BÖLÜM 21
Lanetimdi. İstanbul benim en büyük lanetimdi. Bulaşmamam gereken bir lanet. Kime güveneceğimi, kime güvenmeyeceğimi bilmiyorum. Bu yolda babam bile katil çıkmıştı.
Neler olduğunu kafamın içinde özetleyemiyordum. Hangi biriyle başa çıkmalıydım? Uraz’la evleneceğimize mi? Babamın katil oluşuyla mı? Beliz’in kleptomani hastası oluşuyla mı? Kadir amcanın aldatma olaylarıyla mı? Ahsen’in ölmesiyle ve ihanetiyle mi? Yoksa bıçaklanışımla mı?
Bıçaklandığım o saniyeden sonra başka hiçbir şey hatırlamıyordum. Hatta bıçaklandığım sahneyi bile zor hatırlıyordum. Babam Uraz’ın hangi Uraz olduğunu öğrenince onu öldürmek istedi. Çünkü Uraz onun hakkındaki her şeyi biliyordu ve anlatacaktı da. Babam korktu.
Garip bir baş ağrısıyla gözlerimi açtığımda hastanedeydik.
Gündüz vakitleriydi ama saat kaçtı bilmiyordum. Odanın içine bakındığımda kimsenin olmadığını gördüm. Ama dışardan sesler geliyordu. Ağlama sesleri. Bağırma sesleri…
Kapı büyük bir sesle açıldı. Bir hemşire birine bağırıyordu.
“Beyefendi! Şimdi onu göremezsiniz. Ne olur işleri zorlaştırmayın!”
“Görmem lazım onu. Göreceğim!” diye bağırdı bir adam. Bu ses? Uraz’ın sesiydi. Bir kapı kapanma sesi, ardından da kilitlenme sesi duyuldu. Hemşire derin bir nefes verdi ve bana doğru geldi. Uyandığımı gördüğünde gözlerini büyüttü.
“İnci Hanım! Uyanmışsınız. Nasılsınız?” dedi hemşire. Boğazımı konuşmak için hazırladım.
“İyi hissediyorum. Sadece karnım. Karnımda garip bir his var.” Dediğimde hemşire gözlerini kaçırdı.
“Ben doktoru çağırayım.” Dedi ve hızlı adımlarla odadan çıktı. İçimde garip hisler vardı. Benden bir şey saklıyor gibilerdi. Biraz sonra doktor geldiğinde bana gülümsedi.
“Merhaba İnci Hanım. İyi misiniz?” dedi doktor.
“İyiyim. Ama karnımda garip bir his var. Bana ne oldu? Anlatır mısınız?” dediğimde doktor derin bir nefes aldı ve:
“Size benim söylememi uygun bulmadılar. Yakınlarınız söyleyecekmiş.” Dediğinde iyice tedirgin olmaya başlamıştım. Doktor yine konuşmaya başladı.
“Bunu size kim yaptı? Hatırlıyor musunuz?” dediğinde dün akşam yaşadıklarım gözümün önüne geldi. Tabii hatırlıyordum. Hem de en ince ayrıntısına kadar.
“Hatırlıyorum.” Dediğimden biraz sonra kapı açıldı. İçeri giren kişi babamdı. Doktor arkasını döndüğünde babamı gördü.
“Bende kızımı görebilir miyim?” dedi babam. Doktor onu onayladı.
“Şurada oturabilirsiniz.” Dedi doktor. Babam masum bir yüz ifadesi takınıp cam kenarındaki koltuğa oturdu.
“Evet İnci Hanım. Hatırlıyorsanız size bunu yapan kimdir? Polisler bunu yapanın peşinde. Her şey sizin ağzınızdan çıkacak kelimelere göre şekillenecek.” Dediğinde babama baktım. Babam doktorun söyledikleri üzerine gerilmişti.
“Ben? Bunu yapanı hatırlamıyorum. Unuttum.” Dediğimde doktor dudaklarını birbirine bastırdı.
“Peki. Böyle aniden durumlar başınıza gelebilir. Sıkıntı değil. Siz sakin olun, kendinizi iyi hissetmeye bakın.” Dedi ve odadan çıktı. Doktor odadan çıktığı gibi babam başıma geldi.
“Bana bak! Kimseye bundan bahsetmeyeceksin. Sadece dün görenler bilecek. Salaksın! Kendi kendini öldürüyordun.” Dedi ve geri çekildi. “Susacaksın. Yaşananlar o bahçede kalacak.” Dediğinde kaşlarımı kaldırarak yatakta dikildim.
“Öyle mi? Bu arada kaç lira arttı gelirin Kadir amca öldükten sonra?” dediğimde bana döndü ve gözleri kısılmaya başladı. “Peki annem? Onu öldürmeye nasıl cüret edersin sen!” dediğimde babam yüzüme bir tokat yapıştırdı.
“Kes sesini.” Dedi ve hızlıca odadan çıktı. Babam çıkarken içeri başka biri girmişti. Aren gelmişti.
“İnci.” Dedi yatağın yanındaki tabureye oturarak. “Vurdu mu o manyak sana? Demin onu polislere ihbar ettim o görecek gününü!” dediğinde gözlerinin içine baktım ve kafamı salladım. Aren gergin gözlerle suratıma bakıyordu. “Onunla sonra ilgileneceğiz. Şimdi, sana söylemem gereken çok daha önemli bir konu var.” Dedi Aren. Ne diyecekti? Aren’i ilk defa böyle ciddi ve üzgün görüyordum. Dağılmış gibiydi. Ne diyebilirdi ki? En fazla birisi daha ihanet etmiş falan derdi.
“Ne diyeceksin?” dedim korkuyla.
“Aslında bunu Uraz sana söyleyecekti ama yapamadı. Uraz çok ağladı İnci. Kendini öyle suçluyor ki kendini bıçaklamaması için onu çok zor tuttuk. O yüzden ben söyleyeceğim. Bunun için uygun zaman mı? Değil mi bilmiyorum. Ancak saklamamam gerektiğini biliyorum. Bunu senin de bilmen gerekiyor.” Dedi. İyice gerilmiştim ve endişe içindeydim. Bu kadar önemli ne söyleyebilirdi?
“Aren lafı uzatmadan direk söylesene.” Dediğimde Aren yukarı bakıp derin bir nefes aldı.
“İnci sen…” diye başladı söze. “Sen artık…” dedi ve biraz daha durdu. En sonunda “Sen bir bebek sahibi olamayacaksın.” Dedi. Sustuk. Bekledik.
Bazılarının vicdanı ve bedeni anneyken, bazılarının sadece ruhu anne kalır. Ben mutlu olmak ve bir aile kurmak istemiştim. Huzurlu bir hayatı, çocuklarımla yaşamak istemiştim.
Anne olmadan da anne olunabiliyormuş bazen…
Öyle bir acı, öyle bir his ki, ölmüş, kül olmuş gibi hissettiriyor. Sanki hiç var olmamışım gibi. Benim bir ailem olmayacaktı. Benim ikinci bir canım olmayacaktı. Benim bebeğim olamayacaktı. Hep tek olacaktım. Kimse beni istemeyecekti. Yetersiz kalacaktım. Her şeyden, her yönden.
Elim karnıma gitti.
“Ben,” diyebildim sadece. “Ben, hiç büyüyemeyeceğim. Ben hep küçük kalacağım. Anne olmayan birisi nasıl olgunlaşır Aren. Söylesene. Ben nasıl yaşayacağım? Nasıl bu acıyla yaşayacağım?” dediğimde Aren bana sarıldı. Benim ise gözyaşlarım sel olmuştu.
“Yaşayacaksın İnci. Sen neleri atlattın bu mu seni düşürecek? Bu yüzden mi kötü son kabul edeceksin?”
“Yok. Üzülmedim zaten. Bu devirde kim çocuk doğurur ki?” dediğimde Aren de kendini ağlamamak için zor tutuyordu.
(2 Gün Sonra)
Bugün nikah günüydü. Karnımın acısı neredeyse geçmişti. Ne yaşarsak yaşayalım bu nikah olmak zorundaydı. Yoksa Fransa’ya geri dönmek zorunda kalırdım. Babam polisler tarafından karakolda tutuluyordu bu yüzden rahatça istediğimizi yapıyorduk.
“Evleniyoruz.” Dedi Uraz. “Bir gün gerçeği de olur mu?” diye sordu bana doğru eğilirken.
“Hemen cıvıma.” Dedim ona bakarken.
“İyi tamam tamam.” Dedi Uraz sitemli şekilde. Nikahımız birazdandı ve biz nikahın olacağı salonun arka odasındaydık. Annelerimiz bize sarmalar, börekler, ne varsa yapmışlardı. Nikahtan sonra Uraz’ın evinde kalacaktık. Bizi böyle zorlamışlardı.
Üstümde beyaz, kısa ve tüylü bir elbise vardı. Göğüs kısımları ve elbisenin bitiş kısımları tüylüydü. Uraz ise güzel bir takım elbise giymişti. Odanın kapısı açıldı.
“İnci Hanım Uraz Bey. Sizi alabiliriz.” Dedi orta yaşlarda bir adam. Stresle oturduğum yerden kalktım. Uraz ise aksime oldukça rahattı. Çiçeğimi de elime aldım ve birlikte nikah salonuna gittik. Herkes bizi alkışlamaya başladı. Tüm site ve noktadakiler gelmişti. En önde ise annelerimiz ve yakın arkadaşlarımız vardı. Beliz de oradaydı. Kleptomani hastalığı vardı ancak ben daha o konuyla ilgilenememiştim. Ona da sıra gelecekti. Nikah masasına oturduk ve nikah memuru da geldi.
“Sevgili konuklarımız, İnci Soykan ve Uraz Aksan’ın nikah törenine hepiniz hoş geldiniz!” dedi nikah memuru. Herkes alkışladı ve bir şeyler daha konuştu. Daha sonra beklenilen an geldi.
“Siz, sayın Uraz Aksan. Hastalıkta sağlıkta. İyi günde kötü günde. Hiçbir baskı altında kalmadan, kendi hür iradenizle, İnci Soykan’la evlenmeyi kabul ediyor musunuz?” dediğinde Uraz bana baktı ve mikrofona yaklaştı.
“İnsanlık namına, EVET!” diye bağırdığında espriyi anlayanlar gülüştüler. Ben de dahil. Daha sonra sıra bana geldi.
“Siz, sayın İnci Soykan. Hastalıkta sağlıkta. İyi günde kötü günde. Hiçbir baskı altında kalmadan, kendi hür iradenizle, Uraz Aksan’la evlenmeyi kabul ediyor musunuz?” dediğinde salon yine sessizleşmişti. Her şeyin dönüm noktası burası olacaktı. Çünkü biliyordum. Biz boşanmayacaktık. Adım kadar emindim. Bir birbirimizin ruh eşiydik. Öldükten sonra bile…
“Öldükten sonra bile, EVET!” diye bağırdım ben de. Herkes ıslıklar çaldı. Alkışlar koptu. Bartu ve Mete arkada halay çekiyor, Mercan ve Ayza da onları engellemeye çalışıyorlardı. İmzaları attıktan sonra Semra, Uraz’ın ayağını gösterdi. Ne demek istediğini anlamıştım. Topuklu ayakkabımı kaldırdım ve sertçe Uraz’ın ayağına bastım. Uraz bir anda yerinde zıpladı.
“Öyle ölmem füze at güzelim!” dediğinde yine herkes gülüşüyordu.
Nikah memuru şöyle dedi:
“O zaman bende yasaların bana verdiği yetkilere dayanarak, sizi yılın en komik çifti ilan ediyorum.” Dediğinde herkes tekrar alkışları. Aile cüzdanını yukarı kaldırıp salladığımda içeri Erhan abi ve Ali abi geldi. Bizim ambulans şoförleri!
“O zaman aç bir oyun havası abi!” dedi Erhan abi. Daha sonra Beliz elindeki ses bombasından bir oyun havası açtı. Herkes bir anda kahkahalar içinde dans etmeye başladığında Uraz’a baktım.
“Boşanmamıza gerek kalmayacak gibi?” dedim soru sorarcasına.
“Benim işime gelir.” Dedi göz kırparak ve yanağıma uzun bir öpücük kondurdu. Daha sonra bizde ayağa kalktık ve onların yanına indik. Annem ve Efsun teyze bile dans etmeye başlamışlardı.
“Mete! Gel lan buraya.” Dedi Uraz Mete’ye. Mete koşa koşa yanımıza geldi.
“Söyle damat bey!” dedi Mete.
“Üç beş kuruş bir şeyler çıkar bakiyim.” Dediğinde Mete gözlerini devirerek cebinden para çıkardı. Uraz paraları onun elinden aldığında ben dans ediyordum. Uraz paraları üstüme doğru saçtı. Bende hiç bozuntuya vermeden dans etmeye devam ediyordum. Ona döndüm ve yerdeki paralardan biraz alıp ikimizin ortasına saçtım. Sonra hep birlikte dışarı çıkmaya koyulduk. Daha da durursak nikah memuru bizi kovacaktı.
Dışarısı Kasım ayının sonlarında olduğumuz için serindi. Uraz üzerindeki ceketi çıkartıp üzerime koydu. Gülümsedim ve başımı omzuna yatırdım.
“E haydi bakalım! Herkes evlerine. Artık düğünde görüşürüz.” Dedi annem. Biz Uraz’la birbirimize baktık. Düğün yapmayı planlamamıştık.
“Anne aslınd-” derken annem sözümü kesti.
“O düğün olacak İnci Hanım!” dedi annem. Aradan dakikalar geçtikten sonra sonunda ayrılabilmiştik. Biz Uraz’la onun arabasıyla gidiyorduk. Karnım acıkmıştı.
“Acaba İskender yemeye falan mı gitsek?” dedi Uraz.
“İskender mi? Bence pilavcıya falan gidelim bayağı iyi oluyor!” dedim kendimden geçerek.
“Of, o zaman şöyle güzel bir lahmacun yiyelim ikimizin ortası olsun!” dedi Uraz.
“Valla o nasıl ikimizin ortası oluyor bilmiyorum ama çok iyi fikir. Kurt gibi acıktım!” dedim camı açarken. Dışarıda yağmur yağmaya başlamıştı.
“Canım benim içeri su giriyor.” Dedi Uraz.
“Abartma Uraz iki üç damla bir şey düştü şuraya.” Dedim camın kenarını göstererek.
“İnci’m göl oldu orası!” dediğinde:
“Yuh yani Uraz!” dedim gülerken. Daha sonra camı kapattım ve radyodan yabancı bir şarkı açtım.
(Birkaç dakika sonra)
“Of, fena güzelmiş bu var ya!” dedim lahmacunu yerken.
“İnanılmaz bir şeymiş harbiden. Buraya arada gelelim.” Dedi Uraz ardımdan. Kafamı onaylar şekilde salladım. Lahmacuncuya gelmiştik ve yemeğe kendimizi oldukça kaptırmıştık. İkimiz de anlamıyorduk ama birbirimize git gide alışıyorduk. Gerçekten çift olmuştuk. Boşanmayacaktık. İstemiyorduk çünkü biz birbirimizi bulduğumuzu anlamıştık. Birbirimize olan bakışlarımız bunu belli ediyordu. Gözler yalan söylemezdi. Biraz sonra içeri Mete, Mercan, Ayza ve Bartu girdi. Bizim olduğumuz masaya geldiler.
“Selam gençlik! Ne yiyoruz?” dedi Bartu Uraz’a göz kırparak.
“Bir sen eksiksin Bartu.” Dedi Uraz gülümseyerek. Bartu kolunu Ayza’ya attıktan sonra bizim karşımıza oturdular.
“Evet bir biz eksiktik o da oldu işte. Usta, bize oradan beş lahmacun!” diye bağırdı. Mercan ve Mete de iki sandalye çekip yanımıza oturdular.
“Altılı buluşma!” dedi Mete. Uraz göz devirdi.
“Ben eşimle baş başa kalamayacak mıyım kardeşim? Sürpriz yumurta gibi her yerden çıkıyorsun!” dedi Uraz. O sırada Bartu önüne gelen lahmacunu yiyordu.
“Kalamazsın.” Dedi. Onlar kavga ederken biz kızlarla gülüşmeye ve muhabbet etmeye başlamıştık.
*
“Bütün akşam yettiler canıma!” dedi Uraz telefonunu koltuğa koyarken. Kıkırdadıktan sonra ona cevap verdim.
“Arkadaşlarımız onlar bizim deme öyle.” Dedim kendimi koltuğa atarken.
“Böyle arkadaş olmasın ya.” Dediğinde saçlarını karıştırdım.
“Ben üstümü değiştirmeye gidiyorum.” Dedim gülümseyerek ve ayağa kalktım. Evden tüm eşyalarımı toplayıp buraya getirmiştim. Yakın zamanda başka bir eve geçecektik. Hatta Uraz şimdiden gizli gizli ev bakıyordu. Yatak odasına gittiğimde daha yerleştirmemiş olduğum kıyafetlerden pijamalarımı aldım. Pembe çizgili pijamalarımı giydikten sonra tekrar Uraz’ın yanına gittim. O da pijamalarını giymişti. Yani gri eşofmanı ve siyah tişörtü. Eve kedim Duman’ı da getirmiştim. O eksik kalamazdı. Benim Fransa’ya gittiğim altı ay boyunca annemlerde kalmıştı. Uraz’la pek iyi anlaşamamışlardı ama anlaşmaya çalışıyorlardı. Saat 02.20’ydi. Lahmacuncuda oldukça fazla durmuştuk. Salona geldiğimde ilk işim esneyerek kendimi koltuğa atmak oldu. Uraz bana döndü.
“Yatalım mı?” dedi.
“Nerede?” dedim afallamış şekilde. “Ay, yani ikimiz mi?” dediğimde iyice batırmıştım.
“Yok istemezsen ben koltukta yatarım, sorun değil.” dedi.
“Yok yok, gel yatalım haydi.”
“Birlikte mi?” dedi sırıtarak.
“Cıvıma Uraz!” dedim yatak odasına giderken. Arkamdan güldüğüne adım kadar emindim.
“İyi geceler. Yarın benim nöbetim var.” Dedim yatağa yatarken.
“Seninle iyi gecelerim. Bu arada yarın benimde nöbetim var.” Dediğinde birkaç saniyeliğine beynim durdu.
“Direk yarın ikimiz birlikte nöbete gideceğiz desene!” dedim yastığı ona atarken. Uraz yastığı havada tutup yerine attı.
“Tamam karıcığım. Bir dahakine öyle derim.” Dediğinde gıcık olmuş gözlerle on baktım.
“Sus ve uyu Uraz!” deyip yattım.
"Peki karıcığım." Dediğinde, yüzüne yanımdaki yastığı bastırdım.
BÖLÜM 22
ÖZGÜRLÜK
Ne yaparsak yapalım. Ne yaşarsak yaşayalım birbirimizden vazgeçemiyorduk. Öyle ani olmuştu ki her şey, düşünmeye bile fırsatım olmamıştı. Evlenmek doğru bir karar mıydı? Evet biz gerçekten birbirimiz için yaratılmıştık ancak çok hızlı gelişmişti her şey. Belki de doğru olanı yapmıştık. Çünkü biz birbirimizi seviyorduk. Uraz her şeye çok daha hızlı adapte olabiliyordu. Ben ise yavaş yavaş alışıyordum. Bu karmaşanın içinde evlenmek de bambaşka bir olaydı. Bir de annemler düğün istiyorlardı. Kafa karışıklığı içindeydim. Ama biliyordum. Bir gün her şey bitecekti. İyi de olsa kötü de olsa bir şekilde bitecekti. Babam polislerin elindeydi ve yarın mahkemesi vardı. Biz de girecektik. Kadir amcanın avukatı da olacaktı. Beliz kleptomani hastasıydı ve benim anladığımı sezmişti. Ahsen işi sona ermişti. Sona ermesi gereken diğer konular da bunlardı. Babama neler olacağı ve Beliz’in hastalığı. Bugün nöbetim vardı. Yarın ise mahkemeye gidecektik.
Uyandığımda Uraz yanımda değildi. Uyanmıştı. Yataktan kalktım ve mutfağa gittim. Uraz buradaydı ve tavada omlet yapıyordu.
Günaydın.” dedim ona doğru gülümseyerek. Uraz bir anlığına bana döndü.
“Günaydın! İnci, baksana ne yapıyorum.” Dedi tavadaki omleti yukarı fırlatıp geri tavaya düşürürken.
“Vay, ne marifetlerin varmış Uraz Bey! Bu da ‘insanlık namına’ mı?” dedim alayla göz kırparak. Uraz elindeki tavayı ocağa yerleştirdikten sonra bana dönüp kollarını önünde birleştirdi.
“Yok değil. Bu sefer ‘aşk namına.’” Dedi gülümserken. Gözlerimi devirip kıkırdadım.
“Öyle olsun bakalım.” Dedim buzdolabından kahvaltılıkları çıkarırken. Mutfak masasına kahvaltılıkları dizdim ve ikimize de birer tabak ve çatal koydum. Uraz da tavadaki omleti masaya koydu ve sofraya oturduk.
“Yarın babamın mahkemesi var.” Dedim Uraz’ın yaptığı omletten bir parça yerken.
“Evet, merak etme gereken yapılır. Adalet yerini bulacaktır.” Dediğinde kafamı salladım. Daha sonra kahvaltımızı ettik ve mutfağı el birliğiyle topladık. Nöbete gitmek için formalarımızı giydikten sonra evden çıktık. Uraz, Beliz’in kleptomani hastası olduğunu bilmiyordu. Ona söylemeliydim. Bilmesi lazımdı çünkü artık ondan bir şey saklamayacaktım. Onun arabasıyla gidecektik. Arabaya bindikten sonra Uraz’a baktım.
“Uraz, ben sana söyleyemedim. Vakit olmamıştı. Ama söylemem gerekiyor.” Dediğimde kafasını merakla bana doğru çevirdi.
“Ne oldu?” dedi.
“Beliz,” diyerek başladım söze. “Beliz hasta Uraz. Kleptomani hastası.” Dediğimde Uraz kaşlarını çattı.
“Kleptomani hastası mı?”
“Evet. Yani ihtiyacı olmasa bile, kendi iradesi dışında, bir şeyleri çalma dürtüsü deniyor bu rahatsızlığa. Kendi de bunu biliyor ama inanmak istemediği için psikolojik yardım da almak istemiyor. Benim evimden altınlarımı almıştı. Ertesi gün araba almaya gidecektim ama o yüzden gidemedim. Bunu Beliz’in yaptığını çok sonra fark ettim. Ona mesaj yazdım. Ama tabii onu suçlarcasına değildi yazdıklarım. Sadece altınları görüp görmediğini sordum. O da telaş yaptı ve panikledi. ‘Yakın zamanda buluşalım’ demiştim ama ben yurt dışında olduğum için hiç konuşamamıştık.” Diye bitirdim sözlerimi. Uraz şok olmuş şekilde bana bakıyordu.
“Güzelim, yani böyle olmaz ki. Psikolojik destek alması gerekiyor. Bence sen babanın mahkemesinden sonra git sakince onunla konuş. Düğün zaten haftaya olacak.” Dedi. Bu fikri mantıklı gelmişti. Uraz arabayı çalıştırırken kafamı salladım.
“Bence de. Mahkemeden sonra gidip konuşmalıyım.” Dedim.
“O zaman biraz neşelenelim.” Dedi Uraz radyoyu açarken. Bana bakıp güldüğünde radyodaki şarkı oldukça ilgimi çekmişti.
“Gerçeklere bu kadar çok takılırsan,
Bu hayatın tadını çıkaramazsın, ben hayallerimle mutlu mesut yaşarken,
Sen kaybettiklerinden kurtulamazsın.” Diye başladı şarkı.
“Bile bile kandık dünyaya, bu kadar kötüyken…
Evinin içinde kedinle yapayalnız uyurken,
Bir odada sen ve ben neler neler aşkımdan ölürsem…” Bu şarkıyı bir defa daha duymuştum sanki. Uraz arabayı sağa çekti ve,
“Dünyanın en güzel kızı hem kalpsiz hem kalp hırsızı,
Göremezsem o güzel yüzünü öleceğim.” Dedi şarkıya eşlik ederken. Biraz durdum ve,
“Sen beni öptüğünde hayata döneceğim…” dedim bende şarkıya eşlik ederek. İkimiz de birlikte kahkahalara boğulmuştuk. Şarkının sözlerini ikimiz de ezberlemiştik. İlk zamanlar da bu şarkı vardı radyoda. Ve şimdi de…
Uraz yüzümü ellerinin içine alarak burnuma bir öpücük kondurdu. Bu tatlı anlarımızdan sonra yola çok daha neşeli şekilde devam ettik. Şarkılara eşlik ederek noktaya gidiyorduk.
En sonunda noktaya vardığımızda arabadan indik ve içeri girdik. Zümra ve Aren de buradaydı. Birlikte nöbetten çıkıyorlardı. Aren artık eskisinden daha mutluydu. Artık gülüyordu. O soğuk kız silinmeye başlamıştı. Gerçek kişiliği ortaya çıkıyordu.
“İnci!” diye bağırarak bana sarıldı Zümra. Gülümseyerek sarılmasına karşılık verdim. Daha sonra Zümra’dan ayrıldığımda Aren’e doğru ilerledim.
“Teşekkür ederim. Sen olmasaydın hayatta olmayacaktım. Sonum iç burukluğu olacaktı. Ama belki şimdi bir şansım vardır. Ne dersin? Belki bu sefer mutlu olurum. Hem de sadece senin sayende.” Derken Aren bana sımsıkı sarıldı.
Aren bana sarıldı…
O soğuk, adını bile söylemeyen kız şimdi bana sarılmıştı. Benim hayatımı kurtarmıştı.
“Asıl ben teşekkür ederim İnci. Beni kendimle tanıştırdığın için.” Dedi. Saçının bir tutamını önüne aldım.
“Rica ederim. Senin yaptıklarının yanında bu ne ki?” bir süre sonra birbirimizden ayrıldığımızda ben geri Uraz’ın yanına gitmiştim. Aren ve Zümra da çıkmışlardı. Erhan abi yine mutfağın yanındaki masada oturuyordu.
“Günaydın Erhan abi.” Dedi Uraz. Erhan abi bize döndü.
“Günaydın gençler.” Dedi ayağa kalkarken. “Sonunda nikahı da yaptınız rahat rahat takılırsınız artık.” Erhan abinin sözleri üzerine Uraz’la aramızda kısa bir bakışma geçti. Tabii babamın mahkemesini de atlatabilirsek ve psikolojilerimizi de düzeltebilirsek huzura erecektik. Belki.
Erhan abiyle konuşmamız bittikten sonra Uraz kendi odasına, bende kendi odama gittim. Uraz’a söylemiyordum ama sürekli ev araştırıyordum. Güzel bir evimiz olsun istiyordum. Birlikte rahatça yaşayabileceğimiz. Çocuğumuz olmayacaktı. Ömrümüzün sonuna kadar sadece birlikte olacaktık. Bu yüzden büyük bir eve gerek yoktu. Ancak çok isterdim. Böyle güzel bir bahçesi olan, çocuklarımızın koşup oynayabileceği geniş bir ev. Sadece bir hayalden ibaret kalacaktı. Güzel bir anı. Belki başka bir yaşamda başka bir sonum oldurdu. Çocuklarımız olurdu. Bahçeli bir evimiz olurdu. Daha mutlu olurduk. Ancak şu anda şimdideydik ve bu anı yaşamak zorundaydık. Kaderimizi seçemeyiz ama nasıl yaşayacağımızı seçebiliriz. Öyle şeyler yaşamıştık ki, artık en kötüsüne bile en iyi yönünden bakmayı öğrenmiştim. Mesela en yeni ve güncel örnek olarak, babam katil çıkmıştı ve ben babamın katil olmasına üzülmüyordum. Kadir amcanın katilini bulduğumuza seviniyordum. Anlatabiliyor muyum? Hayata farklı bakış açılarından bakılabilir. Bunları keşfedebilirsiniz.
Ben ev bakarken odamın kapısı çalındı. Hemen telefonumu kapattım.
“Efendim?” dediğimde kapı açıldı. İçeri gelen Uraz’dı.
“İnci’m, ben bir şey buldum. Sana da fikrini sormak istiyorum.” Dedi ve yanıma oturup elindeki telefondan bir ev gösterdi. Bahçeli ve kocaman bir ev.
“Uraz…” dedim eve bakarken.
“Biliyorum. “O kadar parayı nereden bulacağız” diye soracaksın. “Çocuğumuz olmayacak ki” diyeceksin. Ama biliyorum İnci. Biz çok mutlu olacağız. Alalım bu evi. Yuvamız olsun.” Dedi. Gözlerim dolmuştu ancak hemen kendimi toparladım.
“Uraz. Yani…” derken sözümü kesti.
“Hemen bir şey demene gerek yok. Düşün biraz. Olmaz mı?” dediğinde gülümsedim. Belki burası bize iyi gelecekti. Kendimize bir şans vermeliydik.
“Alalım Uraz. Alalım burayı yuvamız olsun.” Dediğimde hızla ayağa kalktı.
“Ciddi misin sen?” dedi ve yüzünü ellerinin arasına aldı. Kafamı onaylar şekilde aşağı yukarı salladığımda Uraz hızla yanıma gelip bana sımsıkı sarıldı.
“Çok mutlu olacağız. Duman’ı da alırız.” Dedi. “Kedi sen ve ben.” Dedi gülerek. Bende kıkırdadığımda biraz daha konuştuk. En sonunda Uraz ev sahibini arayıp bir şeyler konuştu. Düğünden sonra evi görmeye gideceğiz. Çünkü başka boş vaktimiz yoktu.
(12 Saat Sonra)
Saat gecenin 22.28’iydi ve biz şu anda vakadaydık. Bir araba, bir motorcuya çarpmıştı. Motorcuya ilk yardım yapmıştık ve daha sonra ambulansa almıştık. Tüm soğukkanlılığımızla hastaneye bırakıp geri noktaya dönüyorduk. Artık olaylara o kadar alışmıştık ki telaş bile yapmıyorduk.
Bir şekilde noktaya geri dönüp uyumuştuk. Sakin bir nöbet akşamıydı. Sadece ufak tefek vakalara gitmiştik. En sonunda sabah olduğunda kahvaltımızı edip noktadan çıktık.
“Bugün babamın mahkemesi var.” dedim yanımdaki Uraz’a.
“Evet. Bunu da atlatacağız. Gel gidelim.” Dedi ve arabaya binip babamın mahkemesine gitmek üzere yola çıktık. Adliyeye vardığımızda arabadan inmeden önce derin bir nefes aldım. Uraz bu gerginliğimi fark etmişti.
“Güzelim benim. Merak etme. Adalet yerini bulacak ve uzun yıllar hapis cezası kararı çıkacak. Böyle düşün tamam mı? Böyle de olacak.” Dediğinde kafamı yana yatırdım ve yüzümü ona döndürdüm.
“Umarım dediğin gibi olur. Adalet yerini bulur. Babamı babam gibi görmüyorum. Ona karşı bir aile bağı duymuyorum. Benim gözümde o sadece bir katil.” Uraz bu söylediklerim üzerine dudaklarını birbirine bastırıp kafasını salladı.
Saat 10.50’ydi ve babamın mahkeme saati 11.00’deydi. Biraz geç kalmıştık. Hemen adliyeye binasına girdik ve mahkeme salonuna doğru ilerledik. İlk gördüğümüz kişiler annem ve Efsun teyzeydi.
“Anne.” Diye seslendim anneme. Annem kafasını bize doğru çevirdiğinde Efsun teyze de buraya baktı. Onlara doğru ilerledik.
“Kızım. Hoş geldiniz.” Dedi annem.
“Hoş bulduk. Umarım mahkeme iyi geçer ve babam denen o adamı hapse sokarlar.” Dedim sinirle. Annem de ne kadar belli etmek istemese de benimle aynı fikirdeydi.
“Anne teyzem nerede?” diye sordu Uraz.
“Teyzen Afyon’a döndü oğlum. Biz sadece iki günlüğüne gelmiştik ancak yedi aydır buradayız. Teyzen orayı daha fazla bırakamadı.” Dedi Efsun teyze. Uraz başını anladığını gösteren bir ifadeyle sallarken, ben ise annemin arkasından gelen Aren’i gördüm. Aren yanımıza geldi.
“Tüm belgeler elimizde. Video kayıtlarımız var. Hatta videoda arabanın yağı yere damladığı gözüküyor. Frenlerinin bozulduğunun bir kanıtını daha yakaladım. Ayrıca o günden sonra Efsun teyzeleri Afyon’a zorla yollaması da bir kanıt. Zaten hepimiz onun yaptığını biliyoruz. Adalet çoğunluğun yanında olacaktır.” Diye anlattı Aren.
“Evet, bu mahkeme başarıyla ve adaletle sonuçlanacak. Öyle olmak zorunda.” Dedi Uraz herkese teker teker bakarken.
“Katılıyorum.” Dedim saçımı kulağımın arkasına sıkıştırarak. Biraz sonra birisi gür bir sesle seslendi.
“Murat Soykan, avukatlar ve şahitleri! Mahkeme salonuna geçiniz!” diye bir ses geldi. Sağ taraftan polisler tarafından tutulan babam mahkeme salonuna girdi. Biz de onların ardından girdik. Kadir amcanın avukatı da buradaydı.
Hâkimin yanında oturan kadınlardan birisi konuşmaya başladı.
“Evet, bu mahkemede Murat Soykan’ın, Kadir Aksan’ı kasten öldürdüğü öne vuruluyor. Deliller incelenecek, şahitler ve avukatlar dinlenecek. O zaman, Murat Soykan. Ortaya gelir misiniz?” dedi ve bunun üzerine babam ortadaki yarım kafese benzer şeyin önünde durdu. Hâkim bey konuşmaya başladı.
“Murat Soykan. Seni, Kadir Aksan’ı öldürmekle ve eşiyle oğlunu, zorla Afyon’a gönderdiğin söyleniyor. Bunlar doğru mudur?” diye sordu. Babam hemen cevap verdi.
“Doğru değildir hâkim bey! Bana iftira atıyorlar. Tek amaçları ölen Kadir Aksan’ın acısını başkalarından çıkartmaktır.” Dedi babam. Öyle rol yapamıyordu ki ona acıyordum. Babamın konuşması bittikten sonra ayağa Aren kalktı.
“Kanıtlarımız var hâkim bey. Hem Murat Soykan, Kadir Aksan’ın arabasını bozarken ki görüntüler hem de kaza anının görüntüleri elimizdedir. Ayrıca ölen Ahsen Aksan da bu sözlerimi doğrulamaktadır. Buna ait video ve ses kayıtlarımız var. Ayrıca buradaki herkes de benimle aynı düşüncededir.” Dedi. Dakikalar geçti. Herkes konuşmasını yaptı ve avukatlar da dinlendi. Kanıtlar, video kayıtları izlenip dinlendi. Hem babamın avukatı konuştu hem de Kadir amcanın avukatı…
Hâkim bey, birkaç şey inceledikten sonra elindeki tokmağı tahtadan olan kısma vurdu.
“Karar!” dedi. Herkes ayağa kalktı. Kalbim güm güm atıyordu. Tüm olacaklar, hâkimin ağzından çıkacak iki çift söze bağlıydı “TCK Madde 81’i konu alarak, bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Murat Soykan, 30 yıllık hapis cezasına çarptırılması, uygun görülmüştür.” Dediğinde şok, mutluluk ve adını bilemediğim duygular içerisinde Uraz’a baktım. Hemen yanına gidip sımsıkı sarıldım. Oda gülümsüyordu. Herkes şok geçiriyordu ve sevinçle zıplıyordu. Olmuştu. Yapmıştık. Artık önümüzde hiçbir engel kalmamıştı. Her şey bitmişti. Biz olacaktık. Odak nokta sadece biz olacaktık. Özgürdük. Tehlike altında değildik. Mercan, Ayza ve Semra bile bu mahkemeye gelmişlerdi. Onlar da en az bizim kadar mutlu olmuşlardı. “Olmaz” demeyin. “Başaramam bunu” demeyin. Bakın, ben başardım. İmkansızları imkanlarıma dahil ettim. Hatta ettik. Siz de edeceksiniz. Özgür olmak sadece bedenen değildi. Ruhen de özgür olmaktı. Artık bizim ruhumuz bembeyaz bir güvercin gibiydi. Uçtu gitti. Tutamadık. Tutmak da istemedik. O güvercinler artık özgürlerdi…
BÖLÜM 23
Geldiğimiz son nokta burasıydı. Ölümler yoktu. Silah sesleri yoktu. Ayrılıklar da yoktu. Sadece biz vardık. Bunu hak etmiştik. Her şey zaman içerisinde düzeliyor, iyileşiyordu. Hani bir yerini çok fena kanar ya. Diziniz veya kolunuz. Böyle hiç geçmeyecek gibi bir acı vardır. Günlerce o acı devam eder. Sonra bir gün daha iyi gibi olur ama yine aslında acısı dinmemiştir. Sonra yavaş yavaş kabuk tutar. Bir de o kabuğu koparırsanız daha kötü olur. Diyelim ki kopardınız. Tekrar iyileşmeye çalışır. Hiçbir zaman pes etmez. En sonunda o yara iyileşir. Aradan belki haftalar geçer. En sonunda tamamen ortadan kaybolur. Bizim hikayemiz de öyleydi. Üzerimizde yaranın izi vardı ama kanama bitmişti. İzi de sonunda kaybolacaktı. Birbirimizin yaralarını saracaktık.
Bugün Beliz’le konuşacaktım. Buna mecburdum. O benim en güvendiğim kişilerden birisiydi. Birisi de Ahsen’di ama o doğru kişi olamamıştı. Beliz değildi bunu yapan. Kendi iradesi dışında olan şeylerle onu suçlayamazdım.
“Alo, Beliz’im nasılsın?” dedim ses tonumun en neşeli şekilde çıkmasına dikkat ederek.
“İyiyim. Neden aradın?” diye sordu direk. Ondan şüphelendiğimi düşünüyordu. Bu yüzden bana soğuk davranıyordu.
“Bugün kısa bir süre buluşalım mı? Lütfen Beliz.” Dediğimde kısa bir süre telefonda sessizlik hâkim oldu. Daha sonra Beliz konuşmaya başladı.
“Kısa bir sürem var. On dakika sonra sizin sitenin yanındaki kafede buluşalım.” Dedi ve telefonu suratıma kapattı. Haklıydı. Çok kötü psikolojik bir durumun içinden geçiyordu. Uraz’ın iki gün art arda nöbeti olduğu için bugün de nöbetteydi. Geçen günler başkalarıyla değiştiği nöbetleri tutuyordu.
Üzerime kısa beyaz bir tişört, altıma da siyah bir eşofman giydim. Upuzun olmuş saçlarımı dalgalı yaptım ve kirpiklerimi kıvırıp evden çıktım. Beliz oldum olası çok dakik bir insandır. “On dakika” dediyse, on dakika sonra orada olurdu. Bir dakika dahi gecikmezdi. Hemen evden çıktım ve bizim sitenin yanındaki kafeye doğru yürüdüm. Kafeye iyice yaklaştığımda en köşedeki masada oturan Beliz’i gördüm. İçeri girdim ve gülümseyerek onun yanına gittim.
“Merhaba.” Dediğimde Beliz özlem dolu şekilde bana bakıyordu.
“Sana çok kırgınım. Bana haber vermeden yurt dışına gittin ve telefonları da açmadın. Ayrıca başına gelmeyen de kalmamış.” Dediğinde hemen yanındaki sandalyeye oturup ona sarıldım.
“Özür dilerim. Bir dahakine söylerim.” Dediğimde Uraz gibi iğrenç şakalar yapmaya başladığımı fark ettim. Beliz kaşlarını çatıp omzuyla koluma vurdu. Gülerek yanından kalktım ve karşı sandalyesine geçtim. Derin bir nefes aldım ve direk konuya girmenin daha iyi olacağını düşündüm.
“Beliz, aslında benim seninle konuşmak istediğim başka bir konu var. Bu konuda kimseyi suçlamıyorum. Aksine sana yardımcı olmak istiyorum. Biliyorum sende olanların farkındasın ve kendini suçluyorsun. Suçlama Beliz. Çünkü sorun seninle alakalı değil.” dediğimde Beliz’in gerildiğini hissettim. Ellerini masanın altına götürdü.
“Neler oluyor İnci?” dedi tedirginlikle.
“Beliz, bir hastalık var kleptomani diye. Biliyor musun?” dediğimde gözlerini hızlıca birkaç defa kırpıştırdı ve sağa sola bakındı.
“Neden soruyorsun?” dedi kekeleyerek. Ellerimi masanın üstünde birleştirdim.
“Beliz, sen benim evime geldiğinde altınlarım yerindeydi ama sen gittikten bir gün sonra yerlerinde değillerdi. İnternetten araştırdım. Buna ‘kleptomani’ hastalığı deniyor. Kişinin kendi iradesi dışında ve ihtiyacı olmadığı halde bir şeyleri çalma dürtüsü deniyormuş buna. Sende bu rahatsızlıktan olabilir. Sana yardımcı olmak istiyorum ve seni suçlamadığımı bil. Senin için çok iyi bir psikolog bulmuştum. Gel oraya gidelim. Sana yardımcı olsu-” derken beliz nefes nefese bir şekilde sözümü kesti.
“Hayır!” diye bağırdı. Herkes bir anlığına bize baktı. Daha sonra Beliz sesini alçalttı. “Ben hasta falan değilim.” Dedi. Kafasının içinde neler döndüğünü anlamak güçtü. Onu şu anda sadece kendisi anlayabilirdi.
“Beliz sakin ol. Bende hastasın demiyorum ki.” Dediğimde Beliz’in gözünden bir damla yaş aktı.
“Her şeyin farkındayım ben. Kim olduğumun da ne hastalığım olup olmadığını da ben biliyorum. Dile getiremiyorum çünkü karşılaşacağım tepkilerden korkuyorum tamam mı?” bu sözlerinden sonra ayağa kalkıyordu ki kolundan tuttum.
“Yapma Beliz. Ben senin ne hissettiğini anlayabiliyorum. Sana sadece yardımcı olmaya çalışıyorum.” Dediğimde biraz düşündükten sonra tekrar sandalyeye oturdu. Çantasından bir şeyler çıkardı ve masaya koydu. Bunlar altınlardı.
“Benim ne hissettiğimi anlayamazsın. Ama niyetinin kötü olmadığını biliyorum. Seni yıllardır yeterince tanıdım. Çok iyi bir insansın.” Dedi ve kafasına birkaç kez avuç içleriyle vurdu.
“Demin yaşananlar için üzgünüm. Bazen sevdiklerimi kaybetme korkusuyla deliye dönüyorum. Psikolojik destek almak istiyorum. Yıllardır kendimi almamaya ikna etmeye çalışıyorum ama alacağım.” Dediğinde hemen yanına gidip sol tarafındaki sandalyeye oturdum.
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.” Birbirimize sarıldık ve orada otururken psikoloğu aradım. Beliz’e bir randevu ayarladı. O gün gidecek ve ilk seanslarını yapacaklar. Beliz haftaya düğünüm olduğunu da biliyordu. Bu yüzden hafta içi bir gün sitedeki ve noktadakilerle birlikte gelinlik bakmaya gidecektik. Uraz’a da damatlık. Beliz’le birkaç saat oturduktan sonra artık kalkıyorduk. Masadan kalkıp içtiklerimizin hesabını ödedik ve kafenin dışına çıktık.
“Kendine dikkat et. Her şey düzelecek Beliz’im.” Dedim ona el sallarken.
“Sende dikkat et. Umarım dediğin gibi olur.” Dedi ve birbirimizden ayrıldık. Siteye doğru yürüdüm. Artık tamamen sona ermişti. Listedeki her konu sona bulmuştu. Babam hapse girmişti. Beliz de psikoloğa gitmeyi kabul etmişti. Sadece tatlı heyecanlarımız kalmıştı içimizde. Düğünümüzü yapmak ve evimizi alıp eşyaları yerleştirmek. Ancak içimizde tek bir burukluk olacaktı. Bebeğimiz. Bebeğimiz olmayacaktı. Birbirimizle konuşmak istemesek de bunu hep birbirimize baktığımızda görecektik.
*
(2 Gün sonra)
Bugün hem düğün salonunu tutmuştuk hem de gelinlik, kaftan ve damatlığı halletmeye çalışıyorduk. Çok yoğun bir gündü.
Tüm ekip, hayatımda yakınlarımız olan kimler varsa hepsi şu anda buradaydı. Mercan giydiğim gelinliğe bakarak dudaklarını büzdü.
“Hayır diğeri daha güzeld-” derken Aren sözünü kesti.
“Bu iyi oldu aslında.” Dedi ve onun ardından araya Ayza girdi.
“Bu denediklerinin bence hiç birisi mükemmel değil daha farklı modeller bulabiliriz.” Dedikten bir saniye sonra Zümra konuştu.
“Şöyle periler gibi bir şey olsun bence. Eteklerinde tülden kelebekler falan olsun.” Dedi. Mercan gözlerini devirdi.
“Çok saçma.”
“Yeter!” diye bağırdım hepsine “Yeter yani. Yirmi iki tane gelinlik ve kaftan denedim hiçbirini beğenmediniz. On iki tane dükkân gezdik!” dedim arkamdaki pufa otururken. Ayza kafasını kaşıdı.
“Yalnız ilk dükkânda denediğin ilk gelinlik aslında fena değildi.” Dediğinde diğerleri de onu onayladı. Ellerimi boğazıma sardım.
“O zaman neden beni bu kadar dolaştırdınız?” dedim kızgınlıkla. Aradan annem konuştu.
“E, kızım çeşit görmüş olduk en azından.” Dediğinde bayılacak gibi oldum.
“Ne olursunuz kalkın gidelim alalım şu gelinlikle kaftanı.” Dediğimde herkes bir anda ayaklandı. Ben kendi kıyafetlerimi giydim ve ilk gelinlikçiye doğru dakikalarca yürüdük. Urazlar da erkek erkeğe damatlık bakıyorlardı. Efsun teyze de onlar saçma bir karar vermesin diye yanlarına gitmişti.
En sonunda ilk denediğimiz gelinlikçiye geldiğimizde ben koşa koşa içeri girdim ve gelinliği bana giydirdiler. Kendime baktığımda gelinliğin gerçekten bana yakıştığını gördüm. Göğüs kısmında tülden bir şerit vardı ve omuz altına düşüp bitiyordu. Belime kadar dar olan gelinlik belden sonra kabarıyordu ve üzerinde birkaç zarif desen vardı. Bizimkilerin yanına gittim ve beni gördükleri gibi hepsinin gözlerinin içi parladı. İlk tepki verebilen Beliz oldu.
“Harika görünüyorsun.” Dedi. Daha sonra Mercan ayağa kalkıp eteklerime dokundu.
“Kuğu gibi olmuşsun!” dedi o da. Annem gülümsedi.
“Hadi alalım bunu. Mükemmel oldun.” Dedi. Daha sonra toplu bir kararla gelinliği almaya karar verdik. Kaftanı da alıyorduk. Oldukça pahalı olan bir gelinlikti ama bunu bana annem alacaktı. Öyle istemişti. Gelinliği alıp dükkândan çıkmıştık. Ayakkabıyı ben daha önceden almıştım o yüzden burada işimiz kalmamıştı. Urazlar da işlerini bitirmek üzerelerdi demin annem Efsun teyzeyi aramıştı. Oradan öğrenmiştik. Şimdi herkes evlerine dağılacaktı.
(4 Saat Sonra)
Ben eve varalı dört saate yakın olmuştu ama Uraz hala gelmemişti. Ayrıca telefon da açmıyordu. İşin garip yanı sadece Uraz değil, Mete ve Bartu da ortalarda yoktu. Ben evde kara kara düşünürken birden telefonum çaldı. Bir an korkuyla irkildim ve daha sonra hemen arayana baktım. Arayan Uraz’dı. Telaşla telefonu açtım.
“Uraz, neredesin sen? Saatlerdir seni arıyorum!” diye bağırdım. Uraz ise benim aksime daha sakindi.
“İnci, acilen sitenin bahçesine gelmen lazım. Çok acil!” dediğinde yutkundum.
“Ne oluyor?” dedim evden çıkarken. Uraz telefonu kapattığında daha da telaşlanmıştım. Neler oluyordu? Tam her şey düzelmişti! Bitiyordu! Neden yine başladı? Hızlıca aşağı indim ve sitenin bahçesinde Uraz’ı aradım. Neredeydi? En son havuzun kenarına baktığımda orada dimdik dikildiğini gördüm.
“Uraz!” diye bağırdım. Hiçbir tepki vermedi. Koşa koşa yanına kadar gittim.
“İnci.” Dedi Uraz kısık sesle. Daha sonra yavaşça yere çökerken gülümsedi. Ben ise afallamış şekilde onu izliyordum. “Benimle, evlenir misin?” diye sorduğunda zaman durdu. Görüntü durdu. Kalp ritmi değişti.
Ben Uraz’a bakakalmışken Uraz cevabımı bekliyordu. Bu teklifi yapma nedenini anlıyordum. Çok ani bir şekilde evlenmiştik ve evlenme teklifimiz olmamıştı. Gülümsedim. Artık önümüzde engel olmayacaktı.
“İnsanlık namına, evlenirim!” diye bağırdığımda konfetiler patladı. Havai fişekler gökyüzünü sardı. Havuzun ışıkları yandı. Daha sonra da bir şarkı çalmaya başladı ve tüm arkadaşlarımız çalıların arkasından çıktı. Ben şok içerisinde olanları izliyordum.
“Sonunda be!” diye bağırdı Bartu.
Erhan abi ve Ali abi bile buradaydı. Mercan’la Beliz kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış, ellerindeki renkli meşalelerle hopluyorlardı. Mercan ve Semra da birbirleriyle dans etmeye başlamışlardı. Erhan abi ve Ali abi açmış oldukları erik dalı şarkısında oynarken, Bartu ve Mete bir yandan bizi alkışlarken, diğer yandan da bitmek bilmeyen konfetileri patlatıyorlardı. Güldüm, kahkahalar attım. Uraz da bana eşlik ediyordu.
Biz kazanmıştık.
“O zaman açın bakalım bir halay!” diye bağırdı Bartu. Ali abi kahkahalar içerisinde halay şarkısı açtı. Hep birlikte site bahçesinde halay çekiyorduk.
“Enerjini düğüne sakla enerjik çocuk seni!” dedi Uraz, Mete’ya
“Orada çok daha özel dans figürlerimi sergileyeceğim.” Dedi halay çekerken. Ayza da kafamızın üstünden bir konfeti daha patlattı.
“Ay kaç tane aldınız şunlardan?” diye sordum tatlı bir şaşkınlık içerisinde.
“Uraz patlamaz falan diye tam doksan dokuz tane aldırdı.” Dedi Mercan.
“Doksan dokuz mu? Neden yüz değil de doksan dokuz?” dedim kaşlarımı çatarak.
“E yüz taneyi ne yapacağız? O kadara gerek yok.” dedi Uraz. Hepimiz kahkahalara boğulmuştuk ve bunları yaşarken halay çekmeye devam ediyorduk. Ne kadar değişik bir guruptuk.
“Abi evlenin de düğünde size tam altın takacağım.” Dedi Bartu. Uraz alayla ona baktı.
“Bak bu sözünü sana hatırlatırım.” Dedi dudakları yana doğru kıvrılırken. Bartu göz kırptı.
“Hatırlat damat. Para var bende. Zenginim ben.” Dedi. Uraz alayla kafasını salladı. Bu sefer mutluyduk. Mutlu olacaktık. Belki de kötü bitmesinden korktuğum o hikâye hiç de öyle olmayacaktı.
Yaram iyileşiyordu.
BÖLÜM 24
HİSLER KALBİN AYNASIDIR
Bu hikâyeye sadece çardakta oturup ders çalışırken başladım. Yanımda kimse yoktu. Yalnızdım. Sonra bir siteye taşındım. “Yaşam Sitesi”
Burası beni öldürdü mü yoksa yaşattı mı bilmem ama, sonunda kalbimi yeşerttiğini söyleyebilirim. Ben dizilerde, kitaplarda veya filmlerde görebileceğiniz o pembe ve mutlu karakter değildim. Hiçbir zaman olmamıştım. Her şeye boyun eğen ve tatlı bir şekilde ortalıklarda dolanan o kişi sadece filmlerde olurdu. Biz gerçeklerdik. Hayatı tam anlamıyla, gerçekleriyle yaşayanlardık. Herkese boyun eğmeyen, kendi istediğini yapanlardık.
Biz kalbimizi değil, mantığımızı kullanmayı seçmiştik ancak her şeyin sonunda kalbimiz bu kararımızı dinlememişti. Artık kalbimiz kazanmıştı. Hislerimizi ve kalbimizi dinleyecektik
Hisler kalbin aynasıdır.
Bugün kına gecesi günüydü. Düğün ise yarın olacaktı. Her şey sonlanmıştı. Mutluyduk.
“Abla benim saçım çok doğal olsun fazla bir şey yapmayalım.” Dedim arkamda duran kuaföre.
“İnci saçmalama! Abla en abartısından, en güzelinden yap sen ona.” Dedi Zümra. Evet, tüm ekip bu sefer de kuafördeydik. Herkesin saçı ve makyajı yapılıyordu.
“Ay kızım, sen böyle bana arkadan dağınık bir topuz yap önlerden de azıcık saç çıkartırız.” Dedi annem kuaföre. Ben sade bir şey istiyordum. Hatta makyajı da öyle. Ne kadar çok makyaj o kadar çirkinlik demekti benim yüzüme.
“Biz uçlarını dalgalandıralım. Önden az bir tutam saç alıp arkada birleştirelim. Önlerden de az miktarda saçı geri çıkartalım. Çok güzel olmaz mı?” Dedim kuaför ablaya saçı tarif ederken.
“Harika olur. Kesinlikle bunu yapalım.” Dedi ve hemen yapmaya koyuldu.
Aren saçına fön çektirip yarım toplatmıştı. Mercan saçını salık bıraktırıp hafif dalga yaptırmıştı. Beliz at kuyruğu yaptırmıştı. Zümra ise arkaya doğru iki tane örgü yaptırmıştı. Ayza ise fön çektirip, kızıl saçlarının güzelliğine güzellik katacak bir kurdele taktırmıştı. Semra de sadece dalgalı yaptırmıştı. Annem dağınık bir topuz yaptırmıştı. Bende karar verdiğim gibi önden aldığımız iki tutam saçı arkada tutturmuş, önler den de az miktarda saçı çıkarttırıp altlarını dalgalı yaptırmıştım. Makyajlarımız da bittiğinde ben tam istediğim gibi çok temiz ve az miktarda makyaj yaptırmıştım. Suratım öcü gibi durmuyordu. Kuaförden çıktık. Gereksiz kullanmayalım diye sadece iki kişinin arabasıyla gelmiştik. Bu yüzden ikiye ayrılmıştık. Dört kişi Zümra’nın arabasına bindi. Biz de geri kalan dört kişi, Ayza’nın arabasına binmiştik.
Dakikalarca yol gittikten sonra sonunda eve varmıştık. Annemlerin evindeydik çünkü sandık alma olacaktı. Uraz benim sandığımı almaya çalışacaktı. Umarım kızlardan alabilirdi…
Eve vardığımızda biz kızlarla hemen yukarı çıktık ve ben sade bir elbise giydim. Sandık almada pek bir süse gerek yoktu.
“Çok iyi oldun. Uraz’lar ne zaman gelirler?” dedi Beliz. Bahçemizde misafirler dolup taşmıştı. Herkes dağıtılan yemekleri yiyordu.
“Bilmiyorum ama çok telaşlandım evlenmesem mi?” diye sorduğumda herkesin gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Saçmalama! Sakin ol derin derin nefes al.” Dedi Ayza. Onu dinledim ve koltuğa oturup sakinleşmeye çalıştım.
“GELDİLER!” dediğimde Beliz hemen odanın kapısının arkasına geçti. Kapıda o duracaktı çünkü o benim kardeşim gibiydi. Buradaki herkes benim ailemdi ama o başkaydı. Ayza, Mercan, Zümra ve Aren sandığımız üstüne oturdular. Camdan baktığımda en önde Uraz olmak üzere, sağdıçları, yakınları ve davulcularla birlikte geliyordu. Semra da benim yanımda duruyordu. Baş nedimem oydu.
Urazlar eve girdiklerinde telaştan bayılacaktım. Ellerimi hava gelsin diye sürekli sallıyordum. Uraz ve yanındakiler, odanın kapısına kadar varmışlardı.
“Enişte, kapıya bir şey sıkışmış anlayamadım açılmıyor(!)” dedi Beliz.
“Öyle mi? Peki bakalım.” Dedi Uraz ve Beliz’in araladığı aralık kapıdan ona yüz lira uzattı.
“Bu ne be?” dedi Beliz elindeki paraya bakarken. “Şaka yapma istersen enişte!” dedi Beliz. Uraz’ın nefes sesi buraya kadar gelmişti.
“Al şunu. Kızım biz ev alacağız zorlamasana!” dedi Uraz elindeki birkaç iki yüzlülüğü Beliz’e verirken.
“Aman be! hiç istediğim gibi olmadı ama, olsun artık.” Dedi ve kapıyı açtı. Uraz tam mutlulukla içeri girmişken, sandığın üstünde oturan kızları gördü. Kızlar ona gülümseyerek bakıyorlardı.
“Kızlar, siz?” dedi ve biraz durdu. “Siz benim güzelimin sandığının üstüne neden tünediniz tavuk gibi?” dediğinde Ayza kaşlarını kaldırdı.
“Bize tavuk dediğin için, beş yüz lira daha ekliyorum.” Dedi. Uraz endişeyle bana baktı. Ben de sadece üzgünce dudaklarımı büzmekle yetindim.
“Alın şu paraları ve susun artık!” dedi Uraz ve kızlara birkaç yüzlük verdi.
“Bu ne ya?” dedi Mercan.
“Ya siz hepiniz neden aynı şeyi söyleyip duruyorsunuz? Kalksanıza ne olur ya?” derken cebinden birkaç tane iki yüzlük çıkarıyordu. Kızlar birkaç defa daha aynı durum yaşandıktan sonra sandıktan kalktılar. Derin bir nefes verdiğimde Uraz sevinçten ne yapacağını bilmiyordu. Hemen koşup ona sarıldığımda o da bana sarıldı.
“Aldım! Sanığı aldım!” dedi ve sandığımı kaldırmaya çalıştığında herkes curcunayla ona engel olmaya çalıştı.
“Aşkım belini sakatlayacaksın yapma düğün öncesi şöyle şeyler!” dediğimde bir şekilde Uraz’ı ikna edebilmiştik.
(Birkaç Saat Sonra/ Kına Gecesi)
“Kınayı yakmışlar geline!” diye şarkıya eşlik ediyorduk kızlarla beraber. Kına gecesiydi. Ben ortada yeşil kaftanımla oturmuştum, kızlar da etrafımda ellerinde mumlarla dönüyorlardı ve benim ağlamamı bekliyorlardı. Ben ise aksine oturduğum yerden dans ediyor ve gülüyordum. Annem yanımdan geçerken:
“Kızım ağlasana artık ayaklarımız koptu!” dedi. Ben ise ağlamam gerektiğini yeni fark etmiştim.
“Sakın ağlama o makyajlara çok para verdik.” Dedi Aren yanımdan geçerken. Bende onunla aynı fikirdeydim. Hem ben mutluydum. Neden ağlayayım mı? Dakikalar geçti ve en sonunda pes edip dönmeyi bıraktılar. Kına yakılmasını istemediğim için yakılıyormuş gibi yaptık. Danslar ettik ve daha çeşitli birkaç şey daha yaptıktan sonra kına gecesi sonlanmıştı. Yarın ise düğün günüydü. En heyecanlı gündü. Asıl eğlence yarın başlıyordu.
*
Düğün günü gelip çatmıştı. Telaş içerisinde uyanmış ve yine aynı ekip, saç ve makyajımızı yaptırmak için kuaföre gidip gelmiştik. Önce gelin alma olacaktı, oradan da düğün salonuna geçecektik. Kızlarla yine aynı odada, aynı şekilde dizilmiş, Urazların gelmelerini bekliyorduk. Ben yine endişe ve korku içerisindeydim. Kızlar da beni sakinleştirmeye çalışıyorlardı.
“Kızım birkaç saat dayan, her şey bitecek.” Dedi Ayza yanımdan. Semra Ayza’nın yanına geldi.
“Ayza gel biz seninle bir aşağıyı kontrol edelim.” Dedi. Ayza başını salladı ve birlikte aşağı indiler. Misafirlere bakacaklardı. Bende hala endişeyle ne yapacağımı bilemez haldeydim. Biraz sonra yine davullar çalınmaya başlanmıştı. Gözlerim fal taşı gibi açıldı ve cama koştum. Geliyorlardı!
“GELDİLER!” diye bağırdım.
“Tamam sakin. Ayza ve Semra’yı çağırın!” dedi Beliz. Mercan hemen odadan çıkıp merdivenlerin yanına gidip bağırdı.
“Semra! Ayza! Koşun haydi!” diye bağırdı. Semra ve Ayza da geldiğinde ben hızlıca Mercan’a döndüm.
“Haydi aşağı inmemiz lazım zaten neden çağırdık ki kızları?” herkesin beyni durmuştu. Hep birlikte aşağı indik.
Babam hapisteydi. Belime kuşağı dayım bağlayacaktı. Dayım beni merdivenin sonunda bekliyordu. Dışarıdan da davul sesleri gelmeye devam ediyordu.
“Gel bakalım kızım.” Dedi gülümseyerek. Annem de oradaydı. Belime kuşağı bir kere bağlayıp çıkardı. İkinci kez de aynı şeyi yaptı. Üçüncüsünde çıkarmadı. Belime bağladı.
“Hep mutlu ol canım benim.” Dedi ve birbirimize sarıldık. Annem çaktırmadan ağlıyordu.
“Arif, tamam yeter. Haydi çık kızım. Uraz bekler.” Dedi annem. Ona gülümsedim ve kapıya döndüm. Mercan önüme geçti.
“Bir dakika!” dedi. “Bekleyin biraz eğlenelim.” Dedi ve kapıyı hafifçe araladı. Uraz kapının tam önündeydi. Herkes mutlu şekilde dans ederken o endişeli bir şekilde bekliyordu. “Enişte kapıya bir şey sıkışmış açılmıyor ki ne yapsak?” dedi alayla. Kapının arasından Uraz’ı gördüm. Yüzünü iki elinin arasına aldıktan sonra:
“Ya böyle bir gelenek yok! sandık almada durdunuz zaten. Yetmez mi?” dedi sinirle.
“Benim geleneklerimde var! Pamuk eller cebe.” Dedi Mercan. Bende arkalarından onları izlerken kıkırdıyordum.
Mercan’la Uraz, en az beş on dakika o şekilde tartışıp konuştuktan sonra, Uraz’ın verdiği para yeterli olmuştu. Kapı açıldığında ona doğru yürüdüm. Uraz’ın gözleri ilk olarak saçlarıma kaydı.
“Saçların çok güzel olmuş.” Dedi parlayan gözleriyle. Gülümsedim.
“Sarı ve dalgalı bir saç işte.” Dedim. Uraz kafasını iki yana salladı.
“Rapunzel’i kıskandıracak güzellikte dalgalı bir sarı saç.” Dedi ve elimi tuttu. Kalbimin çarpmasını göz ardı etmeye çalışıyordum ama biraz zor oluyordu.
*
“Abi istek şarkı yapabiliyor muyuz?” diye bağırdı Mete şarkıyı çalan adama.
“Oh be! şu an için doğmuş gibiyim!” dedi Beliz. Ayza da onu onayladı. Hep birlikte haraketli şarkılarda dans ediyorduk.
“Mete! Hani o harika figürlerin nerede?” dedi Uraz yanımda dans ederken.
“Onlar benim özel hareketlerim. Herkes görmez!” dediğinde Uraz alayla dudaklarını büküp kafasını salladı.
“İnci yandaki kameraya el salla ileride çocuklarınıza gösterirsiniz.” Dedi teyzem yandan. Bir anda mutluluğum silindi. Uraz bir bana bir de teyzeme baktı. Teyzem ne olduğunu anlamamıştı ancak benim içimde oluşan duyguyu bir ben bir de Uraz bilirdi.
“İnci gel.” Dedi Uraz hala mutluymuş gibi davranarak. Uraz beni gelin odasına götürdüğünde gözyaşlarımı tutamamıştım. Oradaki koltuğa oturdum.
“Ben herkesin gözünde eksik kalacağım.” Dedim ağlarken. Uraz kaşlarını çattı.
“Hayır. Hayır güzelim benim saçmalama.” Dedi ve bana sarıldı. Dakikalarca hiçbir şey konuşmadan sarıldık.
“Üzülme. Biz de kimsesiz bir çocuğu kurtarırız belki. O da kendini yetersiz hissediyordur. Birbirimizi tamamlarız. Olmaz mı?” dediğinde ona daha sıkı sarıldım. Biz hep ikimiz olacaktık. Bir çocuğumuz olmayacaktı. Bir torunumuz da…
En sonunda duygularımızı kontrol altına almıştık ve salona geri dönmüştük.
Takı zamanı gelmişti. Herkes sıraya geçmişti ve takılarını ellerine almışlardı. En önde de Bartu vardı.
İğneyi Aren tutuyordu.
“Ben dedim tam altın takacağım kardeşime ve yengeme diye” dedi ve göz kırparak ve ikimize de birer tam altın taktı.
“Vay!” dedi Uraz ona bakarak.
“Ne sandın?” dedi ve sıradan çıktı. Komik çocuktu.
Takı töreni iyice sıkıcı olmaya başlamıştı.
En sonunda bitmişti. İkimiz de bezmiştik ancak sonunda bitmişti. Düğün bitmek üzereyken kapıdan içeri genç, bizim yaşlarımızda bir çocuk girdi. Bize doğru geldi.
“Selam. Siz mi evleniyorsunuz?” dedi Uraz’la bana bakarak. Uraz tek kaşını kaldırdı.
“Yok kardeşim bak şu yandaki teyzeyle amca evleniyor.” Dedi. Uraz’ın koluna dokundum.
“Neyse. Allah mesut etsin. Aren burada mı?” diye sordu.
“Sen ne yapacaksın onu.” Demiştim ki arkamdan Aren geldi.
“ARAL!” dedi şok içerisinde. Hepimiz ikisine de baktık. “Seni ne işin var burada? Neden geldin?” deyip Aral’ın yanına geçti.
“Seni özledim. Göreyim dedim.” dedi masumca. Biz ise ikisine de gülüyorduk. İkisi bir masaya oturup konuşmaya başladılar. Aren çok mutluydu. Bu Aral denen çocuk sayesinde miydi bu mutluluğu? Aren’e birileri iyi geliyordu. Kimdi bilmiyorum ama birileri onu mutlu ediyordu. Yoksa böyle olmazdı.
Çiçek atma zamanı gelmişti. Tüm kızlar Aren ve Aral’ın oturduğu masanın önüne dizilmişti. Bende onların önündeydim. Bir şarkı çalıyordu ve ben hem dans ediyor hem de sanki çiçeği atıyormuş gibi yapıyordum. Bir kere kandırmaca yaptım. İki kere yaptım. Üç kere yaptım ve en son dördüncüsünde çiçeği arkaya fırlattım. Kimin tuttuğunu görmek için hızla arkamı döndüğümde tüm kızların açılıp, Aren’i izlediklerini gördüm. Aren ise şok içerisinde kucağındaki çiçeğe bakıyordu. Herkes gülümsedi. Ben de dahil. O çiçek onun kısmetiydi.
Düğün sonlanmıştı. Yoğun bir hayatımız vardı ancak artık bu yoğunluk çok daha hafifliyordu. Her şey sonlanmıştı belki de. Atlatmıştık. Sırtımızdaki o yükler artık yoktu. Bizi hiçbir şey yıkamazdı. Yıkamayacaktı çünkü biz birlikteydik. Ayrı ayrı olsak belki ikimiz de alt edebilirlerdi. Ancak ikimiz olduğumuz sürece bizim yanımıza dahi yaklaşamazlardı. İnci Soykan daha güçsüzdü. Ama İnci Aksan hiç de öyle değildi. Bugünden bugüne İnci Aksan’dım. Beni kimse yenemezdi. Hiç kimse.
(Birkaç Hafta Sonra)
Biz evimizi almıştık. Hani hikayemizin başında demiştim ya:
“Bir daha ailem olmayacak.” Diye. Ancak artık ailem olmuştu.
Bahçeli kocaman bir evimiz vardı. İçinde de kedi, ben ve Uraz vardık. Huzurlu bir hayatın başlangıcındaydık. O entrikalı yaşamdan çok daha uzaklardaydık. Biz bizeydik. Sitedeki evlerden sadece Uraz’ın evini satmıştık. Babalarımızın birlikte yaşadığı evi, yani benim evimi satmamıştık. Hem oraya gidince eskileri hatırlamak hem de orada bir izimizin olmasını istediğimiz için satmamıştık ve hiçbir zaman da satmayacaktık. İçinde modern mobilyaların olduğu, bahçesinde havuzu olan büyük bir villa almıştık. Düğünden gelen altınlar, krediler, Uraz’ın biriktirdikleri, benim biriktirdiklerim, benim altınlarım ve annelerimizin de yardım ettikleri parayla bu evi alabilmiştik. Biliyordum, biz Uraz’la birbirimizi tamamlıyorduk. Bu klişe cümleyi çok normalleştirmişlerdi ama bence bu kadar normalleştirmemeliydiler. Çünkü biz tam anlamda Uraz’la birbirimizi tamamlıyorduk. Tek başımıza olsak yarımdık. Bir araya gelince ise bir bütün oluyorduk. Bunu en başlarda da belki anlamıştık ama dile getirmemiştik. Çünkü getiremezdik. Birbirimiz ile düşmandık neredeyse! Karşı karşıya gelip normal bir şekilde tek bir cümle dahi kuramıyorduk. Çocuklaşıyorduk. Küs iki kardeş gibi.
Ama kurtulmuştuk ve birbirimizi bulmuştuk.
Çardağımı bırakıp başka bir eve taşınmıştım. Orada Uraz’la karşılaşmıştım ki bu en büyük şansımdı.
Ancak en sevdiklerim bana ihanet etmişti. En yakın arkadaşım bir hasta çıkmıştı. Babam bir katil çıkmıştı. Bir sürü insan öldürülmüştü. Annem ölümden dönmüştü. Hafıza kaybı yaşamıştım. Arkadaşlarım gitmişti. Merve gitmişti. Semra’yı kötü birisi sanmıştım ama asıl kötü en çok güvendiğim kişi olan Ahsen çıkmıştı. Daha neler neler…
Ama bunların hiçbirinde dibe vurmamıştım. Tükenmemiştim. Hep direnmeye ve savaşmaya devam etmiştim. Uraz da en az benim kadar ağır şeyler yaşamıştı.
Küçücük bir çocukken zorla, annesiyle memleketine gitmek zorunda kalmıştı. Orada sırf benimle aynı yerde olabilmek için o şartlarda paramedik olmuştu. İstanbul’a atanıp kendi parasıyla benimle aynı siteden ev almıştı. Çok söylemek istediği sırları bana söyleyememişti. Üvey kardeşleri olduğunu ve ölen babasının annesini aldattığını öğrenmişti. Belki benim bilmediğim ve aklıma gelmeyen daha bir sürü şey…
Ama yine birlikteydik, tekrar beraberdik.
“Uraz! Haydi annenler bekliyor.” Dedim üst kattaki Uraz’a.
“Geldim güzelim!” diye seslendi Uraz ve biraz sonra aşağı geldi. Uraz’ın annesini ve teyzesini ziyarete gidiyorduk. Afyon’a. Köye. Zaten sadece bir gece kalıp geleceğimiz için Duman’a gerektiği kadar mama ve su koyup çıktık.
Arabaya bindik ve havalimanına doğru yola çıktık.
Havalimanına vardığımızda yine uçağa geç kalmıştık. Koşa koşa uçağa bir şekilde yetiştik ve yerlerimizi aldık.
“Bakalım köye ayak uydurabilecek misin?” dedi Uraz uçaktaki yerimizi aldığımızda.
“Neden uyduramayayım? Gayet basittir. Ne olabilir ki?” dedim ve arkama yaslandım.
“Umarım dediğin gibi olur.” Dedi Uraz yanımda kıkırdarken.
“Gülmesene ya! Neye gülüyorsun? Ne var sanki? Hiç mi köye gitmedim ben?” dediğimde biraz kendimi sorguladım. En son küçükken babaannemlerin köyüne gitmiştim ama bunu asla Uraz’a söylemezdim. Yoksa benimle dalga geçerdi.
“Peki tamam. Senin dediğin gibi olsun.” Dedi Uraz önündeki meyve suyundan içerken. Kaşlarımı çattım.
“Evet öyle!”
(Afyon/Boyalı Köyü)
“Uraz! Beni hemen buradan almazsan öleceğim ve bir daha beni göremeyeceksin!” dedim inekten süt sağmaya çalışıp düşmüş durumdayken.
“İnci ne yapıyorsun sen orada?” dedi Uraz telaşla ve beni tek hamlede kucağına alıp ahırdan dışarı çıkardı. Ben ise altıma giydiğim şalvarı çıkarmıştım ve kendi siyah taytımla kalmıştım. Derin bir nefes alıp verdim ve:
“Annen beni oraya soktu ve terk edip gitti!” diye bağırdım. Uraz benim bu halime gülüyordu. Kaşlarımı çattım.
“Sana demiştim buraya ayak uyduramazsın diye güzelim.” Dediğinde omzuna vurdum.
“Sus konuşma!” deyip köy evine girdim ve Uraz’la bana ayrılan odaya gidip üstümü değiştirdim. Daha da sakinlediğimde aşağı indim. Efsun teyze de bu halime gülüyordu. Aşağıdan güzel yemek kokuları gelmeye başlamıştı.
“Kızım bak size tarhana ve sarma yaptık. Mis gibi yeriz birazdan.” Dedi Efsun teyze. Bir yandan da ablası yanda sarmaları sarıyordu.
“Ay inanamıyorum. Ellerinize sağlık her şey çok güzel görünüyor. Yardım iste misiniz?” diye sorduğumda ikisi de başını olumsuz anlamda iki yana salladı. Biraz sonra da bahçeden Uraz seslendi.
“İnci bir gelebilir misin?”
“Geliyorum!” dedim ve Efsun teyzeye gülümseyerek dışarı çıktım. “Söyle bakalım Uraz Bey(!)” dedim yanına giderken.
“Sana çok özel bir şey göstermek istiyorum. Aslında buraya gelmek istememin en büyük nedeni de buydu.” Yandaki küreği alıp bir elma ağacının dibini kazmaya başladı. Kazarken:
“İnci hatırlıyor musun? Çok küçükken biz Afyon’a geldiğimizde biz seninle telefonda konuşmuştuk bir gün. Ben annemin telefonundan senin annenin telefon numarasını görüp aramıştım ve sen açmıştın.” Dediğinde her şey bir anda gözümde canlandı.
“Şimdi sizin orada bahçeniz varsa gömsene en sevdiğin oyuncağı bir ağacın dibine. Ben de gömeceğim. Eğer büyürsek ve birlikte olmayı başarırsak bu oyuncakları ağaçların dibinden çıkaralım, sonra da birlikte anne ve babalarımız gibi evlenirsek evimizin en baş köşesine koyarız bu oyuncakları. Olur mu?”
Böyle demiştim ona. Ben toprağa, Uraz’ın bana aldığı pembe renkli, küçük bir bebeği gömmüştüm. Uraz da mı gerçekten beni dinleyip gömmüştü?
“Şimdi o oyuncakları çıkarma vakti İnci.” Dedi gülümseyerek ve kürek bir sertliğe denk geldiğinde durup elleriyle kutuyu topraktan arındırdı. Kutuyu açtığında, içinden benim çok küçükken ona doğum gününde aldığım oyuncak araba çıktı.
Unutmamıştı. Yıllar geçse de unutmamıştı ve biz gerçekten birlikte olup onu buradan çıkarmayı başarmıştık. Sıra benim gömdüğümdeydi.
BÖLÜM 25
MUCİZELER
Bu akşam yılbaşı akşamıydı. 2025 yılına giriyorduk. Ancak bugün kendimi oldukça yorgun ve sıkıntılı hissediyordum. Midemin bulantısı asla dinmiyordu. Hatta bir an hamile olabileceğimi bile düşünmüştüm…
Test bile yapmıştım ancak sonuç tabii ki negatifti. Ne bekliyordum ki? Ama artık içinde bulunduğum durum dayanılmaz bir hal almıştı ve ben dün nöbetten çıkıp eve geldiğimden beri bu böyleydi. Uraz, Mete ve Bartu’nun yanına gitmişti. Hiçbir şeyim olmadığına onu inandırmıştım ve evden göndermeyi başarabilmiştim. Daha dayanacak gücüm kalmamıştı. Mideme saplanan garip hisler vardı. Kusmamı da dindiremiyordum.
Beş dakika önce zorlukla Aren’i aramıştım ve hemen geleceğini söylemişti.
Tam altıncı dakikada kapı çaldı. Aren gelmiş olmalıydı. Güçlükle yerimden kalktığımda, kapıya doğru ilerledim ve en sonunda kapıyı açtım.
“İnci! Neler oldu sana?” dedi Aren belimden tutup bana destek olarak.
“Bilmiyorum. Sadece hemen hastaneye gitmemiz gerektiğini biliyorum.” Dedim ve bu sözlerim üzerine Aren hemen başını salladı.
“Kimliğini al haydi, hemen hastaneye gidiyoruz. Hatta sen alma. Yerini söyle ben alayım.” Karşıdaki demirde asılı olan çantayı gösterdim.
“Orada.” Dedim. Aren hemen gidip çantayı aldı ve geri yanıma geldi. Beni arabasının ön koltuğuna bindirip emniyet kemerimi taktı. Kendisi de koşarak sürücü koltuğuna geçti. Arabayı çok hızlı kullanıyordu. Ben kendimi daha iyi hissediyordum ama arabada sarsıldığımız için kusma hissim daha da artmıştı.
Sonunda hastaneye vardığımızda arabadan inip hastaneye yürüdük. Şansımıza hastane oldukça boştu ve sıra beklemeden doktorun odasına girdik. Şikayetimi tam olarak doktora tarif ettim.
“Hamilelik testi yaptınız mı?” diye sordu doktor hanım.
“Evet yaptım. Negatif çıktı.” Dediğimde başını iki yana salladı.
“Bir de burada yapalım.” Dediğinde kalbim güm güm atmaya başlamıştı. Elim karnıma gittiğinde ne yapacağımı bilmiyordum. Aren de endişe ve şok içerisinde olanları izliyordu. Doktor, elime benim yaptığımdan daha farklı bir test verdi.
Korkuyor muydum? Endişeleniyor muydum? Yoksa yine yanılmaktan mı korkuyordum?
Benim çocuğum olamazdı. Biliyordum. Ama beklemekten de vaz geçmiyordum.
Testi yaptım ve doktora götürdüm. Doktor garip garip fotokopiler çıkardı ve beni bir şeyler çektirmeye gönderdiler. O görüntüleri de çıkardı ve bizi tekrar odasına çağırdı. Şok olmuş bir şekilde elindeki fotokopilere ve görüntülere bakıyordu.
Yine başlıyorduk. Ölecek miydim? Amansız bir hastalığa mı yakalanmıştım? Artık kabullenecektim. Başka çarem yoktu.
“İnci Hanım…” dedi doktor. “Diyeceklerimden dolayı lütfen endişelenmeyin ve sakin kalmaya çalışın.” Dedi. Aren anlamaz gözlerle doktora bakarken ben oradaki sandalyelerden birine oturmuş, kaderimin açıklanmasını bekliyordum. “İnci Hanım. Siz, hamilesiniz.”
Midemin bulantısı kesildi. Baş dönmem durdu. Bacaklarım beni yukarı kaldırdı. “Hamilesiniz.” Dedi bana. “Hamilesiniz.” Ben hamileydim. İçimde bir can vardı. Hayallerim imkanız kalmayacaktı. İmkansızları imkanlarımıza dahil etmiştik. Tam bitti dediğimde başlamıştı hayatım. Ben anne olacaktım. Mucize gerçekleşmişti ve imkânsız dediğimiz şey imkanlara dönüşmüştü. İçimdeki hislerin kelime anlamı yoktu. Belki annelik içgüdüsü denirdi beldi de başka bir şey…
Öyle bir histi ki bu, içimde kopan fırtınaları dindirip güneş açtırmış gibiydi.
Ellerim karnımı sardı. Dolan gözlerimle Aren’e baktım. Onun da gözleri dolmuştu.
“Anne oluyorum ben.” Dedim kısılmış sesimle. “’Anne’ diyecek bana. ‘Anne.’” Dediğimde ayağa fırladım ve Aren’le sımsıkı sarıldık. İkimiz de belki bu anı bekliyor gibiydik. En çok Aren istemişti benim anne olmamı.
Babamın elimden aldığı o bebek, dünyaya gelecekti. Ne olursa olsun gelecekti.
(Saatler Sonra)
Aren’le eve gelmiştik. İkimiz de öyle mutlu, öyle duyguluyduk ki elimiz ayağımız titriyordu. En çok da benim. Uraz’a nasıl söyleyeceğimizi planlıyorduk.
Sanırım tam yılbaşına girerken söylemek istiyordum. Aren de üstümüzde bir konfeti patlatırdı.
Saat 20.24’tü ve Uraz’a Aren’in bizde olduğunu, orada kim varsa toplayıp getirmesini söylemiştim. Sitedeki kızları da çağırmıştım. Ayrıca Aren, yeni sevgilisi Aral’ı da çağırmıştı. Onların da çok stratejik bir tanışma hikayesi vardı. Kuzenlerinden birisinin arkadaşıymış, kutu oyunu oynarken odaya girmiş ve öyle tanışmışlar. Bu kadar. Devamı yok. Devamı sadece aşktı.
Kırk dakika gibi bir süre sonra hem kızlar hem Urazlar eve gelmişlerdi. Sadece bahçemizdeki havuzun başında kendi kendimize yılbaşına gireceğimizi sanıyorlardı. Ama asıl mucizeden haberleri yoktu. Bahçeyi onlar gelene kadar güzelce süslemiş, yılbaşı ağacımızı da koymuştuk. Kocaman bir bahçe koltuk takımımız olduğu için oturmayla ilgili problem çekmezdik.
“Ay ne iyi oldu da toplandık burada. Ne güzel birlikte gireceğiz yılbaşına.” Dedi Mercan. Herkes onu başıyla onayladı.
“Kesinlikle çok iyi oldu.” Dedi onun ardından Ayza. Dakikalarca, belki saatlerce muhabbet ettik. En sonunda saatler 23.50’yi gösteriyordu. Telaştan terlemeye başlamıştım. Aren beni gözleriyle sakinleştirmeye çalışıyordu. Sakinleşmek için söze girdim.
“O zaman yılbaşına dansla girmeyelim mi?” diye sordum. Herkes bunun çok iyi bir fikir olacağını düşünmüştü.
“Haydi o zaman şarkılar Zümra’dan ve Semra’dan.” Dedi Bartu. Çünkü onların dans edecekleri partneri yoktu. Ayza, Bartu’yla, Mercan, Mete’yle, Aren de Aral’la dans ediyordu. Ben de Uraz’la. Zümra ve Semra şarkıyı açıp birbirleriyle dans etmeye başlamışlardı. Beliz yoktu çünkü o yılbaşını ailesiyle geçireceğine dair onlara söz vermişti. Ve işte geri sayım başlıyordu. Ben ise ölecek gibiydim. Otuzdan geriye başladı geri sayım. Dans etmeyi bırakıp herkes geriye saymaya başladı. Son yirmi saniye kalmıştı. Derin bir nefes aldım. Hayır, bayılmayacaksın İnci!
“On!” diye girdik.
“Dokuz!”
“Sekiz!”
“Yedi!”
“Altı!”
“Beş!”
“Dört!”
“Üç!” ölecek gibiydim.
“İki!” geliyordu.
“Bir!” haydi bakalım.
“BEN HAMİLEYİM!” dediğimde herkes bir anda sustu. Kafamızda bir konfeti patladı ama Uraz neye uğradığını şaşırmıştı. Herkes ağzı açık şekilde bana bakıyordu. Ben ise sadece Uraz’a…
Kızlar bir anda sevinçten zıplamaya birbirine sarılmaya başlamıştı. Uraz ise kısık sesle:
“Ne?” demişti. Gülümsedim. Gözlerim dolarken gülümsedim ve doktorun yaptırdığı testi cebimden çıkartıp ona gösterdim.
“Hamileyim.” Dedim tekrardan. Uraz kendine geldiğinde:
“Ne? Lan Mete sende duydun mu? Yoksa ben hayal mi görüyorum?” dedi o da gözlerinin dolmasını engelleyemezken. Mete’nin ağzı açık bir şekilde buraya baktığını gördüm.
“Bende duydum abi.” Dedi.
“İNCİ! BEN BABA MI OLUYORUM?” dedi saçma sapan hareketler yaparken. Kafamı onaylar şekilde sallarken herkes çığlıklar atmaya başladı ve Uraz da:
“Baba oluyorum! Sen de anne oluyorsun! Biz imkansızı başardık! İnci, biz aile oluyoruz!” diye bağırdı ve bana sarılıp kucağında döndürdü ve belki defalarca öptü.
“Lan bende amca oluyorum!” dedi Bartu.
“Bende teyze olacağım!” dedi Zümra. Herkes bir şeyler diyordu ama biz hiçbirini duymuyorduk. Uraz’la öyle saçma hareketler yapıp seviniyorduk ki ne yaptığımızı biz de bilmiyorduk.
İmkânsız diye bir kavram yoktur. Hiçbir zaman da olmayacaktı. Biz kazanmıştık. Artık şüphem yoktu. İnsan bedeni ve zihni öyle bir şeydi ki, bir şeyi nasıl düşünürsen öyle oluyordu. İlk zamanlar umutluydum. İstediğim mesleğe ulaşmıştım. Sonra ümidimi kaybetmiştim ve başıma gelmeyen kalmamıştı. Şimdi büyümüştüm. Olgunlaşmıştım ve çok değişmiştim. Eskisi gibi değildim. Hisleri kelimeyle anlatamazdım ama gerçekten beni içten bir şekilde bu ana kadar dinlediyseniz neler hissettiğimi anlamış olmalısınızdır. Beni anladığınıza öyle eminim ki. Teşekkür ederim. Biz sona yaklaşmıştık. Ya da asıl hikayemizin başlangıcına…
BÖLÜM 26
FİNAL
Evet, yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik değil mi? Siz benim hikayemde yer almak istediniz ve sayfalarca beni dinlediniz. Hislerimi ve duygularımı benimle yaşadınız. Size büyük bir borcum var. O zaman, biraz mutlu olsak? Olmaz mı?
(4 Yıl Sonra)
“Ecrin, dur bebeğim baban şimdi bırakacak seni anneannene.” Dedim üç yaşındaki kızımı giydirirken. Kızımız olmuştu ve adı Ecrin’di. Ecrin ismi, “Allah’ın hediyesi” anlamına gelmekteymiş. O bizim en büyük mucizemiz ve hediyemizdi. Bu yüzden bu ismi uygun görmüştük.
Uraz’ın arabası evin önüne yanaştığında hemen Ecrin’i de alarak dışarı çıktım. Hemen kızımı arka koltuktaki bebek koltuğuna bindirdim ve emniyet kemerini de taktım. Bende öne, Uraz’ın yanına geçtim.
“Hoş geldiniz güzellerim!” dedi Uraz ikimize bakarken. Bir yandan da arabayı çalıştırıyordu. Uraz’la çok istediğimiz bir şeyi yapacaktık ve bunun için Ecrin’i anneme bırakacaktık. Ecrin araba giderken arkadan konuştu.
“Baba, şarkı aç.” Dedi. Tabii daha tam konuşamıyordu ama biz anlıyorduk.
“Açayım tabii kızım.” Dedi ve radyoyu açtığında karşımıza çıkan müzik ikimizin de gülümsemesine sebep oldu.
“Dünyanın en güzel kızı,
Hem kalpsiz hem kalp hırsızı,
Göremezsem o güzel yüzünü öleceğim…”
Artık bu şarkı gerçekten bizim şarkımız olmuştu. Yıllar da geçse aynı şarkı, aynı arabada ve aynı radyoda bize denk geliyordu. Peki o zaman. Bu bizim şarkımızdı. Bizi böyle hatırlayın…
Dünyanın en güzel kızı şarkısıyla…
Eve vardığımızda Ecrin’i anneme bıraktım ve arabaya geri döndüm.
“Her şeyin başladığı yere gidiyoruz.” Dedim kafamı Uraz’ a çevirerek.
“Ya her şey tekrar başlarsa?” diye sordu gülerken.
“O zaman biz de tekrar yaşarız. Ne var yani? Bu sefer birlikte oluruz. Fena mı olur?” dedim kıkırdarken. Uraz da hayranlıkla beni izliyordu. “Sür şu arabayı Uraz.” Dedim sahte bir kızgınlıkla. Uraz sırıtmasını bozmadan arabayı sürmeye koyuldu.
Belki yarım saatlik bir yol gitmiştik ve en sonunda o tabelayla karşılaşmıştık. “Yaşam Sitesi” Uraz arabayı park etti ve ikimiz de buna hazır olup olmadığımızı düşündük. En sonunda arabadan indik. Ve işte. Burasıydı. Her şeyin başlangıcı olan yer bu siteydi. Ne yaşarsak yaşayalım en son kendimizi burada bulmuştuk.
Saat gecenin 23.14’üydü ve biz havuza bakıyorduk. İlk tanışmamız buradaydı.
Aynen şöyle olmuştu:
“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye bağırdım.
“Hanımefendi kusura bakmayın acelem vardı yeni taşınıyorum buraya da.” Dedi adam. Daha sonra sanki bende bir şey dikkatini çekmiş gibi gözlerime baktı.
“Bende dün taşındım beyefendi! O zaman tut elimi çıkar beni.” Dedim. Adam elini uzattı. Şimdi görürsün sen pislik!
“Üzgünüm beyefendi daha yeni taşındım da.” Dedim ve onu da suyun içine çektim. Adam da suyu boyladı. Kafasını sudan çıkardığında bağırmaya başladı.
“Ne yapıyorsun kızım sen, manyak mısın?” dediğinde alayla kahkaha attım.
“Ben mi manyağım? Aynen canım suya kendimi ben attım zaten!”
Böyle tanışmıştık. Tam sitenin dışında kaçırılmıştım. Bu sitede Uraz’la milyon tane kavga etmiştik. Ve şimdi yüzüklerimiz parmağımızdaydı. Evlenmiştik.
El ele tutuşup, havuza doğru ilerledik.
“Burada başladı değil mi her şey?” dedim havuza bakarken.
“Acaba yine başlar mı?” Dedi Uraz bana bakarken. Kaşlarımı çatarak anlamaz gözlerle ona baktım.
“Nasıl yani?” dedim. Uraz masumca gülümsedi.
“Şöyle yani.” Dedi ve beni kucağına aldığı gibi havuza atladı. Havuza düşmüştük. Her şey ilk anki gibiydi. İlk yaşadığımız o anki gibi. Sudan çıktığımızda hem çok mutluydum hem de şok içerisindeydim.
“Delisin sen!” dediğimde beni suya bıraktı.
“Deliyim! Evet biz deliyiz!” dedi. Kahkahalar atmaya ve eğlenmeye başladık. Daha sonra, biz havuzda eğlenirken, yandan bir sürü halinde ve ellerinde su tabancalarıyla gelen ekibimizi gördük.
“Hayda! Bizsiz mi?” dedi Mete ve hepsi bir anda bize su sıkmaya başladı. Biz şaşkınlıkla ve tatlı bir heyecanla sudan çıkmaya çalışıyorduk. Ayza yanıma gelip elini bana uzattı. Onun elini tutup sudan çıktım ve bende elimi Uraz’a uzattım.
“Aşkım, saçmalama beni tutmaya çalışırsan sende suyu boylarsın.” Dedi Uraz ve kendini sudan çıkardı. Bartu ona da bir su tabancası uzattı. Ayza da bana bir tane verdi ve bir anda ortalık karmaşaya döndü. Bartu bir Ayza’ya, bir de Uraz’a su sıkıyordu. Mercan herkese bir anda uzaktan su sıkıyordu. Ben ise önümü bile göremediğim için kime sıktığımı bilmiyordum. Zümra ve Semra aynı anda:
“Haydi deve güreşi!” diye bağırdılar. Herkes bir anda bu düşünceyi onaylayıp su tabancılarını bir yerlere fırlattılar ve havuza atladılar. Uraz da yine beni kucağına alarak atlamıştı. Zümra ve Semra da el ele tutuşarak atlamışlardı.
Ben, Uraz’ın omzuna, Ayza, Bartu’nun omzuna, Mercan, Mete’nin omzuna, Zümra, Semra’nın omzuna bindi. Aren tek kalmıştı. Daha sonra suya birisi atladı ama ilk an hiçbir şey anlamamıştık. Atlayan kişi sudan çıktığında bunun Aral olduğunu gördük.
Aren sevinçle onun yanına gitti.
“Ben geldim!” dedi Aral.
“Ya bu çocuk neden her yerden Pokemon gibi çıkıp duruyor.” Dedi Uraz kısık sesle.
“Uraz, aşkım sus duyacak çocuk.” Dedim bende kısık sesle.
Aren de Aral’ın omzuna bindiğinde üçten geriye saydık ve oyun başladı. Daha ilk saniyede düşen kişi Ayza oldu.
“Bartu!” diye bağırdı Ayza sudan çıktığında.
“Aşkım ama ne yapayım yani savaşan sensin!” dedi Bartu. Bunun üzerine Ayza onu boğmaya çalıştı.
Daha sonra Mercan ve Mete bize sataşmaya başladılar. Onlarla savaşırken bir anda hem ben hem de Mercan, suya düştük. Kafamı suyun üzerine çıkardığımda gülüyordum. Mercan da öyle.
Dakikalarca bitmeyen oyunun son iki çifti kalmıştı. Zümra’yla Semra ve Aren’le Aral. Kimin kazanacağını hepimiz çok merak ediyorduk. Asla kaybetmeyen iki gurup düşmemek için direniyordu.
En sonunda Aren öyle bir hamle yaptı ki, Zümra suya düştü. Kazanan çift sevinçle suyun içinde zıplıyor, eğleniyordu. Herkes havuza kıyafetlerle girmişti ama bu kimsenin umurunda değil gibiydi.
En sonunda herkes sudan çıkmıştı. Her şey bu kadar mıydı? Kısa bir hikayeydi ama öyle de güzeldi ki bizim hikayemiz…
“Bitti mi abi?” dedi Bartu.
“Bitti kardeşim.” Dedi Uraz. Ayağa kalktım.
“O zaman üç dediğimde “Bitti ve biz kazandık.” diyeceğiz tamam mı? Çünkü bu hikâyenin kazananı gerçekten de biziz.” Herkes heyecanla beni onayladı.
“Bir!”
“İki!”
“Üç!”
“BİTTİ VE BİZ KAZANDIK!” dedik ve Uraz araya girdi
“İnsanlık Namına”
Gerçekten de kazanan bizdik. Bitmişti. Acılar dinmişti. Silah sesleri yoktu. Ölümler yoktu. Kötülükler yoktu. Yaralar yoktu. Hepsi bitmişti. Gömdüğümüz oyuncaları evimizin en baş köşesine koymuştuk ve çocukluğumuz en baş köşede duruyordu. Anladık. Birbirimizi anladık ve yaralarını sardık. Ahsen yoktu. Ölmüştü. Mina ölmüştü. Kadir amca ölmüştü. Babam hapisteydi.
Ama bunların yanında, annem iyileşmişti. Beliz’in psikolojik sorunları düzelmişti. Birbirimizi bulmuştuk. Başka hiçbir yerde göremeyeceğimiz dostlara sahip olmuştuk. Hem de onca ihanete rağmen…
Eskisine nazaran daha olgundum. Sadece ben değil. Bu hikâyenin içinde kim varsa hepsi çok daha olgundu. Biz birbirimizi büyütmüştük.
Gözlerimizi kapatıp başımızı rahatça yastığa koyabiliyorduk artık. Bu bizim hikayemizin asıl başlangıcıydı. Siz sadece başlangıcımıza gide yolu dinlemiştiniz. Buradan sonrası bize aitti. Sadece ailem ve arkadaşlarım olacaktı. Tatlı tartışmalar ve bisiklet turları. Belki güzel bir tatil. Ya da kızımızın doğum günü heyecanı…
Bunlar olacaktı hayatımızda. Zordu. Çok zordu ama başarmıştık ve hep beraberdik. Onca yalanın ve yalancının arasından sağ salim sıyrılabilmiştik.
En önemlisi de bunları yaşarken birbirimize olan sevgimiz hiç azalmamıştı. Ne olursa olsun…
Çiçeklerimiz solmuştu. Biz de yeni tomurcuklar açmıştık. Gülün dikeni her yerimize batmıştı. Biz de o dikenlerden kurtulup açtığı yaraları iyileştirmeyi bilmiştik.
Bitmişti…
Her şey bitmişti.
Başka bir yaşamda, başka bir mutlu son. Biz bunu hak etmiştik.
O zaman bu hikâye, imkansızları imkanlarına çevirmek isteyen ve bunu başaracağına inanan herkese gelsin.
SON
