun yanına bile gidememiştim.

Nerede olduğumu bilmezken gözlerim yavaşça açıldı. Bir koltukta yatıyordum. Üstüm ince bir pikeyle örtülmüştü. Kendime geldiğimde buranın Uraz’ın evi olduğunu anladım. Onun salonundaydım.

Dün akşam neler olduğunu hatırlıyordum. Hiç unutmayacaktım. 19 Mayıs gecesi unutulmayacaktı. Bugün ise günlerden 20 Mayıs’tı.

Biraz sonra ayak sesleri duydum ve görüş açıma Uraz girdi.

“İnci, uyanmışsın!” dedi ve elindeki çorba kasesini yanındaki masaya bırakarak yanıma geldi. “Sana iyi misin demeyeceğim? Nasıl olduğunu biliyorum. Kendini açıklamana da gerek yok. Hissettiklerini kalbimin en derinlerinde hissediyorum.” Dedi tek nefeste.

O kadar iyi hissetmiştim ki. Bu cümleleri duymaya ihtiyacım varmış gibiydi. O an içimden Uraz’a her şeyi anlatma isteği geldi. Küçüklük oyun arkadaşım olan Uraz’ı. Onun adı da Uraz’dı. Birlikte onca şey yaşamıştık. Bilmeye hakkı vardı.

“Uraz.” Dedim. Uraz merakla gözlerini açtı.

“Efendim.” Dedi.

“Biliyor musun benim küçükken Uraz diye bir arkadaşım vardı.” Dediğimde gözlerime dikkatlice ve sanki duygulu bir şekilde baktı. Belki de ben öyle hissettim.

“Öyle mi? Anlatsana bana.” Dediğinde hafifçe gülümseyerek anlatmaya başladım.

“Benim babamın birlikte büyüdüğü bir arkadaşı vardı. Kadir amca. O bir gün trafik kazasında vefat etti. Eşi ve oğlu vardı. Biz iki aile birbirimizden hiç ayrılmazdık. Bu yüzden büyük bir yas yaşadık. Sonra Uraz gitmek istedi. Annesine, yani Efsun teyzeye hep “gidelim” diyordu. Gitmek istiyordu. Kadir amca öldükten sonra sanki benden korkmaya başlamıştı. Daha sonra gerçekten gitmişlerdi. Memleketlerine. Afyon’a.” Dedim ve biraz nefes almak için durdum. “Bir seferinde gizlice telefonda bile konuşmuştuk. Annesi telefonu açmadığı için onlara hiçbir zaman ulaşamamıştık. Onları çok özlemiştim.” Diye anlattım. Karşımdaki Uraz konuştu.

“Umarım bir gün tekrar bir araya gelirsiniz.” Dedi.

“Sanmıyorum.” Dedim ve konuyu kapattım. Uraz ayağa kalkıp masaya bıraktığı çorbayı aldı ve yanıma geldi.

“Bundan iç. Yağmurda kaldın. Hasta olma.” Dediğinde itiraz etmeden çorba kasesini elinden aldım.

“Teşekkürler.” Dedim ona bakarak.

“Rica ederim.” Dedi ve göz kırptı. Gülümsedim. Daha sonra aklıma öyle bir şey geldi ki, yerimden telaşla fırladım.

“AHSEN!” dedim bağırarak. Uraz tedirginlikle bana baktı.

“İnci ne oluyor? Ne oldu Ahsen’e?” dediğinde kalkmaya çalıştım ancak bacağım pek iyi durumda değildi. Dudaklarımdan hafif bir inleme döküldü.

“Ahsen, dün akşam benim yan sokağımda kanlar içindeydi Uraz! Ben konuşamadım. Dilim tutuldu. Ona yardım edemedim. Ne olur gidelim. Götür beni de haydi!” dediğimde Uraz başını iki yana salladı.

“Asla olmaz. Sen gelemezsin. Sakın ayağa kalkma. Gidip geleceğim. Sakın ayrılma buradan.” Dedi koridora doğru yürürken. Ben tam cevap verecekken o çıkmıştı bile. Telefonumu aradım ve yan sehpamda gördüm. Uzanıp onu aldığımda Ahsen’i aradım. Konuşamazdı ama açabilirdi.

Telefon çaldı. Çaldı çaldı… ama açılmadı. Defalarca aradım ama hiçbirinden yanıt alamadım.

Ahsen ölmüş olamazdı. Değil mi?...

BÖLÜM 15

ÖZGÜRLÜK

(Yazar’ın Anlatımıyla)

Ahsen. Ahsen Aydan. Dünyaya şanssız olarak doğmuş, 22 yaşında bir kız. O bu dünyaya neşe dağıtmak için gelmişti ama ona neşe dağıtan kimse yoktu. Konuşamaması doğuştan değildi. Geçirdiği bir travma sonucundaydı.

Ahsen mutlu değildi, mutsuzdu. Onu mutlu eden şey hayalleriydi. Ve bu Mutsuzluk aniden gelmemişti, onu hazırlayan nedenler vardı. Ahsen’in de kendine göre nedenleri vardı. Belki küçük nedenler, belki de büyük nedenler. Bunu sadece Ahsen’in kendisi bilebilirdi. Öyle masumdu ki, etrafındakiler ona “Bu dünyada bu saflıkla nasıl yaşıyor?” der gibi bakıyordu. Ahsen artık konuşmak istiyordu. Bağırmak istiyordu. Avukat olmak istiyordu. Olamamıştı. Onun yerine peyzaj okumuştu ve bir peyzajcı dükkânı vardı. Çiçekçi dükkânı. İnci’yle konuşamadığı için bunu daha söyleyememişti ama diğerleri biliyordu.

Ayza. Hemşireydi ve herkesten daha normal bir hayatı vardı. Sadece Ayza Gümüşçü’ydü o. Başka bir şeyi yoktu.

Mercan. Mercan Arsoy. Aralarında en hayvansever olan kişi. O bir veteriner ve kendi kliniği vardı. Küçük yaşta ablası bir kaza sonucunda hayatını kaybetmişti. Yıllar boyunca yas tutmuştu. Daha sonra kendini biraz toparlamaya çalışmıştı. Hayvanlara sığınmıştı. Kendini o günlerden sonra burada bulmuştu. Hayvanlar onu iyileştirmişti. Onun da onlara bir can borcu vardı.

Semra. O iyi değildi. Onun hakkındaki tek cümle buydu. O iyi değil…

Aren Ağbal. Onun hikayesini biliyoruz. Zorbalığa uğramış, masum bir kız çocuğu olarak büyümüştü ve onu bu kadına dönüştürmüşlerdi. O öyle olmak zorunda kalmıştı. Duygusuz olmak zorunda bırakılmıştı.

Merve Aköz. Artık Merve Altın. Onun da hikayesini dinlemiştik. İstanbul’a atanabilmişti, evet. Ama burası onun evi değildi. Onun duyguları da sevinci de her şeyi de Bursa’da kalmıştı. O dönüyordu. Evleniyordu ve gidiyordu. O kendi hikayesinin yollarını çizmişti.

Zümra keskin. Onun hikayesini bilmiyoruz. Kendisi de bilmiyor. Çünkü o, hafızasını kaybetmişti ve bu geçici bir hafıza kaybı değildi. Onun hayatı kendisine göre normaldi. Ama Zümra aslında kendisine ne olup bittiğini bilmiyordu. Yıllarca komada kalmıştı. Evet, yıllarca. Ailesi onun komadan çıkmayacağını düşünüp en sonunda onu bırakıp gitmişlerdi. O zamanlarda Aren onunla olmuştu. Ama o da neler olduğunu, neden komaya girdiğini bilmiyordu. Neden komaya girdiği bilinmiyor. Onu asla öğrenemeyeceğiz. Ya da belki bir gün… kim bilir?

Ve Uraz Aksan. Küçük yaşta babasını kaybetmişti ve öyle korkmuştu ki, buralardan gitmek istemişti. İnci’nin orada kalacağını bilse de gitmek istemişti. Daha çocuk olmasına rağmen İnci’yi korumak istemişti. Kendinden korumak istemişti. Çünkü babası öldüğünde annesi de kendisi de o kadar üzülmüş ve ağlamışlardı ki, çok hassaslaşmışlardı. Bu yüzden her şeye de tepki gösterebiliyorlardı. İnci tanıdığı iki tane Uraz olduğunu düşünüyordu ama aslında tanıdığı iki Uraz da aynı kişiydi. Uraz bunu İnci’ye bunu söyleyemiyordu. Çünkü korkuyordu. “Neden beni bıraktın?” diyecekti. “Neler oldu her şeyi anlat” diyecekti. Belki sakin karşılayacaktı ama bunları illaki soracaktı. Uraz ise asla “Her şeyi” İnci’ye anlatmaya hazır değildi. Tüm her şeyi anlatamazdı.

Son olarak İnci Soykan. O “Çardaktaki Kız’dı” ve her şeyinden mahrum bırakılmıştı. Tıpkı Uraz gibi. İnci’yi upuzun cümlelerle anlatmak istemiyorum. Çünkü İnci Soykan gerçekten anlatılmaz. Hissedilir. Onun kalbini hissetmelisiniz. O herkesten farklı. Çok farklı…

(İnci’nin Anlatımıyla)

Ahsen’e ne olmuştu bilmiyordum ve gidemiyordum da. Uraz demin apar topar evden çıkmıştı. Ama Ahsen o kadar uzun zaman dayanamazdı ki. Ölürdü. Hayır ölmemeliydi. O benim her şeyimdi. Bunu Semra’dan başkası yapmış olamazdı, değil mi? Bu sefer sınırını iyice aşmıştı. Sessiz kalmayacaktım. Kalmamalıydım. Bu kadar durmam bile hataydı. Çoktan tepki göstermem gerekiyordu.

Bacağımın ne durumda olduğunu bilmiyordum. Dünden beri hiç ayağa kalkmamıştım. Önümdeki çorba kasesini sehpaya koydum ve üzerimde örtük olan pikeyi açtım. Koltukta oturur pozisyona geldiğimde derin bir nefes aldım ve ayağımın geçmiş olmasını diledim.

Bugün Uraz’ın annesi ve teyzesi gelecekti. Eve gitmeliydim. Ama ya Ahsen? Ona ne olacaktı? Nasıldı? Yaşıyor muydu?

Yavaşça ayağa kalktım. Koltuğa tutunuyordum. Dikkatlice, elimi koltuktan çektikten sonra bir adım atmak için hamle yaptım. İlk adımımı attığımda sadece ufak bir ağrı hissettim. Diğer adımda da aynı. Sadece az bir ağrı hissediyordum. Bu adım atamayacağım gibi değildi. Birkaç saat önce ayağa dahi kalkamıyordum. Derin bir nefes aldım ve huzurla koltuğa geri oturdum. -Ahsen’i ve diğer olayları saymazsak huzurla tabii-

Telefonumu elime aldığımda ekranının biraz kırılmış olduğunu gördüm. Dün akşam olmuş olmalıydı. Saat 13.16’ydı ve Uraz daha gelmemişti. Kara kara bekliyordum ve gitmemek için kendimi çok zor tutuyordum. Sanırım gidecektim. Hemen ayağa kalktım ve telefonumu alarak kapıya doğru gittim. Yanımda dün akşam başka bir şey var mıydı bilmiyordum. Umursamadan kapıya giderken birden kapı çalma sesi geldi. Uraz gelmiş olmalıydı. Heyecanla kapıyı açtım. Karşımda iki tane kadın duruyordu. Biri daha genç gibiydi ama ikisi de kırklı yaşlarındalardı.

“Merhaba.” Dedim kapıdakilere. Kadınlardan daha genç gibi olan bana cevap verdi.

“Merhaba kızım. Yanlış geldik biz sanırım. Kusura bakma” dedi ve tam gideceklerken telaşla konuştum.

“Yok abla yanlış gelmediniz.” Dediğimde kadınlar bana baktılar. “Siz Uraz’a geldiniz değil mi?” dediğimde kadın kafasını salladı ve arkadaki kadın da onu onayladı. “O burada yaşıyor. Ben ona misafirliğe gelmiştim de bir işi çıkıp bir yere kadar gitmişti o. Siz gelin, gelir şimdi.” Dedim. Kadınlardan biri çok tatlı ve tanıdık bir yüze sahipti. Diğeri onun ablası gibiydi. Kadınlar başlarını salladılar ve içeri girdiler.

“Sen bu sitede mi oturuyorsun kızım? Nereden tanışıyorsunuz Uraz’la?” dediğinde beni havuza düşürmüştü demek istedim ama tabii ki öyle demedim.

“Evet, bende bu sitede oturuyorum. Karşı bloktayım. Uraz’la işten tanışıyoruz. Tesadüf oldu yani.” dediğimde kadınlar gülümsediler. “İnci ben. Siz?” dedim adını sorar gibi. Kadın elini uzattı ve tam yanıt verecekti ki kapı çaldı. Uraz mı gelmişti? “Siz içeri geçin abla ben kapıya bakayım.” Kadın başıyla beni onayladı. Gidip kapıyı açtım ve gelenin Uraz olduğunu gördüm. Bir de kollarındaki Ahsen…

Gözlerim korkuyla açıldı. “Ahs-” diye bağırırken Uraz Ahsen’i tutan ellerinden biriyle ağzımı kapattı.

“Yaşıyor. İnci o yaşıyor.” Dedi Uraz nefes nefese.

“Uraz. Annenler içeride.” Dediğimde Uraz tam konuşmak için ağzını açmıştı ki öylece donakaldı.

“Siz?” dedi ve yutkundu. “Siz tanıştınız mı annemle?” dedi. Kaşlarımı çattım.

“Tanışmamam mı gerekiyor?” dedim bozulmuş şekilde.

“Yok ondan değil. Neyse tamam şu anda Ahsen’e çare bulmalıyız. İnci, o ölecek. Daha fazla dayanamaz.” Dediğinde hızlıca Uraz’ın kollarındaki Ahsen’i kucağıma aldım. Zor da olsa taşıyordum. Uraz bir anda afallamıştı.

“İçeri gir. Ahsen ölmeyecek. O benim her şeyim. Yaşayacak!” dedim ve hızlı adımlarla asansöre doğru yürümeye başladım. Uraz arkamdan seslendi.

“İnci! Ne yapıyorsun? Kahretsin, beni bu durumda bırakma!” Uraz benim peşimden gelse annesi afallayacaktı. Çünkü bir anda ben gitmiş olacaktım ve Uraz da ortalıklarda olmayacaktı. Uraz telaşla eve girerken ben çoktan asansörle aşağı inmiştim bile. Ahsen’in üzerindeki kanlar soğumuştu. Ama sanki… sanki birisi onu öldürmek istememişti. Sadece acı çektirmek istemişti. Çünkü yaşıyordu. Kalbi atıyordu ama çok acı çekmiş olmalıydı. Hastaneye götüremezdim. Bıçağı kimin sapladığını araştırırlardı ve eğer ki bu Semra’ysa ben ondan intikamımı alamadan içeri girerdi. Serbest bırakmazlardı. Eve götürmeliydim. Koşa koşa kendi bloğuma girdim ve artık ağlamıyordum bile. Evin anahtarı neredeydi? Ahsen’i hafifçe kapıya yasladım ve ceplerimi karıştırdığımda anahtarların orada olduğunu gördüm. Hemen kapıyı açtım ve Ahsen’i içeri soktum. Salondaki yeşil koltuğumun üzerine yatırıp üstünü örttüm. O sırada kedim duman da bacaklarıma sürtünüyordu. Duman’ın başını okşadım ve hemen yatak odamdan ilk yardım çantasını aldım. Ahsen’in omzundaki yara ölümcül değildi ama çok canı yanmış olmalıydı. Hemen omzuna pansuman yaptım ve soğumuş kanı temizledim. Bağıramamıştı. Belki bağırmak için çabalamıştı ama ses çıkartamamıştı. Tiz bir ses dökülmüştü belki boğazlarından. Yardım isteyemezdi ki o…

Ona da bunu o adamlar mı yapmıştı? Onlar Semra’nın adamları mıydı? Geçen gün Beliz’le konuşmuştuk. Her şeyi anlattığımda bana demişti ki:

“Neden ben? Bunları neden ben yaşıyorum demiyor musun?” demişti. Bende ona bir hikâye anlatmıştım. Ashe’nin yaşadıklarını anlatmıştım.

Ashe daha 6 yaşındayken, 27 yaşındaki annesini kaybetmişti. Polis memuru babası ona ve kardeşine baktı. Babası o zamanki siyahî ailelerin yaptığı gibi oğlunun zayıf ve çelimsiz olduğu için futbol oynamasını yasakladı. Tenis oynamak için ne zengin bir mahallede oturuyordu ne de dolarları vardı. O dönemde hem siyah hem yetenekli olmak şişedeki iki akrep gibiydi, ikisinden birisi yok olacaktı. Ama Ashe'in yeteneğinin önünde hiçbir şey duramayacaktı.

Amerikan Davis Cup takımına seçilen ilk siyahi tenisçi olduğunda 20 yaşındaydı. 5 yıl sonra 1968'de Amerika Açık'ı kazandı. 1975'te Jimmy Connors karşısında Wimbledon tarihini değiştirecek ve bu kupayı kazanan ilk ve son siyahi oyuncu olarak tarihe geçecekti.

Geçirdiği kalp ameliyatı sonrası 1980 yılında tenis kariyerine son verdi. Sivil hakların mücadelesi kendisini öyle adamıştı ki, 1992 yılında Haitili göçmenler için uygulanan politikaları protesto için gittiği Beyaz Saray önünde gözaltına alındı. Siyahların gördüğü ikinci sınıf muamelemeyi anlatmak için "zenci olmak AIDS'li olmaktan daha zordu" diyecekti.

Ölümcül AIDS hastalığı sonucu 50 yaşında hayata gözlerini yumduğunda tenis tarihinin belki en başarılı değil ama hüzünlü sayfalarından biri kapanıyordu.

Arthur Ashe'i bugün bile saygıyla anılmasını sağlayan sadece büyük bir sporcu olması değildi elbette... Belki de dünyanın en iyi tenisçisi arasında ilk 10'a bile giremeyecekti. Ama O'nu büyük yapan başka şeyler vardı...

Hastalandığında dünyanın her köşesindeki hayranlarından gelen mektupları cevaplardı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu: "Neden Tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?"

Arthur Ashe buna şu cevabı vermişti:

"Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisi öğrenir, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir, 4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Ve bugün sancı çekerken, Tanrı'ya 'Niye ben?' mi demeliyim? Mutluluk insanı tatlı yapar. Zorluklar güçlü yapar. Hüzün ise insan yapar. Yenilgi mütevazı yapar. Başarı insanı ışıldatır. Ama yalnız Tanrı, yolumuza devam etmemizi sağlar. Tanrı'ya asla 'Niye ben?' diye sormayın... Ne olacaksa olacak. O'nun kendine has usulleri vardır. Her şey kendi iyiliği için olur. İnancınızı koruyun..."

Ben Beliz’e bu hikâyeyi anlattıktan sonra bundan çok etkilenmişti ve ağlamaya başlamıştı. Belki de onun da kendine göre sorunları vardı. Kimseye anlatmak istemediği…

(Beliz’in Anlatımıyla)

Ben Beliz. Beliz Avcı. Daha önce benim düşüncelerime hiç tanık olmamıştınız. Hikayemi öğrenmeye, hazır mısınız?

Beliz isminin anlamı “Narin ve hoş kokulu” demektir. Adımı annem seçmiş. Narin bir kız olmam ve hep güzel kokulu olmam için. Annem hep bana “Kız gibi ol” derdi. “Biraz narin ol. İsminin hakkını ver.” Deyip dururdu. Bense içimden geldiği gibi davranmak isterdim. Narin değil de güçlü olmak isterdim. Bir da ablam vardı. Adı Bengü. Ben doğmadan önce ismimin Özgür olmasını istemiş. Kız da olsam erkek de olsam ismim Özgür olsun istemiş. Kimseye bağlı olmamam ve ismim gibi özgür olmam için. Ama annemler bunu kabul etmemiş.

“Kız dediğin öyle özgür olmaz, evinde oturur” demişler. Bunun sonrasında ablam uzun süre annemlerle konuşmamış. Ben doğduğumda beni ilk gören ablam olmuş. Çünkü babam zaten hastanede bile değilmiş. Annem bana küçükken pek bakmadı. Ben süt içmeyi bıraktıktan sonra beni daha çok ablam büyüttü. Evet ailecek yaşıyorduk ama ablam dışında hiçbir aile ferdiyle konuşmuyordum bile. Hep yalnızdım. Tek arkadaşım İnci’ydi. Bir de ablam. Ama ablam da benden uzaklaşmıştı. Nedenini yeni yeni anlıyordum. Anlamak istemiyordum ama anlayabiliyordum. Benim psikolojik sorunlarım var. İnsanlarla normal şekilde konuşabiliyorum, iletişim kurabiliyorum. Bu o türden bir psikolojik bir rahatsızlık değil. Benim yaşadığım hastalığın adı kleptomaniymiş. Öyle diyorlar. Tıpta:

“Kişinin gerçekten ihtiyaç duymadığı halde eşyaları çalma dürtüsü geliştirmesi ve bu dürtülere tekrar tekrar direnememesi” şeklinde cevap verilebilir. Kleptomani hastalarının çoğu, psikiyatrik destek almaktan korktukları için gizlilik ve utanç içinde yaşarlar. Ben öyle miydim? Kabullenemem. Ben hırsız değilim. Hiçbir zaman da olmadım. Olmayacağım. Hasta da değilim. Kimse de bilmeyecek. Şu ana kadar bilen sadece ablam var. O da öğrendiği günden sonra benden uzaklaşmıştı.

Ben, geçen gün… ben geçen gün İnci’nin evinden de bir şey almıştım. İstemiyordum! İhtiyacım da yoktu! Ama karşı koyamadım. Koyamıyorum…

Onun altınlarını almıştım. Evet, yapmıştım. Ben yapmıştım. En eski arkadaşı olan ben. O gece eve geldiğimde saatlerce ağlamıştım. Onları geri bırakmam gerekiyordu. Bunu biliyordum ama yapamıyordum. Korkuyordum. Ya İnci fark ederse diye. Ya fark eder de benimle konuşmazsa diye…

Zordu. Çok zordu bunları yaşamak. Anlayamazlardı. Kimse anlayamazdı beni. Benim yaşadıklarımı.

(İnci’nin Anlatımıyla)

Annemin yanındayım. Ahsen’i evde bırakmak zorundaydım çünkü artık annemi görme zamanım gelmişti. Ona kan bulunduğundan beri hiç görmemiştim. Yarın taburcu oluyormuş. Babam annemin yanından hiç ayrılmamıştı.

“Annem.” Dedim yatakta yatan annemin elini tutarken.

“Kızım benim.” Dedi annem beni kendine çekip sarılarak.

“Bulundu anne. Kan bulundu. Yaşayacaksın.” Derken annem gülümsedi.

“Senin o güzeller güzeli arkadaşın sayesinde hepsi. Pek güzel kız. Adı neydi?” dedi ve biraz durdu. “Aren” dedi “Aren’di değil mi adı?”

“Evet. Aren” dediğimde annem derin bir nefes aldı.

“O arkadaşını bence hiç kaybetme kızım. Soğuk gibi duruyor ama kötü birisi olsa böyle bir iyilik yapmaz. Umurunda olmaz.” Annemin söylediklerinin üzerine kafamı aşağı yukarı salladım. Daha sonra annem olduğu yerde biraz dikildi.

“Kızım. Eve geri gelsene. Çok özlüyoruz seni. Sensiz ev çok sessiz.” Dediğinde bir anlığına gözlerimi kapattım.

“Anne… yani biliyorsun ben geri gelemem. Hayatımı kurdum. İyiyim merak etme. Hem beni özleyen babam değil ki sensin. Ne olur ısrar etme.” Diye cevapladım. Annem kafasını onaylar şekilde salladı.

“Tamam kızım. Sen nasıl rahat ediyorsan öyle yap.” Deyip alnımdan öptü.

“Anne, Ahsen biraz hasta da ona ben bakıyorum. Gideyim şimdi zaten sen yarın taburcu olacaksın. Bir şeye ihtiyacın olursa hemen beni ara.”

“Ah, Ahsen mi hasta? Çok geçmiş olsun. Çok narin bir kız. Umarım hemen iyileşir.” Dedi annem.

“Umarım. Umarım dediğin gibi olur. Kendine dikkat et. Görüşürüz anne.” Dedim kapıdan çıkarken. Annem el salladığında hastane odasından çıktım ve koltukta hala üzgün bir halde oturan babamı gördüm. Birkaç saniye göz göze geldiğimizde gözlerimi kaçırıp oradan uzaklaştım. Ahsen uyanmış mıydı acaba? Hızlıca eve gidip onunla ilgilenmeliydim. Acaba Uraz ne yapmıştı?

BÖLÜM 16

BAŞLANGICIN BİTİŞİ

Başlamadan ne olacağını bilemezsin. Kimin ne olduğunu anlayamazsın. Başlamak gerekir ancak çevrede yaşananlar bizi havada uçan her toz tanesinden dahi şüphelenmek zorunda bırakabilir. Resimdeki her bir kişiden. Ailenden dahi. Biz duygusuz değildik. Duygusuz olmak zorunda bırakılacaktık. Parçalar birleştiğinde ortaya mantıklı düşünce ve kaynaklar çıkıyor.

Ahsen’in benimle aynı gün yan sokağımda vurulması. Aren’in beni o gece Semra’dan şüphelenip takip etmesi. Bir anda altınlarımın kaybolması. Annemin babamdan korkması. Uraz’ın annesiyle tanıştığımı Uraz’a söylediğimde telaşlanması ve en sonda bunları yapan Semra’ysa bunları neden yaptığı. Nedensiz bir şekilde bunları neden yapsın ki?

Daha yaşananların burasında olmasına rağmen hep düştük ama sonunda kalktık. Ayağımıza taş takıldı diye yolumuzdan mı dönseydik? Evet, hiç kolay değil ancak isyan ederek derde çare bulunmaz. Çaba göstermeliyiz. Kaderimizi kolaylaştırmak için çabalamalı ve sakin kalarak önümüze çıkan her taşı alıp yan tarafa koymalıyız. Yaşam sitesine taşınırken aynen şöyle demiştim:

“Yaşat beni Yaşam Sitesi!” sanırım Yaşam Sitesi beni yaşatmıyordu ama öldürmüyordu da. Arafta kalmış gibiydim. Hangisine çare bulmalıydım? Her yükün altında ben mi olmak zorundaydım? Uzun süre diğer arkadaşlarımı dahi görememiştim. Hafta sonundan sonra onları da görmek istiyordum. Günlerdir nöbetler dışında hiç oturmamıştım bile.

Annemin yanından döndüğümde koltukta uyanık olan Ahsen’i gördüm. Hemen koşa koşa yanına gidip çömeldim. “Ahsen! İyi misin? Ben. Ben dün akşam seni gördüm. Gördüm ama konuşamadım. Ağzımdan bir çığlık bile dökülemedi. Dilim tutulmuştu sanki. Çok korktum. İyisin değil mi?” dediğimde Ahsen konuşmak için ağzını araladı ama ağzından kelimelerin çıkmayacağını anladığı için ağzını kapatıp kâğıt kalem veya farklı bir iletişim aracı aramaya çalıştı. “Ahsen. Dur kâğıt kalem aramana gerek yok.” Dediğimde Ahsen kafasını bana çevirdi. Elleriyle ‘Neden’ işareti yaptı.

“Çünkü ben artık işaret dilini öğrendim.” Dediğimde gözleri şaşkınlıkla açıldı. Evet, Ahsen için bulduğum her boş vakitte işaret dilini öğrenmiştim. Özellikle nöbetlerde vaktim oluyordu. Ahsen yerinden uzanıp omzundaki yarayı umursamadan bana sarıldı. Bende ona karşılık verdim ve biraz sonra geri çekilerek işaret diliyle bir şeyler anlatmaya başladı.

“Çok iyiyim İnci’m merak etme. Dün akşam…” dedi ve biraz durdu. “Dün akşam sana da mı bir şey yaptılar?” dedi kısa kesilmiş saçlarıma bakarak. Gözlerimi kaçırdım ve kendimi hazır hissettiğimde konuşmaya başladım.

“Yapmışlar. Bilmiyordum ama. Yapmışlar. Çok bir şey değil canım giden saç olsun.” Derken bu cümleleri zorlukla tamamlamıştım. Ahsen bir anda tekrar bana sarılarak ağlamaya başladı. Acı bir gülümsemeyle bende ona sarıldım. Bir süre öyle durduktan sonra geri çekildik ve Ahsen tekrar işaret diliyle bir şeyler anlatmaya başladı.

“Ben iyiyim. Eve gideyim. Zaten evim buraya yakın. Hem bir de benim çiçekçi dükkânım var sana hiç bahsedememiştim ona bakmam lazım giderken.” Dediğinde gözlerim merakla açıldı.

“Çiçekçi dükkânın mı var? Bir gün kesinlikle geleceğim! Ama eve gitme konusunda emin misin? Bir şey olursa ne olacak?”

“Merak erme kendimi iyi hissediyorum bir şey olmaz. Hem zaten bir şey olursa seni çağırırım.” Dediğinde kafamı mecburi şekilde aşağı yukarı salladım. Yavaşça koltuktan kalktı ve gitmek için el salladı.

“Dur bekle!” dedim ve yan odaya koşup telefonunu alıp ona uzattım. “Al. Dün düşmüş.” Dediğimde gülümseyerek telefonu aldı. Onu kapıdan geçirdikten sonra derin bir nefes alarak salona geri döndüm. O sırada telefonum çaldı. Ayza arıyordu. Telefonu açıp kulağıma yaklaştırdım.

“Alo İnci nasılsın?” dedi Ayza. Kötüyüm diyemediğim için neşeli olmasına dikkat ettiğim ses tonuyla:

“İyiyim sen nasılsın?” dedim.

“Bende iyiyim. Seni bu akşamki site daveti için aradım. Sen ilk geldiğinde bir kere yapmıştık ya, ondan. Merak etme bu sefer suya düşmezsin.” Dediğinde düşünmeye başladım. Ayza’yı kıramazdım. Hem belki kafamı dağıtırdım.

“Tamam gelirim. 18.00’de değil mi?” deyince olumlu cevabımdan sonra Ayza sevinçle güldü.

“Evet o saatte. O zaman görüşürüz.” Dedi.

“Görüşürüz.” Dediğimde telefonu kapattık. Önce şu kaybolan altınlarımı bir aramalıydım. Geçen gün baktığımda bulamamıştım ama herhalde evin içinde bir yerlerdedir. Uçup gitmeyecek ya.

Önce banyoya gittim ve oraları aradım. Sonra salonu, sonra yatak odasını…

Yatak odasını aramaya gittiğimde önce giysi dolabının kapağını açtım. Yorganları ve pikeleri de çıkardım. Kıyafetleri biraz dağıttım. Elimi dolabın arkasına uzattığımda, avcuma bir kâğıt temas etti. Kaşlarımı çattım ve kâğıdı aldım. Bu bir fotoğraftı. Yatağa oturup fotoğrafa baktığımda çatık kaşlarım birden gevşedi. Fotoğraftakiler Kadir amca, Efsun teyze, annem ve babamdı. Sahilde çekilmiş bir fotoğraftı. Gözlerim Efsun teyzenin üzerinde oyalandığında beni rahatsız eden şeyler vardı. Ben sanki…

Ben Efsun teyzeyi görmüş gibiydim. Belki de çok yakın bir zamanda. Düşündüm. Gözlerim fotoğrafın üzerinde oyalandı ve birden kafama bir şey dank etti.

Bizim Uraz’ın annesi. Sabah Uraz Ahsen’i getirdiğinde annesini görmüştüm! Uraz tanıştığımı duyduğunda telaşlanmıştı. Belli etmemeye çalışmıştı. O Uraz, bu Uraz’dı! Beni kandırmıştı. Biliyordu!

Nefes alamaz hale geldiğimde, fotoğrafı katlayıp cebime sokuşturdum. Sakin olmalısın İnci. Sakin olmalısın…

Dakikalarca düzelebilmek için yatağımda oturdum. Akşam söylememeliydim. Hayır. Ne yapacaktım? Allah kahretsin altınlar da yoktu! Artık aramaktan kafayı yemiştim ve salona oturup en son altınlarla ne yaptığımı düşünmeye başladım. Bu altınları çocukluğumdan beri bir kuruşunu dahi harcamadığım kumbaramdaki paralarla yaptırmıştım. Eve taşındığımda giydi dolabımın arkasına koymuştum ve en son Beliz gelmeden bir gün önce orada olup olmadıklarına bakmıştım.

Beliz gelmeden bir gün önce…

Hayır. Olmaz. Olamaz. O böyle bir şeyi ölse de yapmaz. O benim kardeşim. Bunu düşünmem dahi hata! Ama… Ama ya altınları alan, Beliz’se…

Beliz gittikten bir-iki gün sonra altınlara baktığımda yerlerinde yoklardı. Ne düşüneceğimi bilemiyordum. Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdi. Ellerimi yüzüme yerleştirdim ve telaş içerisinde neler olduğunu düşünmeye başladım.

“Neyse ben bir kahve yapayım.” Diyerek ayağa kalkmıştım Beliz’in bana geldiği akşam

“Bende bir lavaboya girip sana yardım edeyim.” Demişti Beliz de. Lavabodan uzun bir süre dönmemişti ve döndüğünde biraz tedirgindi ama ben görmezden gelmiştim. Çantasına bir şeyler sokuşturmuştu. Onu da görmezden gelmiştim.

Şimdi anlıyordum. Bunu yapan, gerçekten oydu… her şey üst üste geliyordu. Kalbim sıkışırken hemen telefonumu alıp ona mesaj yazdım.

“Beliz nasılsın? Senin bana geldiğin günden sonra evdeki altınlarım kayboldu. Hiç görmüş müydün? Belki gördüysen yerini hatırlarsın diye soruyorum.”

Mesajı bu şekilde yazıp gönderdiğimde kıyafet seçmek için yatak odama gittim. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak zorundaydım. Buna mecburdum. Zamanı gelecekti ve her şey açıklığa kavuşacaktı. Bana koskocaman bir yalan söylenmişti.

Dolabıma bakındığımda sadece iki tane elbisem olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Zaten bir tanesini geçen partide giymiştim. Demek ki diğerini giymem gerekiyordu. Açık mavi renginde, kısa, sıfır kol ve belden sonrası bollaşan bir elbiseydi. Hemen elime aldım ve üzerime tuttum. Bence güzel olacaktı. Hızlıca kıyafeti üstüme giydim ancak giyerken bacağımda ufak bir ağrı oluştu. Sorun etmeyip elbiseyi tamamen giydim. Aynanın karşısında kendime baktığımda yüzümü saymazsak güzel görünüyordum. Saçlarımı hafif dalgalı yapmak istiyordum bu yüzden makyaj masamın önüne oturup maşayı fişe taktım. Acaba Beliz cevap yazmış mıydı? Maşa ısınana kadar salona gittim ve telefonumu alıp geri geldim. Yazmıştı.

“Neden bunu bana soruyorsun? Benim aldığımı falan mı düşündün? Altın falan görmedim.”

Böyle yazmıştı. Ne cevap vereceğimi bilemedim çünkü ona sormam çok saçmaydı. Tabii onu suçladığımı düşünecekti. Ne bekliyordum ki? Hemen cevap yazmaya koyuldum.

Hayır seni suçlamıyorum. Sadece belki görmüşündür diye sordum. Bir ara görüşelim mi?”

Yazdım. Daha sonra saçlarımı yaptım. Ardından hafif de bir makyaj yaptım. Saat 17.37’ydi. Hazırlanmam bittiğinde çantamı ve telefonumu alıp evden çıktım. Uraz da burada olacaktı. Nasıl davranacaktım?

Koyu mavi bir topuklu ayakkabı giymiştim. Sitenin bahçesine indiğimde herkesin eğlenmeye, şimdiden başladığını gördüm. Mercan ve Mete’yi gördüğümde onların yanına doğru ilerledim.

“Selam.” Dedim yanlarına vardığımda.

“Selam. Vay! İnci çok güzel olmuşsun.” Dedi Mercan pembe mini elbisesiyle.

“Teşekkür ederim. Sen de harika görünüyorsun!” dediğimde Mete beni onayladı.

“Bence de.” Dedi. Mercan kaşlarını çatarak ona döndü.

“Anlaşmamızı unutma!” dedi. Mete nefesini verdikten sonra soru sorar gibi kafamı salladım. Mercan şöyle anlatmaya başladı:

“Mete benden hoşlanıyormuş. Ben de aslında hoşlanıyor gibiyim ama pek emin değilim o yüzden birbirimizi tanımaya çalışıyoruz. Hemen sevgili olmak istemedik.” Dediğinde Mete araya girdi.

“Sen istemedin.”

“Ben istemedim.” Diye düzeltti Mercan. Kıkırdayarak onlara baktım.

“Çocuk gibisiniz gerçekten.” Dedim gülmemin arasından. Mercan alayla gözlerini devirdi. Mete ise onu taklit etti. “Neyse ben Ayza’yı bulayım. Size iyi eğlenceler.” Dedim ikisine dalga geçerek bakarken. Daha sonra yanlarından uzaklaştım ve kurulan sahnenin yanındaki Ayza’yı gördüm. Geçen seferde sahne kurulmamıştı. Acaba neden bu sefer kurmuşlardı? Birisi konuşma mı yapacaktı?

“Ayza!” diye seslendim siyah, uzun, yırtmaçlı bir elbise giymiş Ayza’ya bakarak.

“Ah, İnci! Çok güzel olmuşsun hoş geldin.” Dedi.

“Sen de muhteşem olmuşsun ve buralar da çok güzel olmuş.” Dedim etrafa bakarak. Daha sonra tekrar konuşmaya başladım. “Bu sahne neden burada? Geçen sefer yoktu.”

“Çok özel bir misafirimiz konuşma yapacak. Zaten biz bizeyiz. Kendisi bu sitede yaşamıyor ama hepimiz onu çok yakından tanıyoruz.” Dediğinde iyice meraklanmıştım.

“Tamam o zaman ben şu sahnenin en yakınındaki masaya oturuyorum.” Dediğimde beni onayladı. Daha sonra gidip masaya oturdum. Sonra yanıma Aren ve Zümra geldi. Bir anda şaşırmıştım. Gelmezler diye düşünüyordum. Bizim sitemizde düzenlenen partilerde tüm tanıdıklarımız olurdu. Bu siteden olmasa bile. Bu yüzden herkes herkesi artık tanımıştı.

Aren’i gördüğümde ağzım açık kalmıştı. Simsiyah kısa bir elbise giymişti ve ona o kadar yakışmıştı ki! Saçlarını düzleştirmiş ve kırmızı bir ruj sürmüştü. Göz kamaştırıcı görünüyordu. Ondan bu kadar uğraşmasını beklemezdim. Zümra ise gri saçlarıyla uyumlu, kırçıllı ve püsküllü bir elbise giymişti.

“İnci selam!” dedi Zümra heyecanla yanıma otururken.

“Selam. Gelmezsiniz diye düşünüyordum.” Dediğimde Zümra dudaklarını büktü.

“Böyle bir eğlenceyi hiç kaçırır mıyım?” dedi sahneye bakarak. Daha sonra Aren’e döndü. “Onu biraz zor getirdim ama olsun.” Kafasıyla Aren’i gösterdi. Daha sonra yanımıza Ahsen geldi. Kısa sarı saçlarını taramış ve çiçekli bir elbise giymişti. Her zamanki gibi çok şirin görünüyordu. Omzu da iyi gibiydi.

“Ahsen, hoş geldin!” dedi Zümra. Bu ikisi gerçekten aynıydı. Çocuk gibilerdi ama gerektiği zaman da mantıklı oluyorlardı. Birbirlerine sarıldılar ve daha sonra Ahsen’le ben sarıldım. Aren’e göz ucuyla baktığımda Ahsen’e gülümsediğini gördüm ancak bir şey söylemedim. Ahsen yanımıza oturdu ve sahneye baktı. İşaret diliyle:

“Çok güzel bir yer olmuş burası. Geçen sefer daha sadeydi.” Dedi. Kafamı sallayıp onu onayladım. Yanımıza gelmekte olan Uraz’ı gördüm. Siyah bir gömlek giymişti. Altına da siyah bir kot. Gelip tam yanıma oturdu.

“İyi akşamlar herkese.” Dedi. Uraz… benim çocukluk arkadaşım Uraz… beni kandırmıştı.

“İyi akşamlar.” Dedim onu izlemeye dalmışken. Daha sonra Uraz kafasını bana çevirdiğinde yutkundu. Kafamı ona döndürdüm.

“Ne oldu?” diye sordum.

“Yok. Yok bir şey.” Deyip biraz durdu ve “Çok güzel olmuşsun.” Diye itiraf etti. Bir an içimde garip bir his oluştu. Artık kiminle konuştuğumun farkındaydım.

“Teşekkür ederim.” Deyip önüme döndüm. Umarım bu geceyi bayılmadan atlatabilirdim. Mercan ve Mete de yanımıza oturdu. Ayza yavaşça sahneye çıkıp mikrofona yaklaştı.

“Öncelikle herkese iyi akşamlar dilerim.” Dediğinde herkes alkışladı. “Bugün bu sahnenin buraya kurulmasının önemli bir nedeni var. Çok özel bir misafirimiz buraya çıkacak. Onu zaten hepimiz tanıyoruz ama kendisinin size bir şeyler açıklaması gerekiyor. Şimdi, özel misafirimizi sahnemize alabiliriz.” Dedi ve hüzünlü bir gülümsemeyle sahne arkasındaki bir kişiye tutacaktan çıkardığı mikrofonu verdi. Sahneden indiğinde yanımıza gelip oturdu. Birkaç dakika sonra sahneye birisi çıktı. Merve çıktı. Bizim Merve. Mikrofon tutacağına mikrofonu taktıktan sonra derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.

“Herkese merhaba. Hepimiz yıllarca burada birbirimizi tanıyıp sevdik. Bu siteden olmayanları da yıllarca hep buraya davet ettiğiniz için hem arkadaşlarım hem de kendi adıma teşekkür ederim.” tekrar bir nefes aldı. “Nasıl konuşacağımı bilmiyorum ama herhalde direk konuya girmem gerekiyor. Ben birkaç yıldır İstanbul’da çalışıyorum. Ama ben buraya alışamadım. Ben bu yoğunluğa ayak uyduramıyorum. Buraya geldiğim günden beri başıma gelmeyen kalmadı. Ama bunun yanında sizleri de tanıdım. İlacım oldunuz. Ama ben artık evleniyorum. Bursa’ya dönüyorum. Gitmek zorundayım. Sizi çok seviyorum çünkü siz bana çok iyi geldiniz. Böyle olması gerekiyor. Ne bileyim belki bir gün bir yerlerde karşılaşırız. Beni affedin ve lütfen hiç unutmayın. Benim için hep güzel bir anı olarak kalacaksınız. Elveda.” Dedi ve bunları söylerken herkesin gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamıştı. Şoktaydım. Gidiyordu. Biz ona öyle alışmıştık ama gidiyordu. Sahneden yanımıza indiğinde herkes bir anda ayaklanıp sarılmak için yanına gitti. Bazıları ağlıyor, bazıları ise sadece üzülüyordu ama herkes ayı hisleri taşıyordu. Dakikalarca herkesle sarıldı. Ben de dahil. Çok uzun zamandır tanışmıyorduk ama hep tanışıyor gibiydik. Artık onun hikayesi, bizim hikayemizden çıkıyordu. Kendi masalına yol çizmek için evine dönüyordu. Belki evini alacaktı, bazı zorluklar çekecekti ama en sonunda mutlu olacaktı. Zorluklar yolunu kapatamazdı. Onu tanıdığım kadarıyla aynen böyle bir kızdı. O bizim hikayemizden çıksa da bu aslında onun başlangıcıydı. Onun masalı şimdi başlıyordu. Orada bize yer yoktu. Başkaları olacaktı. Belki bizi zamanla unutacaktı. Yüzlerimiz aklından silinecekti ama onun için hep “hayatının bir dönemindeki, güzel bir anı” olarak kalacaktık. Belki çocuklarına anlatacağı bir hikâye, belki de düşünüp düşünüp duygulanacağı bir anı olacaktı. O bu mutlu sonu hak etmişti. Belki de herkesten çok hak etmişti...

Merve. Merve Aköz. Artık Merve Altın olmuştu ve herkesle vedalaşıp site kapısında onu bekleyen taksiye binip gidiyordu. Son kez el salladı buraya. Hepimiz birlikte ona el salladık ve kalpler yaptık. Taksi gaza bastı ve bir süre sonra görünemeyecek kadar uzağa gittiler. Bu an, benim hikayemdeki Merve’nin son anlarıydı. Artık gitmişti.

*

Aradan yarım saat gibi bir süre geçti ve artık herkes eski haline dönmüştü ve yavaş yavaş eğlenmeye başlamışlardı. Merve’nin gidişini saymazsak parti çok güzel ilerliyordu. Uraz hep bir tedirginlik içerisindeydi ama belli etmemeye çalışıyordu. Konuşuyor, sohbet ediyorduk. Dakikalarım ilk defa normal geçiyordu. -Uraz’ın gerçek kimliğini öğrendiğimi saymazsak- Ayrıca işin garip kısmı, Aren de bugün eğlenmişti. Gülüyordu ve konuşuyordu. Dakikalar su gibi akıp geçti. Ben hala tedirgindim ve ne yapacağımı bilemiyordum. Efsun teyze şu anda bu sitedeydi ve Uraz da öyle. İki tane tanıdığım Uraz var sanıyordum meğer ikisi de aynı kişiymiş.

Ve yanımıza gelen Efsun teyzeyi gördüm…

“Çocuklar nasılsınız.” Dedi Efsun teyze. Kalbim gümlüyordu. Neredeyse bayılacaktım. Bizi bırakıp gitmişlerdi ve şimdi tam karşımdalardı. Ayrıca tektim. Annem yoktu. Babama ihtiyacım yoktu ama o da burada değildi. Tek başımaydım ve bunlarla mücadele etmem gerekiyordu.

Uraz kaskatı kesilmişti ve göz ucuyla bana bakıyordu. Tabii anlamadığımı sanıyordu.

Ya burada her şey başlayacaktı. Ya da her şey bitecekti.

“İyiyiz siz nasılsınız?” diye yanıtladım Efsun teyzeyi. Uraz korkmuş görünüyordu.

“İyiyim bende kızım.” Dediğinde aklıma bir plan gelmişti ama bu işin sonu kötü olabilirdi.

“Ah bu arada tanışamamıştık. Ben İnci. Sizin adınız nedir?” diye sordum. Uraz kıpırdanmaya başladı. Efsun teyze elini uzattığında Uraz etrafa Bakındı. Bir şeyler yapıp engellemek istiyordu ama artık çok geçti.

“Ben de Efsun.” Tüm sesler kafamda sustu. Efsunmuş. Oymuş.

Heyecan her yaşta güzel bir şeydir ama her durumda sonu güzel bitmez. Cesaretle atılan yanlış adımlar, insanı felakete sürükler. Bazen anlık heyecanlar ömür boyu yük olur insanın sırtına… pişmanlık olur, utanç olur. Vicdan azabı olur ki, çekmesi çok zordur. İnsanın kopartıp atamayacağı bağları vardır. Arkasını dönüp gidemeyeceği durumlar. Bütün bunlar anlık heyecanlara feda edilemez. Gözümüze toz pembe görünen her şey toz duman olur.

Hayat sadece anlık güzelliklerden ibaret değildir.

Cehennemi de bu dünyada yaşar insan…

Artık sağlıklı düşünemez durumdaydım. Gözlerim dolduğunda başımı Uraz’a çevirdim. Kafasını bana döndürdüğünde özür diler gibi baktı. Anladığımı biliyordu. Gerçekten yapmıştı. Bana yalan söylemişti. Aylarca beni ayakta uyutmuştu. Onu ona anlatmıştım ama o hiçbir şey dememişti. Geriye doğru bir adım attım. Masadaki herkes Uraz’la bize bakıyordu. Gözümden ilk damla düşerken adım adım geriye gidiyordum. Gözlerimde bir şeyler uçuşuyor, başım dönüyordu. Uraz bana doğru bir adım attı.

“İnci…” dedi.

“SUS!” diye bağırdım. “Kes sesini!” dedim ve geriye doğru koşmaya başladım.

“İnci dur!” dedi Uraz arkamdan. Saat gecenin 22.28’iydi.

“Taksi!” diye bağırdım Uraz bana yetişmeden. Taksi durduğu gibi atladım ve hızla kapıyı kapattım. Ben tam kapıyı kapattığım anda Uraz bana yetişmişti.

“İnci aç kapıyı! Ne olur? İn anlatayım lütfen!”

“Abi sür!” diye bağırdım taksiciye. Adam arabayı hareket ettirdiğinde Uraz aklını kaçıracak gibiydi.

“Nereye?” diye sordu taksici yolda giderken.

“Abi ben sana tarif edeceğim sen sür.” Diye cevapladım.

Dakikalarca yol gittik. Bense hep düşündüm. Gözlerimin içine baka baka bana yalan söylediği geldi aklıma…

Gerçek ne kadar acı olursa olsun, hiçbir şey insanı yalan kadar yaralayamazdı.

Ormana varmıştık. Ormana. Semra’nın bana seçim sunduğu ormana. Uraz’la sabaha kadar durduğumuz ormana. Taksiden yanımdaki cüzdandan ücreti ödeyip indim. Koşa koşa ormanın içine girdim ve arık yolumu biliyordum. Bu sefer kaybolmazdım. Uraz’la sabaha kadar durduğumuz kayalıklara geldiğimde oraya oturdum.

Onlar bizi terk edip gitmişlerdi ve buna üzülen en çok annem ve bendim.

İnsan kısacık ömrü olan bir canlıydı ve bu kadar yalanlar içinde kalmamalıydı. Taşları sinirle uçuruma fırlattım ve ellerimi alnıma yasladım. Annem öğrenmemeliydi. Asla bilmemeliydi. Çok üzülürdü.

Arkamdan sesler geliyordu. Çalı sesleri. Daha sonra bir cümle.

“İnci! Ne olur dinle beni.” Panikle ayağa kalkıp arkamı döndüm. Gelen Uraz’dı.

“Git buradan!” diye bağırdım yere bakarken.

“Ama-” derken sözünü kestim.

“GİT!” Uraz derin bir nefes aldı.

“İnci gerçekten çok haklısın ama, sana söyleyemezdim bunu.”

“Ne konuşuyorsun sen be? Zaten ben haklıyım şu anda! Yıllar önce bırakıp gitmek nasıldı? Güzel miydi? Sen benim, aylarca gözlerimin içine baka baka yalan söyledin.” Dediğimde Uraz gözlerini kapatmış beni dinliyordu.

“Bildiğin gibi değil İnci. Nedenlerimiz vardı bi-”

“Anlat. Dinliyorum oğlum anlatsana. Ne nedeniniz vardı?” dedim kollarımı önümde bağlarken.

“Biz… yani, ben bunu. Söyleyemem sana…”

“Hah! Öyle mi? O zaman def ol git buradan!” dedim ormanı göstererek. “Yalancısın. Sen çok yalancısın. Sana zerre kadar güvenim kalmadı be. Semra’ya bile senden daha çok güveniyorum.” Son cümlem çok ağırdı. Biliyordum ama hak etmişti. Gözlerim yine dolmuştu.

“Sakın.” Dedim parmağımı ona doğru uzatarak. “Sakın peşimden gelme. Sakın.” Dedim ve yerdeki çantamı kaptığım gibi oradan uzaklaştım, ana yola yürüdüm. Yapacağım şey belliydi. Gidecektim. Kimsenin tahmin etmeyeceği bir yere. Edemeyeceği kadar uzaklara…

BÖLÜM 17

YENİ BAŞLANGIÇLAR

-İstanbul Havalimanı-

Yalanlar ve gerçekler. Yalanlar iyi de gelse gerçekler önemlidir. Yalanla her şey düzelse de aslında düzelten gerçeklerdir. Gitmek veya kalmak tüm hayatımı değiştirecekti. Birinde sevdiklerim ve yalanlar. Diğerinde gerçekler ve ben.

Ben gerçekleri ve kendimi seçtim. Belki bencillik yapmıştım. Sevdiklerimi ardımda bırakmıştım ama sahtelerden arınmıştım.

Şu anda İstanbul havalimanındayım ve birazdan uçağım kalkacaktı. Hızla eve gidip tüm her şeyimi valize doldurmuş ve kimse beni görmeden buraya gelmiştim. Ben gidiyordum. Paris’e gidiyordum. İşimi ayarlamıştım. Yılda yirmi günden fazla izin vermiyorlardı. Bende işimi Fransa-Paris’e aktarmak için başvuru yaptım. Öyle şanslıydım ki hemen kabul edildi. O an dünyalar benim olmuştu.

08.40’da uçak kalkacaktı. Daha zaman vardı çünkü ben buraya gecenin bir yarısı gelmiştim. Uçağın kalkmasına daha altı saat gibi bir zaman vardı. Uyuyacaktım. Çünkü düşüncelerden uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Her zamandan çok…

(6 Saat Sonra)

“Sayın yolcularımız, İstanbul-Paris uçağı, on dakika sonra kalkmış olacaktır. Bu uçağı kullanacak yollarımızın, yerlerini alması, ricada bulunur.” Bu anonsun sesiyle uyandığımda telaşla ayağa kalktım ve hızlı adımlarla kendi uçağıma doğru ilerledim. Kalkmasına beş dakika kala yerimi alabilmiştim. Özellikle cam kenarını seçmiştim. Gökyüzü belki içimdeki sıkıntıları alır götürür diye.

Annem duyarsa çok üzülecekti. Efsun teyzeden hesap sormak isteyecekti. Uraz’a bir şey demeyecekti belki ama Uraz da üzülecekti. Pişmanlıktan.

Benim üzüldüğüm gitmeleri değildi aslında. Bana aylarca yalan söylemesiydi. Ben ona çocukken onunla yaşadığım şeyleri anlattığımda beni dinlemesi ve hiçbir şey söylememesiydi. Oysaki ben ona alışmıştım.

Uçak kalkıyordu ve beni yaklaşık dört saatlik bir yolculuk bekliyordu.

(Uraz’ın Anlatımıyla)

“Allah kahretsin! Bartu ne yapacaksan yap ve bana İnci’nin nerede olduğunu bul!” dedim yanımdaki vazoyu yere fırlatırken. Bartu koltuğa otururken:

“Abi sakin ol. Nereye gidecek? İllaki sonunda eve dönecek. Sıkma bu kadar kendini. Rahat ol.” Dedi ve dilini damağına vurdu. “Ama yani sende aylarca kızdan ne saklamışsın o da hakl-” derken sözünü kestim.

“Kes sesini!” dedim ve elimi boynuma götürdüm. “Neler olduğunu biliyorsun. Neden söylemediğimi de biliyorsun.”

“Onun da öğrenmeye hakkı var Uraz. Bence iyi düşün yoksa kızı tamamen kaybedersin. Benden söylemesi.” Dedi ellerini yana açarken. Şu anda Bartu’nun ofisindeydik ve ben sinir krizi geçiriyordum.

“Ben gidiyorum.” Dedim ve masadan telefonumu alıp hızla ofisten çıktım. Bartu arkamdan seslenmeye bile vakit bulamamıştı. Aşağı indiğim gibi arabama bindim ve emniyet kemerimi taktım. Arabayı çalıştırdığımda radyodan kendi kendine bir müzik açıldı.

“Keşke hislerimi sana açıkça anlatabilseydim,

Sana deli gibi âşık olduğumu söyleyebilseydim…” radyodan çıkan şarkıyla birden frene bastım.

Oysa bütün cesaretimi toplayıp sana gelmiştim,

Senin için çarpan şu kalbi gör istemiştim,

Tam elini tutacakken, aşkımı itiraf edecekken,

Sokaktan gelen o sesle yıkıldı düny-” radyoyu kapatıp tekrar arabayı sürmeye başladım. Keşke gerçekten hislerimi söyleseydim. Onu seviyordum. Her şeyden ve herkesten daha çok seviyordum. Belki ne hissettiğimi söyleseydim gitmezdi. Neredeydi?

Yolda giderken telefonum çaldı. Arayan Bartu’ydu. Telefonu açıp hoparlöre aldım.

“Ne istiyorsun Bartu?” dedim bıkkın bir sesle.

“Abi İnci yurt dışındaymış.” Dediğinde arabayı hemen sağa çektim ve telefonu elime aldım.

“Ne diyorsun lan? Nasıl yurt dışında?” dediğimde Bartu bir nefes verdi ve telefonuma bir mesaj geldi.

“Sen neresi varsa araştır dedin bende belki yurt dışına gitmiştir diye düşünüp İstanbul havalimanındaki kayıtlara girdim. Zaten savcı olduğum için direk attılar. İnci Soykan da onların arasında.” Dediğinde hemen cevap verdim.

“Nereye gitmiş?” dedim.

“Abi bilgisayarlarının sistemleri biraz kötüymüş ve herkesin güvenliği için şu anda sadece bu kadar görebiliyoruz.” Dediğinde direksiyonu tutan ellerim daha da sıkıldı.

“Kapat!” deyip telefonu yüzüne kapattım ve hızla arabayı tekrar sürmeye başladım.

(Tekrar İnci’nin Anlatımıyla)

Uçaktan İnmiştim ve valizimi de bulmuştum. Havalimanından çıktım ve Fransa Havasını içime çektim. Ben Fransa’nın başkenti olan Paris’te kalacaktım. Çünkü işim oraya yakındı. Gerçekten buradaydım ve buraya gelmiştim.

Sevdiklerimden binlerce kilometre uzaktaydım ama korkulardan ve yalanlardan da uzaktım. Yeni bir başlangıçtı bu. Benim hayatımın yeni bir başlangıcı.

Yeni başlangıçlar, yeni umutlar getirir. Belki burası bana çok iyi gelirdi…

Otobüs durağına gittim ve beklemeye başladım. Ben bu otobüslere gerçekten mahkumdum! Havalimanında burada bana gerekecek kartları ve başka şeyleri halletmiştim. Fransa vatandaşından hiçbir farkım kalmamıştı. Normalde tek kullanımlık kâğıt biletlerle ulaşım sağlanıyor ama havalimanına gelip giden otobüslerde bu geçmediği için “Navigo” kartı kullanılıyor. Havalimanından navigo kartını almıştım.

Otobüs geldiğinde önümden birkaç kişi bindi ve onların arkasından da ben bindim. Haydi bakalım. Nasıl iletişim kuracağım ben bu sürücüyle? Kartı nereye basacağım? İngilizcem biraz var da Fransızca da bilmiyorum yani.

“Merhaba amca.” Dedim İngilizce bir şekilde. Adam bana yanıt verdi:

“Merhaba?” tabii bunu İngilizce şekilde söylemişti. Kartı gösterdim ve ellerimle “Bilmiyorum” işareti yaptım. Allah’ım çok cahil gibi duruyorum! Çünkü gerçekten cahildim. Adam eliyle kart basma yerini gösterdi.

“He amca öyle desene.” Dediğimde Türkçe konuşmamam gerektiğini unutmuştum.

“Kızım sen Türk müsün?” dedi amca Türkçe bir şekilde. Hayda! Adam bizden çıktı.

“Amca neden başta söylemiyorsun ya? Yarım saattir can çekiştim burada İngilizce konuşayım diye!” dedim ve elimi başıma vurdum.

“Haydi kızım otur otur.” Dedi amca ve bende yerime oturdum. Ay çok saçma dakikalar yaşadım! Otobüs dakikalarca yol gitti. En sonunda ineceğim yere varmıştım. Sürücü amcaya el sallayıp indim. Eyfel kulesinin yanındaydım. Bunu da bu nedenle görmek kısmetmiş. Ne yapalım? Buraya gelmeden önce kalmak için birkaç otel araştırmıştım. İlk otele doğru yürümeye başladım. Psikolojimi ve düşüncelerimi kontrol altına almak istiyordum. Bu yüzden yaşananları, oldukça düşünmemeye çalışıyordum.

İlk otele varmıştım. Öyle kocaman, havuzlu ve harika bir otel değildi. Daha çok apart gibiydi ama sabah ve akşam yemekleri de vardı. Resepsiyondaki kadının yanına doğru gittim.

“Merhaba. Ben birkaç aylık burada kalmak istiyorum yeriniz var mı acaba?” dedim İngilizce bir biçimde. Kadın gülümsedi.

“Otelimize hoş geldiniz efendim. Ama maalesef şu anda tüm odalarımız dolu.” Dedi. Tabii bunları İngilizce olarak söylemişti.

“Anladım. İyi günler.” Dedim ve arkamı döndüm. Tam kapıdan çıkacaktım ki, karşımda bir silüet belirdi! Bismillah! Karşımda bembeyaz, arkasından ışık çıkan ak sakallı bir silüet duruyordu. Bir çığlık patlattım.

“İmdat! SEÇİLMİŞ KİŞİYMİŞİM! SİLÜET BENİ ALMAYA GELDİ!” diye bağırdım. Bunları Türkçe söylemiştim. Sonra birden önümdeki silüet hareket etti ve yana doğru yürüdü. Ben kalpten gitmek üzereyken ak sakallı silüetin arkasındaki güneşi gördüm. Tekrar adama baktığımda normal bir dede gördüm. Ne oluyor ya?

“Niçin bağırıyorsun sessiz olsana. Ben bir papazım!” dede İngilizce şekilde bunları söylediğinde kendimi tam arkamdaki koltuğa attım. Kalpten gidiyordum!

“Pardon dede. Yani papaz.” Dedim ve bunu Türkçe söylediğimde cümleyi İngilizce şekilde tekrarladım. Sonra hemen oradan kendimi dışarı attım ve derin bir nefes aldım. Ne yaşamıştım ben ya? Kendimi toparladığımda diğer otele doğru yürümeye başladım. Paris’te komik anılarım da birikecekti. Diğer otele vardığımda papaz görmemeyi umarak içeri girdim. Bu otel de diğeri gibiydi. Sabah akşam yemek vardı. Ama bu biraz daha uygun fiyatlıydı. Yine resepsiyonist kadının yanına gittim. Odalar ve fiyatlar hakkında konuştuktan sonra kadın, boş odaların olduğunu söyledi. Hemen oda kartımı aldım ve parayı da ödeyip odama geçtim.

Odaya girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey yatağın arkasındaki duvarın kahverengi oluşuydu. Çok güzel duruyordu. Oldukça temiz ve şık bir odaydı. Lavabosu da tertemizdi. Eşyalarımın rahatça sığabileceği bir eşya dolabı vardı. Yatağın yanında iki tane komidin, balkonun girişinin olduğu duvarda da bir makyaj masası vardı. Balkon küçüktü ama sorun etmedim. Bu fiyata çok iyi bir odaydı. Saat 15.59’du. Akşam yemeği saat 19.00’da başlıyordu. Yani daha zamanım vardı. Uyuyacaktım. Yorulmuştum. Bedenen değil, psikolojik olarak yorulmuştum…

*

(2 Gün Sonra)

Nasıl yaşayacaktım ve nasıl ayak uyduracaktım bilmiyordum. Belki alışırdım. Belki alışamazdım…

Nöbet çıkışındaydım. İlk nöbetimi tamamlamıştım ve beklediğimden daha iyi geçmişti. Hatta bir tane Türk’le karşılaşmıştım. O da yıllar önce kardeşiyle gelmiş Paris’e. Ailevi nedenler yüzünden gelmişler. Kızın adı İlay. Nöbetlerimizi hep beraber isteyecektik. Nöbette çok vakaya gitmemiştik. Hatta eğlenceli geçmişti. İlay çok tatlı bir kızdı. Benim orada onunla tanışmam gerçekten büyük şanstı. Şimdi otele geri dönecek ve uyuyacaktım. Tüm akşam uyanık olduğum için yorulmuştum. Öğleye kadar uyumak istiyordum. Şimdiden buraya alışmıştım. Psikolojik olarak düzelemesem de oralardan uzaklaşmak bana iyi gelmişti. Ama Ahsen’i, Ayza’yı, Mercan’ı, Aren’i ve Zümra’yı çok özlüyordum. Bir de annemi. Acaba ne yapmıştı? Benim yokluğumu anlamışlar mıydı? Ne gibi kıyametler kopuyordu acaba?

Bu artık beni gram ilgilendirmiyordu.

(6 Ay Sonra)

Saçlarım uzamıştı. Yalanlar yoktu. Kötülükler yoktu. Bugün de benim doğum günümdü. En mutlu günümdü. Nöbetten çıkıyordum ve birden konfeti patladı.

“İyi ki doğdun İnci’m!” dedi İlay. Anastasia da İlay’ı taklit etmeye ve Türkçe konuşmaya çalışarak.

“İyi ki doğdun İnci.” Dedi ama pek düzgün söyleyememişti. Birkaç kişi daha vardı ve İlay’ın elinde çikolatalı pasta vardı.

“Ay, teşekkür ederim!” dedim ve bunu İngilizce olarak da tekrarladım. Mumları üfledikten sonra geri çekildim ve gülüştük. İlay hemen mutfak tezgahına gidip pastayı kesti. Biz de o sırada masaya oturmuştuk. Artık İngilizcem daha akıcı olmuştu. Herkesle rahatça anlaşabiliyordum. İlay herkese birer dilim pasta kesip masaya koydu. Kendininkisini de alıp masaya oturduğunda heyecanla tekrar ayağa kalkıp tezgâhın aşağısında duran paketi alıp bana uzattı.

“Bu senin için.” Dedi. Herkesin anlayabilmesi için Türkçe konuşmamıştı.

“Teşekkür ederim!” dedim bende İngilizce şekilde. Hemen paketi açtım ve içinden çardakta kahve içen bir kız çıktı. Gözlerim özlemle açıldığında İlay merakla:

“Beğendin mi?” diye sordu. Ben özlemle çardağa bakıyordum. Daha sonra İlay’a döndüm.

“Çok beğendim! Çok teşekkür ederim.” Dediğimde İlay sandalyeye oturdu.

“Bana çardağını çok anlatmıştın. Bende beğeneceğini düşünüp bunu aldım. Hatta kedini de anlattığın için içinde kedi olanlardan seçtim.” Dediğinde mutlulukla ona sarıldım. Çok mutlu olmuştum ancak anılarım depreşmişti. Birkaç kişi daha bana hediye verdi ve hepsine ayrı ayrı teşekkür ettim. Pastalarımızı yiyip ufak bir kutlama yaptıktan sonra dağıldık. Sevinçle otele gittim ve her gelen hediyeyi özenle inceledim. Saat artık geç olmuştu. 23.49’du. Yatmak için yatağıma girecektim ki kapı çaldı. Ah doğru ya. Havluları bugün değiştireceklerdi. Hemen gidip kapıyı açtım ve gördüğüm yüzle donakaldım…

Yıkılışım mıydı? Direnişim miydi? Yoksa kaderim miydi? Böyle mi olmak zorundaydı? Ben bunun için doğmuştum. Acı çekmek için. Üzülmek için. Direnmek için…

Herkes kolayca çöker. Öneli olan direnebilmektir. Ben yeterince direnmiştim ve bu direnişin sonuna gelmiştim. Ben de insandım ve elimden gelenin fazlasını yapmıştım. Artık tükeniyordum.

Gelen. Semra’ydı…

“İnci!” dedi telaşla. Gözlerini kapattı ve biraz durup tekrar açtı. Bense hala şokta olduğum için dilimi bıçak açmıyordu. Semra hızla içeri daldı.

“S-Sen…” dedim sadece kekeleyerek. Semra’nın gözleri dolmuştu ama yüzündeki ifadeyi anlayamıyordum. Korku değildi. Üzüntü değildi. İntikam hırsı değildi. Neler oluyordu? Nereden bulmuştu beni? Neden gelmişti?

“Üzgünüm.” Dedi ve hızlı bir refleksle arkasındaki pamuğu çıkartıp ağzım ve burnuma bastırdı. Ben bağırmaya çalışıyordum ama bağıramıyordum. Direnmeye çalışıyordum ama direnemiyordum. Bugün benim doğum günümdü! Ölemezdim…

BÖLÜM 18

YÜZLEŞME

Artık ne diyeceğimi bilemez haldeydim. Her şeyden kurtulmuş ve arınmış hissederken birden tekrar geriye dönmüştüm.

Hani bir yere bir şey dökülür de onu temizlemek istersin ya. Alırsın deterjan dökersin silersin. Sonra deterjan kokusundan rahatsız olursun temiz bezle silersin, kurularsın. Tam tertemiz olmuşken yaramaz bir misafir çocuğu gelip oraya meyve suyunu döker ya. Aynen öyle hissediyordum. Boşuna çabalamış gibi.

Semra beni bulmuştu. Plan yapmıştı ve yine bayıltmıştı. Artık çaba göstermiyordum çünkü çaba gösterdiğim her seferde, yine batıyordu.

Sadece kırılıyordum. Hiçbir suçum yokken bunları yaşadığım için hayata kırılıyordum…

Ben çardağımda oturan sakin bir kızdım. Hiçbir şeye bulaşmamıştım. Hep zorluklar beni bulup bulaşmıştı. Yüzleşme zamanı gelmiş, hatta geçiyordu. Belki çoktan geçmişti.

Gözlerimi açtığımda ortalama bir salon büyüklüğündeki bir odadaydım. Duvarlar beyazdı ama biraz kirlenmişti. Odada hiçbir cisim yoktu. Odanın içinde bulunan tek şey duvarda duran, üzerinde “Çocukluğumu çaldınız” yazan tabloydu. Kendime geldiğimde sandalyede bağlı olduğumu fark ettim. Neler oluyordu yine? Tam hayatımı kurmuşken bu da neydi böyle? Yetmez miydi? Yeterdi…

Birkaç dakika sonra içeri birisi girdi. Kim miydi? Semra’ydı. Gülmüyordu. Üzülmüyordu. Kötü görünmüyordu. İyi de görünmüyordu. Nötrdü. Yüzünde hiçbir ifade veya bir mimik yoktu. Bana bile bakmadan kapının yanında durdu. Ağzım bağlı değildi.

“Beni nereden buldun?” dedim sadece. Semra’nın gözleri sonunda beni buldu. Bir süre durdu.

“Önemli mi?” dedi ve başka hiçbir şey demedi.

“Neler oluyor? Kahretsin ne yapmaya çalışıyorsun? Dediğimde Semra hızlıca konuştu.

“İnci sus.” Dedi. ‘Kes sesini’ demedi. ‘Kapa çeneni’ demedi. ‘Sus’ dedi. Gerçekten neler oluyordu?

Dakikalar geçti. Semra hiç konuşmadan yere baktı. Başını hiç kaldırmadı. Bense neler olduğunu gram çözememiştim. Semra’nın neler hissettiğini de çözememiştim. Aradan yaklaşık yarım saat geçtiğinde kapı bir hışımla açıldı ve içeri biri düştü! AHSEN! Semra ifadesizce Ahsen’e baktığında Ahsen sadece yerde korkuyla nefes alıp veriyordu. Ahsen’e ne oluyordu? Onu kim kaçırmıştı?

“AHSEN!” diye öyle bir bağırdım ki tüm her yer sesimle inledi. Ahsen korkuya yüzüme baktığında Semra’ya baktım. Hala Ahsen’e bakıyordu. Hala ifadesizdi. Ahsen korkuyla ayağa kalktığında geri geri yürüdü ve duvara yapıştı. Gözleri beni bulduğunda gözlerinin içinde bir şeyler gördüm. Ona bir şey olmuştu.

“Yeter.” Dedi Semra kısık sesle. Tek kelimesi bu oldu. ‘Yeter’ demişti. Ahsen duvardan bedenini ayırdı ve ürkek adımlarla Semra’ya ilerledi.

“Ona ne yaptın?” diye bağırdı. Ne? Ahsen? Ahsen…

Ahsen konuşuyordu…

“Ahsen…” dedim ne olduğunu anlayamadığım bir hisle. Ahsen bana döndü.

“İnci.” Dedi ve yanıma koşup çömeldi. Bağlı ellerimi tuttu. Daha sonra yüzündeki göz yaşlarını sildi ve kaşlarını yukarı kaldırdı. En sonda ürkek yüz ifadesi ciddileşti ve hızla ellerimi bıraktı. Ahsen yavaşça ayağa kalktığında yüzündeki ürkek ifadeden eser yoktu. Üzerindeki pembe kapüşonluyu hızlıca çıkartıp yana attı. İçine siyah bir tişört giymişti. Afallamıştım. Neler yaşıyordum ve neler oluyordu? Ahsen ellerini beline koydu ve tek elini Semra’ya uzattı. Semra arkada birleştirdiği ellerinden birini öne aldığında elindeki silahı gördüm. Silahı Ahsen’e uzattı. Ahsen silahı alıp yanıma yaklaştı. Aramızda bir metrelik bir mesafe kalmıştı.

“Allah belanızı versin!” diye bağırdı bana doğru eğilerek. “Pisliksiniz anladın mı? Güzel rol yapabilmiş miyim İnci? Bunu en iyi sen bilirsin.” dediğinde kaşlarım korkuyla çatıldı.

“Ahsen. Sen iyi mi-”

“Kes sesini!” dedi ve ellerini saçlarına geçirdi. “Kes sesini artık, lanet olası!” elindeki silahı Semra’ya doğru fırlattı. Semra ise hala ifadesizdi. Ahsen’in gözleri doldu. “Hayatımı çaldınız lan siz. Hayatımı mahvettiniz.” Yutkunup bana doğru eğildi. “Annen baban ve sen, benim çocukluğumu elimde aldınız. Özellikle o baban denen herif yüzünden!” dediğinde artık işin ciddiliğini anlayabilmiştim. Ahsen’di o. Bizim Ahsen. Çiçekli elbiseler giyip mutluluk saçan o kız. Şu an öfke saçıyordu ve konuşabiliyordu.

“Sen bana neden böyle şeyler diyorsun?” diye sordum tedirginlikle.

“Hah?” dedi ve güldü. “Sen iğrenç birisin. Sen ve ailen iğrençsiniz. Bunca zaman seni sevdiğimi falan mı düşündün ha? Cırtlak civciv!” diye bağırdığında başım dönmüştü. İhanetti bu…

En güvendiğimden sırtıma saplanan bir bıçak…

“Küçücüktüm. Çocuktum! Kadir. Kadir Aksan. Yani benim babam.” Dediğinde bir anda gözlerim karardı. “Öyle bakar kalırsın işte. O çok sevdiğin Uraz söylemedi üvey kardeşi olduğunu. Ya da üvey kardeşleri.” Derken Semra’yı gösterdi. Semra? Onun…

“Sen neler diyorsun? Allah belanı versin ne diyorsun?” dediğimde kahkaha attı.

“Bir de bana bela mı okuyorsun? Babam, yani Kadir Aksan neden öldü sanıyorsun sen?” dedi ve yanındaki sandalyeyi alıp karşıma oturdu. “Onu baban öldürdü.” Dedi. “Baban öldürdü” dedi. Babam dedi. Benim babam… Murat Soykan, Kadir Aksan’ı mı öldürmüştü?

Hayır. Hayır babam yapmazdı. Yapamazdı.

“Yalan. Yalan söylüyorsun sen! Nereden bileceksin ki?” dediğimde bana daha da yaklaştı.

“Kadir. Yani babam. Annemi, yani Zeynep Salcı’yı Efsun Gül’le aldatıyordu. Uraz’ın öz annesiyle. Bu umurumda değil. Çünkü babam zaten bizimle de ilgileniyordu. Babam Kadir Aksan. Bir oto tamir dükkânında çalışıyordu. Bilirsin zaten, baban da orada çalışıyordu. Ne tesadüfse ortaklardı değil mi?” dedi imalı imalı. Bense gözlerimdeki yaşlarla tepkisiz bir şekilde onu dinliyordum.

“Onlar arkadaşlardı. Ortak dükkanları olamaz mı ne tesadüfünden bahsediyorsun?”

“Babam ölmeden önce çok durumunuz yoktu değil mi? Fakirdiniz.” Dediğinde benden cevap beklemişti ama ben tepkisiz kalmıştım. “Evet fakirdiniz. Sonra Babam Kadir, trafik kazası geçirdi ve sizin geliriniz arttı. Neden mi? Çünkü oto tamir dükkanından gelen para artık bölünmüyordu. Direk babanın cebine giriyordu. Peki Uraz ve Efsun teyze neden gitti biliyor musun?” deyip sandalyesine yaslandı. “Çünkü babanın bir katil olduğunu biliyorlardı. Babam Kadir’in, yani babamın arabasının frenlerini bozdu.” Dediğinde gözlerim ve ellerim titremeye başlamıştı.

“Sen?” dedim sadece.

“Nereden bildiğimi soracaksan söyleyeyim. Sadece o gün babama şeker getiriyordum. Babanı gördüğümde onun senin baban olduğunu biliyordum çünkü seni de bazen orada görüyordum. Çoğunlukla Uraz’la birlikte oluyordunuz. Baban, babamın arabasına bir şeyler yapıyordu, arabadan yağ damlıyordu. Ama o zaman anlamamıştım. Büyüdüğümde parçaları birleştirdim. Sizi ve seni araştırdım. Fakir olmanız, babanın babamın arabasının frenlerini bozması, Efsun teyze ve Uraz’ın oradan arkalarına bakmadan kaçması… bunların hepsi bunu babanın yaptığını kanıtlıyor. Hatta çok istersen elimde görüntüler de va-” derken sözünü kestim.

“Yeter! Benden ne istiyorsun lanet olası?” dediğimde masum gülüşünü takındı ve konuşmaya başladı.

“İntikam güzelim. Babanın elinden seni alacağım. Bakalım sevdiğini kaybetmek nasıl oluyormuş ona göstereceğim.” Dedi ve sandalyeden kalkıp Semra’nın önündeki silahı aldı. Semra ağlamaya başlamıştı ama belli etmemeye çalışıyordu.

“Birazdan öleceksin. Bu yüzden sana neler olduğunu kısaca özetleyeyim güzelim. Babam annemi Efsun’la aldattı ve Uraz dünyaya geldi. Ben 22 yaşındayım. Uraz ise 21. Semra ise 20. Bu arada anlamadıysan onu da söyleyeyim.” Dedi ve Semra’yı gösterdi. “O benim öz kardeşim. Neyse. Daha sonra senin o pislik baban yüzünden her şey altüst oldu. Babam öldü. Senin o baban, benim babamı elimden aldı. Şimdi de ben onun sevdiği bir şeyi elinden alacağım.” Dedi ve silahı başıma dayadı “Seni.”

“Ben sana güvenmiştim.” Dedim kısık bir sesle. Ölmek umurumda değildi. Tek umurumda olan yaşadıklarımdı. Babamın hayatıma ve başkalarının hayatlarına yaşattıklarıydı.

“Güvenmeseydin.”

“Ama sen bana güvenebilirsin demiştin. Hastane bahçesindeydik. Ben hafıza kaybı yaşamıştım ve sonra hafızam tekrar düzelmişti de taburcu olmuştum. Bahçede konuşmuştuk ya…”

Hastane önü konuşması:

“İnci sen annenle mi gideceksin? Tek gideceksen birlikte gidelim mi?” yazmıştı Ahsen.

“Annemle gitmek istemiyorum. Çünkü babam da orada olur.” Dedim yere bakarak. Ahsen kaşlarını çattı.

“Babanı sevmiyor musun?” yazdı tekrar.

“Tam öyle değil. Yani kısmen öyle aslında… Bir nedeni var.” Dedim kestirip atarak.

“Özel bir neden mi? Bana güvenebilirsin.” Yazdı.

“Yani özel mi değil mi bilmiyorum ama sana güveniyorum. O yüzden anlatabilirim.”

GÜNÜMÜZ

“Ah çok safsın İnci. Rol yapıyordum işte o kadar basit. Neyse yeter çok çenen düştü. Üçten geriye sayıyorum. Ölüyorsun İnci. Üç,” dediğinde gözlerimi sımsıkı kapattım ve Semra da yere çömeldi. Korkmuyordum. Sonumun böyle olacağını biliyordum ve böyleydi. Sonum kötü bitiyordu ama artık huzur bulacaktım…

“İki.” Dediğinde gözlerimi daha da sıktım. “Bir-” derken bir kapı kırılma sesi duyuldu. Hızla gözlerimi açtığımda bir kız koşarak Ahsen’in üstüne atladı ve tek hamlede onu yere düşürdü.

“Aren!” diye bağırdım. Gelen Aren’di. Daha sonra arkasından gelen Uraz’ı gördüm. O da hızla gelip Semra’yı tuttu ve kafasına silah yasladı. Semra yine tepkisiz kalmayı tercih etmişti.

“Uraz! Aren!” diye bağırdığımda Uraz Semra’yı yere atıp hızla yanıma koştu.

“İnci! İnci’m. İyi misin? Ne yaptılar sana? Ne yaptılar güzelim söyle.” Dedi ve cebinden bir bıçak çıkartıp beni bağladıkları ipleri kesmeye başladı.

“Ne işiniz var sizin burada?” dedim telaş ve korkuyla. Aren bir ayağını yerde yatan Ahsen’in üstüne koymuşken, diğer eliyle de elindeki silahı çeviriyordu.

“Çok saf olduğunu kaçıncı söyleyişim?” dedi gülerek. Daha sonra silahı Ahsen’e doğrulttu ve tek seferde tetiğe bastı. Hayır. O an gözlerimi kapatmıştım. Ahsen ölmüş müydü? Gözlerimi açtığımda Ahsen’in yaşadığını ve yana yuvarlandığını gördüm. Ölmemişti. Uraz beni çözdüğünde bana önce sımsıkı sarıldı ve daha sonra beni kaldırıp kapıya doğru götürdü.

“Ne yaptılar sana? Söyle İnci.” Dediğinde kaşlarımı çattım.

“Beni nereden ve neden buldun?” dedim.

“İnci ne olur olayı zorlaştırma! Her şeyi konuşacağız ama şimdilik sadece neler olduğunu söyle.”

“Sadece bağırıp çağırdı. Semra değil. Ahsen.” Dediğimde Uraz kafasını salladı ve:

“Sakın buradan ayrılma. Ne olursa olsun!” deyip geri odaya girdi ve Aren’le dövüşen Ahsen’in arasına girdi. Elindeki silahı Ahsen’in kafasına sert bir şekilde vurduğunda Ahsen, dudağından akan kanla birlikte yere yığıldı. O sırada Semra odanın kenarında yere çömelmiş duruyordu. Aren onun yanına gitti ve sertçe kaldırdı. Semra korkuyla ona baktı.

“Sen ne yaptın? Söyle!” dedi ve bunu söylemesiyle Semra’nın irkilmesi bir oldu.

“Ben… ben bir şey yapmadım.” Dedi ve ağlamaya başladı. Ellerini yüzüne götürdüğünde Aren onu tekrar sarstı.

“Ne yaptın dedim!” dediğinde bende içeri girdim.

“O bir şey yapmadı. Gerçekten yapmadı.” Bu sözümün üzerine Uraz, Aren ve Semra bana baktılar.

“İnci seni tehdit falan ettiyse söyle sana bir şey yapamaz.” Dedi Uraz Semra’yı parmağıyla gösterirken.

“Tehdit falan etmedi. Gerçekleri söylüyorum bırakın onu.” Aren’in Semra’yı tutan eli gevşedi ve en sonunda bıraktı.

“Bunları eve gidip konuşalım.” Dedi Aren kapıya doğru ilerlerken. Uraz da eğilip Ahsen’i yerden aldı ve bende Semra’nın yanına gidip tam önünde durdum.

“Ne haltlar çevirdiğinizi bilmiyorum ama yürü.” Deyip kolundan tuttum. Semra direnmeden yürüdüğünde şaşırmıştım ama belli etmedim. Aşağı indiğimizde bir sokak arasında olduğumuzu ve önümüzde, siyah ve içi görünmeyen türde camları olan, koyu renkte bir araba durduğunu gördüm. Uraz Ahsen’i arka koltuğa koydu ve Semra’ya da Ahsen’in yanını gösterdi. Semra da onun yanına oturduğunda bana pek yer kalmamıştı. Uraz biraz düşündü ve dünyanın en akıllıca olan fikrini dile getirdi.

“Ahsen’i bagaja mı atsak?” dediğinde Aren’in, benim ve hatta Semra’nın bile gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

“Saçma sapan konuşma Uraz. Sanki aksiyon filmi çekiyoruz!” dedi Aren gözlerini devirerek. Uraz küçümsemeyle dudaklarını büzdü.

“Aman be tamam. Siz İnci’yle öne sığarsınız. İnci çırpı gibi zaten dediğinde gözlerim sorgularca ona döndü.

“Ay sende ayı gibisin maşallah. Sürücü koltuğuna nasıl tek başına sığacaksın?” dediğimde kolunu yukarı kaldırıp sıktı.

“Kas onlar güzelim.” Dedi ve göz kırpıp arabaya bindi. Gözlerimi devirdim ve önce Aren, sonra da ben ön koltuğa oturduk. Sığmış sayılırdık.

Yol boyunca fazla konuşmadık. Hatta hiç konuşmadık. Yaklaşık bir saatlik süren yolun sonunda, ormanlık bir yerde olan, odundan yapılmış bir eve varmıştık. Arabadan indiğimizde etrafıma bakındım ve neden buraya geldiğimizi ve bu evi nereden bulduklarını sorguladım.

“Neden buradayız ve siz neden şu anda Fransa’dasınız?” dedim ellerimi iki yana açarak.

“Uraz’ı bilemem ama ben geçerken uğradım. Seninle uğraşacak halim yok tabii ki.” Dedi Aren.

Uraz, Aren’e boş bakışlar attıktan sonra bana döndü.

“İçeride konuşalım mı?” dediğinde kaşlarımı kaldırdım.

“Konuşmayalım bence. Ben öğreneceğimi öğrendim. Daha konuşacak bir şey kalmadı.” Deyip kapıyı işaret ettim. Aren gelip kapıyı açtı ve kapı açıldığı gibi içeri girip hızlıca eve bir göz gezdirdim. Evin orta alanı olan salonda ilk gözüme çapan soba oldu. Kırmızı renkte koltukların üzerine beyaz renkte örtüler atılmıştı. Genel olarak klasik bir kış tatili evi gibiydi. Önüme çıkan ilk odaya daldığımda buranın bir genç odası olduğunu gördüm. Yine ton olarak kahverengi ağılıktaydı. Kendimi camın kenarındaki yatağa bıraktım.

Beni nasıl bulmuşlardı? Tam hayatımı düzene sokmuşken neden gelmişlerdi? En önemlisi şimdi ne olacaktı?

Gerçekler ortaya çıkmıştı. Uraz, Ahsen ve Semra üvey de olsa kardeşlermiş. Uraz biliyor muydu? Ahsen bildiğini söylemişti. Peki ya, Kadir amca? Onu gerçekten babam mı öldürmüştü?

Öğrenecektim. Her şey tamamen meydana çıkacaktı ve o zaman savaş sona erecekti.

BÖLÜM 19

Olmazlara İnat

Hikâye yalanlarla güzeldir. Gerçeklerle değil. Yalanlar insanı avutur ve mutluluğa iter. Gerçekler ise herkesin gerçek yüzünü gördüğümüz zamanlardır. Her şeyin mahvoluşu. Yıkılışı. Ama ben, İnci Soykan. Tüm gerçeklere karşı gelecek ve başaramayacağımı düşünen herkese rağmen başaracaktım. Hem de yalanlar olmadan. Şimdi yıkılmıştım belki. Ama yarın kalkacaktım. Belki şimdi onların hikayesindeki yan karakterdim ama zamanı geldiğinde başrol olacaktım. Kendi hayatımın başrolü…

Kimsenin hayatı pürüzsüz ve kusursuz değildir. Ama öyle sanılır. Çünkü insan acılarını kimseye anlatmaz. Eğer ki anlatırsa canı yanar. Onun hayatını mahvetmek için karşısındaki kişiler çok çabalar. Onu acılarından vurur. Bu yüzden anlatılmaz işte acılar. Bu yüzden herkes mutlu gibi gözükür. Aslında hayat büyük bir kumar ve yalandan ibarettir. Yalanlar olmazsa mutluluk kalmaz. Her şey apaçık ortaya çıkar ve herkes kendi gerçekleriyle yüzleşir. Gerçek cildiyle, kilosuyla, ihanetleriyle, düşünceleriyle ve yaşayışıyla…

Yalanlar ya hiç var olmamalıdır. Ya da o yalanın gerçekleri ortaya çıkmamalıdır.

Benim hikayemdeki yalanlar masaya çıkarılmıştı. Benim tam önüme koyulmuştu. “Kurtul kurtulabilirsen” denmişti. Herkese inat başaracaktım. Ahsen’e, babama, Kadir amcaya ve kendime inat başaracaktım ve bu masadan, kazanarak kalkacaktım.

Kadir amca Efsun teyzeyi aldatıyormuş. Zeynep adında bir kadınla aldatıyormuş. Zeynep Salcı. Hala yaşıyor muydu? Ahsen öldüğünü söylememişti ama yaşadığını da dile getirmemişti. Babam bunu bilerek mi Kadir amcayı öldürmüştü yoksa bilmiyor muydu? Peki ya bunların hepsi doğru muydu? Uraz’a soracak mıydım? Bana söyleyemedikleri bunlar mıydı? Bilmiyordum.

Kendimi attığım yataktan kalktığımda uyuyakaldığımı fark ettim. Telefonum neredeydi bilmiyordum ama çantam yanımdaki komedindeydi. İçini aradığımda telefonumu buldum. Saat 05.39’du. Gece yarısı geçeli saatler olmuştu ve hatta sabah oluyordu. Yataktan kalktım ve öylece kaldım. Ben nelere şahit olmuştum. Ayrıca Aren ve Uraz buradaydı ve onları aylardır ilk defa görüyordum. İçeri gidip yüzleşmeliydim. Özellikle Uraz’la. Derin bir nefes alıp içeri gitmek üzere kapıdan çıktım. Odadan çıktığım gibi beni karşılayan oda salondu. Tek katlı ufak bir ev olduğu için pek bir özel alan yoktu. Salonda koltukta oturan Uraz’ı gördüm. Konuşmak zorundaydım. Benden sakladıklarını bir de kendi ağzıyla söylemek zorundaydı. Uraz beni gördüğünde telaşla ayağa kalktı. Bana doğru yaklaştığında bir adım geri gittim.

“Sen…” dedim gözlerine bakarak. “Sen, benden her şeyi sakladın.” Bu sözlerimden sonra Uraz hiçbir şey söylemedi. “Benim babamın bir katil olduğunu, bana söylemedin. Aylarca bana gerçek kimliğini açıklamadın. Yani beni salak yerine koydun. Ve…” dedikten sonra biraz durup ona doğru bir adım attım. “Bana üvey kardeşlerin olduğunu söylemedin. Nasıl? Kardeşlerinle iyi anlaşıyor musun?” güldüm. Gülüşlerim kahkahaya dönüştü. Uraz en sonunda kendini konuşmak için hazır hissedip konuşmaya başladı.

“İnci. Sana söylemedim. En büyük bencilliği ben yaptım. Ama söyleseydim durmayacaktın. Seni herkesten iyi tanıyor ve hissediyorum. Benim kim olduğumu bilseydin bana neden gittiğimizi sorardın.” Dediğinde hızla cevap verdim.

“Sen de cevap verirdin.” Dedim. Uraz kafasını iki yana salladı.

“Söyleyemezdim. Baban, yani Murat amca babamı öldürdüğü için kaçtık biz İnci. Ama ben hep seni düşündüm. O yaşımda seni düşündüğüm için gitmek istedim. Anneme gitmek için yalvardım. Hepsi senin içindi. Sen gerçekleri öğrenip de üzülme diye. Sonra büyüdük. İkimiz de büyüdük ve benim bu düşüncem hiç değişmedi. Ama senin yapacakların değişmişti. Sen gerçeği öğrenirsen babanı bile yaşatmazdın. Murat amca ya hapse girerdi ya da mezara. Bu sefer de annen üzülecekti. Annen sana düşman olacaktı. Ben bunları göze alamadım.” Diyerek sözünü bitirdi.

“Gerçekleri bilmeye hakkım vardı!” dedim sinirle. “Ne olursa olsun bilmeye hakkım vardı! Sen söylemediğin için ya bana da zarar gelseydi? Ya babam beni de öldürseydi? O zaman açıklaman nasıl olacaktı Uraz? O zaman ne diyecektin anneme?”

“Baban sana bir şey yapamazdı. Çünkü onun sana ihtiyacı vardı.” Dediğinde anlamaz gözlerle ona baktım. “Büyüyecek ve onun suçlarını sen üstlenecektin.” Dedi Uraz. Babam? Bunu gerçekten yapabilir miydi? Uraz bunu nereden biliyordu?

“Sen? Bunu nereden biliyorsun? Ne alaka şu an bu?” diye sordum kaşlarımı çatarak.

“Baban…” deyip biraz durdu. “Yani Murat amca telefonda birileriyle konuşurken dükkânda duymuştum. Sana zarar vermeyeceği, büyüyünce onun suçlarını üstleneceğini söylüyordu.

İlk ihanet, daha küçücükken beni bulmuştu. Hem de babam tarafından…

“Babam…” dedim gözlerim dolarken. “Babam bana bunu nasıl yapar?” dedim sinirle.

“Sana bu yüzden söyleyemedim. Ahsen ve Semra konusunu ise bende yeni öğrendim. Babamın annemi aldattığını da öyle. Sen Türkiye’den gitmeden bir gün önce öğrendim. Ama ben sana bile söyleyemeden sen gittin.”

“Ben. Yani ne demeliyim? Ne yapmalıyım bilmiyorum.” Dedim titreyen ellerimi durdurmaya çalışarak.

“Sen önce beni affet. Sonra her şeyi birlikte halledelim. Sana söyleyecektim ama söyleyemedim. Çok korktum istemezsin diye ama artık söyleyeceğim.” Dediğinde öylece kaldım. Uraz kendini bir şeye hazırlamaya çalışıyordu ve nasıl konuşacağını bilmiyor gibiydi. En sonunda dayanamayarak:

“Hadi be! ‘olmazlara’ inat birlikte olalım. Sizden olmaz diyenlere inat tut ellerimi.” Uraz’ın sözleri üzerine sertçe yutkunmak zorunda kaldım. Bu bir? Bu bir aşk itirafı mıydı?

Benim cesaret edemediğimi Uraz yapmıştı.

Daha önce hiç âşık olmadım demiştim ya. Aslında ben aşık da olmuşum, sevmişim de. Sadece fark edememişim. Hayatım aşktan ibaretti benim. Öyle olmasa yıllarca her gün Uraz’ı düşünmemin nedeni nedir? Aşk da bir oyundur. Hayatın en güzel oyunu. Ben bu oyunun en içlerine, kalbine düşmüş bir toz tanesiydim. Kalbe tutunup hayatımı yaşayacaktım.

İtiraf etmek istemiyordum çünkü bunu kendime itiraf edersem aşk beni içine çekecekti. Belki aşkın karanlık taraflarını görecektim. Üzülebilirdim. Ya da mutlu olabilirdim. Yarı yarıya şansım vardı. Ben bu riski göze alabilecek kadar çok seviyordum onu. Uraz Aksan’ı. Birbirimize düşman olduğumuz zamanlarda bile aramızdaki çekim gözümden kaçmamıştı. Bunu ikimiz de hissediyorduk belki ama birbirimize hiç söylememiştik.

Kelebek ve papatyanın hikayesini bilir misiniz? Ben ilk duyduğumda çok etkilenmiştim:

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış. Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış. Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini ne yapacağını bilememiş. İçinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.” Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "bende yalnızlıktan sıkılmıştım zaten." Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatyada ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatyada kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana, ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve "üzgünüm, ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam vermemiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?"

"Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş. Ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum" diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

içinden "Keşke onunda beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş; seviyor mu? Sevmiyor mu diye...

Çok etkileyici değil mi? Bizim de hala vaktimiz varken bu vaktimizi kaybetmemeliydik. Hayat pişmanlıkları düşünmek için çok kısa. Hayallere ve hedeflere odaklanmalı, bu kısacık hayatı kendimize göre yaşamalıyız. Uraz’a birkaç adım daha yaklaştım. Gözlerim parlamaya başlarken:

“Gerçekten bu doğru mu değil mi bilmiyorum ama… Olmazlara inat olalım. Herkes şok geçirsin bir anda. Her şeye, herkese rağmen olalım.” Dedim ve heyecanla Uraz’ın boynuna atladım. Uraz tepki verememişti. Şoktaydı. Olayları idrak edince o da bana sımsıkı sarıldı. Uraz’a tekrar baktığımda:

“Uraz şans demek. Sen benim sansımsın. Hikâyenin başı iyi olmasa bile sen benim en büyük şansımsın.” Deyip tekrar sarıldım.

“Sende benim kalbimin tahtında parlayan en parlak İnci’msin.” Deyip yanağıma bir öpücük kondurdu. Biz salonun ortasında sarılırken hızla bir kapı açılma sesi duyuldu. Uraz da ben de hemen sesin geldiği yere baktığımızda elinde bavullarla Aren’in bizi izlediğini gördük.

“Gerçekten tuhaf ve iğrençsiniz. Bir sizin aşkınız kalmıştı onca şeyin arasında o da oldu.” Dedi ellerini beline yerleştirerek. Uraz’la birbirimizden ayrıldığımızda kollarımı önümde birleştirdim.

“Ne var sanki bir sürü ihanete uğrayıp, babamın katil olduğunu öğrenip, aslında konuşamayan arkadaşımın konuştuğunu öğrenip, hatta o arkadaşım bana en büyük ihaneti edip, daha sonra da Uraz’ın aslında kim olduğunu öğrendiysem yani? Pek bir şey yok gibi.” Dedim göz kırparak. Aren gözlerini devirip valizleri bana doğru gönderdi. Valizler tekerlekleriyle yanıma ulaştığında Aren koltuğa gidip oturdu.

“Oteldeki eşyaların bunlar. Hepsini topladım. Sadece geçerken uğradım. Başka bir şey düşünme yani.” Dediğinde kıkırdadım.

“Hm anladım. Geçerken uğramışsındır(!)” dediğimde Aren kaşlarını çattı.

“İnci! Sınırları zorlama bence.” Dedi ama o da kendini gülmemek için zor tutuyordu.

“Peki peki tamam. Teşekkür ederim. Zahmet oldu sana da.” Dedim ve yanına oturdum.

“Biraz öyle oldu ama sana değer.” Dedi çaktırmadan göz kırparak. Daha sonra Uraz arkamızdan konuşmaya başladı.

“İnci. Bu arada, Ahsen arka odada. Semra da onun yanında.” Dediğinde kafamı ona doğru çevirdim. Bir anlık sevinçle onu unutmuştum.

“Ona bakacağım.” Dedim yerimden kalkarken. Uraz elimi tuttu.

“İnci.” Dedi. “Dikkat et olur mu? Bağlılar ama yine de dikkat et. Kendini üzme.” Bağlılar mı? İkisi de mi bağlıydı? Semra’nın bir suçu yoktu ki.

“Semra’nın bir suçu yok ama. Onu neden bağladınız ki?” Aren ayağa kalktı.

“Bir suçu yok mu? Seni ormandan kurtarırken öyle görünmüyordu?” dediğinde Uraz bana baktı. doğru ya, bilmiyordu!

“Ormanda olanları biliyorum. Onu sonra konuşacağız.” dedi. Biliyordu. Öğrenmişti. Bende bunu ondan daha fazla saklayamazdım zaten.

“Semra’yla konuşmalıyız. Onu çözeceğim. Salonda oturup konuşmamız lazım.” Dedim odaya girerken. Arkamdan kapıyı kapattığımda Ahsen ve Semra’ya yüzümü dönemedim. Bir süre kapıya dönük durduktan sonra kendimi hazır hissettiğimde arkamı döndüm. Ahsen mahvolmuş bir halde sandalyede elleri, ayakları ve ağzı bağlı şekilde oturuyordu. Semra ondan daha iyi durumdaydı. Onun da elleri, ayakları ve ağzı bağlıydı ama direnmiyordu da. Ahsen’e kırgın gözlerle yaklaştım. Bu sefer odanın yanındaki sandalyeyi alıp, ben karşısına oturdum. Karma yaşanıyordu.

Oda yine bomboştu. Duvarlar kırmızıydı. Kıpkırmızı. Odanın içindeki tek eşya, odanın köşesinde duran çalışma masasıydı.

“Sen bunu nasıl yapabildin? Ben senin yerinde olsam kendimden utanırdım be. Peki şunu sormak istiyorum sana.” Dedim sandalyeyi ona bira daha yaklaştırarak. “Hep konuşabiliyor muydun? Konuşamıyormuş gibi mi yapıyordun?” dediğimde boş gözlerle bana baktı. Ağzındaki bandı sertçe çektim. “Konuşsana şimdi!”

“Sen bunu bir de sorguluyor musun?” dedi. “İşim gücüm yok sana numara yapacağım! Konuşabilseydim eğer, zaten bugüne kadar işimi çoktan hallederdim.”

“Nasıl konuştun o zaman Ahsen?” Bu sözlerinden sonra kafamı Semra’ya çevirdim. “O sen bana bunları yaparken ağlıyordu. Ona ne yaptın?” dedim sorgularcasına. Semra’nın gözleri bana kaydı. Onun da ağzındaki bandı çıkardım. Ama Ahsen’in aksine yavaşça çıkardım. Ahsen güldü.

“Sana ne? Benim kardeşim değil mi kızım sana ne? Ayrıca nasıl konuştuğum da seni ilgilendirmez.” dediğinde Ahsen’in ağzına bandı tekrar yapıştırdım ve Semra’yı çözmeye koyuldum. Semra korkuyla olacakları bekliyordu. Tamamen çözüldüğünde sadece bana baktı.

“Ayağa kalk.” Dedim Semra’ya. Ayağa kalktığında elinden tuttum ve kapıya doğru ilerledik. Bir defa daha Ahsen’e baktığımda odadan çıktık ve kapıyı sertçe yüzüne kapattım. Semra hala ne yaşadığını anlayamamışçasına beni izliyordu. Uraz ve Aren koltukta oturuyorlardı. Birden kafalarını bize doğru çevirdiler. Uraz hemen ayağa kalkıp yanıma geldi ve Semra’dan elimi ayırdı.

“Güzelim, neden onu çözdün?” dedi Semra’ya karşı sakin kalmaya çalışarak. Semra’yı neredeyse öldürecek gibi bakıyordu.

“Konuşmamız gerek. Hepimiz hakkında konuşmamız gerek.

*

Dakikalar sonra hep birlikte salondaki koltuklara oturmuştuk. Konuşma vaktiydi.

“Sana ne yaptı?” dedim Semra’ya Ahsen’i kastederek. Ortada bir şeyler dönüyordu ama Semra bunu itiraf etmek istemiyormuş gibiydi. “Her şeyi anlatmazsan her zaman sen suçlu olarak görüneceksin.” Semra biraz kıpırdandı. Uraz ve Aren de onun konuşmasını bekliyorlardı.

“Ahsen…” dedi Semra. “Ahsen, beni tehdit etti.” Semra bunları söylediğinde hepimiz birbirimize baktık.

“Nasıl tehdit etti?” dedi Aren.

“Biz onunla kardeşiz. Öz kardeşiz. Babamız annemizi Efsun diye bir kadınla, yani Uraz’ın annesiyle aldatınca Uraz dünyaya geldi. Ahsen, Uraz’ı hep kıskanırdı. İnci, senden kıskanırdı. Çünkü Ahsen, Uraz’ı seviyordu.” Dediğinde yanımdaki Uraz’ın elini tuttum. Semra konuşmaya devam etti. “İnci, senin baban da bizim babamızı öldürünce, Ahsen sana iyice sinirlendi. Hem babamızı senin yüzünden kaybettiğimizi düşündü, hem de Uraz’dan kıskandığı için intikam almak istedi. Ama ben hiç öyle düşünmemiştim. Senin ne suçun vardı ki? Ahsen ben odamdayken yanıma geldi ve kapıda dikildi. On beşli yaşlarımızda falandık. Bana senden bahsetti ve senden intikam alıp, öldürmemiz gerektiğini söyledi.” Semra’nın sözleri üzerine ellerim buz kesmişti ve iyice tedirgin olmaya başlamıştım. Bunu fark eden Uraz elini sırtıma koyarak destek olmaya çalıştı. Ona baktığımda gözleriyle beni sakinleştirmeye çalışıyor gibiydi. Ama aslında kendi de sinirliydi. Bana belli etmiyordu.

“Sen ne dedin? Kabul mü ettin?” dedi Aren, Semra’ya gözlerini dikmişken. Semra kafasını iki yana salladı.

“Hayır, kabul etmedim. Ama Ahsen bana, kabul etmezsem hem beni hem de İnci’yi öldüreceğini söyledi. Ahsen bunu yapardı. O hep benden daha acımasız ve duygusuzdu. Korktum. Belki kendime bir şey olmasına korkmadım ama sana bir şey olmasından korktum. Çünkü sen suçsuzdun.” Diye cümlelerini tamamladı Semra. Güçlü durmaya çalıştım ama pek başarılı olamıyordum. Semra aylarca bana bu yüzden kötü davranıyordu. Tekrar konuşmaya başladı. “Seni tuvalete kilitlemek zorunda kaldığımda, ormana çağırdığımda ve o tercihi sunduğumda Ahsen hep bizi izliyordu. Bu yüzden sana da gerçekleri söyleyemedim. Hatta…” deyip biraz durdu. Uraz, Semra’nın sözünü soru sorarcasına tekrarladı.

“Hatta?”

“Gül almak isteyip bayıldığın gece de sana onları yaptıran Ahsen’di. Yan sokağında kanlar içinde yatarken de kendini bu hale getiren, kendisiydi.” Bu itiraflara daha çok dayanamayacaktım. Neler olmuş neler geçmiş…

İnsan öyle bir şey ki, her şeyi yapabilir. Sadece kendini düşünerek başkasının canına kıyabilir. Kendi çıkarları için başkasına istemese de iyi davranabilir. Güven neredeyse hiç kalmamışı. Zirveye ulaşmak artık, eskisinden çok daha zordu. Zorluklar artmıştı, kademeler fazlalaşmıştı ve en önemlisi sahteyle gerçek, ayırt edilemez durumdaydı. Bunların hepsini aşabilip de zirveye ulaşabilen sayısı oldukça azdır. Bu yüzden güçlü durmak zorundaydım. Bu yüzden düştüğümde pes etmemek zorundaydım. Güçlü durmak ve bunlarla başa çıkmak zorundaydım. Neden mi? Çünkü ben öylesine biri değildim. İnci Soykan’dım ve benim sorunlarla başa çıkmamı isteyen bir sürü insan var. Onlar için başa çıkacaktım. Her biri için…

“O ne cüretle böyle bir şeye kalkışıyor lan?” diye bağırdı Uraz. Ona baktım ve bu sefer de ben elimi onun sırtına koydum.

“Tamam Uraz, biz de farkındayız ama bağırmak bir işimize yaramayacağı için bağırmıyoruz.” Dedi Aren. Gözlerimle onu onayladım.

“Bir çaresine bakacağız.” Dedim bende. Uraz da biraz daha sakinlemiş halde kafasını salladı.

“Hepinizden çok özür dilerim. Özellikle İnci. Çok özür dilerim. Biliyorum, özür dilemek geçmişi düzeltmeyecek ama en azından bu kadarını söylemek zorundayım.” Dedi yere bakarken. Affedecek değildim. Onca şeyi bana ne olursa olsun bana o yapmıştı. Emri Ahsen de verse, emre uyan Semra’ydı. Sadece derin bir nefes verip ayağa kalktım. Odaya gidip dinlenmeye ihtiyacım vardı. Hiçbir şey söylemeden gittiğimde kimseden ses çıkmadı. Odaya girip kapıyı kapattım. Kafamı yerden kaldırıp karşıya baktığımda, beynim sarsılmış gibiydi. Karşımda gördüğüm yüz, Ahsen’e aitti. Ahsen Aksan’a.

BÖLÜM 20

BİTTİ Mİ

Kafasına silah tutan bir kız.

Karşımda gördüğüm şey buydu. Ahsen kafasına silah tutar bir biçimde bana bakıyordu. Artık sıkıntılar yetmez miydi? Vur kendini. Vur öldür. Hem bizi hem kendini kurtar.

Ahsen’in yanına doğru bir adım yaklaşmaya kalktığımda:

“Yaklaşma vururum kendimi!” dedi. Boş gözlerle ona baktım.

“E vur o zaman Ahsen?” dedim soru sorar gibi. Ahsen tedirginlikle bana baktı.

“Birini öldürecek kadar mı acımasız oldun İnci Soykan?” dedi başından silahı indirirken. Kafamı yana yatırdım.

“Bana bunu diyen sen misin?” dedim kahkahalarımın arasından. İçeriden Aren’in bağırma sesleri geliyordu. Daha sonra aniden odanın kapısı açıldı. Aren’in gözleri kocaman olduğunda hemen beni geri çekti.

“İnci çık dışarı!” dedi. Daha sonra kapıyı yüzüme kapattı ve kilitledi.

“Aren! Aç kapıyı!” dedim ama beni dinlemedi. Uraz sesleri duyup geldiğinde:

“Ne oluyor? Ahsen odada değil!” dedi. Bu sırada içeriden bir silah sesi geldi. Yeri göğü inleten bir silah sesi. Ben telaşla kapıyı açmaya çalışırken Uraz beni omzumdan hafifçe arkaya çekerek kapıya sert bir tekme attı. İçeri daldığımızda karşılaştığımız manzara, Ahsen’in kanlar içinde yere yığılışıydı.

Aren titriyordu. Birden yandaki koltuğa düştü.

“B-ben…” diyebildi sadece. “Ben yapmadım!” diye bağırdı. “O… o vurdu kendini.” Dediğinde elinde silahla yatağa düşmüş olan Ahsen’i gördüm. Kan kokusu odayı sarmıştı. Uraz hızla harekete geçip Ahsen’in üstünü yataktaki yorganla örttü. O sırada bende ağlamaya başlamıştım. Her şeyim sandığım o kız şimdi ihanetini edip ölmüştü.

Ardından odaya Semra girdi.

“ABLA!” diye bir çığlık attı. O sırada Uraz, Ahsen’in üstünü tamamen örtmüştü. Semra Ahsen’in yanına koştuğunda Uraz onu durdurdu.

“Ölmesi gerekiyordu ve öldü. Sende bunu istememiş miydin?” dedi Semra’ya. Semra korkulu gözlerle bir üstü örtük olan Ahsen’e, bir de Uraz’a bakıyordu. Yavaşça geri çekildi.

“Şimdi ne yapacağız? Ne olacak onu burada mı bırakacağız?” dedi telaşla. Aren oturduğu koltuktan kalktı ve bana doğru yürüdü. Tam yanımda durdu ve o soğukkanlılığından eser kalmamıştı.

“Biz? Ne yaptık? Şu anda bizim yüzümüzden öldü o! Hepimiz yüzünden.” Dedi aklını kaybetmiş şekilde. Uraz hızlıca kafasını iki yana salladı.

“Bizim yüzümüzden ölmedi. Gerçekler öldürdü onu. Bizim gerçekleri bilmemiz korkuttu onu.” Dedi ve üstü örtük olan kızın üstünü açıp kucağına aldı. “İnci sen burada kal. Semra sen benimle gel. Ablanı sen göm toprağa. Hayatını mahveden kişiyi. Aren sende İnci’yle kal.” Dediğinde hemen karşı çıktım.

“Hayır, bende geleceğim!” Aren elini omzuma koydu. İnci iyi değilsin. Bende değilim. Gitmememiz daha doğru olacaktır.” Bunu Uraz onayladı. Daha fazla diretmedim çünkü benim de biraz sakin kalmam gerekiyordu.

“Tamam. Peki Semra? Sen, bunu nasıl kaldıracaksın? Sonuçta ne olursa olsun o senin ablan. Hiç mi üzülmeyeceksin?” dediğimde Semra, Uraz’ın kollarındaki Ahsen’e baktı.

“O bana hiçbir zaman ablalık yapmadı ki, onu ablam olarak göreyim. O benim sadece düşmanımdı. Hayatımın yıllarını çalan yakın bir düşman. Üzülmeyeceğim.” Dedi odadan çıkarken. Uraz da onun arkasından giderken gözleri benim gözlerimle buluştu. “Korkma” diyordu sanki gözleri. İkisi de gittiler ve evde Aren’le ikimiz kaldık.

“Ben neden böyleyim biliyor musun İnci?” dedi Aren şöminenin yanındaki puflardan birine otururken. Karşısındaki pufa oturdum ve:

“Nasıl yani? Sen nasılmışsın?” dediğimde gülümsedi.

“Anlamamış gibi yapma. Soğuk, itici ve pek konuşmayan biri olduğumu kastediyorum.” Dediğinde ne diyeceğimi bir anda bilemedim.

“Neden?” diyebildim sadece. Aren tırnaklarıyla oynadıktan sonra şömineye bakarak cevap verdi.

“İlk okuldan beri beni çok zorbalardılar. Lisede de öyle. Kilolu olmamla, insanlara yakın olmaya çalışmamla falan. Hatta bir gün üzerime kantinin yemeklerini döküp “Al bunları da ye” demişlerdi. Ben o yüzden böyle biri oldum. İnsanlardan uzak durmaya çalıştım ki fazla ilgi şımartmasın. Aylarca aç kaldım ki, kilo verebileyim. Soğuk biri oldum ki, insanlar benden uzak dursun.” Diye sözlerini tamamladı Aren. Öylece kalabilmiştim sadece. Hiçbir şey diyememiştim. Aren kimseye anlatmadıklarını bana anlatmıştı.

“Peki bunları neden Zümra’ya değil de bana anlattın?” diye sordum. Aren hafifçe güldü.

“Çünkü sen halden anlıyorsun. Sır da saklarsın.” Dedi. Sadece onun yanına gidip ona sarıldım. Konuşmaya gerek yoktu. Dakikalarca hiç konuşmadan oturmuştuk. En sonunda Urazlar da gelmişti. Ahsen hakkında hiçbirimiz konuşmak istemiyorduk. Biz Uraz’la salondaydık. Aren ve Semra da karşı odamızda

“Ne zaman Türkiye’ye döneceğiz?” dedi Uraz. Dönmek mi? Kaşlarımı anlamazlıkla çattım.

“Ben hiçbir yere gelemem. Benim işim de burada düzenim de.” Dediğimde Uraz şaşkınlık ve endişeyle bana baktı.

“İnci’m, canım benim. Ben işi zaten hallettim. Yani hallettim sayılır. Ama sen neden gelmek istemiyorsun? Bak annen seni çok özledi, Ayza çok özledi, Mercan, Zümra… hepsi çok özledi. Sen hiç özlemedin mi? Ne olur boş ver düzeni de gel. Yeni bir sayfa açalım. Çok mutlu olalım.” Bunları dedi ama “Baban da özledi” diyemedi. Peki ya işi nasıl halletmişti ki?

“İşi mi hallettin? Nasıl olacak o iş?” diye sorduğumda Uraz ensesini kaşıdı.

“Bir şey buldum. Hem de benim zevkle yerine getirebileceğim bir şey ama, sana nasıl söylesem bilemiyorum.” Dedi. Endişeyle ona bakıyordum çünkü şu anda her şeyi göze alabilirdi.

“Söyle.” Dedim gözlerine bakarak. Uraz derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı.

“Şimdi, İstanbul’a geri atanabilmenin bir yolu var. Ama biraz ciddi bir yol. Nasıl desem ki? Yani…” dedi ve gözlerini kapattı. “Evlenmek.” Dedi. Evlenmek mi? Evlenmek dedi. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı ve öylece kalakalmıştım. “Bakma bana öyle İnci! Bir tek bunu bulabildim. Eş durumuyla atanabiliyorsun. Nişanı, nikahı yapar, sonra ayrılırız sorun değil.” Dediğinde kendime geldim.

“Ne ayrılması? Ne nişanlanması? Sen neler diyorsun?” dediğimde kafasına eliyle vurdu.

“Ah salak kafam direk neden söylüyorsun ki? Al sana işte!” dediğinde kendine sinirleniyordu. Kıkırdadım.

“Evlenelim. Ben bir İstanbul’a döneyim sonra ayrılık işini hallederiz.” Dedim. Uraz bir anda rahatlamış şekilde bana baktı.

“Ciddi misin? Bana kızacaksın sanmıştım!” dedi korkuyla.

“İstanbul’a geri dönmek istiyorum. Evlenmek çok ciddi bir iş. Şu anda sevgili olabiliriz ama bu hemen evlenmemiz gerektiği anlamına gelmez. Daha yolumuz var.” Dedim. Uraz kesinlikle dediklerime içten içe katılmıyordu ama katılıyormuş gibi beni onayladı.

“Neyiz biz ney?” dedi Uraz kıkırdarken.

“Sus Uraz. Toparlan haydi gidiyoruz. Al bilet mi ne alacaksan!” dedim ve eşyalarımın bulunduğu odaya girdim. İçim içimi yiyordu. Uraz’la kısa süre de olsa evlenecektim.

*

İstanbul’a varmıştık. Evet basbayağı varmıştık. Çok özlemiştim. Buranın verdiği hissi, duyguları ve her şeyini. Havası bile çok farklıydı. Yaşadığımı hissettiriyordu. Ne olursa olsun.

Ahsen Fransa’da kalmıştı. Ölmüş bir şekilde. O bizden çok şey almıştı. Üzülmüyordum. Üzülmeyecektim. Artık sona ermişti.

Ya da yüzleşmemiz yeni başlıyordu. Babamla yüzleşecektim. Sonra Efsun teyze, Zeynep Salcı’yla. Yani Kadir amcanın kendisini aldattığı kadınla. Herkes artık birbirinin yalanlarını ortaya dökmüştü. Olacaklar belliydi. Hepimiz bir masaya oturup açıklayacaktık. Her şeyi. Gerçekten bir masaya oturup konuşacaktık. Bu işin altından başka türlü kalkamazdık.

Uraz beni isteyecekti. Adet diye annelerimiz kesin bunu yaptıracaklardı. Peki ya annelerimiz birbirinden haberdar mıydı? Benim burada olmadığım altı ay neler olmuştu.

Kasım ayında olduğumuz için havalar yavaş yavaş soğumaya başlamıştı. Fransa’da öyle değildi ama burada Kasım ayıydı ve havalar daha soğuktu. Uçaktan, Uraz, Aren ve Semra’yla birlikte indik. Bavullarımızı alıp havalimanından çıktıktan sonra hepimiz derin nefesler aldık. Bu arada Aren ve Semra da kısa süreli evlilik yapacağımızı biliyordu.

Bu arada Uraz’a sormaya korkmuştum. “Annelerimiz görüştü mü?” diye. Ama soramamıştım. İki taksi çağırdık. Birine ben ve Uraz, diğerine de Semra ve Aren’le bindi.

“Uraz.” Dedim takside giderken. Uraz bana döndü ve önüme gelen saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdı.

“Efendim?” dedi Uraz.

“Annelerimiz? Onlar görüştüler mi?” dedim tedirginlikle. Alacağım cevaptan çok korkuyordum. Uraz’ın dudaklarının kenarları yukarı kıvrıldı.

“O da sürpriz olsun.” Dediğinde kaşlarımı çattım ama fazla aldırış etmedim. Dakikalarca yol gitmiştik. En sonunda taksi istediğimiz yere kadar gelmişti. Uraz adama parayı ödedi. Aren ve Semra da kendi evlerine gitmişlerdi. Biz bizim eve gelmiştik. Annem ve babamın yaşadığı o çardağımın olduğu eve.

“Biz, neden buraya geldik?” diye sordum Uraz’a. Uraz şaşkınlıkla bana baktı.

“Neden mi? Anneni hiç mi özlemedin?” diye sordu.

“Annemi özledim ama babamı görmek istemiyordum.” Dedim. Bu sözlerim üzerine Uraz gülümsedi.

“Merak etme. Baban evde değil. Zaten baban evde olsa evinizdeki misafir de orada olmazdı.” Uraz’ın dediklerinden bir anlam çıkaramamıştım ama onu dinledim ve birlikte evin bahçesine girdik. Çardağım…

Orada aynı şekilde duruyordu. Hiç el değmemişti. Çardağıma gülümsedikten sonra Uraz beni beklemeden kapıyı çaldı. Hazır değildim!

“Uraz neden arkamızdan at kovalıyormuş gibi acele ediyorsun her şeye?” diye sorguladım onu.

“Sen rahat ol. Her şey çok güzel olacak.” Dediğinde kapı açıldı. Karşımda gördüğüm yüz anneme aitti. Annem şok içerisinde eliyle ağzını kapattı ve gözleri doldu.

“Kızım!” dedi yüksek sesle. Daha sonra arkadan birkaç ayak sesi geldi ve bu sefer gördüğüm yüz, Efsun teyzeye aitti.

“İnci!” dedi oda şaşkınlıkla. Annem bana bir anda sımsıkı sarıldı. Altı ayın özlemini gideriyormuş gibi sarıldı. Uzun süre sarıldıktan sonra ayrıldık ve annem bu sefer Uraz’a baktı ve mutlulukla ona da sarıldı. Efsun teyze de o duygusallıkla bana sarılmıştı.

“Kızım haydi gelin içeri hemen! Yalnız seni bir güzel sopalayacağım eşek sıpası! Anneni bırakıp ne işler çeviriyorsun?” dedi annem sahte bir sinirle. Uraz’a baktığımda umutla beni onayladı. Ondan cesaret alarak içeri girdim.

“Kızım ne olur otur hemen. Konuşalım neler oldu? Sopalama işine sonra bakacağız.” Annem özlemle her şeyi söylerken ben salondaki koltuklardan birine oturmuştum. Efsun teyze benim kim olduğumu öğrenmiş miydi?

Anneme her şeyi anlatacak mıydım? Babamın bir katil olduğunu öğrenecek miydi? Ya da öğrenmiş miydi? Kafamı yanıma oturan Uraz’a çevirdim. Kısık bir sesle:

“Anlatacak mıyız?” dedim. Uraz aynı ses tonuyla beni yanıtladı.

“Şimdi bilmesin. Hep beraber toplanıp bir masanın başına geçtiğimizde herkes sırları dökecek. O zaman öğrensin. Bu arada annem seni biliyor.” Dediğinde tedirginlikle başımı salladım. Biliyordu. Annem ve Efsun teyze karşı koltuğumuza gelip oturdular.

“Kızım neler oldu? Uraz oğlum bari sen anlat ne karıştırıyorsunuz siz?” dedi annem. Efsun teyze başını salladı.

“İnci, kızım sen davetten koşarak çıktığın zaman ben her şeyi anladım. Hemen annenin yanına geldim. Olanları anlattım. Ama sizi bulamadan her şeyi anlatmaya gücüm yetmedi.” Dedi. Annem endişe içerisinde Efsun teyzeye baktı.

“Anlatmadıkların mı var?” dediğinde Uraz hızla araya girdi.

“Şimdi değil. Bu akşam kim varsa herkesi toplayacağız ve hep birlikte bir masa başında tüm sırları dökeceğiz. Şimdi durun.”

“Ben Beliz’i de arayacağım. Onunla da konuşmam gereken bir konu vardı ama gittiğim için hiç konuşamadık.” Dedim elime telefonu alırken. Uraz kafasını sallayıp beni onayladı.

“Anne ve Sunay teyze. Siz de bu olayların içinde olan herkesi toplayın. Akşam düşündüğümüzden de uzun olacak.”

*

Bizim bahçeye kocaman bir masa kurmuştuk. Herkesin sığabileceği kadar büyük, yuvarlak bir masaydı.

Ben, Uraz, annem, Efsun teyze, babam, Semra, Aren, Efsun teyzenin ablası Nihal, Beliz, Ali amca ve Zeynep Salcı. Evet son ismi yanlış duymadınız. Zeynep Salcı, yani Kadir amcanın, Efsun teyzeyi aldattığı kadın. Ali amca da babam ve Kadir amcanın ortak arkadaşlarıydı. Masada tam on bir kişiydik ve hiçbirimiz konuşmuyorduk. Çünkü kimse konunun neresinden başlanacağını bilmiyordu. Babam Uraz’ı bilmiyordu. Ama Efsun teyzeyi tanımıştı. Her an kaçacak gibiydi. Endişe içerisinde etrafına bakınıyordu. Semra ise bir annesine, bir de Efsun teyzeye bakıyordu. Annesi Zeynep abla da herkese bakıyor ama anlam veremiyordu. Tek tanıdığı kişi Efsun Aksan’dı. En sonunda Uraz söze direk daldı.

“Biz İnci’yle evleniyoruz.” Dedi. Şok içinde gözlerimi ona çevirdim. Babam Uraz’ı öldürebilirdi bile! Herkesin yüzü şok içinde bize döndü.

“Ne!” dedi Efsun teyzeyle annem aynı anda. Babam kaşlarını kaldırmıştı.

“Hafta sonu gel iste kızı.” Dediğinde sevinçle birbirimize baktık. İkimizde evlenmek istiyorduk birbirimizle. Bunu biliyorduk ancak yaşanmışlıkları düşündüğümüzde ikimiz de tedirgin oluyorduk. Herkes sevinçle gülerken tek gülmeyen Zeynep ablaydı. Çünkü onun bizimle bir bağı yoktu. Dakikalar sonra herkes tekrardan ciddileşmişti. Bu sefer söze ben başladım.

“Kadir amca Efsun teyzeyi aldatıyordu. Zeynep Salcı’yla.” Dediğimde Efsun teyze sadece ağzı açık şekilde suratıma bakıyordu ve dediklerimi idrak edememişti. Zeynep abla dikleşti.

“Efsun’u aldatmıyordu bence. Beni aldatıyordu. Ben çocuklarımı büyütürken ne zorluklar çektim! Sen el bebek gül bebek büyüttün oğlunu!” dedi Uraz’ı göstererek.

“Sen neler diyorsun? Kadir böyle bir şeyi asla yapmaz!” dediğinde sahte bir şaşkınlıkla babama döndüm.

“Ah, baba! Yoksa Kadir amca Efsun teyzeyi aldatıyor diye mi öldürdün Kadir amcayı?” diye sorduğumda masa bir anda öyle sessizleşti ki kulaklarım çınlamaya başlamıştı. Herkes ne yapacağını bilemezken babama dönmüştü. Birkaç kişi de hala bana bakıyordu.

“Görüntüleri Ahsen’den aldım. Bu arada Zeynep teyzeciğim kızınız konuşabiliyormuş. Tabii şu anda yaşıyor olsaydı konuşurdu ama kendini vurdu.” Dedi Aren.

“KIZIM! KIZIMA NE YAPTINIZ? NE İSTİYORSUNUZ BENDEN?” diye bağırırken ayağa kalktı Zeynep abla. Onunla birlikte Efsun teyze de ayağa kalktı.

“Senin öylesine doğurduğun çocuk yaşasa ne olur ölse ne olur?” diye bağırdı bu sefer Efsun teyze. Zeynep abla gözünden akan yaşları umursamadan Efsun teyzeye saldırmak için hamle yaptı ancak Semra, annem ve Beliz onları ayırdılar. Babam ise hiç konuşamıyordu. Büyük ihtimalle söyleyeceği yalanları planlıyordu. Babam hazır ortalığın karışmasından istifade edip kaçmaya çalıştığında:

“Nereye gidiyorsun baba?” diye sordum yüksek sesle. Karmaşa bir anda durduğunda herkesin gözü babamı buldu.

“Sen yaptın.” Dedi Zeynep abla. “Kadir’i sen öldürdün.” Derken dişlerini sıkıyordu. “Sen yaptın bunu!” babam ayağa kalktı.

“Ne kanıtın var da konuşuyorsun? Ben en yakınımı, kardeşimi neden öldüreyim?” diye bağırdı babam. Aren ve Semra ayağa kalktı. Aren konuşmaya başladı.

“Elimizde görüntüler var diyorum. Hatta Ahsen’in ta kendisi verdi bunu bize.” Dedi ve elindeki flaşı gösterdi. Daha sonra kocaman bir çantadan bilgisayar çıkardı. Flaşı taktı ve bir şeyler ayarlayıp bilgisayarı hepimize doğru döndürdü. Videodaki babam Kadir amcanın arabasının altına girdi ve bir şeyleri çıkardı. Daha sonra kaputu açtı ve yine bir şeyleri kurcaladı. En sonunda bir sesler duyduğunda elindekileri bıraktı ve kaputu kapatıp hızlıca oradan uzaklaştı. Biraz sonra Kadir amca geldi. Tabii video düzenlendiği için video hızlı ilerliyordu. Aren bu düzenlemeleri uçakta yapmış olmalıydı. Kadir amca arabaya bindi ve normal bir şekilde yolda gitmeye başladı. Sonra görüntü başka bir yere geçti. Anayola. Görüntü hızlı bir şekilde ilerlerken birden normal hıza döndü ve Kadir amca yolda kaymaya başladı. Sol şeride dönmesi gerekiyordu ancak kontrolü kaybetmişti. Son hızla giderken önündeki binaya çarptı. Hem bina, hep araba parçalanmıştı. Görüntüler burada bitiyordu. Herkes babama baktı. Annem, Efsun teyze ve Zeynep abla ağlıyordu.

“Katilsin sen! Katil!” diye bağırdı annem. Babam ayağa kalktı.

“Zorundaydım anlıyor musun? Sizi kurtarayım diye çabaladım!” Efsun teyze babamın lafının arasına girdi.

“Biliyordum. Sen bizi Afyon’a zorla yollayıp tehdit ettiğinde gitmek zorunda kaldık ve hiçbir şeyi anlatamadım ama şimdi anlatacağım. Para için yaptın. Kadir’le parayı bölüşmemek için yaptın! Tüm kazanç kendine kaldı ve bize de pay düşmesin diye Afyon’a yolladın!” Efsun teyzenin ablası Nihal abla ayağa kalktı.

“Pisliksin sen!” dedi ve sözü Uraz devraldı.

“Benim kim olduğumu biliyor musun sen?” dedi babamın yanına giderek. Babam tek kaşını havaya kaldırdı. “Uraz Soykan ben.” Dedi kollarını önünde birleştirerek. “Bir dakika ya? Sunay teyze sokak ortasında kanlar içinde yattığında da bunu yapan sendin değil mi?” dediğinde annem bayılacak gibi babama baktı. Bunu? Bunu yapan babam mıydı? Babam yapamazdı. Anneme bunu yapmazdı! Babam belinden bir bıçak çıkardığında ben babamın arkasında olduğum için tek gören bendim. Korkuyla çığlık atarak Uraz’a koştum.

“URAZ!” diye bağırırken Uraz’ın önüne geçmiştim ve babam o sırada bıçağı saplamıştı. Bıçak saplanmıştı. Ölüm sessizliği duyuldu. Herkes bize bakıyordu. Bir sıcaklık hissetmiştim. Karnımdan akan bir sıcaklık. Sonra bir acı. Elim karnıma gittiğinde kendi kanımla karşılaştım. Acı içinde dizlerimin üstüne düştüğümde her şeyi yeni idrak ediyordum. Bıçaklanmıştım. Karnımdan. Hem de babam tarafından…

Ölüm çok yakınımızdaydı. Yaşam ise çok uzak.

Korkunun umutla birleştiği bir anda sıkışıp kalmıştım. Deli gibi hayata tutunmak isteyen bir insan nasıl olurdu da sevdiği için ölmeye can atabilirdi?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.