Yaratığın gözleri karanlığın içinde parlıyordu. Kimse hareket etmiyordu.
Ne öğrenciler ne öğretmenler ne de az önce kendinden emin konuşan yaşlı adam...
Herkes, arenanın kapısında duran o şeye bakıyordu. Ben de. Keşke bakmasaydım.
Çünkü yaratığın gözleri bir anda benden başka hiçbir şeyi görmüyormuş gibi doğrudan bana kilitlendi. Göğsümdeki sıcaklık yeniden yükseldi.
''Bu da ne böyle?'' diye fısıldadım.
Ateş yanıma ulaştı ve kolumdan tuttu.
''Buradan gitmemiz gerekiyor.''
Kolumu çekip kurtardım.
''Nereye gideceğiz? Ne oluyor burada? Herkes neden bana bakıyor? Birisi bana açıklama yapabilir mi artık?''
''Şimdi değil, Asrın.''
''Hayır, şimdi! Bir dakika önce sıradan bir öğrenciydim. Sonra ellerim alev aldı, kapı açıldı ve o şey bana varisim dedi! Ben kimsenin varisi falan değilim!''
Yaratık başını hafifçe eğdi. Ardından ağzını açtı. Duyduğum ses bir hayvanın sesine benzemiyordu. Sanki aynı anda onlarca kişi konuşuyordu.
''Kanını taşıyan kişi... Sonunda uyandı.''
'İçimde bir şey koptu.
''Ben seni tanımıyorum!''
Yaratık bir adım attı. Arenanın zemini sarsıldı.
''Fakat ben seni tanıyorum.''
Tam o sırada yaşlı adam bastonunu kaldırdı.
''Koruma çemberi!''
Yerdeki semboller bir anda parladı. Yaratığın etrafında altın rengi bir duvar yükseldi. Yaratık başını çevirerek yaşlı adama baktı.
Bir sonraki saniye, tek bir hareketle duvarı parçaladı.
Öğrenciler çığlık atarak kaçışmaya başladı. Mira kolumu yakaladı.
''Asrın, benimle gel!''
Bu kez itiraz etmedim.
Üçümüz arenanın çıkışına doğru koşmaya başladık. Arkadan taşların parçalanma sesi geliyordu. Bir şeyin duvarlara çarptığını, insanların bağırdığını duyuyordum.
Sonra bir çığlık daha yükseldi. Mira aniden durdu.
''Ateş!''
Arkamı döndüm.
Ateş birkaç metre geride kalmıştı. Yaratık, devasa pençelerinden birini ona doğru savuruyordu. Düşünmedim. Gerçekten düşünmedim. Sadece elimi uzattım.
''Ateş, dikkat et!''
Göğsümdeki sıcaklık bir anda patladı.
Avuçlarımdan fırlayan alevler havada kıvrılarak ilerledi ve Ateş'e ulaşmak üzere olan pençeyi sardı.
Yaratık kükredi. Ateş kendini yere atarak saldırıdan kurtuldu.
Bense ellerime bakakaldım.
Alevler parmaklarımın arasında dans ediyordu. Ama bu kez canımı yakmıyorlardı.
Aksine...
Sanki beni tanıyorlardı. Sanki yıllardır beni bekliyorlardı.
''Bu mümkün değil,'' diye fısıldadım.
Ateş ayağa kalktı. Bana baktığında yüzündeki şaşkınlığı gizleyemedi.
''Sen...''
''Tek kelime etme.''
''Ama sen az önce-''
''TEK KELİME ETME!''
Yaratığın kükremesi sesimi bastırdı.
Alevler bir anda söndü.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Başım dönüyordu. Göğsümdeki baskı dayanılmaz bir hâl almıştı.
Ateş hemen yanıma geldi.
''Asrın, bana bak.''
Başımı kaldırdım.
''Ben ne yaptım?''
Cevap vermedi.
''ATEŞ, BEN NE YAPTIM?''
Ellerimi tuttu.
''Sen kimseye zarar vermedin.''
''Ya verdiysem?''
Bakışları yumuşadı.
''O zaman da seni orada bırakmazdım.''
Nedenini bilmiyordum ama bu sözleri duyduğumda boğazım düğümlendi. Tam ona bir şey soracaktım ki arkamızdan bir ses geldi.
''Onu hemen buradan çıkarın!''
Yaşlı adam bize doğru yürüyordu. Cübbesinin bir kenarı yırtılmış, yüzü solmuştu. Gözlerini benden ayırmadan Ateş'e döndü.
''Onu koruma odasına götür. Kimseyle konuşturma. Özellikle de-''
adam sustu. Bakışları kapıya kaydı. Yaratık hâlâ oradaydı. Ama artık bize saldırmıyordu.
Başını eğmiş, beni izliyordu. Sanki bir emir bekliyordu.
''Özellikle kimle?'' diye sordum.
Yaşlı adam cevap vermedi.
''Açıklama istiyorum!'' diye bağırdım. ''Benim hakkımda ne biliyorsunuz?''
Adamın yüzünde acı bir ifade belirdi.
''Bilmememiz gereken şeyleri biliyoruz, Asrın.''
''Bu nasıl bir cevap?''
''Şimdilik alabileceğin tek cevap bu.''
Ateş ayağa kalktı ve elini bana uzattı.
''Gel.''
Elini tutmadım.
''Önce bana gerçeği söyle.''
Bana uzun uzun baktı. Sonra arkasına dönüp yaşlı adama seslendi.
''Profesör, bunu daha fazla saklayamazsınız.''
Profesörün çenesi gerildi.
''Bu senin karar verebileceğin bir konu değil.''
''Artık onun da kararı.''
''Henüz ne olduğunu bile bilmiyor!''
Ateş bir adım öne çıktı.
''Tam da bu yüzden bilmesi gerekiyor.''
İkisi birbirine bakarken içimdeki öfke büyüdü. Herkes benim hakkımda bir şeyler biliyordu. Herkes benden bir şeyler saklıyordu.
Ve ben, kendi hayatımda olup bitenleri öğrenebilmek için başkalarının iznini bekliyordum.
Yeterdi.
''Tamam,'' dedim.
İkisi de bana döndü.
''Ne tamam?''
''Ben gidiyorum.''
Ateş kaşlarını çattı.
''Nereye?''
''Buradan. Akademiden. Bu saçmalığın tamamından uzağa!''
Arkamı dönüp yürümeye başladım. Daha birkaç adım atmıştım ki profesörün sesi arkamdan duyuldu.
''Kapılar seni dışarı bırakmaz.''
Duraksadım. Yavaşça döndüm.
''Ne demek istiyorsunuz?''
Profesör gözlerini kapattı. Sanki söyleyeceği şeyin ağırlığı altında eziliyordu.
''Akademinin sınırlarından çıkmayı deneyebilirsin. Fakat bugün uyandırdığın şey sadece gücün değildi.''
Yutkundum.
''Peki neydi?''
Profesör gözlerimin içine baktı.
''Seni buraya bağlayan mührü de kırdın.''
Dünya bir an başıma yıkıldı.
''Ben buraya bağlı değilim.''
''Artık öylesin.''
''Hayır!''
Sesim arenada yankılandı. Tam o anda bileğimde bir yanma hissettim. Kolumu kaldırıp baktım. Derimin üzerinde ince, siyah çizgiler belirmişti. Çizgiler birbirine bağlanıyor, bileğimin iç kısmında küçük bir sembol oluşturuyordu.
Aynı sembolü daha önce görmüştüm. Nerede olduğunu hatırlayamıyordum.
Ama ona bakarken zihnimin derinliklerinden bir görüntü yükseldi.
Karanlık bir oda.
Ağlayan bir kadın.
Ve beni kucağında tutan bir çift el.
Ardından bir ses...
''Ne olursa olsun onu bulmalarına izin verme.''
Nefesim kesildi. Görüntü kayboldu.
''Ateş...''
Sesim titriyordu. Ateş hemen yanıma geldi.
''Bileğindeki sembolü daha önce gördün mü?''
Başımı salladım.
''Hayır. Ama... bir şey hatırladım.''
''Ne hatırladın?''
Gözlerim doldu.
''Bilmiyorum. Bir kadın vardı. Beni tutuyordu. Bir şey söylüyordu ama...''
Cümlemi tamamlayamadım.
Ateşin yüzündeki ifade değişti. Sanki uzun zamandır korktuğu bir şey sonunda gerçekleşmişti.
''Ne?'' diye sordum. ''Ne oldu?''
Ateş yavaşça bileğime baktı. Sonra bana öyle bir şey söyledi ki bütün düşüncelerim durdu.
''Asrın, senin buraya ait olmadığını biliyordum.''
Gözlerimi kırpıştırdım.
''Ne?''
''Fakat senin kim olduğunu bilmiyordum.''
Bir adım geri çekildim.
''Sen beni tanıyor musun?''
Ateş cevap vermedi.
''Ateş, bana cevap ver!''
Dudaklarını araladı ama tek kelime söylemedi. Çünkü tam o sırada profesörün arkasındaki duvardan bir ses yükseldi.
Tık.
Tık
Tık.
Hepimiz o tarafa döndük.
Duvardaki asılı duran büyük portrenin içindeki kadın, çerçevesinden dışarı bakıyordu. Solgun yüzü, uzun kızıl saçları ve tanıdık yeşil gözleri vardı. Benim gözlerimle aynı renkti gözleri. Kadın ellerini çerçevenin kenarına koydu. Bana baktı. Ve dudaklarından yalnızca üç kelime döküldü.
''Kızım, beni bul.''
Sonra portre karardı.
Ben olduğum yere yığıldım. Duyduğum son şey Ateşin sesiydi.
''Anne...''