İçeriğe geç

Çardaktaki Kız

Bölüm 1 · 86 dk okuma

Çardaktaki Kız

Bölüm 1

İLK 10 BÖLÜM

BÖLÜM 1

BAŞLANGIÇ

Herkese merhaba. Ben İnci Soykan. İlk bahar aylarının başlarındayız ve ben üniversite finallerine hazırlanıyorum. Tek isteğim işinde iyi bir paramedik olmak. Ve olacağıma inanıyorum. Bahçemizdeki, babama zorla yaptırttığım çardağımda gece gündüz ders çalışıyorum. Evimizin müstakil olması, herhalde hayattaki tek şansım. Babam biraz garip birisi. Bu yüzden bu çardağı ondan yıllardır istiyordum ama babam beni pek sallamıyordu. Babama değişik biri dememin nedeni de yıllar önce çok yakın bir arkadaşı, trafik kazasında hayatını kaybetti. Kadir amca. Babam o günden sonra çok değişti. Kadir amca ve babam, birlikte büyümüşler. İkisi de aynı yurtta büyüdükleri için daha da iyi arkadaş olmuşlar ve hatta on sekiz yaşlarından sonra öğrenci evinde birlikte kalmışlar. Daha sonra ortak bir iş yeri açmışlar. Bir araç tamir dükkânı. Neyse işte, uzun lafın kısası çok yakın iki arkadaşlardı ve kadir amca bir gün geçirdiği trafik kazası yüzünden hayatını kaybetti. Bir eşi ve oğlu da vardı. Ama biz iki aile öyle yakındık ki! Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Ancak kadir amca hayatını kaybettikten sonra eşi Efsun teyze ve oğlu, Afyon’a memleketlerine gittiler. Hatta gitmediler, adeta kaçtılar! Bize haber bile vermemişlerdi ve biz buna gerçekten çok kırılmıştık. Bu kadar yakın olduğumuz tek insanlar da hayatımızdan gitmişti.

Üniversiteyi bitirdiğim gibi ilk işim bu evden gitmek olacak!

*

Bugün benim mezuniyet törenim var! Sonunda beklediğim gün geldi çattı. Mezun olduğum gibi babamı ve annemi bir şekilde, zorla da olsa ikna edip ayrı eve çıkacaktım. Tabii yanıma kedim Duman’ı da almayı unutmayacağım. Duman benim bahçedeki bir kedim. Çardakta ders çalışırken hep yanıma geliyor ve yatıyor. Arada alıp onu mıcırayım istiyorum ama tabii ki yapmıyorum. Başını sevmekle yetiniyorum.

“Anne, Benim kıyafetim yok!” diye bağırdım aşağı kattaki anneme. Annemin sesi biraz sonra duyuldu.

“Yok mu? İnci şaka yapma istersen kızım. Daha geçen gün internetten abuk sabuk şeyler aldın ya anneciğim?” dedi annem merdivenlerden çıkarak benim yanıma gelirken.

“Anne o öyle elbise değildi ki. Mezuniyette giyilmez yani. Ben bu dolaptan bulduğum şeyleri de giyemem!” diye sinir krizleri geçirirken annem odama girdi.

“İnci’m. İnci gibi güzel kızım benim. Orada on tane elbise var hiçbirini mi beğenmedin?” somurtarak anneme baktım.

“Ben beğendim de,” deyip nefes aldım. “Babam beğenmez.” Dedim. Annem yüzünü buruşturdu.

“Baban gelmeyecek güzelim. İşi uzamış.” Dedi göz kırparak. Gözlerim fal taşı gibi açıldı ve adeta bir çocuk gibi ellerimi çırptım. İstediğim elbiseyi kaptığım gibi üzerime geçirdim. Bordo, belinde kuşağı olan bir elbiseydi. Annem gülümsedi. “Çok güzel oldun bir tanem.” Dedi.

“Teşekkür ederim.” Diye mırıldandım. Annemle birlikte evden çıktık ve arabaya binip okula doğru gittik. Dakikalar sonra okula varmıştık. Arabadan indik ve okula girdik. Bazı arkadaşlarım bana baktılar. Duru diye bir arkadaşım gülümseyerek yanıma geldi.

“İnci! Bu ne güzellik. Hadi gel burada oturuyoruz.” Dedi. Başımı salladım ve onların oldukları masaya gittim. Annem de kendi yaşıtlarıyla konuşuyordu. Bahçe çok güzel dizayn edilmişti. Bahçenin tam ortasına sahne gibi bir platform kurmuşlardı ve üzerinde kırmızı halı vardı. Masalar koyulmuş, etraf düzenlenmişti. Bu günleri göreceğimi biliyordum. İstediğim mesleği sonunda kazanmıştım ve mezuniyet günümdeydim…

Aradan biraz zaman geçti ve artık kep atma zamanı gelmişti. Sahne gibi olan o platforma bir adam çıktı ve mikrofona eğilip konuştu.

“Evet, kep atma zamanı geldi. Sevgili öğrencilerimizi ve velilerimizi arka bahçeye alalım lütfen.” Dedi ve platformdan indi. Hepimiz arka bahçeye doğru ilerliyorduk. Annemi görmüştüm. O da diğer velilerle arka bahçeye doğru geliyordu. Keplerimizi ve cübbelerimizi bize verdiler. Bir arada toplandık ve ondan geriye hep beraber saydık.

“On!” dedik ilk olarak.

“Dokuz!” diye devam ettik.

“Sekiz!”

“Yedi!”

“Altı!”

“Beş!”

“Dört!”

“Üç!”

“İki!”

“Bir!” ve “SIFIR!” diye bağırdık. Keplerimiz gökyüzü ile buluştu. Hepimiz gülüşüyor ve keplerimizi tekrar tekrar fırlatıyorduk. En sonunda bu kısım da son buldu. Her güzel şey gibi… Neden mi böyle diyorum? Çünkü babam şu an tam karşımda bana bakıyordu. Hayır! Hızla kafamı anneme çevirdim. O da okul kapısından giren babamı görmüş olmalıydı ki donup kaldı. Hızlı adımlarla annemim yanına gittim.

“Anne! Babamı sende görüyor musun yoksa hayal mi?” annem yutkundu.

“Ne olacak kızım. Baban o senin” dedi tereddütle. “Bir şey yapmaz güzel kızım.” babama doğru gülümseyerek ilerledi. Babam ne giydiğimi görmemeliydi! Çok kızardı. Evet, benim babam da böyle birisi. Keşke hiç değişmeseydi. Hep eskisi gibi kalsaydı. Belki o zaman böyle olmazdı. Ancak bu dünyada keşkelerle yaşanmıyor. Olacak olmuş. “Keşke” demek yerine çözüm üretmeliyiz bence…

Babam gelip tam karşımda durdu.

“İnci? Neler oluyor burada? Bu kılık kıyafetin ne?” dedi lüzumsuz bir ses tonuyla. Annem hemen araya girdi.

“Canım, mezuniyet töreninde herkes böyle bak.” Dedi etrafı göstererek. “Hem onu giymesini ben söyledim İnci’ye.” Diye beni savunmaya devam etti. Babam derin bir nefes aldı ve okul kapısını gösterdi.

“Arabaya, Hemen!” Babamın sözünden sonra kalbimin çarpmasını umursamadan okul kapısına doğru koştum. Annem de hemen arkamda babamla hızlı adımlarla geliyorlardı. Arabaya bindiğim andan itibaren hiç konuşmadım. Annem de konuşmadı, babam da… işte biz böyle bir aileydik…

Aradan saatler geçti. Bu akşam Beliz adında bir arkadaşım bizde kalacaktı. Bugün yaşadıklarımı biraz olsun sindirebilmek için onu çağırmıştım. Çünkü biz Beliz’le ilk okuldan beri arkadaşız. Küçüklükten beri bize gelirdi. Benim onlara gidemememi sorun etmez, hep o bize gelirdi. Çardakta oturup kurabiye, poğaça yer ve muhabbet ederdik. Hala da yapıyoruz. Saat 17.50 olmuştu. Beliz birazdan burada olurdu. O gelene kadar güzel bir kurabiye yaptım. Çardakta yeriz diye. Biraz sonra bahçe kapısının açılma sesi duyuldu. Beliz gülümseyerek içeri girdi.

“Selam! Nasılsın canım?” dedi ve bana sarıldı.

“İyiyim, hem de çok iyiyim! İstediğim mesleği sonunda kazandım. Beliz inanabiliyor musun?” Beliz gülümsedi.

“Ben senin yapabileceğini ilk baştan beri biliyorum Çardaktaki kız.” Dedi kıkırdayarak.

“Artık yapacağım tek şey kaldı. Annemle babamı bir şekilde ikna edip ayrı eve çıkmak. Öyle her şey çok daha güzel olacak.” Beliz’le çardağa oturduk.

“İnci, yalnız bu sorumluluğu üstlenebileceğine eminsin değil mi? Basit gibi görünüyor ancak hatırlatırım ki biz film veya dizi karakteri değiliz. Bu işin faturası var, temizliği var, parası var…” tekrar konuşmak için derin bir nefes aldı. “Tabii neye ihtiyacın olursa sana yardımcı olmak için her zaman buradayım. Bunu biliyorsundur zaten?” dedi soru sorar gibi. Kafamı aşağı yukarı sallayarak onu onayladım.

“Biliyorum. Çok kolay olmayabilir. Ancak benim bu evde durmam gerçekten hiç sağlıklı değil. Bu akşam annemlerle konuşacağım. Babamın eskiden Kadir amcamla yaşadıkları ev hala duruyormuş. İzin verirlerse orada kalmak istiyorum.”

“Umarım izin verirler.” Dedi Beliz.

Saatlerce Beliz’le sohbet ettik. O bana bir şeyler anlattı, bende ona. İnsanın bir tane de olsa böyle yakın bir dostu olmalı. En sonunda saat epey geç olmuştu. Beliz gidiyordu. Onu geçirmek için ayağa kalktım.

“Görüşürüz İnci. Bana neler olduğundan haberdar et olur mu?” dedi.

“Tamam merak etme. Sana yazarım.” Dedim ve onu geçirdim. Şimdi yapmam gereken şey, özellikle babamı ikna etmekti. Hadi bakalım neler olacaktı?

Yavaşça içeri girdim. Mutfaktan salona doğru ilerlediğimde babam oradaydı. Annem de tam karşısında.

“Anne, baba. Bir bakar mısınız? Sizinle önemli bir şey konuşmam gerekiyor.” Dediğimde önce annem sonra da babam kafasını bana doğru çevirdi.

“İnci, dinleniyoruz.” Dedi babam soğuk sesiyle.

“Dinlenmenizden çok daha önemli konular var.” babam sert bakışlarını bana çevirdi. Annem de neler olduğunu anlamak için bana bakıyordu.

“Baba sizin eskiden Kadir amcayla yaşadığınız bir ev varmış.” Babam ayağa kalktı.

“Sana bu konuyu açmaman gerektiği konusunda uyarmıştım!”

“Ama açmam gerekiyor! Tamam mı?” daha sonra annem da ayağa kalktı.

“İnci neler olduğunu açık açık anlatır mısın?” dedi. Derin bir nefes aldım ve konuşmaya başladım.

“Ben artık bu evde kalmak istemiyorum. O ev müsait ise orada kalacağım. Eğer müsait değil derseniz de kendime bir ev kiralayacağım!” dediğimde, annem de babam da kaskatı kesildi. İlk kendine gelen babam oldu.

“Sen ne dediğinin farkında mısın ha?” Dedi babam.

“Evet farkındayım ve hemen bu evden gitmek istiyorum!” babam bu sert tepkimin üzerine beni her an evden kovacak gibiydi.

“Bekle!” dedi ve mutfağa gidip bir şeyleri karıştırıp geldi. “Aç elini.” Dedi. Elimi açtığımda elime bir anahtar tutuşturdu. “Ev bu. Sabah uyandığın gibi bu evden gidiyorsun. Seni gözüm görmesin ve bir şey olursa benden sakın ama sakın yardım isteme!” dedi. Gülümsedim.

“İstemem.” Annem korkarak bir bana birde babama bakıyordu. Hızlı adımlarla üst kattaki odama koştum ve valizimi alıp mutlulukla içerisine tüm eşyalarımı yerleştirdim. Yeni evime hızlı yerleşmeliyim çünkü tam üç gün sonra paramediklik eğitimi var. Bu eğitim dört gün sürüyormuş. Bu yüzden evime hızlı yerleşmeliyim.

Valiz yerleştirme işi bittiği gibi de kendimi yatağa attım. Yarın uzun bir gün olacaktı.

BÖLÜM 2

İLK KARŞILAŞMA

“Duman bir dur çocuğum be!” bir yandan Duman’a laf yetiştiriyor, diğer yandan da evim olan siteyi bulmaya çalışıyorum. Yer tarifi uygulamasından annem bana evin konumunu atmıştı. Eve yaklaştığımızda beni buraya getiren taksiden indim ve yürüyerek bulayım dedim ama tabii ki İnci’nin harika performanslarını görün! Şu an nerede olduğum hakkında en ufak bir fikrim yok. Tek bildiğim İstanbul’da olduğum. Gerçi o da şüpheli.

“Nerede bu Yaşam Sitesi!” işlek bir caddede olduğum için karşıdan karşıya geçmeye de korkuyordum. Aman sanki hiç işim yokmuş gibi birde araba ezmesin beni. Kaldırımda yürürken karşıma çıkan bir adamı durdurdum.

“Abi pardon ben Yaşam Sitesi’ni arıyorum da. Nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordum. Adam sağ tarafına baktı ve eliyle orayı gösterdi.

“Hanımefendi kusura bakmayın ama yan tarafta kabak gibi Yaşam Sitesi yazıyor.” Adamın dediği yere baktığımda şok geçirdim. İnanamıyorum, ama burası çok güzel! Şoktan hala çıkamamışken adama,

“Teşekkür ederim.” Dedim. Sitenin ön tarafında bir alışveriş merkezi vardı. Siteye arkadan giriliyordu. Hızlı ama dikkatlice karşıya geçtim. Sitenin alışveriş merkezi olan kısmında duruyordum. Binanın yan tarafında olan aradan arka tarafa geçtim. Sitenin girişi buradaydı. İçeri girim. Vay! Havuzu bile var. İnanılmaz güzel bir site! Benim binam A Blok, daire 9’du. Biraz ilerledikten sonra A Bloğu buldum. E, ben bu kapıyı nasıl açacağım? Şifre istiyor. Annem bilir mi ki? Annemi aradım.

“Alo anne, bu kapının açılması için şifre istiyor. Ne yazacağım?”

“Ay kızım bilmem ki ben? Baban bilir dur sorayım. Mura-”

“Anne dur! Tamam ben bulacağım sen sorma babama.”

“Kızım nereden bulacaksın olmaz.”

“Anne sen boş ver hadi görüşürüz.” Dedim ve telefonu kapattım. Gerçekten nereden bulacaktım ki? Rastgele birinin kapısını çalsam? Yok ya insanları rahatsız etmeyeyim. Diye düşünürken arkamdan birisi geldi.

“Merhaba, bir sorun mu var?” dedi. Arkamı döndüğümde gelenin bakır rengi saçları olan bir kız olduğunu gördüm.

"Merhaba, şey ben buraya yeni taşınıyorum. Eskiden babam yaşıyordu bu evde, eşyalı bir ev. Ama kapıyı açamıyorum. Şifreyi bilmiyorum da.” Dedim sonra aklıma bir şey gelerek tekrar konuştum. “Bu arada ben İnci.” Diyerek elimi uzattım. Kız dostça gülümsedi.

“Bende Ayza. Memnun oldum İnci. Umarım burada rahat rahat yaşarsın. Bizim komşuluk bağlarımız çok güçlüdür. Zaten hep bizim yaşıtlarımızda kişiler yaşıyor. Merak etme çabuk alışırsın.” Dedi. Daha sonra tekrardan konuşmak için ağzını araladı. “Bu arada şifre on dokuz, seksen, doksan bir” dediğinde şifreyi girdi ve ikimiz de binanın içine doğru ilerledik.

“Teşekkür ederim. Umarım dediğin gibi çabucak alışırım. Tekrar görüşürüz.” Dedim.

“Görüşürüz İnci.” Dedi. Asansöre binmek için çağırma düğmesine bastım. Ayza da merdivenden çıkıyordu. Tam asansöre binecekken arkamdan bir ses geldi.

“İnci.” Ses Ayza’nındı. Arkamı dönüp merdivenlerden geri inen Ayza’ya baktım.

“Efendim.”

“Şey, biz her ay sitede yaşayanlarla ve bu siteden olmasa da yakınlarımız olan kişilerle sitenin bahçesinde bir parti düzenliyoruz. Yarın akşam da olacak. Sende katılmak ister misin? Hem herkesle tanışırsın.” Dedi. Gülümsedim.

“Tabii isterim! Saat kaçta geleyim?”

“18.30 gibi gelebilirsin.” Dedi Ayza saçlarını kulağının arkasına sıkıştırarak. Kafamı salladım.

“18.30’da oradayım. O zaman orada görüşürüz Ayza.” Gülümsedim.

“Görüşürüz İnci.” Sanırım bu site bana iyi gelecekti. Adı gibi beni de yaşatacaktı. O zaman, yaşat beni “Yaşam Sitesi!”

*

“Oh be! Sonunda mutfak da bitti. Sadece salon kaldı. Duman oğlum bak nasıl olmuş?” dedim sırısa sırıta.

“Meov!” dedi Duman.

“Aman, Duman. Artık öğren konuşmayı oğlum. Neyse ben şu salonu da halledeyim çekil bakalım.” Dedim ve salona da giriştim. Tüm evi temizleyip düzenlemiştim. Sadece salon kalmıştı. Zaten ev eşyalı olduğu için çok da zorluk çekmemiştim. Eşyaların eski olmaması beni bir hayli sevindirdi. Babam eskiden zevkli biriymiş demek ki. Veya Kadir amca da olabilir. Evden getirdiğim eşyalarımı da dizdim.

Tam tamına bir saat sonra salon da tamamen bitmişti. Şimdi evi gezip eksik var mı bakayım. Kapının girişine kadar gittim. Sanki eve yeni giriyormuşum gibi. Önümde çok dar olmayan bir koridor vardı. Sol taraftaki ilk oda yatak odasıydı. Yatak odasına girdiğimizde ilk önce karşımıza çift kişilik bir yatak çıkıyordu. Evet, bende tek kişilik yatağa sığamayan insanlardanım. Babamların buraya koydukları yatak tek kişilik olsaydı kesinlikle değiştirirdim. Hem yatak tek kişilik olunca Duman gece yüzüme çıkıyor. En azından o da rahat rahat yatar. Yatağın yan duvarında güzel bir gardırop vardı. Yine babamın zevki iyi çıkmıştı. Yatağın üzerinde iki adet raf vardı. Bir tanesinin üzerine özellikle evden getirdiğim çardakta oturan kız biblosunu koymuştum. Yatak odasının büyük de bir penceresi vardı. Sade ve güzel bir odaydı. Bu odadan çıktığımda karşı taraf mutfaktı. Klasik mutfak. Bir ayrıntısı yok. Beyaz dolapları var. Bu kadar. Buradan da çıkıp biraz ilerlediğimizde karşımıza lavabo çıkıyordu. Çok küçük değildi. Çok büyük de değildi. Orta boyutta normal bir lavaboydu. Daha sonra lavabonun tam karşısında da küçük bir oda vardı. Orada hiçbir eşya yoktu bu yüzden orayı Duman’ın odası yapmaya karar verip eşyalarını koymuştum. Koridorun en sonunda ise salon vardı. Koyu yeşil renkte koltuklar ve bir televizyon vardı. Acaba televizyon çalışıyor muydu? Neyse birazdan bakarım. Eve internetten yapay bitkiler sipariş ettim. Onları da salonun köşelerine koyacağım. Birde bir yemek masası var. Odundan yapılmış gibi bir masa. Yani görüntüsü öyle. Ev bayağı bir güzel olmuştu. Artık bir duş alıp direk yatmak istiyorum…

(Uraz’ın Anlatımıyla)

Merhaba, ben Uraz. Uraz Aksan. Afyon’da doğdum, İstanbul’da büyüdüm ve şimdi tekrar Afyon’dayım. Ancak birazdan tekrar İstanbul’a gideceğim. Evet, biraz karışık. Kısaca şöyle anlatayım. Babamın eskiden çok yakın bir arkadaşı vardı. Adı Murat. Onunla aynı yurtta büyümüşler ve hatta ikisi de ayrı ayrı evlenene kadar aynı evde yaşamışlar. Birlikte ortak iş yeri açmışlar. Çok yakınlardı ama babam bir gün işteyken, bir yere gitmek için yola çıktı ve yolda trafik kazası geçirdi. O gün dünyanın sonu gibiydi ama hiçbir zaman son olmadı. Babam öldükten sonra annemle Afyon’a, yani memleketimize geri geldik. Murat amcayı, eşi Sunay teyzeyi ve kızlarını orada bırakmam zorunda kaldık. Üzülmemeleri için giderken onlara söylemdik. Kendimizce sebeplerimiz vardı. Daha sonra ben yıllarca ders çalıştım ve istediğim mesleği kazandım. Paramedik. İstanbul’u tercihlerime yazdım ve tutturdum. İstanbul’a atandım. Yarın İstanbul’a gideceğim. Erkenden yatmak istedim. Başımı yastığa koyduğum gibi içimi garip hisler kapladı. Sanki İstanbul bana iyi gelecekti. Sanki orada beni bekleyen şeyler var gibiydi…

Tam olarak şu an annem ve teyzem beni kapıdan geçiriyorlar.

“Oğlum bak yolda giderken dikkatli ol ve vakalara giderken de temkinli yaklaş herkese tamam mı anneciğim.” Diye nasihat veriyordu annem.

“Tamam Efsun, merak etme yirmi bir yaşında çocuk. Halleder o” diye yandan, teyzem beni destekliyordu.

“Anne sen merak etme beni. Haydi görüşürüz.” dedikten sonra annem ve teyzemle sarıldık. Daha sonra kapıdan çıktım. Bizim şu anki arabamızı annem satıp, parasını ben orada araba alayım diye bana vermişti. Bu yüzden bir taksi çağırdım ve birkaç dakika beklemeden sonra geldi. Afyon havaalanına gidiyordum. Afyon’dan İstanbul’a uçakla bir buçuk saat gibi bir sürede varılıyormuş. Bakalım beni İstanbul’da neler bekliyor?

(Tekrar İnci’nin Anlatımıyla)

Şu anda saat tam olarak öğlen 12.34 ve ben daha yeni kalktım! Dün o kadar çok yorulmuşum ki, kafamı yastığa koyduğum gibi uyuyakalmışım. Bugün yapacak bir sürü işim var. Akşam Ayza beni partiye çağırdı. Bu yüzden elbise almalıydım. Evden yanıma sadece o an gereken şeyleri aldığım için yanımda hiç elbise yok. İyi ki yanıma çocukluğumdan beri biriktirdiğim kumbaramı almışım. İçerisinde beni bir ay kadar idare edecek para var. Zaten beni de bir ay kadar idare etmeli. İlk maaşımı bir alayım, o zaman her şey yerli yerine oturacak.

Mutfağa gidip bir şeyler atıştırdıktan sonra hiç vakit kaybetmeden elbise almak için kapıdan çıktım. Yaptığım en mantıklı düşümce, bu eve gelirken yanıma altınlarımı almaktı. Ben biriktirip biriktirip altın yapanlardanım. Üzerine biraz daha para koyup yakında bir araba alacağım.

*

Elbise almak için çarşıya gelmiştim. Bir o yana bir öbür yana bakınıyordum ancak bir türlü istediğim gibi bir şey bulamamıştım. Dolaşabileceğim son iki mağaza kalmıştı artık birinde bulmam gerekiyordu. İki mağaza yan yanaydı. Önlerine geldiğimde gözüme ilk mağazanın vitrinindeki, açık mor gibi bir rengi olan, uzun ancak dizinin bir karış yukarısına kadar yırtmacı olan askılı bir elbise dikkatimi çekti. Evet! Aradığım tam olarak buydu. Hemen içeri girdim ve elbiseyi kabinde denedikten sonra satın aldım. Saat 16.23 olmuştu bile! Çarşıda biraz fazla oyalanmışım…

Eve geldiğim gibi önce bir şeyler atıştırdım, sonra da harika elbisemi giyip süslenmeye başladım. Sarı saçlarımı hafiften dalgalandırıp omuzlarımın üzerine bıraktım. Yüzüme hafif ama çok güzel de bir makyaj yaptım. Tabii ki benim kısacık hazırlanmam bir buçuk saat sürmüştü. Bayağı da hızlı hazırlanmışım! Elbisemin altına güzel bir topuklu ayakkabı giydim ve güzel de bir çantayla kombinimi tamamladım. Hemen apar topar evden çıktım ve sitenin bahçesine ulaştım. Daha hazırlanmaları bitmedi herhalde baksana masaların sandalyeleri yok. Hem o masalar neden o kadar yüksek, küçük ve yuvarlak? Bir sürü kişi masaların etrafında ayakta durup konuşuyorlardı. Ay sanırım sandalye cidden koymayacaklardı! Ya sabır. Ben bu zenginlerin aklını mantığını çözemiyorum gerçekten. Havalı olacaklar diye rahatsız oluyorlar. Aman be!

Havuzun yanındaki masada Ayza’yı gördüğüm gibi yanına gittim.

“Selam, nasılsın?” diye sordum. Ayza bana bakıp gülümsedi.

“İyiyim sen nasılsın?

“İyi bende. Burası çok güzel olmuş özellikle masalara bayıldım.” Dedim sanki zenginmişim gibi. Ayza gülümsedi. Daha sonra aklıma bir soru geldi. “Ayza sen hangi işte çalışıyorsun?” diye sordum.

“Ben hemşireyim. Bizim buradaki hastanede çalışıyorum.” Dedi.

“Ah, bende paramediğim. Yani yarın değil ertesi gün eğitimim var ondan sonra nöbetlere başlayacağım.” Dedim. Ayza şaşırmıştı.

“Umarım çalışırken karşılaşırız!” dedi. Kafamı salladım.

“Umarım.” Dedim. Daha sonra Ayza arkamdaki birilerine el salladı.

“Mercan’la Semra gelmiş. Ben onları karşılayıp geliyorum.” Dedi. Onu onayladıktan sonra masada tek başıma sağa sola bakınıyordum. Acaba bu havuza birisi yanlışlıkla düşmüş müdür? Düşse çok gülerim ya! Diye düşünürken, arkamdan hızla gelen bir kişi son hızla bana çarptı. Çığlığı basarken artık çok geçti. Havuzu boylamıştım. Nefes nefese suyun üzerine çıktım ve beni iten adama baktım. Kumral, en az bir seksen beş boyu olan birisiydi.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye bağırdım.

“Hanımefendi kusura bakmayın acelem vardı yeni taşınıyorum buraya da.” Dedi. Daha sonra sanki bende bir şey dikkatini çekmiş gibi gözlerime baktı.

“Bende dün taşındım beyefendi! O zaman tut elimi çıkar beni.” Dedim. Adam elini uzattı. Şimdi görürsün sen pislik!

“Üzgünüm beyefendi daha yeni taşındım da.” Dedim ve onu da suyun içine çektim. Adam da suyu boyladı. Kafasını sudan çıkardığında bağırmaya başladı.

“Ne yapıyorsun kızım sen, manyak mısın?” dediğinde alayla kahkaha attım.

“Ben mi manyağım? Aynen canım suya kendimi ben attım zaten!” derken adam derin derin nefes alıyordu. Bir anda bizi izleyen insanlara döndüm.

“Siz ne bakıyorsunuz be! Hiç mi suya düşen insan görmediniz?” dedim sinirle bağırarak. Aralarından kameraya çeken şişko bir adam konuştu.

“Görmedik.” Dediğinde sinir hücrelerim patlamıştı.

“GEL BURAYA SEN!” dediğim gibi havuzdaki suları adama atmaya başladım. Sonra zor zahmet havuzdan çıkarak, havuzun yanında duran kovayı tuttuğum gibi içine doldurduğum suyu kaçmaya çalışan adama fırlattım. Adam arkasına bakmadan kaçtı gitti. Havuzun başında, sırılsıklam saçlarımla ve elbisemle dikiliyordum. Beni iten adam da sudan çıkmıştı. Sinirle adama bağırdım.

“Adın ne senin?” diye. Adam alayla yüzüme baktı.

“Ne yapacaksın adımı? Polise gidip şikâyet mi edeceksin?” dedi.

“Aman be istemedik adını falan.” dedim ve arkamı dönüp gitmeye yeltendim ki adam konuştu.

“Uraz.” Dedi. “Adım Uraz.” Arkamı dönüp adının Uraz olduğunu söyleyen adama baktım.

“İnci bende. Memnun olmadım. Umarım sonra görüşmeyiz.” Dedim.

“Umarım İnci!” dedi. Saçlarımdaki suyu sıkarak Ayza’ya döndüm.

“Bana yukarı çıkmamda yardım eder misin?” dedim masumca. Ayza kafasını salladı.

“Tabii ki ederim.” Dedi ve koluma girdi. İşte benim asıl hikayem şimdi başladı.

BÖLÜM 3

İNSANLIK NAMINA

Yarın eğitimimin ilk günü. Bugün bir işim yok. Bu yüzden sitenin bahçesine gidip oturacağım. Babamların kitaplığından rastgele bir kitap seçtim ve elime alıp sitenin bahçesine çıktım. Ah şu havuz! Artık bu havuzun en büyük düşmanıyım. Bahçede üç tane çardak vardı. Birine gidip oturdum. Bir süre kitabımı okudum. Daha sonra karşıdan gelen iki kız gördüm. Birisi çok tatlıydı. Diğerine pek tatlı diyemem ama iyidir herhalde. Tatlı olan kız konuştu.

“Selam, yeni taşınmışsın. Ben Mercan, sende İnci değil mi?” dedi elini uzatırken. Gülümseyerek kafamı salladım.

“Evet, İnci bende. Memnun oldum.” Dedim. Yanındaki kız konuştu.

“Semra bende.” Dedi sadece. Sahte gülümsememi belli etmemeye çalıştım. Garip bir kıza benziyordu.

“Memnun oldum Semra.” Mercan ve Semra yanıma oturdu. Mercan bana döndü.

“Ne iş yapıyorsun?” diye sordu.

“Ben paramediğim. Yani yarın eğitimimin ilk günü. Sonra da ilk nöbetime gideceğim.” Diyerek açıkladım.

"Bende veterinerim.” Dedikten sonra yanındaki Semra’ya bakıp kaş göz yaptı. Semra sıkıntıyla nefes verdi.

“Bende eczacıyım.” Dedi zoraki şekilde. Bende yalandan gülümsedim. Bir süre havdan sudan konuştuk. Daha sonra karşıdan gelen bir kız daha gördüm. Dünyanın en güzel ve masum insanı olabilirdi. Mercan heyecanla ayağa kalktı.

“Ahsen! Hoş geldin. Gel otur.” Dedi. Ahsen çardakta tam karşıma oturdu ve el salladı.

“Merhaba. Ben bu siteye yeni taşındım. Daha iki gün oldu. Sende burada mı yaşıyorsun?” dedim. Ahsen sevinçle gözlerini açtı ve ellerini çırptı. Ne kadar garip birisi. Neden konuşmuyor? Ellerini “Çok güzel” anlamında işaret yaptı.

“Neden konuşmuyorsun?” dedim tereddütle. Birden Ahsen’in yüzündeki heyecanlı gülümseme silindi. Semra sinir ve nefretle bana baktı.

“Herkes konuşmak zorunda mı?” dedi sinirle. Demek istediğini sanırım anlamıştım. Ahsen konuşamıyordu.

“Şey, ben… Üzgünüm.” Dedim. Ahsen gülümsedi ve ellerini “Sorun yok” der gibi salladı. Telefonunu çıkardı ve bir şeyler yazıp bana uzattı. Telefonu alıp yazdıklarını okudum.

“Ben bu sitede yaşamıyorum. Ama tüm arkadaşlarım burada olduğu için hep gelirim.” Yazmıştı.

“Anladım. Umarım hep görüşürüz.” Dedim içten bir gülümsemeyle. Kafasını aşağı yukarı salladı. Dört kişi çardakta bir süre oturduk. En son saate baktığımda saat 15.23’dü. Markete gidip bir şeyler de almam lazımdı. En iyisi kalkmalıydım.

“Kızlar, muhabbetiniz çok güzel sabaha kadar burada oturup sizinle konuşabilirim. Ancak bir markete uğramam lazım. Bu yüzden ben kalkayım.” Dedim. Semra dışında diğerleri kafasını salladı.

“Tamam canım. Sonra tekrar görüşürüz.” Dedi Mercan. “Bu arada bizim sitenin önündeki alışveriş merkezinin içinde market var. İstersen oraya gidebilirsin.” Diye ekledi.

“Teşekkür ederim. Bende yakın bir market arıyordum.” Dedim. Semra gözlerini devirdi ve kimsenin duyamayacağı bir sesle,

“Yalaka.” Dedi. Ancak ağzını okuyup anlayabilmiştim. Bir an yüzüm düştü. Benimle ne derdi vardı ki? Ahsen ayağa kalkıp bana sarıldı. Yüzümdeki gülümseme geri geldi. Ahsen el salladı.

“Görüşürüz!” dedim ve kıkırdayarak oradan ayrıldım. Yaşam sitesi gerçekten beni yaşatacak gibiydi.

*

Alışveriş merkezinin içindeki markete geldim ve içeri girdim. Evde sufle yapmak istiyordum bu yüzden çikolatalı fındık kreması almam gerekiyor. Markette tam on dakika boyunca çikolata reyonunu aradım. Gerçekten on dakika. En sonunda raftaki sadece bir tane kalmış olan çikolatayı gördüm. Sevinçle elimi fındık kremasını almak için uzattığım anda, arkamdan bir kol uzandı ve çikolatalı fındık kremasını tuttuğu gibi geri çekti. Son anda kavanozu yakaladım ve arkamı döndüm. Bu Uraz’dı! Ya sabır! Çikolatama da el koyuyor bak!

“Yine mi sen?” dedim sinirle. Uraz gözlerini devirerek biraz bana doğru eğildi.

“Yine mi sen?” dedi.

“Ver şu kavanozu ilk ben tuttum.” Dedim kavanoza bakarak.

“Alsaydın o zaman. Bende tuttum.” Dedi pişkin pişkin.

“URAZ!”

“İNCİ!”

“Daha sessiz olur musunuz? Market burası market.” dedi kokoş platin sarı saçlı kadın. Uraz’la aynı anda dudaklarımızı kıvırarak alayla başımızı salladık.

“AA! Bu ne terbiyesizlik.” Dedi ve yanımızdan ayrıldı. Uraz’la savaşımıza geri dönmüştük. Kavanozu kendime doğru çektim. Uraz da kendine doğru çekti. Bir o çekti, bir ben. Bir o, bir ben… en sonunda ikimiz de aynı anda kavanozu çektiğimiz anda kavanoz elimizden kaydı ve hızlı bir şekilde yere çakıldı. Şaşkınlık içerisinde Uraz’a baktım ve çaktırmadan kaçmaya çalıştığım anda Uraz tişörtümden beni yakaladı.

“Kaçma kaçma.” Dedi.

“Aman be al parasının yarısını, diğer yarısını da sen öde sal beni!” dedim ve cebimden biraz para çıkardım.

“Çıldıracağım şimdi!” dedi ve elimdeki parayı aldı. Yuh! İnsan gerek yok falan der. Neyse. Tam gitmeye yeltenmiştim ki yan reyona baktığımda ağzım bir karış açık kaldı.

“Pişt. Şuraya bak.” Dedim Uraz’ı dürterek. Uraz benim baktığım yere baktığında sinirle kafasını bana çevirdi. Derin bir nefes aldı ve sakin kalmaya çalışarak gülümseyip konuştu.

“Madem burada vardı.” Dedi gülümsemeye devam ederek. Daha sonra biraz sesini yükseltip konuştu. “NEDEN BOŞU BOŞUNA BUNU ALMAYA ÇALIŞTIN?” dedi. Yerde duran kırık kavanozu göstererek.

“Aman be! Ben ne bileyim orada bir sürü olduğunu?” dedim ve sertçe Uraz’a döndüm. Uraz bir elini başına koymuştu.

“Gidiyorum ben.” Dedim ve kendimden emin bir şekilde sepetime bir çikolatalı fındık kreması atarak gittim. Şuna bak ya! Birde beni suçluyor!

*

Bugün eğitimin ilk günü. Dört gün sürecek eğitime başlıyorum. Üstüme kısa kollu beyaz bir tişört, altıma da siyah bir tayt geçirdim ve telefonumla çantamı alıp evden çıktım. Otobüs durağına gittim ve beklemeye başladım. Otobüs durağında birkaç dakika bekledikten sonra otobüsüm geldi ve bindim. Kartımı çıkardım ve bastım. E, olmadı. Tekrar bastım. Yine olmadı.

“Abla yetersiz bakiye.” Dedi sürücü.

“Hayır ya ben daha yeni doldurdum onu!” tekrar tekrar kartı bastım ama hiçbirinde geçmedi. En sonunda yanımdan büyük bir beden geçti ve bir kartı benim için bastı. Ay rezil oldum ya vallahi! Kim olduğuna bakmak için başımı kaldırdığımda iki günün, ikinci şokunu geçirdim. URAZ! Ay yine mi bu? Yeter ya! Bir dakika… bu bana kart mı bastı?

“Ne yapıyorsun be?” dedim sessizce.

“İnsanlık namına, iyilik yapıyorum İnci. Teşekkür edeceğine dediğine bak.” Dedi alayla bana bakarak.

“Senden yardım istememiştim.” Dedim boş bir yere oturarak.

“Orası benim yerimdi.” Dedi Uraz. Omuz silktim.

“Otursaydın. Nereden senin yerin oluyormuş?” Deyip kafamı dışarı doğru çevirdim. Bir durak sonra Uraz otobüsten indi ve hemen bu durağın yanında duran bir arabaya bindi. Kendi arabası herhalde. Aman canım bana ne. O zaman neden buraya binmişti?

Bir süre sonra eğitimin olduğu yere vardım. Ben oraya varana kadar yağmur başlamıştı. Ortalığı sel götürüyordu. Aman bu sel de beni beklemişti. Gördüğüm ilk yerden bir şemsiye satın aldım ve açtım. Eğitim kocaman bir binada oluyormuş demek ki. Karşımda duran en az on katlı binaya baktım ve düşmemek için yere baka baka binaya doğru yürüdüm. Masum masum binaya doğru yürürken, bir şeye çarptım. Şemsiyem elimden bir anda fırladı ve uçtu. Ay duvara tosladım! Hayır, bu duvar değil. Başka bir şey. Ama ne? Kafamı kaldırdım ve çarptığım şeye baktım. YUH! Ne alaka bu?

“Uraz yettin canıma! Beni mi takip ediyorsun sen?” dedim gözlerimi kısarak. Uraz başını salladı.

“At evet İnci! Hiç işim yok ve seni takip ediyorum!” dedi rol yaparak. Gözlerimi devirdim ve elindeki şemsiyeyi bir çırpıda kaptım.

“Ne yapıyorsun sen?”

“Şartları eşitliyorum canım.” Dedim ve yanından geçerek binaya doğru yürüyüp içeri girdim. Derin bir nefes verip şemsiyeyi kapattım. E şimdi ben bunu nerede bulup verecektim bu şemsiyeyi. Aman neyse sitede bırakırım binanın önüne. Asansörün çağırma düğmesine bastım ve kapı açıldığında içeride mavi saçlı ve hafif çekik gözlü bir kız gördüm. Çinli gibiydi. Kıza gülümseyip asansöre bindim.

“Merhaba, şey acaba paramediklik eğitiminin olacağı oda nerede biliyor musunuz?” diye sordu kız.

“Evet, bende oraya gidiyorum. Birlikte gidebiliriz.” Dedim memnuniyetle. Kız ellerini birleştirdi.

“Teşekkür ederim.” Dedi.

“Rica ederim.”

“Bu arada ben Mina. Yani Mine de diyebilirsin. Ben Taylandlıyım. Türkiye’de yaşadığım için bana Mine derler. Hangisini söylemek istersen.” Dedi kıkırdayarak. Bende aynı şekilde kıkırdayarak başımı salladım.

“Peki Mina.” Asansörün kapıları açıldı ve eğitimin olduğu sınıfa doğru ilerleyip girdik. Sadece üç sıra boştu. Gidip en arkadakine oturdum. Mine de en öndekine oturdu. Birazdan eğitim başlayacaktı. Zaman geçsin diye boş boş bir şeylerle oynuyordum. Dersin başlamasına saniyeler kala, kapıdan sınıfa birisi girdi. Ama yeter! Şaka falan olmalı çünkü normal bir insanın başına böyle şeyler gelemez. “YETTİN CANIMA URAZ” diye bağırmak istiyordum ama tabii ki bağırmadım. Uraz da beni görünce şok olmuştu ve sıkıntılı bir nefes verdi. Daha sonra son boş kalan tek sıraya oturdu ve elini alnına koyarak dersin başlamasını beklemeye başladı. Bende öyle…

BÖLÜM 4

HAİN

Bugün itibarıyla eğitimim bitti. Sonunda dört günü atlattım ve işe başlayabileceğim. İki gün sonra ilk iş günüm olacak. Bugün de evde dinlenirim herhalde. Salondaki koyu yeşil koltuğuma oturdum ve telefonumu açtım. Birden birisi aradı. Ayza aramış. Telefonu açıp kulağıma yaklaştırdım.

“Alo, efendim?” dedim.

“Alo, İnci nasılsın? Müsaitsen bir şey soracaktım.” Dedi.

“Tabii müsaitim sorabilirsin.”

“Bugün siteden birkaç kişiyle dışarı çıkıyoruz. Hatta ben şu an yoldayım. Sende gelsene. Eğleniriz.” Dedi. Bir süre düşündüm aslında belki de güzel olabilirdi. Hem herkesi daha da iyi tanımış olurdum. Yutkunduktan sonra Ayza’ya cevap vermek için dudaklarımı araladım.

“Tamam gelirim. Konum atabilir misin?” diye sordum. Ayza beni onayladı ve telefonu kapatıp konum attı.

Üzerimi giyinmek için yatak odama gittim ve dolabımdaki giysilere bakındım. En sonunda altıma açık renk bir bol paça pantolon, üzerime de sarı saçlarımı ön plana çıkaracak, siyah bir tişört giydim. Saçlarıma da ufak bir fön çektikten sonra neredeyse hazırdım. Sadece dudaklarıma vişne rengi bir ruj sürdüm ve ayakkabılarımı giyip evden çıktım. Yine otobüs durağının önüne geldim ve beklemeye başladım. Otobüs geldiğinde atladım ve kartımı basıp boş bir yere oturdum. Birkaç dakikalık yolculuğun ardından konumun olduğu yere neredeyse varmıştım. Otobüsten indim ve kalan kısa yolu da kendim yürüdüm. Bir alışveriş merkezinde buluşacakmışız demek ki. Çünkü önümde kocaman bir alışveriş merkezi var. Aman buraya kadar gelmeye ne gerek vardı? Bizim sitenin ön tarafı zaten alışveriş merkezi! Alışveriş merkezinin dışarı doğru uzanan bir restorandı vardı. Sanırım burada olmalılardı. Restoranda gözlerimi gezdirdim ve gözüme kırmızı bir kafa çarptı. Aha Ayza! Oraya doğru yürüdüm ve içeri girdim.

“Merhaba.” Dedim. Herkes bana doğru döndü. Gözlerim iki çift gözde takılı kaldı. Neydi ismi? Araz? Uras? Hah Uraz! Bu da mı gelmişti? E tabi gelecek. Bunu nasıl tahmin edememiştim.

“Hoş geldin. Gel şöyle otur.” Deyip yanındaki sandalyeyi çekti Ayza. Sandalyeye oturduğumda masadakiler kendini tanıtmaya başladı.

“Ben Bartu.” Dedi esmer bir adam. Diğer yandan kıvırcık saçlı bir adam daha konuştu.

“Bende Mete.” Dedi.

“Memnun oldum. Bende İnci.” Dedim gülümseyerek. Diğer yandan Semra bana keskin gözlerle bakıyordu. Biraz ürpermeme sebep oluyordu ancak ona bakmamaya çalışıyordum. Semra’nın yanında oturan Mercan konuştu.

“İyi ki buraya taşınmışsın İnci. İyi anlaşacağımıza emin olabilirsin.” Dedi tatlı bir tebessümle. Uraz kafasını ‘tabii canım kesin öyle olur’ şeklinde sallarken onu pek takmadım ve aynı şekilde gülümseyerek yanıt verdim.

“Umarım.” Dedim sadece. Herkesin gözleri bana dikilmişti ve inanılmaz derecede rahatsız olmaya başlamıştım. Nefes almam zorlaşıyordu. Neyime bakıyorlardı. Yüzümde bir şey mi vardı? Garip mi gözüküyordum? Aklımı böyle düşünceler kaplamıştı ve kalbimin atışı bozulmaya başlamıştı. Ayağa kalktım ve boğazımı temizleyip konuştum.

“Ben bir lavaboya gideyim.” Dedim ve çantamı kaptığım gibi restoranın içine doğru hızlı adımlarla ilerledim. Zar zor lavaboyu bulduğum gibi kendimi içeri attım. Daha önce bahsettim mi bilmiyorum ancak ben bazen böyle olabiliyorum ve kimseye görünmek istemiyorum. Kalbimin atışı yavaş yavaş sakinlemeye başlamıştı. Derin derin nefes alıp verdim. Titreyen ellerimi umursamadan yüzüme birkaç defa su vurdum. En son ellerimi dayadığım soğuk mermerden başımı kaldırıp aynaya baktım. Bu çok nadir olan bir olay. Yeni kişilerle tanıştığım ve tek başıma bir şeyler yapmaya çalıştığım için böyle oluyor olabilirdi. Tam lavabodan çıkmak için kapıya doğru ilerliyordum ve kapı açıldı ve saniyesinde kapandı. Gelenin normal birisi olduğunu düşünmüştüm ancak gerçekler öyle değildi. Gelen Semra’ydı. Anlamayan ve korkak gözlerle ona baktım.

“İnci.” Dedi sahte bir şekilde gülümseyerek. Daha sonra yüzü tekrar ciddileşti. “Amacın ne senin? Çok mu akıllı sanıyorsun kendini, platin sarı!” dedi ve anında onu geriye ittim.

“Ne diyorsun sen? Ne amacım varmış?” dedim. Semra korkunç bir yüz ifadesiyle üzerime doğru yürüdü ve beni duvara sıkıştırdı.

“Bence sen gayet iyi anlıyorsundur.” Dedi cebindeki bıçağı çıkarırken. Nefesim ve kalp atışlarım hızlanmıştı. Sertçe yutkundum. Bu kadar da ileri gidemezdi değil mi? “İnci bunu uzatmanın bir anlamı yok. B-” Semra lafını bitiremeden kapı açıldı. Elindeki bıçağı hızla cebine soktu. İçeri giren Mercan’dı.

“İnci? Semra? Ne oluyor?” dedi. Semra saniyesinde ellerini yıkıyormuş gibi musluğu açmıştı.

“Geliyoruz. İnci beni bekliyordu da.” Dedi. Mercan tereddütle kafasını salladı.

“Tamam gelin haydi.” Deyip kapıyı açık bırakıp gitti. Semra kapıyı tekrar kapattı ve bana yaklaşarak sessizce konuştu.

“Bu yaşananlar sadece burada kalacak. Eğer öyle olmazsa sonuçlarına katlanırsın.” Dedi ve biraz düşündü. Daha sonra tekrar konuştu. “Hatta bu yaşananlarla birlikte sende burada kal.” Dedi ve cebinden çıkardığı bandı ağzıma geçirdi. Ben afallamış haldeyken yan tarafta duran halatı da kaptığı gibi etrafımda hızla çevirdi ve ben çırpınırken beceriksiz bir düğüm attı. Daha sonra beni kollarımdan tuttuğu gibi bir tuvalet kabininin içine bıraktı ve koşa koşa kapıya doğru gidip anahtarını çıkardığı gibi kapının arka tarafına geçip kilitledi. Ben daha neler olduğunu bile anlayamamıştım. Durumu idrak ettiğim anda tepinmeye ve çıldırmaya başlamıştım. Ancak çoktan gitmiş olmalıydı. Ne yapacaktım ben? Kalbim tekrar hızlanmıştı ve durmak bilmiyordu kollarımı dahi kıpırdatamaz haldeyken, nefes almam da bir o kadar güçleşmişti. Sanırım burada ölecektim…

(MERCAN’IN ANLATIMIYLA)

İnci ve Semra’dan bir gariplikler sezmiştim ama tam da anlayamamıştım. Ben onlara bakmaya gitmemin üzerinden en az beş dakika geçmiştir ancak ikisi de hala ortalıklara görünmüyordu. Biraz sonra restorandın iç kısmından, oturduğumuz açık alan olan yere doğru gelen Semra’yı gördüm.

“Geldim.” dedi ve sandalyesine oturdu. Ayza kaşlarını çattı.

“İnci nerede? Dakikalardır ortalıkta yok. Gerçi sende öyle.” Dedi sorgulayıcı bir tavırla. Semra rahatlıkla konuştu.

“Annesi rahatsızlanmış, koşa koşa onun yanına gitti. Çıkarken görmediniz mi?” dedi. Yalan söylediğini o kadar belli etmiyordu ki, neredeyse ben bile inanacaktım. Ancak bu numaraları yiyecek birisi değilim ve hiç de olmadım. Bartu ve Mete yavaşça ayağa kalktı.

“Biz de artık kalkalım saat epey geç oldu. Herkese iyi akşamlar ekip!” dedi Bartu. Herkes sırıtarak onu onayladı.

“Tamam görüşürüz. Bizde birazdan kalkarız zaten.” Dedi Ayza. Mete ve Bartu onu onayladılar ve çıktılar. Biraz sonra Ayza da ayağa kalktı. “Bende kalkayım saat 21.34 olmuş. Birazdan burası kapanır sizde kalkın isterseniz. Benimle gelecek olan varsa bırakabilirim.” Dedi. Semra gülümseyerek ayağa kalktı.

“Aslında beni de bırakırsan çok sevinirim. Zaten aynı yere gidiyoruz.”

“Tamam gel birlikte gidelim.” Dedi ve koltukta duran çantasını alıp bize veda etti. Semra ve Ayza gittiğinde masada ben ve Uraz kalmıştık. Uraz elini boynuna götürüp ayağa kalktı.

“Bende kalkayım. Seni bırakmamı falan ister misin?” dedi.

“Yok sağ ol.” Dedim. Çünkü önemli bir işim vardı. İnci kesinlikle şu an burada. Büyük ihtimalle de tuvalette. Semra’ya asla güvenmiyorum ve hiçbir zaman da güvenmemiştim. Kesin bir işler çeviriyordur. İnci’yi nereden tanıdığını anlamadım ama daha önce görmüş, sanki çok iyi tanıyormuş gibi bakıyor. Gerçi o herkese öyle bakıyor ancak bu işten bir şeyler çıkacak gibi.

Uraz masadan kalktı ve restorandan çıktı. Müşteriler iyice azalmıştı ve buranın kapanmasına da çok az kalmıştı. On veya on beş dakika gibi bir amanım vardı. Bir yere saklanmalıydım. Etrafıma dikkatlice bakındım. Kimsenin benim olduğum yere bakmadığını düşündüğüm bir zaman, hızlı bir şekilde restoranın içeri kısmına girdim ve bir masanın altına saklanıverdim. Masanın yere kadar uzanan beyaz örtüsü, masanın altında rahatlıkla saklanabilmemi sağlıyordu. Hiç sesimi çıkarmadan bir süre burada öylece bekledim. Daha sonra bir anons sesi duyuldu.

“Sevgili müşterilerimiz. Restoranımız kapanmıştır. İçeride olan müşterilerimizin yemeklerini hızlıca bitirmeleri önemle rica olunur.” Dedi bir adam. Daha sonra farklı birisi konuştu.

“Abi içeride kimse yok ki. Sen kime anons yapıyorsun?” dedi masanın altında benim olduğumu bilmeden.

“Oğlum patron diyor ya kimse olmada da yapın diye! Ne yapayım mecburen yapıyoruz işte.” Dedi sitemle. Yanındaki adam öksürdü ve alçak sesle,

“Abi kameralar sesi de algılıyor biliyorsun değil mi?” dedi.

“Ne. Allah seni kahretmesin Mehmet! Al şu anahtarı yürü çıkalım hemen.” Dedi ve birkaç dakika içinde ışıkları kapatıp çıktılar. Kimsenin olmadığından emin olmak için biraz daha bekledim ve masanın altında telefonumu açıp flaşını yaktım. Beyaz masa örtüsünü yavaşça kaldırmaya başladım. Kaldırdım, kaldırdım, kaldırdım ve tamamen kaldırmak üzereyken tam karşı masanın altından çıkan bir şey gördüm! BİR ANDA KORKUYLA ÇIĞLIĞI BASTIM! KARŞIMDAKİ ŞEY DE ÇIĞLIĞI BASTI!

“HIRSIZ!” dedim elimdeki çantayı karşımdaki yaratığa benzeyen şeye fırlatırken.

“MANYAK! SEN KİMSİN?” diye bağırdı ve bir an duraksadı. “Sen? Mercan!” dedi şaşkınlıkla. Karşımdaki şeye dikkatle baktığımda,

“Uraz!” dedim. Bu ne alaka şimdi burada? Ben işimi halledip çıkacaktım!

“Mercan sen nerden çıktın ya? Tüm planımı bozdun!” dedi sinirle.

“Allah Allah! Ne planın vardı acaba?” diye sordum.

“Sana ne Mercan! Ben İnci için buradayım.” Dedi ve biraz düşündü. “Yani İnci için değil. İnsanlık namına geldim, yardım etmek için.”

“Aman be tamam. İkimiz de aynı şey için buradayız yürü!” dedim elimdeki telefon flaşıyla lavaboya giderken. Lavaboya vardığımızda kapıyı açmaya çalıştım ancak açılmadı. Aynı tahmin ettiğim gibi. Kapıya vurmaya başladım.

“İnci! İnci içeride misin?” dedim ve kapıya daha sert vurmaya başladım. “İnci beni duyuyor musun?” dedim tekrardan. Daha sonra arkamdan gelen Uraz beni kenara itti.

“Çekil ben bakarım.”

“Ne yapıyorsun be!” dediğimde bana döndü.

“Bir dur!” dedi ve kapıyı adeta dövmeye başladı.

“İnci! İçeride misin? Oradaysan bir ses ver.” Dedi. Alt dudağımı sahte bir hayranlıkla kıvırdım ve ellerimi birbirine çarptırarak Uraz’ı alkışladım.

“Tebrik ederim! Aşırı zekisin. Kız bayılmış da olsa zaten cevap verebilir.” Dedim ellerimi iki yana açarak. Uraz gözlerini devirerek bana çevirdi.

“Sanki sen çok farklı bir şey yapıyordun!” dedi.

“Ay tamam tamam. Nasıl açacağız kapıyı? Ya ona bir şey olduysa?”

“Bir şey olduysa o Semra’yı yaşatmam!” dedi ve biraz düşündü. “İnsanlık namına yani.” Dediğinde sıkıntılı bir nefes verdim.

“Anladık Uraz. İnsanlık namına!” dedim ellerimi tırnak işareti şeklinde yaparak kaldırırken. Uraz beni çok takmadı ve geri çekilmem için eliyle bir işaret yaptı.

“Kapıyı kıracağım.” Dedi net bir sesle. Yapılabilecek bir şey olmadığı için kafamı salladım.

“Bir” Diye saymaya başladı Uraz.

“İki” dedi daha sonra.

“Üç” dediği anda tüm gücüyle dirseğiyle kapıya çarptı. Evet! Kapı açıldı! koşa koşa içeri girdik. Ancak içeride kimse yoktu.

“Kimse yok.” Dedim. Uraz susmamı işaret etti. Daha sonra garip sesler kulağımıza ulaştı. Çığlık atmaya çalışan ama ağzını hareket ettiremeyen bir insandan çıkabilecek gibi bir ses. Uraz hızla tuvalet kabinlerini teker teker aramaya başladı. Bende telaşla arkasından dolanıyordum. Bir anda Uraz’ın gür sesini işittim.

“İNCİ!” dedi dehşetle. Koşa koşa onun baktığı kabine gittim ve gördüklerim kanımı dondurmuştu. Yerde bağlı bir şekilde kafasından kanlar akarak bayılmak üzere olan bir kadın. Bu İnci’ydi.

“İNCİ!” diye bağırdım ve dehşetle Uraz’a baktım.

“MERCAN AMBULANS ÇAĞIR!” diye korkuyla bağırdı Uraz. İnci son gücüyle konuştu.

“Uraz, Geldin.” Dedi ve gözlerini kapattı. Koşarak tuvalet kabininden çıktım ve titreyen ellerimi zorlayarak telefondan 112’yi aradım.

“ALO! AMBULANS LAZIM. LÜTFEN AMBULANS GÖNDERİN. AMBULANS!” diye bağırdım panikle. Telefondaki kişi sakince konuştu.

“Hanımefendi öncelikle sakin olun vaka nedir?” diye sordu.

“BEYİN. BEYİN… KAN. BEYİN KANAMASI MI BU URAZ? ARKADAŞIMIN KAFASINDAN KANLAR AKIYOR. LÜTFEN AMBULANS YOLLAYIN.” Karşımdaki kişi benden adres bilgilerini isteyince bu restoranın adını ve bulunduğumuz bölgeyi söyledim.

“Tamam ambulansınız yolda. Yaralıya sakın dokunmayın.” Dedi karşıdaki kişi. Telefonu kapattığım gibi gözlerimden akan korku gözyaşlarıyla beraber Uraz’ın yanına gittim.

“Ne yapacağız? Ya ona bir şey olursa?” diye ağlıyordum. Uraz sinirle bana döndü.

“OLMAYACAK TAMAM MI? OLMAYACAK.” Dedi ve koşa koşa tuvaletten çıktı. İnci’ye baktım ve bende Uraz’ın arkasından koştum. Uraz tek tekmesiyle restoranın bahçesine çıkan camı parçaladı ve elleriyle kendini korudu. Daha sonra tekrar lavaboya İnci’nin yanına koştu. Bir süre sonra ambulans gelmişti. Ekip kırık camdan içeri girdi. “Buradayız!” diye bağırdım son gücümle. Ekipler olduğumuz yere koştu ve hiç panik yapmadan ancak aceleci bir şekilde bir şeyler yaptılar ve bir boyunluk takarak İnci’yi sedyeye yatırdılar. Ya şimdi ne olacaktı? İnci, yaşayacak mıydı?

BÖLÜM 5

KAYBOLMUŞ HAFIZA

Burnuma gelen kan kokusuyla gözlerimi araladım. Neredeydim ben? Ne olmuştu bana? Neden buradaydım? Ya da beni buraya kim getirmişti? Aklımda bir sürü soru gezerken yattığım hastane yatağında hafifçe doğruldum. Ben kendimi toparlamaya çalışırken odanın kapısının açılma sesi duyuldu. Biraz sonra önümde bir kadın hemşire belirdi.

“İnci Hanım! Uyanmışsınız!” dedi hemşire sevinçle. “Hemen doktor çağırıyorum. Lütfen bekleyin.” Dedi ve koşa koşa odadan çıktı. Neler oluyordu? Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Biraz sonra içeri çok yaşlı olmayan, ancak çok genç de olmayan bir doktor girdi.

“İnci Hanım! Uyanmışsınız! Bu tam anlamıyla bir mucize. Nasıl hissediyorsunuz?” dedi doktor.

“Biraz başım ağrıyor ve bana ne olduğunu hatırlayamıyorum.” Dedim. Doktor yanıma gelip bir şeyler yaptı ve tekrar sorular sormaya başladı.

“En son ne yaşadığını hatırlıyorsun?” biraz düşündüm.

“Sanırım dün... bilmiyorum. Ne yaptığımı hatırlamıyorum. Kıştı. Kış ayı olduğunu hatırlıyorum. Aklıma başka bir şey gelmiyor.” Dediğimde verdiğim cevap doktoru epeyce şaşırtmıştı.

“İnci, mayıs ayının başındayız.” Doktorun söylediklerinden sonra sertçe yutkundum ve tekrar konuştum.

“Ne?” dedim telaşla doktora bakarak. “Bana ne oldu? Biri bir şey söylesin!” diye sinir krizi geçirmeye başlamıştım. Doktor sakin olmam için bir şeyler söyledi ancak ben korkudan ölecektim.

“İnci tamam. Sana neler olduğunu anlatmamı istiyorsan sözümü kesmeden sakince dinle tamam mı?” dediğinde kafamı aşağı yukarı salladım. Doktor anlatmaya başladı. “Sen arkadaşlarınla bir restorana gitmişsin ve orada tuvalete gittiğinde kafanı çarpıp yere düşmüşsün. Seni iki arkadaşın kurtarmışlar.” Dedi. Kafamda rüya gibi şeyler canlandı. Sanki böyle bir olay gerçekten de olmuştu. Ancak hatırlayabildiğim sadece buydu.

“Ben, hafıza kaybı mı yaşıyorum? Hep böyle mi kalacağım?” dedim telaş içinde.

“Senin yaşadıklarını hatırlayabilmen için birine veya bir olaya ihtiyacın var İnci. Mesela birini gördüğünde veya birisi sana yaşadığın bir olay anlattığında her şeyi anında hatırlama ihtimalin var. Tabii ne kadar zaman alacağını bilemem. Burada bekleyen tam sekiz yakınınız var. Şu an kısa bir süreliğine sizi ziyaret edebilirler. Bunu ister misiniz?” dediğinde hızla kafamı salladım.

“Evet. Onları görmek istiyorum.” Dedim. Doktor, kafasını salladı ve gülümseyerek, yanındaki hemşireyle birlikte odadan çıktılar. Biraz sonra içeri sırasıyla, annem, babam ve tanımadığım altı kişi girdi. Birisi kızıl saçlıydı. Ne kadar güzel. Diğerlerini de teker teker inceledikten sonra gözüm son girene takıldı. Bu bana bir yerlerden tanıdık geliyordu. Kimdi acaba? Sevgilim olabilir miydi? Aralarından kısa ve açık renk saçları olan bir kız koşarak yanıma geldi ve bana sarıldı. İyi olup olmadığımı anlamak ister gibi bakıyordu.

“Merhaba, şey sizi hatırlayamıyorum. Ben, hafıza kaybı yaşıyormuşum da…” dediğimde yanıma gelen kız dahil herkesin yüzü bir anda değişti. Annem yanıma geldi.

“Ne, kızım! Neler oluyor?” diye sordu.

“Anne geçiciymiş. Bende hiçbir şey bilmiyorum ve delirmeme ramak kaldı. Lütfen bana burada neler olduğunu anlatın. Kaç yılında olduğumuzdan kim olduğuma kadar.” Dediğimde hemşire içeri girdi.

“Şey, bu kadar çok kişi burada olmanı hasta için iyi değil. Sadece bir kişi kalabilir mi.” Dediğinde babam hızla dışarı çıktı. Annem panikle babamın arkasından gitti. Diğer kalan kişiler bana doğru baktılar.

“Hangimizi kendine daha yakın hissediyorsan onun senin yanında kalması çok daha iyi olur.” Dedi kıvırcık saçlı bir çocuk. Diğerleri de kafalarını salladılar. Kapıdan son giren çocuğa baktım ve parmağımla onu gösterdim.

“Bu. Bunu kendime daha yakın hissediyorum.” Dediğimde herkes tereddütle o çocuğa bakıyorlardı. Seçimimi kabul ettiler ve odadan çıktılar. Odada sadece o çocuk ve ben vardık.

“İnci, iyi misin?” diye sordu yatağımın yanındaki sandalyeye otururken.

“İyiyim. Sen kimsin? Sevgilim misin?” dediğimde çocuk kıkırdadı ve bana doğru biraz eğildi.

“Olmamı ister miydin? Bu arada ben Uraz.” dedi.

“Bilmem.” Dedim umursamazca. Uraz arkasına yaslandı.

“Evet sevgilinim. Bana hep benim yanımdayken çok mutlu olduğundan, beni çok sevdiğinden ve kalbinin hızlı attığını söylerdin. Bayılıyorsun bana.” Dedi. Yalan söylediği ve benimle dalga geçtiği çok belliydi. Yatağımda dikildim ve alayla ders verircesine gülümsedim.

“Beceri kalbi hızlandırabilmekte değil. Ritmi bozabilmektedir.” Dedim ve göz kırptım. Uraz afallamıştı. Bu söz onu etkilemiş olmalıydı.

“Zaten sevgilin falan da değilim.” Dedi. “Hatta birbirimizi hiç sevmezdik. Ve bir keresinde ne olmuştu biliyor musun? Sen markette son kalan çikolata kavanozunu alıyordun ve arkadan ben de aynı kavanozu tutmuştum. Bir sen çekmiştin, bir de ben. En sonunda kavanoz kırılmıştı.” Dediğinde kahkaha attım. Uraz gülerken sözüne devam etti. “Bir keresinde de sitede bir parti vardı. Sende sitenin havuzunun yanındaki masadaydın. Ben hızla geçerken sana çarpmıştım. Sende suya düşmüştün ve beni de kandırıp düşürmüştün. Bu da tanışma hikayemizdi.” Dedi kıkırdamaya devam ederek.

“E, Hak etmişsin.” Dedim. Uraz bana dakikalarca yaşadıklarımızı ve benim aslında nasıl buraya geldiğimi, ne olaylar yaşadığımı anlatmıştı. Bir anda beynim uyuşmaya başladı. Uraz’ın son anlattıkları… hatırlıyordum! Buraya nasıl geldiğimi, kimin beni tuvalete kilitlediğini ve diğer her şeyi.

“Dur bir dakika.” Dedim bir şeyler anlatırken. Uraz sessizleştiğinde dikkatlice bana baktı. “Ben… sanırım her şeyi hatırlıyorum.” Dediğimde Uraz şaşkınlıkla kaşlarını çattı.

“İnci, ne? Nasıl? Hemen doktor çağırıyorum.” Dedi ve tam kalkacakken kolundan tuttum.

“Uraz dur? Bunu sana bir daha soramam.” Deyip arkama yaslandım. Sen neden beni kurtarmak için gizli saklı bir yerlerde kaldın ve uğraştın ki. Birbirimize günahımızı bile vermeyiz.” Uraz düşündü. En sonunda,

“İnsanlık namına.” Dedi. Hayretle güldüm. Uraz çoktan doktor çağırmaya gitmişti bile. Doktor geldi ve birkaç soru sorarak muayene etti. Daha sonra diğer arkadaşlarımla da tek tek görüştüm. Mete, Bartu, Ayza, Ahsen ve Mercan’la. Annemle de konuştum ancak babamla konuşmak istemedim. Onunla tek kelime dahi konuşmak istemiyordum. Yarın nöbetimin ilk günüydü. Umarım bugün taburcu olabilirim.

Aradan birkaç saat geçti. Saat 14.47 olmuştu. Annem yanımda oturuyordu. Uraz’a yüzlerce kez benim hatırlamamı sağladığı için teşekkür etmişti.

“Anne, ne zaman çıkacağız. Çok sıkıldım hastanede.” dedim.

“Ben gideyim de bir sorayım. Kısa bir süre tek durabilir misin?” diye sordu ayağa kalkarken.

“Dururum tabii ki anne. Çocuk muyum ben?” dediğimde annem sırıtarak odadan çıkmıştı. Odaya tekrar birisi girdi. Herhalde annem bir şeyini falan unutmuştu. “Neyi unuttun a-” derken gelenin Ahsen olduğunu gördüm. “Ahsen!” dedim sevinçle. Ahsen heyecanla bana el salladı. Çantasını açtı ve bir not defteriyle kalem çıkardı. Bir şeyler yazarak bana uzattı.

“İnci çok korktum! Sana bir şey olacak sandım. İyisin değil mi?” yazmıştı kâğıda.

“İyiyim merak etme. Semra neden böyle bir şey yaptı bilmiyorum ancak ondan şikayetçi olmayacağım çünkü onunla kendim savaşmak istiyorum.” Dedim. Ahsen kaşlarını çattı ve kâğıda tekrar bir şeyler yazdı.

“İnci olmaz. Bence şikayetçi olmalısın. Sana yaptığı küçük bir şey değil.” Yazdı.

“Bilmiyorum. Ancak şimdilik kendim halletmek istiyorum. Boş ver sen.” Ahsen kafasını salladı. Daha sonra kapı açıldı. Gelen annemdi.

“Kızım çıkış yapabiliyoruz. Ben şu çıkışı halledeyim. Sizde Ahsen kızımla toplanın yavaş yavaş.”

“Tamam anne. Biz hallederiz.” Dediğimde annem tekrardan odadan çıktı. Ahsen beni yavaşça yataktan kaldırdı ve eşyaları yavaş yavaş toplamaya başladık. Ahsen’le her şeyi toplamıştık. Hastanenin koridoruna çıktık ve karşıda oturan Mercan dikkatimi çekti. Ahsen’in de benim gibi dikkatini çekmiş olmalı ki, meraklı gözlerle Mercan’a bakıyordu.

“Yanına gidelim mi?” dedim. Ahsen kafasını salladı. Ona doğru ilerledik. “Mercan? İyi misin?” dediğimde Mercan oturduğu yerden başını kaldırdı. Heyecanla bana baktı ve ayağa kalktı.

“İnci! Kalkmışsın.” Dedi ve bana sıkıca sarıldı. Sarılmasına karşılık verdim.

“İyiyim merak etme. Şimdi çıkıyorum. Gel birlikte gidelim istersen.”

“Yok yok. Sen rahat rahat git. Bende çıkayım.” Dedi. Biraz konuştuk ve vedalaştık. Annemin yanına bahçeye indik. Ahsen hala yanımdaydı. Çantasından not defteri ve kâğıdı çıkartarak bir şeyler yazıp bana uzattı.

“İnci sen annenle mi gideceksin? Tek gideceksen birlikte gidelim mi?” yazmıştı.

“Annemle gitmek istemiyorum. Çünkü babam da orada olur.” Dedim yere bakarak. Ahsen kaşlarını çattı.

“Babanı sevmiyor musun?” yazdı tekrar.

“Tam öyle değil. Yani kısmen öyle aslında… Bir nedeni var.” Dedim kestirip atarak.

“Özel bir neden mi? Bana güvenebilirsin.” Yazdı.

“Yani özel mi değil mi bilmiyorum ama sana güveniyorum. O yüzden anlatabilirim.” Dedim ve anlatmaya başladım. “Eskiden babam çok tatlı birisiydi. Çünkü çok yakın bir arkadaşı vardı. Çocukluk arkadaşı. Gençken, çocukken, yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş. Hatta annemle babam, Kadir amcayla da Efsun teyze evlenince, artık iki aile yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmemeye başlamıştı. Efsun teyzeyle Kadir amcanın da çocukları vardı. Adı Uraz’dı. Onunla biz hep oyunlar oynardık. Sonra bir gün Kadir amca işe gittikten birkaç saat sonra trafik kazasında hayatını kaybetti. Hepimiz tam anlamıyla yıkıldık. Efsun teyze ve Uraz tek başlarına kalınca bize haber bile vermeden memleketlerine Afyon’a gittiler. Bir daha da hiç haber vermediler. Telefonları da açmadılar. Tam anlamıyla bizi terk ettiler. Babam da o günden sonra dünyanın en sinirli adamına dönüştü. Kadir amcanın ölümü onu çok değiştirdi.” diye anlattım. Ahsen afallamış şekilde duraksadı.

“Çok zor şeyler yaşamışsınız.” Yazdı deftere. Kafamı salladım. Sustuk. Sadece birlikte sustuk. Sanırım Ahsen benim güvenebileceğim tek insandı.

Biraz sonra annem yanımıza geldi ve bize baktı.

“Kızım, bizimle geliyorsun değil mi?” dedi.

“Yok anne. Ben tek giderim. Merak etme bir şey olmaz.” Dedim. Annem kaşlarını çattı. “Olmaz İnci. Ya tekrar bir şey olursa?”

“Olmaz. Hem yanımda Ahsen var, Mercan var, Ayza var...” diye sayıyordum ki annem,

“Tamam tamam. Ama en ufak şeyde beni arıyorsun.” Dedi. Kafamı salladım ve hastane çıkışına doğru yürümeye başladık.

Yarın nöbetimin ilk günü olacak. Umarım birlikte nöbet tutacağım kişi iyi ve uyumlu birisi olur…

Sanki nöbetten bir gün önce hafıza kaybı yaşamamışım gibi nöbete gidecektim.

BÖLÜM 6

İLK GÜN

Bugün işimde ilk günüm. Formalarımı giydim, eşyalarımı aldım, saçlarımı taradım… Tamamım, artık çıkabilirim. Ah! Nöbet listesine bakmayı unuttum! Acaba kiminle nöbet tutacaktım? Telefonumu açıp nöbet listesine baktım. NE! Ya hayır ya! İlk günden istemiyorum! Uraz ne alaka? Oflayarak evden çıktım ve sitenin bahçesine indim. Bugün gerçekten iğrenç geçecek gibiydi. Sonuçta Uraz’la aynı ortamda bulunmak, bir vahşi aslanın yanında durmaktan daha beterdi.

Sitenin kapısına doğru ilerlerlerken birden arkamdaki siyah arabayı görememiştim! Araba dizlerime değdiğinde hayatım bir an gözlerimin önünden geçti. Sıkıca gözlerimi kapattım ve güçlü bir çığlık attım. Üzerime son hız gelen arabanın hızla durmasıyla yere yığıldım. Hızlı hızlı nefes alıyor, ancak gözlerimi açamıyordum. Açmak istemiyordum, çünkü göreceklerimden korkuyordum. Arabanın kapısının açılma sesi duyuldu ve birisi koşarak yanıma geldi.

“İNCİ! İYİ MİSİN?” diye bağırdı birisi. Bu ses? Bu Uraz’ın sesiydi. Yavaşça gözlerimi araladım. İlk gördüğüm şey dibimde duran araba oldu. Korkuyla kendimi geri ittim. “İnci! Çok özür dilerim. Bir yerine bir şey oldu mu?” dedi Uraz, telaşla yanıma çömelirken.

“Allah’ın cezası! Yettin canıma Uraz. Yettin!” dedim ve tek elimi başıma vurdum. “Bir de bir şey oldu mu diye soruyorsun! Eziyordun beni eziyordun. Hem de hastaneden çıkalı bir gün oldu daha!” dedim bağırarak.

“Haklısın. Çok haklısın. Senin oradan çıktığını görmedim. Biraz daha soldan yürüseydin görürdüm.” Dediğinde hayretle yüzüne baktım.

“Şimdi ben mi suçlu oldum? Nasıl işi bana çevirdin ki?” dedim ve sinirle güldüm. Uraz derin bir nefes verdi ve ayağa kalkıp bana elini uzattı.

“Tamam, gel kalk haydi.” Uraz’ın uzattığı eli tutmadım ve destek almadan ayağa kalktım. “Sana yardım etmeye çalıştım sadece.” Dedi Uraz.

“Beni eziyordun, şimdi kendimi sana emanet edecek değilim. Değil mi? Ben senin o pembe ve tatlı dizilerde karşılaşabileceğin masum yardıma muhtaç ve güçsüz kız karakter değilim. Aksine tek başıma her şeyi başarabilecek bir kadınım.” dedim ve gülümseyerek tek gözümü kırptım. Uraz arkamdan şok geçirmiş bir şekilde bakakalmıştı. Zafer kazanmış bir şekilde otobüs durağına gittim ve her zaman olduğu gibi otobüsü beklemeye başladım. Evet, havalı cümleler kurmam, arabam olmadığı gerçeğini değiştirmiyordu ne yazık ki. Ancak en kısa zamanda altınlarımla araba da alacağım. O zaman her şey tam olacak.

*

Noktamızın kapısının önüne gelmiştim. Sonunda işe başlıyordum. Noktamızın dış görünüşü küçük bir evi andırıyordu. Tabii gören ev olmadığını anlardı ancak benziyordu. Noktadan içeri girdiğimde ilk karşıma çıkan eski ama samimi bir mutfak ve oradaki tezgâhta kahve yapan bir adam oldu.

“Günaydın.” Dedim adama. Adam arkasını döndü ve bana gülümsedi.

“Günaydın. İlk iş günün mü?” dedi

“Evet. Ben İnci.” Dedim ve elimi uzattım. Adam uzattığım elimi tuttu.

“Bende Erhan. Ambulans şoförüyüm.” Dedi.

“Memnun oldum. Peki ben şimdi ne yapmalıyım?” dedim.

“Bak, bu tabletten vakayı alıyoruz. Gelen vakalar buraya düşüyor ve ne vakası olduğu falan görülebiliyor.” Dedi yan tarafta duran tableti işaret ederek. “Bu arada tablete vaka düşünce çıkan ses gerçekten iğrenç. Güzelim uykusundan kaldırıyor insanı. Aramızda kalsın.” Dedi gülerek. Aynı şekilde gülerek kafamı salladım. “Şimdi bir ambulansa bak, sonra da vaka çıkana kadar kafana göre takıl.” Dedi.

“Tamam teşekkür ederim.” dedim ve kadınlar için ayrılmış olan odaya girdim. Eşyalarımı bıraktım ve yatağımın üzerine battaniyemi attım. Odadan geri çıktığıma noktaya Uraz’ın geldiğini gördüm. Erhan abiyle tanışmışlardı. Mutfakta bulunan tahta görünümlü masada oturmuş, sohbet ediyorlardı. Yanlarına gittiğimde ikisinin yüzü de bana döndü.

“İnci bu da Uraz.” Dedi Erhan abi. Bende sanki demin asla Uraz beni ezmiyormuş gibi masumca gülümsedim.

“Ah, merhaba. Bende İnci.” Dedim elimi uzatarak.

“Bende Uraz. Demin öğrendin zaten.” Dedi gülümseyerek. Gerçek tanışma hikayemizle bu sahte tanışmamızın arasındaki uyuma hayran kalmıştım!

Aradan birkaç saat geçti ancak hala bir vaka çıkmadı. Saat 13.39’du. Ben kendi odamda, Uraz da kendi odasında otururduk. Birden bir ses yükseldi! Yangın mı var! Deprem mi oluyor! Neler oluyor? Telaşla içeri koştum ve Uraz’ın da benim gibi nefes nefese bir şekilde odasından çıktığını gördüm. Ardından Erhan abi, sakin ama hızlı adımlarla tabletin yanına gidip alarmı susturdu.

“Neler oluyor?” dedim.

“E, vaka çıktı. Dedim bu tabletin sesi korkutucudur diye. Hadi hemen ambulansa sürücü koltuğunun yanına atlayın.” Dedi Erhan abi. Uraz’la hızlıca kafamızı sallayıp ambulansa koştuk ve hemen bindik. Erhan abi de sürücü koltuğuna oturdu ve aceleyle yola koyulduk.

“Erhan abi, ne vakasıymış?” diye sordum.

“Yaşlı bir teyzenin başı dönüyormuş ve aniden bayılmış.” Dedi. Uraz’la aynı anda kaşlarımızı kaldırdık. Bir süre sonra durmuştuk. İlk vakama gelmiştim ve yapmam gerektiğinden emin değildim. Eski bir sokaktaki, eski bir eve girdik. Yaşlı teyzenin, evinin kapısı açıktı. Hemen içeri daldığımızda genç bir kadın telaşla bize baktı.

“Sonunda geldiniz! Ne oluyor bilmiyorum… yardım edin ne olur. Anneme bir şey olmasın!” diyordu titreyen sesiyle.

“Hiç merak etmeyin hanımefendi, lütfen sakin olun.” Dedim ve yaşlı kadının yanında çömeldim. Uraz yandan konuşmaya başladı.

“Teyze ilaç kullanıyor mu? Ya da bu sıralar stresli mi?” diye sorular sordu kadına. Kadın başını hızlıca ve şaşkınlıkla salladı.

“Evet! İlaç çok sıklıkla kullanıyor ve kardeşimin ölümü sonucu çok stresli.” Dedi.

“Senkop.” Dedi Uraz. “Kişi bilincini kaybedebilir, düşebilir ve bayılabilir. Senkopun en yaygın nedenleri arasında düşük kan basıncı, kalp sorunları, dehidrasyon, refleks sendromları, ilaçlar ve stres yer alır.” Dedi. Uraz’ın dediklerinden sonra ben konuşmaya başladım.

“Senkop geçiren bir hasta, sırtı yere gelecek şekilde dümdüz yatırılmalı, başının altına yükseltecek herhangi bir şey konmamalı, ayakları yukarı doğru kaldırılmalı ve tamamen kendine gelinceye kadar ayağa kaldırılmamalıdır. Yani şu anda hastaneye gidemeyiz. Uraz yatırmamız gerek.” Dedim. Uraz kafasını salladı.

“İnci haklı. Hemen şuradaki masanın üstüne bir yorgan veya yumuşak bir şey serin.” Dedi kadına. Kadın koşa koşa içeri gitti ve anında bir yorganla geri geldi. Uraz’ın söylediği küçük masaya yorganı attı. Uraz konuşmaya devam etti.

“Tamamdır. İnci hadi hemen masayı getirelim.” Dedi. Onu onayladım ve aceleyle masayı yaşlı teyzenin olduğu yere getirdik.

“Uraz, teyzeyi indirmeliyiz.” Dedim telaşla. Yaşlı teyze koltukta duruyordu ve onu yere dümdüz yatırmalıydık.

“Tamam, sen ayaklarını tut, ben kafasını tutuyorum.” Dedi. Yavaşça yere indirdik ve ayakları masanın hizasına gelecek şekilde yatırdık. Uraz teyzenin ayaklarını masanın üstüne yerleştirdi. Genç kadın korkuyla konuştu.

“Ne yapacaksınız? Ya uyanmazsa?” dedi

“En geç bir, iki dakika sonra uyanacak, merak etmeyin. Şöyle söyleyeyim, Bayılma sırasında bedeni dik tutan kasların gevşemesi sonucu hasta ayakta ise yere düşer. Yere düşme sonucunda kalp ve beyin aynı seviyeye geldiğinde, beyin tekrar ihtiyacı olan kana sahip olduğu için bilinç hızlıca yerine gelir. Bu nedenle bayılma sadece saniyeler veya dakikalar sürer.” Diye anlattı. Uraz kadının içini iyice rahatlatmaya çalışıyordu. Kafamı salladım ve verdiği bilgileri doğruladım. Kadın sakinlemişti.

“Peki ya tekrarlar mı? Tekrar olursa ne yapacağım?” Uraz’dan önce konuştum.

“İnsanların yaklaşık dörtte biri hayatlarının bir döneminde en az bir kez senkop atağı geçirirler. Hastaların yaklaşık üçte birinde üç yıllık takip süresinde tekrarlama görülür. Yani ihtimal düşük ancak tekrarlama olursa, hemen 112’yi arayın.” Dedim. Kadın kafasını salladı. Daha sonra yerde yatan kadından mırıldanmalar duyulmaya başladı. Hepimiz kafamızı ona çevirdik.

“Kimsiniz siz? Ne yapıyorsunuz benim evimde?” dedi yaşlı kadın.

“Teyzeciğim, senkop adında bir nöbet geçirdiniz. Bunu daha önce duymuş muydunuz?” dedi Uraz.

“Nerden duyayım oğlum senkop falan? Neden kopuyormuşum?” Dedi teyze. İğrenç bir espriydi. Gerçi sanırım espri yapmamıştı.

“Merak etmeyin kızınız size her şeyi anlatacak. Tekrar geçmiş olsun.” Dedi. Genç kadın birkaç adım önümüzde durdu.

“Teşekkür ederiz.” Dedi.

“Görevimiz” dedi Uraz. Daha sonra evden çıktık.

“OH! Çok zorlayıcıydı. Kadına bir şey olacak diye korktum.” Dedim.

“Her zamanki gibi basitti.” Dedi ‘Basitti’ kelimesinin üzerine basa basa. Gözlerimi devirdim ve ambulansa atladık.

*

Saat gecenin tam tamına 04.35’i ve biz yine o iğrenç ötesi tabletin sesiyle uyandık. Telaşla ambulansa bindik ve şu an vakaya gidiyoruz. Esnedim.

“Uraz, ne vakasıymış?” diye sordum uykulu sesimle.

“Doğum.” dedi Uraz.

“NE!” diye canlandım bir anda. “Ne doğumu?” diye telaşla sordum.

“ZÜRAFA DOĞUMU İNCİ!” dedi. Daha sonra derin bir nefes aldı. “Ne doğumu olabilir acaba? Bir düşünelim bakalım.” Elini alayla düşünüyormuş gibi çenesine koydu. Eline vurdum.

“Mecaz anlamda dedim! Zürafa doğumu olmadığını anladım.” Dedim ‘Zürafa’ kelimesini özellikle bastırarak.

Biraz sonra vakaya varmıştık. Hemen ambulanstan inip hamile kadının olduğu eve fırladık. Kapıyı sertçe çaldık. Bir adam telaşla kapıyı açtı.

“GELİN GELİN. EŞİM DOĞURMAK ÜZERE!” dedi. Ne? Ay Allah’ın! Ben doğum yaptıramam! Ne olur doğurmasın. Kadın yatak odasında kıvranıyordu.

“Hemen ambulansa alalım.” Dedi Uraz. Tam kadını kaldırmaya yeltendim ki, eşi olan adam konuştu.

“Kızım sen dur biz şu delikanlıyla hallederiz.” Dedi. Kadını aldılar ve yan taraftaki sedyeye yatırdılar. Hızlı adımlarla evden çıktık ve kadını ambulansa yatırdık. Telaşla yanına atladım. Uraz da yanıma geldi. Eşi olan adam kendi arabasına binmiş, bizi takip etmek için hazırdı. Erhan abi ambulansın sirenlerini çalıştırdı ve aracı hareket ettirdi.

“DOĞURACAĞIM!” diye bağırdı kadın.

“NE! HAYIR! Yani hayır değil. Sakin olun nefes alın verin!” diyordum kadına destek olmak için. Daha sonra aklıma, Albert Einstein’ın dahi akıl edemeyeceği kadar zekice bir şey geldi.

“Ablacığım sakın ıkınma tamam mı?” dedim. Uraz bana ‘Ne yapıyorsun?’ der gibi bakıyordu. Elimle ‘Sus’ işareti yaptım. Uraz tek elini alnına vurdu ve kafasını iki yana salladı.

Tam tamına, altı dakika yirmi sekiz saniye sonra hastaneye varmıştık. O kadar zorlu bir yolculuktu ki, süre tutmuştum.

“Ay sonunda hastaneye bıraktık şu kadını!” dedim hastanenin dışındaki banka kendimi atarak.

“İnci! Kadına ıkınma deyip durdun.” Dedi.

“Aman Uraz. Azcık bekleyiverdi işte. Hemen doğurmasın diye dedim öyle. Bir de doğumla mı uğraşacağız?” dedim banktan kalkarken.

“Ah, İnci ah!”

Nöbetin ilk gününü de zorlu bir şekilde tamamlamış oldum. Her şey yerli yerine oturmuş oldu. Bakalım artık bundan sonra neler yaşayacaktım?

BÖLÜM 7

ÖLÜM KOKUSU

“Tamam o zaman. O saatte bekliyorum. Görüşürüz.” Dedim ve telefonu kapattım. Bugün Beliz benim evimi görmek için ziyarete gelecekti. Bu yüzden ona kendi ellerimle pasta yapacaktım. Mutfak konusunda üstüme yoktur(!) Malzemelerimi dün zaten almıştım. Mutfağa gittim. E, ne yapacağım ben şimdi? Ne bileyim ben pasta yapmayı? Ah İnci! Bir şeyi de akıl etsen. İnternetten tarif açabilirdim! Telefonumu çıkartıp ve bir tarif videosu açtım. Önce kekini yapacakmışız.

“Un. Un lazım.” Diye kendi kendime mırıldandım. Mutfak dolaplarımdan birini açtım ve una uzandım. “Bir buçuk su bardağı un.” Tam raftan bir su bardağı aldım ve un dolduracaktım ki, “E bu kadının su bardağıyla benimkisi farklı marka! Unun gramı değişir!” dedim telaşla kendi kendime. Of! Beceremeyeceğim ben bu işi. Ayza’yı arayacaktım. Telefonumdan arama tuşuna bastım ve biraz sonra telefon açıldı.

“Alo, Ayza bir şey sorabilir miyim?” dedim masumca.

“Tabii sor.” Dedi Ayza merakla.

“Şimdi ben pasta yapıyorum. Ama benim su bardağımla bu tarifteki kadının su bardağı farklı. Gramı değişir. Bir şey olur mu?” dediğimde Ayza kahkahayla gülmeye başladı.

“İnci ne alakası var?” dedi gülmeye devam ederken. “Bekle geleyim de yardımcı olayım sana. Pek beceremiyorsun gibi sanki?” dedi.

“Ya ne alakası var?” dedikten sonra düşündüm ve tezgâhın dağınıklığına baktım. “Yine de gelsen güzel olur.”

“Geliyorum. Lütfen ben gelene kadar evini patlatma yerinde dursun.” Dedi kıkırdamaya devam ederken. Daha sonra telefonu kapattı. Biraz Ayza’yı bekledikten sonra kapı çaldı. Gidip kapıyı açtım.

“İnci, evin yerinde görünüyor.” Dedi Ayza.

“Ayza dalga geçme!” dedim koluna vurarak. Ayza’nın tebessümü yüzünden silinmedi. Birlikte mutfağa girdik ve Ayza mutfağı gördükten sonra donakaldı.

“İnci bu mutfağın hali ne?” dedi tezgahtaki unlara bakarak.

“Sus Ayza ya! Yapmaya çalıştım en azından.”

“Tamam tamam, gel hadi.” Dedi kıkırdayarak tezgâha giderken. Arkasından yürüdüm. “Bak canım. Bardağı un paketinin içine daldır. Bardağa dökmeye kalkışırsan, şu anda göründüğü gibi her yer un olur.” Dedi ve yandaki bezle tezgahtaki unları sildi ve eline aldığı bir su bardağını unun içine daldırdı. “Ayrıca bardağın markası fark etmez.” Dedi kahkahalarının içinden. Alayla gözlerimi devirdim. Ayza bana öğrete öğrete keki yaptı ve fırına gönderdi. Dakikalar sonra fırından çıkardı ve üstüne çikolatalı bir sos döktü.

“Vay! Aşçı Ayza ortalığı coşturuyor.” Dedim tezgâha yaslanmış onu izlerken. Ayza sırıttı.

“Basitti. Umarım öğrenebilmişsindir.” Dediğinde hızla kafamı aşağı yukarı salladım. Ayza ellerini kurularken kafasını bana çevirdi.

“Ben gideyim artık.” Dedi.

“Kal istersen, arkadaşım gelecek beraber otururuz.”

“Yok yok, yarın işe gideceğim.”

“Peki, tamam. Ama dur azıcık pastadan kesseydim sana da.” Deyip, tezgâhın üzerinde duran pastayı önüme çekip bir bıçak aldım. Ayza ne kadar kesmememi söylese de kestim.

“Eline sağlık.” Diyerek elimdeki pasta tabağını ona uzattım.

“Afiyet olsun canım.” kapıya doğru ilerledi. Ayza’yı geçirdikten sonra geri mutfağa girdim ve Beliz’i beklemeye başladım.

Aradan yarın saat geçti ve saat 17.34 oldu. Kapının zil sesi duyuldu. Beliz gelmiş olmalıydı. Kapıya doğru gittim ve tam önünde durup açtım.

“Ben geldim!” dedi Beliz heyecanla bana sarılırken. Sarılmasına karşılık verdim. Daha sonra salona geçtik ve koltuğa oturduk.

“Nasılsın İnci? Evine bayıldım.” Diye söze başladı Beliz.

“İyiyim, her zamanki gibi. Bu evde gerçekten çok rahatım.”

“Şimdi bu ev, baban ve Kadir amcanın evi miymiş?” diye sordu. Kafamı salladım.

“Evet öyleymiş. Sonra ikisi de evlenince bu evi de satmak istememişler. İlerde çocuklarımız oturur demişler.”

“Vay! Gerçekten de sen oturuyorsun. Doğru tahmin etmişler.”

“Evet. Doğru tahmin etmişler.” Dedim iç çekerek. “Neyse ben bir kahve yapayım.” Diyerek ayağa kalktım.

“Bende bir lavaboya gireyim sonra da sana yardım edeyim.” Dedi Beliz de.

Beliz’le saatlerce, her şeyden muhabbet ettik. Saat epey geç olmuştu. Artık gidiyordu. Ben:

“Görüşürüz canım benim. Yine gel.” Derken kapıya doğru ilerliyorduk

“Görüşürüz.” El salladı ve kapıdan çıkıp gitti.

Saat 23.59 olmuştu. Yarın ek nöbete gidecektim. Merve diye bir kızla denk geliyorduk. Kendimi yatağa attığım gibi uyuyakaldım.

*

Bugün kahvaltımı noktada yapacağım için oldukça erken kalkmıştım. Ben noktaya gittiğimde, büyük ihtimalle daha nöbetten çıkmamış kişiler de orada olacaklardır. Onlarla da tanışmış olurum. Ne olurdu şimdi evden çıkmadan annemle sarılsam ve babamla vedalaşsaydım?

İstediğim sadece buydu. Aile sevgisi istedim ben. Ancak özellikle babam, bana bunu asla vermedi. Düştüm, kendim kalktım. Düştükçe kalkmayı öğrendim, kalktıkça da kimsemin olmadığını…

“Tamam.” diyorum bazen. “Geçti, geçmişte kaldı” diyorum. Ama ben o eski günleri çok özlüyorum. Efsun teyzelerle geçirdiğimiz, Uraz’la çocuk yaşımızda oyunlar oynadığımız, babamın beni sevdiği günleri. Bu bana acı veriyor. Acı veriyorsa geçmiş, geçmemiş demektir. Daha çocuk yaşımda terk edilmeye alıştırıldım ben…

Hayatın acımasız şeyleri var. Ayrılık gibi, özlemek gibi ve bunların hiçbirine çare olamamak gibi. Bazen değişen insanlar oluyor hayatımızda. Çok kötü değişen insanlar… Bu babamız dahi olabilir. Bu yüzden vedalar sevgisizlikten değil, çaresizliktendir. Bende çaresizlikten veda ettim babama.

Her insan ay gibidir mesela. Herkesin, hiç kimseye göstermediği karanlık bir tarafı vardır. Benim babamın da karanlık tarafı, o günden sonra meydana çıktı. Kadir amcamın öldüğü günden sonra. Acısı sinire dönüştü, siniri de bana patladı. Sonrasında da hiç değişmedi. Benim hikayemi sayfalar, harfler anlatamaz. Beni sadece ben anlatabilirim. İnci Soykan. İnci Soykan’ı anlatmaya yazarlar yetmez. İnci Soykan’ı sadece İnci Soykan anlatabilir. Anlayabildiniz mi?

İş formalarımı giydikten sonra, ayakkabılarımı da giyip evden çıktım. Sitenin bahçesine çıktığımda, çardakta oturan Uraz’ı gördüm. Yanına gitmeli miydim? Veya selam vermemek daha mı mantıklı olurdu? Sarı ve dalgalı saçlarımın bir tarafını kulağımın arkasına sıkıştırdım ve daha düşünmeme fırsat olmadan kendimi Uraz’ın olduğu yerde buldum.

“Günaydın, Uraz Bey(!)” derken çardağın giriş kısmındaki tahtasına sırtımı yasladım. “Bugun erkencisiniz bakıyorum.” Uraz, hafif bol bir kot pantolon ve üstüne de mavi bir kazak giymişti.

“İsmi Uraz olanlar, erken kalkamıyormuş mu?” dedi Uraz. Burnumdan sesli bir nefes verim küçümsercesine glümsedim.

“Aman be. Seninle de konuşulmuyor.” Dedim arkamı dönüp gitmeye yeltenirken.

“Tamam tamam. Nereye?” diye sordu.

“Sence?” dedim hafif yüksek bir sesle iş formalarımı gösterirken. Daha sonra umursamaz bir ifade takındım. “Ayrıca, sana ne?” Uraz ağzının ucuyla güldü.

“İnsanlık namına sordum. Yoksa bana ne nereye gittiğinden. Hiç işim yok gibi seninle mi uğraşacağım?” dedi.

“Hah, insanlık namınaymış.” Diye mırıldandım. Duyduğuna kesinlikle emindim.

Yine kendimi klasik otobüs durağında bulduğumda kendi kendime düşündüm. Artık araba almamın da zamanı gelmişti. Nöbetten eve geldiğimde altınlarımın ne kadar tuttuğunu hesaplayıp, araba işini de halletmem gerekiyordu. Otobüs geldiğinde, hemen bindim ve kartımı basıp boş bulduğum bir yere oturdum.

Noktanın kapısından içeri girdiğimde, mutfağın oradaki masada kahvaltı eden kişileri gördüm. İlk dikkatimi çeken, siyah saçlı, keskin bakışlı, neredeyse siyaha yakın gözlü ve otursa da uzun boylu olduğu anlaşılan kız oldu. Ona benzer birini hiç görmemiştim. Çok dikkat çekiciydi. Onun aksine de yanında, gri dalgalı saçları olan, tatlı bakışlı ve siyah saçlı kızın aksine bacak boyu daha kısa olan bir kız vardı. Son olarak o kızın da karşısında,kahverengi saçları olan, bir altmış beş boylarında çok güzel bir kız daha vardı. Acaba Merve hangisiydi? Gri saçlı kızın gözleri gözlerimle buluştu. El salladı.

“Merhaba, günaydın!” dedi neşeyle. Çok pozitif bir yapıya sahipti.

“Günaydın. Ben İnci!” dedim gülümseyerek. Üçü de bana bakıyordu. Siyah saçlı kız dışındaki diğer iki kız da gülümsüyordu. Gri saçlı kız elini uzattı.

“Ben Zümra.” Dedi be yanındaki siyah saçlı kızı gösterdi. “Bu da-” derken siyah saçlı kız sözünü kesti.

“Adımı söylemek isteseydim, bunu kendim yapardım.” Dedi keskin bakışlarla önündeki çatala bakarken. Masaya birkaç saniye ölüm sessizliği hâkim oldu. Zümra hafif bir şekilde gülümsedi.

Neyse. Her zamanki gibi işte.” Dedi bana olayı normalleştirirken. “Gel otur.” Dedi kahverengi saçlı kızın yanındaki sandalyeyi gösterirken. Tereddütle oturdum. Yanına oturduğum kız bana doğru gülümseyip elini uzattı.

“Ben Merve.” Dedi.

“Bende İnci. Tanıştığıma çok memnun odum.” Dedim.

“Bende öyle. İyi anlaşacağımıza eminim.” Dedikten sonra kısık sesle konuştu. “Ona da çok alınma ve kafaya takma. Herkese karşı öyledir.” Dedi göz kırparak.

“Alına da bilirsin.” Dedi siyah saçlı kız mırıldanarak. Merve yutkundu. Nasıl duymuştu? Ne kadar garip birisi.

“Yesene.” Dedi Zümra. Kafamı öne arkaya salladım ve bir şeyler yemeye başladım. Dört kız birlikte kahvaltı ettik ve siyah saçlı kızla, Zümra’nın gitme zamanı gelmişti.

“İnci, gel sana şu odayı göstereyim.” Dedi Zümra ve beni kolumdan yavaşça tutarak odaya doğru götürdü.

“Zümra? Ne oldu?” diye sordum. Amacı odayı göstermek falan değildi.

“İnci sen ona aldırış etme tamam mı? Adını da söyleyemiyorum. Söylersem beni öldürür!” dedi mecaz anlamda. “Tanıdığı ve sevdiği insanlar çok az. Geçmişini de kimseye söylemez ancak sanırım çok yaralayıcı. Ayrıca sakın sorma olur mu? Neyse boş ver. Sen onu fazla takma yeter.” Dedi gülümserken.

“Tamam, teşekkür ederim.” Dedim.

“Rica ederim.” Dedi ve odadan çıktık. Siyah saçlı kız nefes verdi.

“Zaten geçmişimi anlatacağım birisi de asla değilsin ve hiçbir zaman da olamayacaksın.” Dedi. Boğazım düğümlenmişti. Nasıl duymuştu? Ayrıca bu kadar da güvenilmez bir insan değildim. Değişikti. Çok değişik birisiydi. Soğuk ve itici. Bu kadar mı güvensizdim? Birine dost, sevgili olamayacak kadar mı? Sorun bana geçmişini anlatmaması değildi. Sorun, bir dost, sevgili veya arkadaş olamayacak kadar yetersiz olduğumu bana hatırlatmasıydı.

“Biliyorum. Zaten geçmişini öğrenmek de istemiyordum.” Dedim ve kadınlar için olan odaya doğru hızlı adımlarla gidip, yatağıma oturdum. Gerçekten bu hayat için fazla yetersizdim…

(Uraz’ın Anlatımıyla)

Bu akşam, Mete ve Bartu bana gelecekti. Birlikte bilgisayar oyunu oynarız ve büyük ihtimalle Mete’nin zoruyla bilim kurgu filmi izleriz. Saat 19.57 olmuştu bile. Birazdan burada olurlardı. Acaba İnci ne yapıyordu? Gerçi bana ne? Ne yaparsa yapsın.

Biraz sonra kapım çaldı. Gelenler Mete ve Bartu’ydu. Selamlaştıktan en fazla beş dakika sonra bilgisayarın başına oturmuştuk.

“ABİ BAYILDIM! Bartu çabuk kurtar beni!” diye bağırıyordu Mete.

“Dur bekle! Düşman burada!” diye bağırdı bu sefer de Bartu. Oyunla tam anlamda kafayı yemişlerdi.

“LAN BARTU, KURTAR BENİ GEBERECEKSİN ŞİMDİ!”

“BEKLE LAN BİR DAKİKA!” Mete ve Bartu tartışırken bende oyundaki karakterimi bir odanın içine yatırmış, rahat rahat takılıyordum.

“Uraz bayıldım! Diye bağırdı Bartu. Mete sinirle ona döndü.

“DEDİM SANA!”

“Sus Mete. Al işte öldük!”

“Düşman oyun alanının dışında kaldı. Ben kazandım.” Dedim ikisine doğru sırıtarak. Göz kırptım ve bilgisayarı kapatıp oturduğum yerden kalktım. “Ben taktiksel oynuyorum.” Dediğimde ikisi de bana dalacakmış gibi bakıyorlardı.

Sakinleştiklerinde salona gittik ve tabii ki Mete’nin zoruyla bir bilim kurgu filmi açıp izlemeye başladık. Gerçi sadece Mete izliyordu. Biz de yan tarafta telefonlarımıza bakıyorduk. Biraz sonra dışarıdan çok güçlü bir ses geldi. Neler oluyor? Üçümüz de bir anda birbirimize baktık ve hızla cama fırladık.

“Ne oluyor lan?” dedi Bartu.

“Bilmiyorum.” Dedim ve bir kere daha aynı ses yükseldi. Silah sesi. Ardından bir de çığlık yükseldi. Silah ve çığlık sesi…

“Bu ses ne oğlum?” demişti Mete ama ben o lafını bitirmeden dışarı koştum. Ayakkabılarımı giydim ve binanın basamaklarını ikişer ikişer indim. Her yöne bakıyordum. Saat gecenin 03.24’üydü. Adım sesleri duydum. Arka sokaktan geliyor olmalıydı. Uzak bir sesti. Koşarak arka sokağa gittim. Kimsenin olmaması ve zifiri karanlık olması beni biraz tedirgin etse de ilerledim. Sol taraftaki sokakta bir ışık görünüyordu. Oraya gittim. Sola döndüğümde attığım adımı anında geri çektim.

Gaz lambaları, bıçak, yerde yatan mavi saçlı bir kadın ve kan…

Gözlerim devasa şekilde açıldığında sertçe yutkundum. Koştum. Var gücümle, yerde yatan kadının yanına doğru koştum. Elimi nabzına koyduğumda dişlerimi sıktım.

Ölmüştü.

Yanında bir kâğıt vardı. Elime alıp okudum.

“Fragman bitti. Dizinin ilk bölümü başlıyor…”

(İnci’nin Anlatımıyla)

Saat gecenin 03.35’iydi. Merve’yle bir vakaya gitmiştik. Adam sokağın ortasında alkollü bir şekilde bayılmıştı. Zor zahmet onu da halledip noktaya geri gelmiştik. Uyku tutmadığı için yatağımda, telefonumu kurcalıyordum. Telefonum titredi. Birisi arıyordu. Gözlerim telefonun üst kısmına kaydı. Arayan Semra’ydı. Beni… beni neden arıyordu? O restorandaki yaşanan olaydan sonra hiç konuşmamıştık. Yutkundum. Hareket etmeye korkan ellerim, yavaşça yeşil tuşa doğru ilerledi. Elim tuşun tam üzerinde durdu. Daha sonra dikkatlice tuşa tıkladım ve telefonu kulağıma yaklaştırdım.

“Alo!” telefondan nefes nefese gelen bu ses, beni şaşırtmıştı. Semra nefes nefese kalmıştı. Korktuğu veya kötü şeyler olduğu belliydi.

“Alo.” Dedim onun aksine sakin sesimle. “Sen beni aramaya hangi yüzle cesaret ettin?” diye sordum.

“İnci! Acilen buraya gelmen lazım. Çok acil! Ona senden başkası yardımcı olamaz.” Dedi telaşla.

“Ne zırvalıyorsun Semra?”

“Burada… elli metre kadar ötemde… bir ceset var. Başında da Uraz…” dedi. Nefes aldım.

“Bende bunu yedim?” dedim soru sorar gibi. Semra birkaç garip ses çıkardı.

“İnci yemin ederim!”

“En çok yemin edene inanmayın derler Semra. Bilir misin?” Semra burnunu çekti. Ağladığı belliydi. Peki ya? Şaka yapmıyorsa?

“Ne olur gel. Başkasına haber veremem. Zaten Uraz senden başkasıyla da şu anda uğraşmaz!” dedi. Yatağımda dikildim. Gitmeli miydim?

“Konum at. Yalnız oraya geldiğimde gözüme sakın görünme.” Dediğim gibi telefonu yüzüne kapattım. Yatağımdan fırladım ve üzerimdeki eşofman ve beyaz kısa kollu tişörtü umursamadan üstüme bir hırka alıp koşarak noktadan çıktım. Umarım ben gittikten sonra nöbet çıkmazdı. Çıkmazsa sabah beni erkenden gittiğimi sanırlardı ve bu benim olmasını istediğim şeydi. Semra’nın attığı konumu açtım. Yol yedi dakika gösteriyordu.

Tek gitmek mantıklı mıydı?

Etrafıma bakındım ve bir taksi veya otobüs bulamayacağımı anladım. Tek çare vardı. Koşmak. Koşmaya başladım. Yüzüme sert ve soğuk rüzgâr çarpıyordu. Dakikalarca koştum. En sonunda konuma iyice yaklaşmıştım. Çıkışı olmayan bir sokakta konum bitiyordu oraya doğru hızla gittim. Polis sirenlerinin seslerini duymuştum. Semra, yalan söylememiş mi? Tamamen karanlık olan sokaklardan, sadece bu sokakta ışık vardı. Sokağa varmıştım. Karşıma baktım. Dolan gözlerimle baktım. Daha dikkatli baktım. Gördüğüm şey, yerde yatan, mavi saçlı bir kızdı.

“MİNA!” diye son gücümle bağırdım. Bu yerde yatan… Mina’ydı…

Yerde kanlar içinde yatan bedenine baktığımda şok dalgaları vücuduma yayılıyor ve bedenimi karıncalanma hissi sarıp sarmalıyordu. İnsan bu kadar çaresiz olabilir miydi? Ölüm bu kadar mı çaresizlikti?

Koştum. Mina’nın bedenine doğru koştum.

“KALK MİNA UYAN!” Diye haykırdım. Yanında bir not vardı. Titreyen ellerimi zorlukla nota uzattım.

“Fragman bitti. Dizinin ilk bölümü başlıyor.” Yazıyordu. Polisler kollarımdan tutup beni geri çekerken, hiçbir şeyi idrak edemez hale gelmiştim. Kim? Kim böyle bir şeyi yapabilirdi? Tehlikedeydik. Hepimiz tehlikedeydik. Ben hala neler olduğunu anlayamamışken Uraz’la göz göze geldik. Polisler onu tutmuşlardı. Uraz bana ‘Ben yapmadım’ Der gibi bakıyordu. Uraz’ın hiçbir şey yapmadığına kalıbımı basardım. Korkuyla birbirimizi izledik. Onu arabaya bindirdiler. Hala bana bakmaya devam etti. Ona bakmaya devam ettim. Bakışlarla konuştuk. Gerek yoktu ki her sözü kelimelerle beyan etmeye. Bir bakış bin bir söz ederdi bazen. Bakıştan anlayana…

Bugün benim hayatımın başlangıcı oldu. Her yer karanlığa büründü. Renkler, Çiçekler soldu. Gökkuşağı renklerini kaybetti. Bugün günlerden 11 Mayıs Cumartesi 2024. Ve bugün benim hayatımın dönüm noktası oldu. Bugün, İnci Soykan’ın hayatının dönüm noktası oldu.

BÖLÜM 8

NE OLUR ÖLME

Hayat, yaşam…

Dünyaya geldiğimiz günden bugüne kadar, birçok zorlukla karşılaştın. Sen de ben de. Herkes illaki karşılaşmıştır. Ancak söylesene o yaşadığın, çok üzüldüğün, belki de günlerce ağladığın zorlukların kaç tanesi hala aklında? Kaç tanesiyle hala uğraşıyorsun? Ben senin yerine de cevap vereyim. “Hiçbiriyle” tabii aralarında gerçekten aşılamayacak gibi olanlar vardır. Ama “Aşılamayacak gibi” diyorum. “Aşılamayacak” demiyorum.

Mesela “UNO” oyununu bilir misiniz? Şöyle anlatayım. Elinizde kartlar oluyor ve oyunun kurallarına göre bu kartlarla oyunu oynuyorsunuz. Oyunda İstediğiniz bir oyuncunun elindekilerle kendi elinizdekileri değiştirme kartı vardır. Bu kart eline gelen oyuncu istediği bir oyuncuyla kartlarını değiştir.

Diyelim ki sizin elinizdeki kartlar çok iyi ve oyunu kazanmak üzeresiniz. Ancak bir oyuncu sizinle kartlarını değiştirdi. Mecburen elinizdekilerini ona verdiniz ve onunkini de siz aldınız. Bir baktınız ki elinize gelen şeyler çok kötü! Ne düşünürdünüz? Çoğu kişi

“Tüm şansımı kaybettim! Kazanamayacağım artık.” Der, değil mi? Peki ya, “Sorun değil. Ben bunlarla da oynayabilirim.” Deseniz? O zaman kazanma şansınız gerçekten daha yüksek olur çünkü kendinizi buna hazırlamış, inandırmış olursunuz. Aslında bu anlattıklarımın, UNO’yla hiçbir alakası yoktu. Bilmem anlatabildim mi?

Pozitif düşünüp, pozitif hareket etmeli ve ayrıca elimizde olanların kıymetini bilmeliyiz.

Elinizde olanlar alınmışsa, hayatı yaşamaya değer bulmayacak hale geldiyseniz, sizin elinizden o her şeyinizi alan, almaya çalışan kişiye bakın. Sonra da tekrar kendinize dönün. Elinizde kalanlara iyi bakın ve onları birleştirip, kullanmasını iyi bilin. Daha sonra göreceksiniz ki, sizden her şeyinizi alan kişi bulutların aşağısında, yere basıyor. Siz ise bulutların en üstündesiniz. Herkesin üzerinde.

Demem o ki, ne olursa olsun ister işinizde batmış olun ister sorunlu ve manyak sevgilinizden ayrılmış olun. İster aile içerisinde yorgun düşmüş olun, ya da okulda, arkadaşlarınız arasında bir şeyler olmuş olsun. “Ne yapacağım?” diye kara kara düşünmeye başlamayın. Yavaş yavaş elinizde olanları arttırın ve negatif düşüncelerden uzaklaşın. Bunu yapmaya çalışın. Gökyüzüne dahi baktığınızda bunun kıymetini bilin. Şu anda gökyüzünü bile göremeyenler var. Ceza evindekiler. Ellerinize, kollarınıza bakın. Onların değerini bilin. Kolu olmayan binlerce insan var. Onlar bile yılmadan başarıdan başarıya koşturuyorlar ve hep pozitifler. Böyle yaptığınızda, her zaman kazanacaksınız…

Güneş yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Biraz turunculaşmış olan hava, durgun görünüyordu. Polis karakolunun önündeki zeytin ağacının yaprakları, rüzgârın hafif esintisiyle sallanıyordu.

“Ne zaman çıkacak?” dedim Mete’ye bakarak.

“Bilmiyorum beklemekten başka çaremiz yok.” Diye cevap verdi Mete.

Uraz’ın ifadesini almak için bir odaya sokmuşlardı ve dakikalardır çıkmasını bekliyorduk. Bartu ise bir koltuğa oturmuş olayın şokunu atlatmaya çalışıyordu. Bense hala neler olduğunu idrak edememiştim. Mina’yı kim öldürmüştü. Kimdi bu psikopat? Hayır, Uraz asla değildi. Bazen insan insanı, bakışlardan anlardı. Ben anlamıştım.

Mete ve Bartu bana neler olduğunu anlatmıştı. Uraz’ın evine oyun oynamak için gitmişler ve oyundan sonra film izlerken dışarıdan sesler gelmeye başlamış. Silah sesleri. Uraz hemen dışarı fırlamış. Bartu ve Mete de çıkmışlar ancak, Uraz’a yetişememişler ve uzun bir süre onu aramışlar. Bu sırada polisler gelmiş. Mina’nın başında olan Uraz’ı da görünce, haklı olarak o öldürdü sanmışlar. Birisi Uraz’a tuzak kurmuş olabilirdi.

Bir adam Uraz ve komiserin olduğu odanın kapısını çalıp girdi. Bir şeyler söyledi ancak duyamadık. Adam geri birkaç adım attığında Uraz ve komiser de dışarı çıktı. Polisler Uraz’la bir şeyler konuştular ve daha sonra Uraz buraya doğru gelmeye başladı.

“Uraz. Neler oldu? İyi misin?” diye sordum panikle.

“İyiyim. Suçlu, katil teslim olmuş. Beni serbest bıraktılar.” Dedi. Mete’yle aynı anda kaşlarımızı çattık.

“Abi çok saçma. Neden teslim olsun?” dedi Bartu. Uraz kafasını salladı.

“Bilmiyorum. Neyse, lütfen artık buradan gidelim.” Dedi.

Polis karakolundan çıktıktan sonra, güneş kendini iyice göstermeye başlamıştı. Uraz’a baktım. O da bana baktığında gözlerimi kaçırdım.

“İnci seni ben bırakayım.” Dedi Uraz.

“Gerek yok. Ben bir taksiye atlar giderim.” Dedim.

“İnci, bu teslim olan kişi kim bilmiyoruz ama katil olmadığına eminiz. Böyle bir şeyi yapmaz.” Dedi.

“Nerden bileceğiz peki o olmadığını? Yeniden birinin ölmesini mi bekleyeceğiz?”

“Bilemeyiz. Bu yüzden hepimiz dikkatli davranmalı ve güvende olmalıyız.” Dediğinde bu konuda haklıydı. “O yüzden gel seni ben bırakayım. Zaten aynı yere gidiyoruz.”

“Tamam, peki.” Deyip Mete’yle Bartu’ya el salladım. Onların ikisi de aynı arabada gideceklerdi. Buraya gelirken biri Uraz'ın arabasını, diğeri de kendi arabasını almıştı. Şimdi ikisi diğer arabada, bizde Uraz'la aynı arabada gidecektik. Uraz’la arabaya bindik. Uraz sürücü koltuğunda, bende onun yanındaydım. Araba çalıştığında radyo da devreye girdi. Çıkan müzik, Mavi Gri’den “Dünyanın en güzel kızı” şarkısıydı.

“Gerçeklere bu kadar çok takılırsan,

Bu hayatın tadını çıkaramazsın,

Ben hayallerimle mutlu mesut yaşarken,

Sen kaybettiklerinden kurtulamazsın…”

Tam da şu iki gündür yaşadıklarımı anlatıyordu sanki şarkı. Daha sonra şöyle devam etti:

“Bile bile kandık dünyaya, bu kadar kötüyken,

Evinin içinde kedinle, yapayalnız uyurken…”

Aklıma kedim Duman gelmişti.

Bende bile bile kanmıştım dünyaya. Bu kadar kötü olduğunu bildiğim halde…

Siteye varmıştık. Arabadan indik. Saat 06.23 olmuştu. Arabadan inip Uraz’la karşı karşıya geldik.

“O zaman…” dedi ve kafasını kaşıdı. “Sonra görüşürüz” biraz düşündü. “Belki.”

“Tamam o zaman.” Dedikten sonra elimi saçlarıma götürdüm. “Sonra görüşürüz.” Durdum. “Belki.” İkimiz de birbirimize arkamızı döndük ve kendi bloklarımıza doğru yürümeye başladık. Uraz’a bakmak için arkamı döndüğümde, onu da bana bakarken gördüm ve göz göze geldik. Uraz elini kaldırıp salladı. Bende elimi Kaldırdım ve hafif tebessüm ederek elimi salladım. Tekrar arkamı döndüm ve bloğuma girdim.

Bu arada umarım noktadakiler, erken çıktığımı düşünmüşlerdir. Yoksa neden gece gece gittin derlerse yanarım.

Dairemin kapısını açtığımda kedim Duman kapıda beni karşıladı.

“Ay Duman’ım. Sen beni mi karşılıyorsun? Yerim seni!” deyip kucağıma aldım ve öpüp kafasını okşadım. Gözlerimden uyku akıyordu, ayrıca yaşadıklarımızdan dolayı, ayrıca yorgundum. Bu yüzden Duman’a mamasını koyduğum gibi kendimi yatağa attım. Saat sabahın 06.46’sıydı. Büyük ihtimalle, birkaç saat uyuyup kalkardım. Kendimi uykunun kollarına bıraktım.

Uyandığımda oda kapkaranlıktı. Saat kaçtı? Ne kadar uyumuştum? Yanımdaki telefonumun ekranına tıklayıp saate baktım. Ne? 20.51 mi? O kadar nasıl uyumuşum? Hemen yataktan kalktım ve elimi yüzümü yıkadım. Acıkmıştım. Mutfağa girip ekmek, peynir, salça ve sucuk çıkardım. Ekmeğin içine malzemeleri yerleştirerek bir tost yaptım.

Uzun süredir baktığım bir araba modeli var. Biriktirdiğim altınları paraya çevirttirip onu satın alacağım.

Bu akşam hava, diğer günlere göre nedense daha soğuktu. Mayısta olmamıza rağmen. Kombiyi yakmaya çalıştım ama beceremedim. En iyisi anneme sormaktı. Telefonumu alıp anneme mesaj attım.

Anne, ben bu kombiyi yakmayı denedim ama beceremedim. Nasıl yapacağım?

Ben mesajı attıktan biraz sonra annemden mesaj geldi.

Ah, İnci! Sana demedim mi şu işleri en azından bir kere yap da bilgin olsun diye!

Annem yine bana kızmayı ihmal etmemişti.

Tamam anne ya! Nasıl yapacağım?

Annem tam beş dakika boyunca mesaj yazdı. Birisi lütfen şu kadına hızlı yazmayı öğretsin!

Orada iki tane yuvarlak şey var. Birinin yanında çeşme, diğerinin yanında da petek işareti var. Petek işaretli olanı istediğin kadar çevir. Ama çok çevirme.

Kombinin yanına gidip açtım. Gerçekten de iki tane yuvarlak şey vardı. Yanında petek olanı biraz çevirdim. Sanırım becerebilmiştim.

(3 GÜN SONRA)

Bugün yine nöbete gidecektim. Üç gün boyunca hep evdeydim. Çok düşündüm ve çok dinlendim. Bugün nöbetim Uraz’la olduğu için daha da çekilmez bir hal alacaktı ama mecburen gidecektim. Her nöbet sabahı olduğu gibi, iş formalarımı giydim, çantamı ve telefonumu aldım.

“Ah! Ben dün akşam altınları alıp kuyumcuda paraya çevirttirecektim unuttum. En iyisi yanıma alayım da nöbet çıkışı hallederim.” Kendi kendime bunları söyledikten sonra yatak odama gidip altınların olduğu yeri açtım. Dolabımın içinde, kıyafetlerimin altındaydı. Kıyafetlerimi kaldırdım ancak altınları bulamadım. Biraz daha aradım. Hatta tüm kıyafetleri dağıttım. Yok! Altınlar yok! Başka bir yere mi koymuştum? Hayır hep buradalardı. Neredeler?

Nöbete geç kalmak üzere olduğum için aramayı bıraktım ve evden çıktım. Nasıl olsa evin bir yerlerinden çıkardı. Değil mi?

Noktanın kapısından içeri girdim ve Erhan abiyi mutfak masasında otururken gördüm.

“Günaydın Erhan abi.” Dedim.

“Günaydın İnci. Nasıl gidiyor?” acaba şimdi,

“Erhan abi gecenin yarısında sokakta bir cesetle karşılaştık, üzerinde de bir not bulduk. Etrafımızda bir katil var.” Desem ne tepki verirdi. Tabii ki öyle demedim.

“İyi gidiyor. Her zamanki gibi işte.” Dedim. Erhan abi gülümseyip kafasını salladı.

“İyi iyi. Ne güzel.” Dedi.

Uraz ortalıklarda görünmüyordu. Büyük ihtimalle odasında yatıyordur. Bende odama gittim ve eşyalarımı yatağıma bıraktım. Sabah evden çıkarken kahvaltı etmediğim için buradan ne bulursam yiyecektim. Mutfağa gittiğimde Erhan abi mutfaktan gitmişti. Onun yerine Uraz’ı gördüm. Göz göze geldiğimizde.

“Günaydın.” Dedi.

“Günüm pek ayamadı.” Deyip dolabı açtım ve yemek için birkaç şey çıkardım. Masaya oturdum ve salçalı ekmeği yemeye başladım. Uraz’la bir daha konuşmadık. O gün yaşananlardan sonra hala şoktan çıkamamış, birbirimize mesafeli davranıyorduk.

(Saatler Sonra)

Saatler hemen geçivermişti. Bu sırada sadece küçük küçük vakalara gittik. Zorlu herhangi bir vaka çıkmamıştı. Yatağımda rahat rahat uzanıp, telefonla oynuyordum. Biraz sonra o iğrenç ve korkutucu alarmın sesiyle yataktan fırladım. Yataktan kalktığım gibi kendimi tabletin orada buldum. Uraz ve Erhan abi de aynı şekilde benim gibi buraya fırlamışlardı. Uraz tabletin başına gidip vakayı aldı.

“Hadi koşun!” dedi. Telaşla ambulansa giderken bir yandan da Uraz’a sorular soruyordum.

“Ne vakası? Ne olmuş?” dedim.

“Vurulma! Bir kadın sokağın ortasında karnından vurulmuş!” dedi. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Üçümüz de ambulansa bindiğimizde, Erhan abi sirenleri çalıştırdı ve hızla aracı sürdü. Sadece birkaç dakika sonra olay yerine vardığımızda, Uraz’la aynı anda ambulanstan atladık. Bir sürü insan, vurulan kadının başına toplanmıştı. Aralarından bazıları da ağlıyordu.

“Çekilin! Biz sağlıkçıyız!” dedim ve insanları iterek kadının yattığı yere geçmeye çalıştım. Uraz da tam arkamaydı. İnsanlar çekiliyor, bize yol açıyorlardı. En sonunda insanları aştım ve kadının olduğu yere vardım…

Siz hiç kör olmak istemiş miydiniz? Siz hiç hissiz olmayı dilemiş miydiniz? Ben ilk olarak şu an bunları istedim. Kör ve hissiz olmak istedim.

Herkes güzel bir hikâyenin konusu olabilir, ama bu mutlu olacağı her şeyin iyi gideceği anlamına gelmez.

Gözümden bir damla yaş akarken gülümsedim. Gülümsemek her zaman mutlu olmak değildir. Acı çekerken de gülümser bazen insan.

Bu acımasız dünyada, kimse kimseye acımaz. Çenem titriyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Nerede olduğumuzu, neler olduğunu anlayamaz durumdaydım.

Konuşsam dilim yanardı, sussam kalbim…

Terk edilişlere alışık olan bu yüreğim, birinin daha gidişini asla kaldıramazdı. Sen gidemezdin. Beni bırakamazdın. Bu dünyada beni tek başıma bırakamazdın. Ne olur…

Ne olur ölme anne…

Annem yerde kanlar içinde yatıyordu. Dünyanın en güzel kahverengi gözleri görünmüyordu. Gözleri kapalıydı. Kahverengi, ince telli saçları dağılmıştı. Üzerindeki beyaz pijaması kıpkırmızı olmuştu.

Boğazım düğümlendi. Konuşamadım. Bağırmak istedim. Çığlık atmak istedim. Dizlerimin üzerine düştüm. Annemin karnına dokundum. Tam vurulduğu yere. Elim kana bulandı. Gözümden art arta akan yaşlar, annemin yarasına düştü.

Gözlerim kararmadan hemen önce duyduğum son şey, Uraz’ın çaresiz bağırışları ve beni yerden kaldırıp kucağına alışıydı…

BÖLÜM 9

ÇARESİZLİKLE TANIŞMAK

İnsan bazen yalnız kalır. Fiziksel olarak değil, ruhsal olarak yalnız kalır. Acı çeker. Kendini boşlukta hisseder. Her şeyini kaybetmiş hisseder…

Kısa bir öyküdür hayat, uğruna upuzun acılar çektiğimiz…

Annemi, en değer verdiğim, bu hayatta en güvendiğim kişiyi kanlar içinde yerde buldum. Kendinizi benim yerime koyun. Öyle bir his ki bu yaşadığım; Kim olduğumu dahi unuttuğum bir andı. Öyle çaresizdim ki…

Yapabileceğim en ufak bir şey dahi yoktu.

Tarih, 15 Mayıs Pazartesi. Bugün İnci Soykan, çaresizlikle tanışmak nasıl bir duygu, onu öğrendi.

Aile. Aile kavramı herkese göre değişen bir kavramdır. Mesela aile bazen sadece kendinsindir. Bazen de bir arkadaşın. Bazen âşık olduğun kişi…

“Aile” kelimesi benim için sadece annem. Benim ailem annem. Bu hayatta güvenebildiğim, sevebildiğim nadir insanlardan annem. Onu yerde öyle yatarken gördüğümde, ailem paramparça oldu. O kelimeye olan inancımı tamamen yitirdim. Hayattan soyutlaştım. Bir daha asla ailem olmayacak. Bunu biliyorum…

Gözlerim yavaşça aralanırken, kalbimin acısıyla yüzümü buruşturdum. Neredeydim? Kolumda bir serum takılıydı ve bir hastane yatağında yatıyordum. Yavaşça doğruldum. Odada gözlerimi gezdirdiğimde, yan koltuğumda uyuyakalmış olan Ahsen’le Ayza’yı gördüm.

“Ahsen.” Dedim. İlk kelimem bu oldu. Benimle konuşamayacağını bile bile Ahsen’e seslendim. Çünkü sesli olarak olmasa da bakışlarıyla benimle zaten her zaman konuşan Ahsen’di.

Ahsen gözlerini araladığında, gözleri benim gözlerimle buluştu. Hemen ayağa fırladı ve yanıma geldi. İşaret diliyle hızlıca bir şeyler anlattı ancak daha sonra elleri havada kaldı. Benim işaret dilini bilmediğimi unutmuştu. Ellerini çaresizlikle aşağı indirdi ve not defterini veya telefonunu aramaya başladı sanırım. İkisini de bulamadı. Ellerini saçlarına geçirdi. Kendini açıklayamamak Ahsen’i öyle çaresiz kılıyordu ki; bu halini görmek istemiyordum. Benimle iletişime geçebilecek hiçbir şey bulamadığında kabullenmiş bir şekilde yanıma oturdu. Dudaklarını oynattı. Bir şeyler dedi ancak dudaklarını okuyamadım.

O kendini ifade edemiyordu. Kendini anlatamıyordu. Her şeyi içinde yaşıyordu. Çok zor değil miydi?

“Ahsen, tamam sorun değil. Ben senin gözlerinden her şeyi anlıyorum. Merak etme.” Dedim elini avuçlarımın içine alırken. Ahsen’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü ve bana sarıldı. Bana sarılmasının benim uyanmış olmam veya anneme neler olduğunu bildiği için değildi. Konuşmasına gerek kalmadan, onu anlayabildiğimdendi. Buna emindim.

“Ben iyiyim. Annem iyi mi? Onu gördün mü? Neler olduğunu nasıl öğrendin?” dedim cevap veremeyeceğini bile bile. Ahsen sadece kafasını salladı ve Ayza’nın yanına gidip onu dürttü.

Ayza onun sesi olacaktı…

Ayza uyandığında telaşla yanıma fırladı.

“İnci iyi misin?” dedi. Ellerimle saçlarımı düzelttim.

“İyiyim. Annem nerede? İyi mi? Öldü mü o?” dedim titreyen sesimle. Ayza yutkundu.

“Annen de bu hastanede. Ölmedi.” Dedi ama ‘iyi’ demedi.

“Ona ne yapıyorlar Ayza? Ne olmuş anneme. Kaldırın beni, iyiyim ben. Annemi görmek istiyorum. Babam nerede? Hangi gündeyiz? saat kaç? Ne olur anlat bunları bana…

“Tamam anlatacağım. Dün akşam, yani dün değil bugün sayılıyor. 15 Mayıs günü. Saat gece yarısını geçmiş. Siz Uraz’la nöbetteymişsiniz ve bir vaka çıkmış. Siz de o vakaya gitmişsiniz ve…” deyip biraz duraksadı. “Sonra anneni öyle görmüşsün…” Derin bir nefes aldı. “Baban da oradaymış. Sen onu fark etmemişsin bile. Yerlere kapanıp ağlıyormuş. Uraz ona sakinleştirici iğne vurmuş. Daha sonra sen bayılmışsın. Anneni seni ve babanı bu hastaneye getirmişler. Baban hemen iyi olup kalktı. Saatlerdir annenin başında bekliyor. Beni Uraz aradı. Senin arkadaşın olarak tanıdıklarından sadece beni bildiği için beni aramış. Bende tek gitmekten korktum. Neyle karşılaşacağımı bilmediğim için hem senin hem de benim arkadaşım olan birini aramak istedim. Mercan dün akşam evde olmadığı için tek arayabileceğim kişi Ahsen’di. Telefonunu çaldırdım ve Ahsen telefonu açtığında sadece ben konuştum. Ahsen ise mesajlardan yazdı. Sonra birlikte buraya geldik.” Diye anlattı dün gece yaşananları.

Ahsen kendini yetersiz hissediyordu. Bunu görebiliyordum. Çok zordu. Konuşamaması onun en büyük problemiydi. Çünkü Ahsen çok neşeli birisiydi. Çok enerjik. En kötü durumlarda bile mutluluğunu en üst düzeyde tutabilen birisi. Tanıştığımız bu kısacık sürede bile onu bu kadar tanımıştım.

“Anneme ne olmuş? Ne yapıyorlar ona?” diye sordum tekrardan.

“Önce bir doktor çağıralım İnci. Sonra ona sorarız.” Dedi. Ahsen Ayza’nın koluna dokundu. Eliyle “Telefon” işareti yaptı. Daha sonra telefondan birini arıyormuş gibi yaptı ve kendini gösterdi. Sanırım bu “Benim telefonumu ara.” Demekti. Ayza kafasını salladı ve kendi telefonunu açıp Ahsen’i aradı. Telefon odanın köşelerinde çalıyordu. Ahsen sese doğru gidip telefonunu buldu. Gözlerindeki rahatlama hissini görebiliyordum. Telefon, kalem ve kâğıt. Ahsen’in sesi onlardı.

Ayza doktor çağırmak için odadan çıktı. Anneme lütfen bir şey olmamış olsun. Ona bir şey olmaz. Sonuçta o bir anne. Değil mi?

*

(Ahsen’in anlatımıyla)

Ben Ahsen. Kendini kelimelerle ifade edemeyen genç bir kız. Küçük yaşlarda geçirdiğim bir travma sonucunda sesimi kaybettim. Bu yaşıma kadar hep dışlandım. Okulda arkadaşlarım arasında da dışlandım, iş ararken de. Benim en büyük hayalim avukat olmaktı. Kendimi ve haksızlığa uğrayan herkesi savunmak istiyordum. Bağırmak, haykırmak istiyordum. Haksızlığa uğrayan, iftiraya uğrayan, herkesin sesi olmak istiyordum. Ama ben onların sesi olamadım. Onlar benim sesim oldu…

Lisede matematik hocam bana “Sen daha kendi sesin olamıyorsun, başkasının sesi hiç olamazsın.” Demişti. O gün eve gittiğimde babamın fotoğrafına baka baka ağlamıştım. “Sen beni ve kardeşimi hiç istememiştin baba.” Demiştim fotoğrafa bakarken. Babama hayallerimden bahsettiğimde evden çıkıp annemi aldattığı o kadının evine giderdi. O kadının çocuklarıyla, onların hayallerini konuşurdu.

Ben babamın öldüğü gün çocuk halimle öyle bir çığlık atmıştım ki, sanki son çığlığımmış gibi. Gerçekten de son çığlığımmış. O günden sonra sesimi kaybettim. İnsanlar bana hep acıyarak baktı. Biri bana bir soru sorduğunda, sadece sustum.

Ben kendimi sessizliğimle anlattım.

Bende isterdim normal bir hayatım olsun. Bende isterdim sesim olsun. Bende isterdim bana acımayla bakan gözlerin üzerimde olmamasını. Ama insan hayalleriyle değil, kaderleriyle yaşar. Benim de kaderim buydu…

İnci’ye demin kendimi anlatamamıştım. Telefonumu aramıştım, not defterimi ve kalemimi aramıştım ama hiçbirini bulamamıştım.

Bu sefer bunu yapmayacağına inandığım tek kişi olan İnci bile bana acıyarak bakmıştı…

Yetersizdim. Her yönümle yetersizdim.

Bana, “Nasıl bu kadar neşelisin?” diye soruyorlardı. Bu sorunun açılımı “Sen konuşamamana rağmen neden bu kadar neşelisin? Böyle olmamalı” demekti. Üstü kapalı şekilde soruyorlardı. Ama bilmiyorlardı ki, ben kim olduğumu unutmak için gülüyordum… ben kişiliğimi unutmak, üzüntümü yok saymak ve sesimi hatırlamak için gülüyordum. Ben düzgün Kahkaha atamasam da içimdeydi benim kahkahalarım. Dışarıdan sadece dudaklarımın yukarı kıvrıldığını görüyorlardı. Ya da bazen garip seslerle güldüğümü düşünüyordum. Kendimi kandırıyordum. İçimde yaşananlar kimsenin umurunda değildi ki. Ahsen zaten hep mutluydu onlar için…

Ayza doktor çağırmak için odadan çıkmıştı. Bense odadaki koltuğa oturmuş olacakları bekliyordum. Biraz sonra bir doktor içeri girdi. Arkasından da Ayza ve Uraz geldi. Uraz’ın gözleri İnci’nin gözlerinden bir saniye bile ayrılmıyordu.

“İnci Hanım, uyanmışsınız. Nasıl hissediyorsunuz?” dedi doktor.

“Ne kadar iyi olabilirsem o kadar kötü!” dedi İnci ‘Kötü’ kelimesine vurgu yaparak. Doktor dudaklarını birbirine bastırdı ve İnci’nin kolundaki bitmiş serumu çıkarmak için kolunu yavaşça tuttu. İnci’nin canı yanmış olacak ki acıyla inledi.

“Annem.” Dedi İnci tekrar. “Anneme ne oldu?” İnci’nin sözlerinden sonra doktor geri çekildi.

“Anneniz şu an…” dedikten sonra biraz durdu. “Bunu daha sonra konuşalım mı İnci Hanım?” diyerek bir adım geri çekildi.

“Hayır şimdi konuşacağız! Biri anlatsın! Anneme ne oldu? Anlatsın birisi!” diye bağırmaya başladı İnci. Nefes nefese bağırıyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Doktor İnci’ye yaklaşmaya yeltendiğinde Uraz öne atıldı ve İnci’nin yatağının yanında diz çöktü.

“İnci, tamam sakin ol. Ben sana her şeyi anlatacağım. Kimse değil, en doğru şekilde ben anlatacağım.” Dedi.

“Yeter artık, yeter. Bilmek hakkım!” dedi İnci kısılmış sesiyle. Uraz doktora döndü ve izin alır gözlerle ona baktı. Doktor kafasını salladı.

“İsterseniz hastamızın yanında sadece bir kişi kalsın. Biz çıkalım.” Dedi doktor. Ayağa kalktım ve İnci’den onay bekledim. Uraz’la yalnız kalmak istiyor muydu? İnci kafasını salladı. Doktor, Ayza ve ben dışarı çıktık. Uraz her şeyi tüm gerçekleriyle İnci’ye anlatacaktı. Bunu biliyordum. Uraz yalan söylemezdi.

(İnci’nin Anlatımıyla)

Yalanlar, geçiştirmeler, boş vermeler…

Annem hakkında her şeyi bilmek, benim de hakkımdı. Uraz’ın gözlerinden, annemin yaşadığını anlayabiliyordum. Ancak bana anlatmadıklarına göre durumu kötüydü.

Uraz yatağımın yanındaki tabureye oturdu.

“İnci biliyorum. Birlikte pek güzel şeyler yaşamadık ve birbirimizi de sevdiğimizi söyleyemeyiz. Ama senin tüm gerçeklerle her şeyi bilmek hakkın. Sen kötü olma, korkma diye anlatmadılar sana. Ama merak etme, annen yaşıyor.” Dedikten sonra derin bir nefes aldı. “Ama çok kan kaybetmiş. Yüzde otuzlar kadar…” dediğinde yutkunarak yatakta oturur pozisyona geldim.

“Yüzde otuzlar mı?” kelimeleri birbirine karıştırarak kurduğum cümleye Uraz, kafasını onaylar şekilde sallayarak doğruladı.

“Yani, acil bir şekilde AB Rh Negatif kan nakline ihtiyacı var. Ancak…” biraz durdu. Daha sonra tekrar konuşmaya başladı. “Ülkemizde en zor bulunan kan gurubu bu. Acil kan nakline ihtiyacı var ama bu çok zor.” Lafını tamamladığında devamında söyleyeceği şeye dilinin varmadığını fark ettim.

“Bulunamazsa?” dedim gözlerim dolarken. “Ölür değil mi?” Uraz gözlerini kapattı. Sessizliği ‘evet’ demekti. “Ben kalkmak istiyorum annemi görmek istiyorum.”

“Tamam bekle ben doktora haber vereyim tamam mı? Hemen geliyorum.” Dedikten sonra oturduğu yerden kalkarak kapıya doğru ilerledi ve odadan çıktı.

*

Annemin odasının önündeydim ve yanımda Ahsen vardı. Babam, annemin odasının önünden hiç ayrılmamış, saatlerdir ağlayarak odasının önünde beklemişti. Saatlerdir beklediği bilgisini bana Uraz vermişti. Camdan annemi görebiliyordum. Gözlerini kapatmış, rengi solmuştu. Annem aç mıydı? Ona nasıl yemek veriyorlardı? Serumlarla mı besleniyordu? Annemin rengi en son, ben çocukken babamla benim yüzümden kavga ettiklerinde böyle solmuştu… belki benim yüzümden değildi. Ama ben öyle hissetmiştim.

YILLAR ÖNCE

“Sen bu çocuğun her istediğini böyle alıp alıp şımartmaktan bıkmadın mı?” diye bağırdı Murat.

“Ya ne istedi ki kız? Benden bir tane oyuncak bebek istedi! O da çocuk. Kız çocuğu! Bak bakalım bir tane oyuncağı var mı?” diye haykırdı İnci’nin annesi Sunay.

“Sen mi kazanıyorsun lan o paraları? Eşeğin mi var senin bu evde?”

“Çalıştırıyor musun ki sen?”

“Sunay!” dedi Murat ve masanın üzerindeki beyaz vazoyu tutup evin bir köşesine fırlattı.

“EH! YETER BE! Senin biricik arkadaşın Kadir, oğluna güzel güzel oyuncaklar giysiler alırken sen kızına ne aldın şu güne kadar? Bir kere saçını okşadın mı?”

“Kadir’i ne karıştırıyorsun sen?” dedi Murat Sunay’ın üzerine yürüyerek. “Ben demedim mi o öldükten sonra bu evde bir daha o ve onun ismi konuşulmayacak diye?”

“Neden konuşulmayacakmış? Vicdan azabı mı çekiyorsun o öldüğü için? Keşke onun yerine ben gitseydim mi diyorsun?”

Murat bu sözlerin hemen ardından Sunay’a tokat attı. Sunay eliyle yüzünü tutarak ona döndü. Yüzünün rengi tamamen solmuştu.

“Kadir’in katili er geç bulunacak Sunay.”

İnci ise, masanın altında ağlayarak anne ve babasını izliyordu. Tek yapabildiği, annesini aldığı oyuncak bebeğe sarılarak ağlayabilmekti.

Çünkü biliyordu ki, o masanın altından çıkarsa babası bu öfkeyle, İnci’ye daha kötüsünü yapacaktı...

GÜNÜMÜZ

Saat gecenin 23.13’ü. Uraz bir dakika bile yanımdan ayrılmamıştı. Saatlerce kan bulmak için beklemiştik. Kimseden ses yoktu. Doktorlar hala uygun kanı arıyorlardı. Biz de her yere haber salmıştık. Nöbetten birkaç gün rapor almıştım. Benden önce raporunu Uraz almıştı. Buradan ayrılmaya hiç niyeti yoktu.

Uraz benim hiçbir şey yemediğimden şikâyet edip aşağı yemek almaya gitmişti. Bende hastane koridorunda, annemin odasının önünde, babamın tam karşısındaki koltukta oturuyordum. Babam gözlerini yerden hiç ayırmıyordu. Bir kere bile göz göze gelmemiştik.

Elimi çeneme yaslamış beklerken, telefonuma gelen mesaj sesiyle irkildim. Kanın bulunmuş olduğunu ümit ederek, mesajı açtığımda mesajda yazanlar karşısında zorlukla yutkundum.

Pislik Semra’dan okunmamış bir mesaj.

“Annen adına geçmiş olsun İnci. Şimdi hemen konum attığım yere gel yoksa sevdiklerinden bir tanesi kansızlıktan ölür. Belki kim olduğunu tahmin etmişsindir. Gelmek için gece yarısına kadar vaktin var tatlım. Bu arada, biraz aklın varsa tek gelirsin.”

Mesajı okuduğumda elim uyuşmaya başlamıştı. Attığı konuma baktım. Yol bir saat gösteriyordu. Gitmeli miydim? Asla gitmemem gerektiğini biliyordum ama annemin ölme riskini göze alamazdım. Kimseye haber vermemeliydim. Telefonumu kenara bırakıp elimi saçlarıma geçirdim. Şu anda sağlıklı düşünemiyordum. Gitmenin doğru olmadığını biliyordum. Ancak gitmemek de çok riskliydi. Telefonumu alıp ayağa fırladım. Gidecektim. Gitmeliydim.

Babama baktım, hala aynıydı. Daha sonra hızlı adımlarla hastanenin bahçesine çıktım. Hava soğuk değildi ama ılık bir rüzgâr esiyordu. Saat daha da geç olmadan bir taksi çağırmalıydım. Hastanenin bahçesinden dışarı çıktım ve bir taksi çağırdım.

Olacaklardan korkuyor muydum? Bilmiyordum…

Semra o kadar değişik ve garip bir insan ki, ne yapacağını kestiremiyordum artık. Umarım bu gece sağ salim geri dönebilirdim. Kimseye haber vermemem gerçekten doğru muydu bilmiyorum ama iş işten geçmişti. Çünkü taksi çoktan gelmişti bile.

Taksiye bindim. Sürücü genç değildi. Yaşlıydı. Emekli olması gereken yaşlarda gibiydi.

“İyi akşamlar amca.” Dedim sürücüye.

“Sana da kızım. Nereye gidiyoruz?” dedi. Semra’nın attığı konumu açtım ve ona uzattım.

“Buraya gideceğiz. Biliyorum biraz uzak ama gerçekten gitmem gerekiyor. Götürebilir misiniz?” Adam biraz düşündü ve daha sonra kafasını salladı.

“Tamam, gidelim.” Dedi ve arabayı sürdü.

Yol boyunca düşündüm. Uraz yokluğumu fark etmiş olmalıydı. Ahsen de öyle. En azından Ayza eve gitmişti. Lakin Uraz ve Ahsen yokluğumu fark etmeseler iyi olacaktı.

Konuma vardığımızda, ormanın içinden geçen bir yoldaydık.

“Kızım daha fazla gidemem. Konum ormanın içini gösteriyor. Ayrıca saat çok geç oldu. Ne yapacaksın burada? Çok güvenilir yerler değil bak.” Dedi.

“Yolun devamını ben giderim. Buraya kadar getirdiğiniz için teşekkür ederim. Merak etmeyin, güvenilir bir yer olmadığını ben de biliyorum. Siz gidebilirsiniz.” Dedim ve elimdeki parayı adama uzatıp arabadan indim.

Saat gecenin 00.12’si olmuştu. Semra’nın konum attığı yere doğru koşuyordum. Birkaç dakikalık koşmanın ardından konumun olduğu yere varmıştım ama nefes nefese kalmıştım.

Peki ya, şimdi ne olacak? Burada kimse yok ki? Bildiğin ormanın içerisindeyim. Ayrıca öyle dönemeçli yollardan geldim ki geri dönüşle alakalı hiçbir fikrim de yoktu. Semra ortalıkta görünmüyordu. Ne yapacağım?

Ben kara kara düşünürken, kuru çalıların ezilme sesini işittim. Birisi yürüyordu. Telaşla etrafıma bakınmaya, sesin geldiği yeri bulmaya çalıştım. Arkamdan bir ses geldi.

“Buradayım.” Birden arkamı döndüm. Gördüğüm kişi Semra’ydı. Baştan aşağı simsiyah giyinmiş, elinde bir el feneri tutuyordu.

“Neden çağırdın beni buraya? Ruh hastası mısın sen? Ormanın içindeyiz farkında mısın acaba?” dediğimde Semra bir kahkaha patlattı. Ardından hemen ciddileşti ve tek kaşını kaldırdı.

“Ruh hastasıyım, var mı? Canım buraya çağırmak istedi. Bir de annen kan mı ne kaybetmiş. Geçmiş olsun demek istedim canım.” Dedi alayla dudaklarını öne büzerek. Daha sonra benim konuşmama izin vermeden tekrar konuştu. “Bu arada benim kan gurubum ne biliyor musun?” dedi ve biraz bana yaklaştı. “AB Rh Negatif.” Dedi sırıtarak.

Nasıl yani? Gerçekten de öyle, miydi? Annemin yaşama ihtimali var mıydı?

Annemin acil kan nakline ihtiyacı vardı ve Semra’nın kanı anneminkiyle uyuşuyordu. Ne cevap vereceğimi, hatta ne düşüneceğimi bile bilemiyordum. Bu kan grubunda birini bulmak gerçekten çok zordu. AB Rh negatif kan grubu dünyada en az rastlanan kan grubu olarak öne çıkmaktadır. Her 1000 kişinin yalnızca 10'u bu kan grubuna sahipmiş.Bu yüzden Semra’dan yardım mı istemeliydim? Yoksa asla istememeli miydim?

“Tabii sana yardımcı olmak çok isterim canım benim.” Dedi elini saçlarıma götürürken. Hızla geri çekildim.

“Ne istiyorsun Semra?” dediğimde sahte bir şefkatle gülümsedi.

“Bir şey değil canım. Sadece bir tercih.” Dedi. Tercih mi? Ne tercihinden bahsediyordu. Kalbim korkuyla atarken Semra tekrardan konuştu.

“Nefret ettiğin Uraz Aksan mı? Yoksa kardeşin yerine koyduğun, Ahsen Aydan mı?”

BÖLÜM 10

SON PİŞMANLIK NEYE YARAR?

Verdiğim her karar, yakınma ve mucize arasında yaptığım bir seçimdir. Yakınmaları bırakıp, mucizeleri seçmem gerekiyordu.

Mucize olacak olan, neydi?

Bir yanda kardeşim yerine koyduğum Ahsen, diğer yanda da ona karşı ne hissettiğimi tam olarak bilemediğim Uraz.

İnsan bazen tercihler arasında bırakılırdı. Ne diyeceğini bilemezdi. Nefes almayı dahi unuturdu. Semra’nın beni arasında bıraktığı tercih…

İkisini de tercih edemezdim. İhanet edemezdim. İkisinden birisinin gözlerim önünde ölmesine göz yumamazdım. Hele ki buna ben sebep oluyorsam…

Bu tercih bana birkaç hafta önce sunulsaydı, hiç düşünmeden Ahsen’in yaşamasını isterdim. Ancak şimdi, buna hiçbir yanıt veremem.

Onların ikisinin de en ufak suçları dahi yoktu. Her şeyin sorumlusu bendim. Buraya gelmeseydim, bu tercihi yapmaya zorlanmayacaktım. Ölmesi gereken bendim. Onlardan birisi değil…

“Cevap versene!” diye bağırdı Semra beni omuzlarımdan iterken. Ne diyecektim? Ne yapacaktım? Ahsen’e asla böyle bir şey yapamazdım. Uraz’a… Bilmiyorum.

“Belalı pislik.” Diye mırıldandım sinirle. “Bana biraz süre vereceksin. Buna hakkım var.” Dediğimde elindeki el fenerinin ışığını arttırdı.

“Yarın akşam saat 00.00’a kadar süren var. Cevap vermezsen hem sen ölürsün, baban ölür, hem de annen kansızlıktan ölür. Ya annen ve babanın yaşaması için tercihini söyleyeceksin, ya da tercih yapamayacaksın ve hem sen hem annen hem de baban; birlikte öleceksiniz.” Dedikten sonra bana bir adım daha yaklaştı. “Ailen ve arkadaşların arasında tercihini yap İnci.” Sözlerini bitirdikten sonra el fenerinin ışığını kapattı ve yere atıp arkasını dönüp gitti.

Çok zordu. Gerçekten çok zordu. Beni bu durumun içerisinden çıkarabilecek kimsem yoktu. Seçim yapmaya mahkûm kalmıştım. Dizlerimin üzerine çöktüm ve gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Bir yanda annem ve çok sevmesem de babam. Diğer yanda da kardeşim yerine koyduğum Ahsen ve ne hissettiğimi bilemediğim Uraz…

Aklımdan geçen tek düşünce, onlar ölmemesi gerektiği, onların yerine benim ölmem gerektiğiydi.

Uraz’ı pek tanımıyordum. Hatta hiç tanımıyordum. Sadece birlikte bir cinayete tanık olmuştuk -Ki bu çok da normal bir şey değil- ve sürekli atışıp duruyorduk. Ahsen ise… bilmiyorum, Ahsen benim bu dünyada kendime en yakın hissettiğim kişiydi. Beni bir tek o anlıyordu. Konuşamamasına rağmen benimle en çok o konuşuyordu. Ona asla böyle bir şeyi yapamazdım. Böyle bir ihanet edemezdim. Annem için bile olsa…

“İnci!” arkamdan gelen sesi işittim. Hızla gözümdeki yaşları silip ayağa kalktım ve arkamı döndüm. Gelen kişi başımın dönmesine neden oldu.

“Uraz.” Dedim sessizce. Evet, gelen Uraz’dı. Beni nasıl bulmuştu? “Sen beni…” dedim ve nefes verdim. “Nasıl buldun?”

“Seni nasıl mı buldum?” biraz durdu. “Çok güzel buldum.” Dedi ve gözleri hızlıca açıldı. “Yani öyle değil! Hastaneden çıktığını gördüm ve merak edip takip ettim. Ormanın içinde yarım saat uğraşmış da olsam sonunda bir şekilde buldum.” Tek nefeste söylediği cümleden sonra, gülmemek için kendimi zor tutarken hafifçe kıkırdadım. Şaşkın halleri çok tatlıydı.

“Sen? İyi misin Uraz?” dedim gülmeye devam ederken.

Uraz’dan da vazgeçemezdim. O bana en kötü zamanlarımda motivasyon kaynağı oluyordu. Ne kadar kavga edersek edelim gerçek buydu.

“İyiyim de senin ikizin mi vardı? Bana ikizin olduğunu neden söylemedin. Bak oda çok güzel. Senin gibi.” sallana sallana bunu dediğinde, bu cümlesinden sarhoş olduğunu anladım.

“Evet Uraz, ikizim vardı ve senden sakladım!” dedim onunla dalga geçerek.

“Bana söylemeliydin.” Dedi ve dudaklarını büzerek kafasını yana çevirdi.

“Neden söyleyecekmişim? Hayatımda ne gibi bir yerin var ki?”

“İnsanlık namına söylemeliydin yani.” Bu sefer ağzımdan bir kahkaha çıktı. Bu cümleden asla vazgeçmeyecekti.

Peki ya gülüp eğleniyoruz da? Ormandan geri nasıl çıkacaktık? Uraz bu sarhoş haliyle kesinlikle hiçbir şey hatırlamazdı. Ayrıca şu anda bulunduğum konumda kahkahalar atmak ne kadar mantıklıydı bilemiyordum.

“Uraz umarım bu sarhoş halinle de olsa ormandan nasıl çıkacağımızı biliyorsundur.”

“Ben sarhoş değilim! Uraz Aksan sarhoş olmaz!” dedi ve etrafına bakındı. “Yani, gelirken nasıl çıkacağımızı hiç düşünmemiştim.” Dediğinde ağzımı açıp, kaşlarımı çattım ve elimi alnıma vurdum. Sesli bir nefes verdiğimde, Uraz da aynısını yaptı.

“Tamam, umarım bulabiliriz.” Dedim ve Semra’nın yere attığı el fenerini alarak yürümeye başladım. Uraz da yanımdan geliyordu. Bir süre yürüdükten sonra önümüzdeki topraktan olan bozuk yol ikiye ayrılıyordu. Uraz ellerini beline yerleştirerek yollara baktı. Daha sonra kaşlarını çatıp konuştu.

“Bence sağdan gidelim daha mantıklı.”

“Neresi mantıklı? Bence soldan gidelim. Ay o tarafta.” Dedim ne alaka olduğunu bilmeden.

“Ayla ne ilgisi var İnci?” dedi Uraz bana dönerek.

“Çok alakası var Uraz. Hadi soldan gidiyoruz.”

“Sağdan.”

“Soldan”

“SAĞDAN!”

“SOLDAN!”

“Yanlış çıkarsa seni orada bırakır giderim İnci!” dedi sola giderken. Yüzüme bir kazanmış bir ifade yerleşti ve bende arkasından ilerledim.

Bir süre o yoldan ilerledikten sonra karşımıza boş bir alan çıktı. Yalnız bu alanın sonu, uçurumdu… şimdi Uraz beni öldürecekti!

Uraz kayalığın ardındaki uçuruma bakarak konuştu.

“İnci! Bayağı bir çıktık ormandan. Çok teşekkür ederiz!” dedi. Kaşlarımı çattım.

“Ben nereden bilebilirdim. Ayrıca sarhoş halinle bana laf yetiştirme! Yoruldum, oturalım azıcık.” Deyip kayalığa oturdum. Uraz da yanıma oturdu.

“İnci.” Dedi Uraz uykulu bir sesle.

“Ne var Uraz?” dedim sakin bir sesle, yıldızları izlerken.

“Burada uyuyalım. Zaten eve gidemeyeceğiz. Sen ve ben.” Dediğinde gerçekten ne yapacağımızı bende bilmiyordum.

“Saçmalama Uraz! Soğuktan donalım mı?” derken havanın soğuk olmadığının farkındaydım.

“Seninle ona da varım ben.” boş gözlerle ileriye baktı. “Yani, insanlık namına.” Dediğinde sırıtarak gözlerimi devirdim. Sarhoştu. Dediklerini ciddiye almıyordum. Üzerinde oturduğumuz pürüzsüz denecek kadar düz olan kocaman kayada geriye doğru yattım. Sırtım kayayla buluştuğunda ince göbeği açık tişörtümün altından kayanın soğukluğu hissettim.

Bugün yıldızlar tüm günlerden daha fazlaydı. Ya da şehirden uzak olduğumuz için gecenin gerçekliği ortaya çıkmıştı.

“Yıldızlar çok güzel.” Diye mırıldandığımda, oturmaya devam eden Uraz da sırt üstü uzandı.

“Bence yıldızlar çok saçmalar. Ay gibi parlıyorlar işte. Sadece daha küçük aylar gibiler.

“Ayı örnek gösteremezsin. O, ışığını güneşten alıyor. Yıldızlar ise kendi parlıyor.”

“Burada ayı mı suçluyorsun? Işığı veren güneş. Sanki ona aşık gibi.” Dedi Uraz anlamazlıkla.

“Ay güneşe aşık. Güneş de aya aşık. Ama güneş çok aptal!” dediğimde Uraz’ın kafası bana döndü.

“Nasıl yani. Ben sadece şaka yapmıştım.”

“Güneş ve ayın efsanesini biliyor musun?” gülümseyerek aya baktım.

“Bilmem? Anlatsana.” Dedi Uraz. Kafamı salladım ve gökyüzünü izleyerek anlatmaya başladım.

“Ay gökçek bir oğlan, güneş de güzel bir kızmış. Ay güneşe âşık olmuş. Onbeşlediği bir gün, ay bu aşkını güneşe açıklamış. Güneş de zaten aya aşıkmış ve bu aşkını bir türlü söyleyemiyormuş. Ayın sözlerinden cesaret alarak, o da onu sevdiğini söylemiş. Ayın her onbeşlemesinde ay ile güneş buluşuyor, geleceklerine ait tatlı hayaller kuruyorlarmış. Hatta son buluşmalarında evlenmeye karar vermişler. Onların bu şekilde birbirlerini sevmelerini kıskanan bir cazı karısı araya girerek güneşe ay hakkında yanlış bilgiler vermiş ve onu aydan soğutmuş. Ay ise bütün olan bitenden habersiz güneşin etrafında dolanıp duruyor, ancak onun kendisiyle konuşmamasına çok üzülüyormuş. Bir gün, güneş aya:

“Boşuna peşimde dolaşıp durma, seninle evlenmeyeceğim, benden umudunu kes” demiş.

Bu sözlere anlam veremeyen ay;

“Kıyamete kadar senden ümidimi kesmeyeceğim, bir gün suçsuz olduğumu anlayacaksın.” demiş.

Ay ile güneşin konuşmaları böylece sona ermiş, ancak ay güneşi bir türlü unutamıyormuş. Her onbeşlemesinde, hasretle güneşe bakmak istiyor, ancak güneş onun gözüne parmaklarını uzatarak kendisini görmesini engelliyormuş. İnsanların güneşe bakamayışlarının sebebi de buymuş. Güzel bir kız olan güneş, kendisini göstermemek için, insanların da gözüne ışıktan parmaklarını uzatırmış. Meğerse güneşe bakıldığında insanın gözünü delen ışıklar onun ince parmaklarıymış.

Uraz kaşlarını çattı.

“Güneş çok bencilmiş. Ayı dinlememiş bile.”

“Belki de öyle olması gerekiyormuş.” Dedim iç çeke çeke.

“Belki de. Bu arada senden neden şu anda üç tane var?” Dedi Uraz benim ardımdan.

“Sus Uraz!”

Saatler akıyordu. Yarın akşama kadar kararımı vermem gerekiyordu. Ya Uraz. Ya Ahsen.

“Uraz.” Deyip biraz durdum. “Sana bir tercih sunsalar. Ya en yakın arkadaşın ölecek ya da ona karşı ne hissettiğini bilemediğin birisi. Hangisinin ölmesini seçerdin?” diye sorduğumda Uraz hiç düşünmeden cevap verdi.

“Kendi ölümümü isterdim. İkisinin de ölmesine göz yumamazdım.”

Yutkundum.

“Anladım.” Dediğimde Uraz çoktan uyumuştu. Yarın bu akşamı hatırlar mıydı bilmiyorum ama umarım hatırlamazdı. Yoksa bana ormanda ne işim olduğunu sorardı ve bende ne cevap vereceğimi bilemezdim. Bende sırtımı Uraz’a döndüm ve biraz gözlerimi dinlendirmek istedim ancak uyuyakaldım.

Ne olacağını bilemezdik. Sadece bir tercihti.

Sadece bir tercih…

*

Günlerden 16 Mayıs. Kayalarda uyuyakalmıştık ve ilk ben uyanmıştım.

Bugün karar verme günüydü. Kendimi buna mecbur hissetmekten nefret ediyordum. Polise haber verirsem belki hapse girer ancak bu işi tek başına yaptığını düşünmüyorum. İlla ki yanında ona yardımcı olan birileri olmalı. Onlar bizi kolaylıkla öldürebilirler. Bu yüzden polise de haber veremiyordum. Eğer Uraz’ın ölümünü seçersem, hayatımda büyük bir boşluk oluşacak gibiydi. Ondan bazen ölesiye nefret ediyor, bazen de nasıl biri olduğunu anlayamıyor ve çok eğleniyordum onunla. Ahsen’in ölümünü seçersem, neşem kaybolacak, enerjim tükenecek, en çok güvendiğim ikinci insan kaybolacak.

Birinci güvendiğim her zaman annem.

Peki ya? Kendi ölümümü seçersem? Ölmekten korkmuyordum. Sadece üzülüyordum. Geleceğimi yaşayamayacağımdan, çocuklarımı sevemeyeceğimden, hayatımın aşkını bulamayacağımdan…

Ayrıca kendi ölümümü seçersem çok büyük bir Bencil olurdum. Annem beni asla affetmezdi. Ahsen, Ayza, Merve, Mercan… hiçbiri beni affetmezdi. Ancak bunların dışında, babama iyilik yapmış olurdum. Hayatından bir yükü çıkarmış kafasını hafifletmiş olurdum. Ne karar vermem gerektiğinden emin değildim.

“İnci.” dedi Uraz arkamdan.

“Efendim Uraz, söyle.”

“Şey, dün için özür dilerim seni çok yordum mu?” dedi.

“Yok canım. Her dakika benden üç tane gördüğünü söylemen dışında sorun yoktu.” Dedim gülerken. Gözlerini devirdi.

“Bu arada? Sen dün neden ormandaydın? Hastaneden apar topar çıktın. Ne olduğunu anlayamadım ve seni takip ettim. Çünkü anneni bırakıp çıkmazdın. Hem Ahsen de hastanedeydi. Onu da bırakmıştın. Dün kafam yerinde olmadığı için sormamışım. Sen hastanenin içindeyken kafamı dağıtmak için biraz içmiştim. Zor toplanıp geldim arkandan. Ormana girdiğimde konuşan birisi vardı ama o senin sesin değildi. Dün neler oldu İnci?” dedi Uraz kafası karışmış şekilde. Kafası gerçekten çok karışmıştı ve haklıydı da. Belki de tercih kısmını katmayıp gerçekleri anlatmalıydım. Gerçekleri anlatmak zorundaydım. Sonucu ne olursa olsun en azından yalan söylememeliydim.

“Dün gece.” Deyip nefes verdim. “Semra bana mesaj attı. Attığım konuma gel dedi. Bende gittim.” Derken Uraz sözümü kesti.

“İnci doğruları anlat. O mesajda ne dedi. Sadece onları demedi değil mi?” kafamı salladım ve mesajı açtım.

“Annen adına geçmiş olsun İnci. Şimdi hemen konum attığım yere gel yoksa sevdiklerinden bir tanesi kansızlıktan ölür. Belki kim olduğunu tahmin etmişsindir. Gelmek için gece yarısına kadar vaktin var tatlım. Bu arada, biraz aklın varsa tek gelirsin.”

Uraz mesajı okuduktan sonra gözlerini kapattı ve neredeyse benim bile duyamayacağım bir sesle.

“Pislik.” Dedi. Benim duymamı istememişti ama ben duymuştum.

“Senden ne istedi! Onun kan gurubu AB Rh Negatif ve annenin de öyle! Senden bir şey istedi ve buna karşılık kan vereceğini söyledi değil mi?” dedi bağırarak. Yalana başvurarak kafamı iki yana salladım. “İnci bana doğruları söyle!” dedi bağırmaya devam ederek. Gözlerimi kapattım ve bir adım geri çekildim.

“Sana doğruları söylüyorum!” dedim en sonunda bende bağırarak. “Öyle bir şey söylemedi ve söylese de bu seni ilgilendirmez! Hayatımda ne yerin var? Söylesene sana ne bundan?” dediğimde kendimden nefret ettim. Hayatımda söylememem gereken tek şeyi şu anda söylemiştim. Ayrıca en söylenmemesi gereken kişiye. Uraz'ın gözleri bir anda bir yabancının gözlerine döndü.

“Haklısın. Seni neden düşünüyorum ki ben.” Dedi ve arkasına bile bakmadan ormanın içine doğru yürüdü. Aptaldım. Çok aptaldım. Böyle bir şeyi asla söylememeliydim. Geçen gün bir kitap okumuştum. Şöyle yazıyordu kitapta;

“Bir insanın her şeyi olun, ailesi olun, arkadaşı olun, üzüntüsü olun, mutluluğu olun, ama sakın pişmanlığı olmayın…

Ben pişmanlığı olmuştum.

Ellerimi saçlarıma geçirdim ve yere çöktüm. Çok arada kalmıştım ve çok da kalp kırmıştım. Ölmesi gereken, bendim. Onlar değildi bendim…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.