Sular kirlenmişti. Kasabanın ırmağı bile pislenmiş ve zar zor içilecek hâle gelmişti. Herkes telaşlıydı. Kasabaya yakın pek az su kaynağı vardı ve ırmak su kaynaklarının en önemli olanıydı.
Kasabanın çoğu suyun birkaç güne temizleneceğini umut ediyordu ama içten içe herkes bunun olmayacağını biliyordu. Artık suyu filtreleyip içmek zorundaydık ve filtrelemek kolay bir iş değildi.
Eteğimin yan uçlarını eteğin belimdeki lastiğine geçirdim ve eğilip botlarımı çıkardım. Sağ tarafta duran tahta kovayı alıp ırmağa yürüdüm.
Suyun üzerinde yüzen yaprak ve başka pislikler vardı. Su düne göre daha berrak olsa da yine de filtrelenmeliydi.
Adımlarımı hızlandırıp suya girdim. Buz gibi olan su titrememe neden olsa da eğilerek kovayı suya daldırdım. Kovayı ağzına kadar doldurup ırmaktan çıktım. Irmak aşırı derin değildi ve dizlerimin altına geliyordu ama yine de eteğimin uçları ıslanmıştı çünkü tam olarak yukarı çekmemiştim.
Çıktığım an kovayı en yakındaki ağacın dibine bırakıp eteğimin uçlarını lastikten kurtardım. En azından bir kısmı ıslanmaktan kurtulmuştu. Irmağı ortak olarak kullandığımız için ırmağa her an biri gelebilirdi bu yüzden de eteği tamamen kaldıramıyordum ama ıslanmak neyse ki sorun ettiğim bir şey değildi.
Biraz zorlanarak da olsa çizmelerimi ıslak ayaklarıma geçirdim. Çizmelerin ıslak ayaklarım üzerindeki hissiyatı hoş olmasa da yapacak bir şey yoktu. Kasaba yoluna varıp eve gidene kadar böcekler ayaklarımı ısırır ve taşlar ayaklarıma batardı.
Kovayı ağacın dibinden alıp yola koyuldum. Irmak kasaba yolundan çok uzak sayılmazdı ama yakın da değildi o yüzden yürümem biraz zaman alacaktı.
Kendime dinlenecek zaman tanımadan kovayı eve doğru taşımaya başladım. Bir kolum ağrıyınca kovayı diğeriyle taşımaya başladım.
Kasaba yoluna varmam on beş dakika sürdü. Rekor sürem diyebileceğim bir süreydi çünkü daha önce yirmi dakikadan uzun sürede dönüyordum.
Kasabanın tanıdık topraklı ve taşlı yolundan eve doğru yürümeye başladım. Bizim evimiz kasabanın merkezinde ya da çevresinde değildi. Biz daha uç tarafta oturuyorduk bu yüzden de kasaba halkıyla pek de yakın değildik ama yine de dedikodular bizim de kulağımıza ulaşıyordu ve bu sayede habersiz kalmıyorduk.
Evi görünce hızlanıp hemen evin bahçesine girdim. Bahçe kapısını açtığım an köşedeki kulübede yatan Sam havladı ve onun boynundan zincirlendiğini fark ettim. Hemen elimdeki kovayı yere bırakıp Sam’in yanına koştum.
Sam’in zincirlenmesini istemiyordum ve bu yüzden onu her zaman özgür bırakıyordum ama belli ki birisi onu yine zincirlemişti.
Sam’in zincirinin bağlandığı tahtayı yerinden oynatmaya çalıştım ama işe yaramadı, zinciri de kıramazdım zaten.
Hiç tereddüt etmeden Sam’i ve kovayı arkamda bırakıp eve koştum ve kapıyı sertçe açtım. İçeride yemek masasında oturan Jack yerinden zıpladı. Evde içeri bakındığımda başka kimseyi göremedim ve sinirle yanına gidip elimi talepkâr şekilde uzattım.
“Anahtarı ver.”
Jack bana kaşlarını çatıp kendini doğrulttu ve “Neden bahsediyorsun?” diye sordu. Beni aptal zannediyordu ama değildim.
“Zincirin anahtarını bana ver.”
John bir süre yüzüme bakıp kararlığım gördükten sonra iç çekti ve arka cebinden anahtarı çıkarttı. Başını iki yana sallayarak “O köpek bir gün başına bela olacak.” dedi.
Onu dinlemeden arkama döndü ve kapıdan çıkarken “Onu bir daha zincirlemeye kalkışma!” diye bağırdım. John arkamdan cevap verdiyse de duymadım.
Sam beni görünce havladı ve ben elimle hareket yapınca sustu. Hemen Sam’in yanına eğilip boynundaki zincirin kilidini aradım. Kilidi buluna hiç beklemeden zinciri çözdüm ve Sam’i özgür bıraktım.
Sam özgür olmanın sevinciyle zıpladı ve kendi etrafında döndü. Gülümsedim ve kollarıma gelmesi için kollarımı açtım. Sam koşarak geldi ve üzerime atıldı. Ağırlığıyla geriye düşsem de kahkaha atarak yüzümü yalamasına izin verdim.
Bazen gerçekten beni bu dünyada seven tek kişinin o olduğuna inanıyordum.
Sam üzerimden kalkınca kafasını okşadım ve istediği yere gitmesine izin verdim. Geri dönecekti, biliyordum o yüzden bir yerlere gitse de sorun etmiyordum.
Sam koşarak bahçe çitinin üzerinden atladı ve gözden kayboldu. Ben de o gittikten sonra kolumu geriye doğru kaldırıp anahtarı fırlattım. Bundan sonra kimse onu zincirlemeye kalkışmayacaktı.
Anahtarı attıktan sonra yerde bıraktığım kovayı aldım ve çarpıp açtığım kapıdan evin içine taşıdım. John hâlâ sandalyede boş boş oturuyordu.
“Senin işin yok mu? Ekinler biçilecek. Kalk da onları biç en azından.”
John bana gözlerini devirip “Annem gibi konuşma. Ben senden büyüğüm” dedi. Ben de ona gözlerimi devirip “Bir yaş büyüksün ve ayrıca ben senden daha olgunum.” dedim.
John güldü ve alayla bana baktı. “Kendini olgun görmeye de başladın yani. Peki bunu nereden çıkardın?”
Ona gülümseyip kovadaki suyu tencereye boşalttım. “Azıcık paramızı kumarda yemediğimden çıkardım.”
John aniden elini masaya vurdu ve ayağa kalktı. Yanıma gelip beni kolumun üstünden sıkıca tuttuğunda gözlerindeki hiddeti gördüm.
“Haddini bil Lucy. Eğer benim hakkımda bir daha öyle konuşursan sonuçlarına katlanırsın. Seni de o aptal köpeğini de kapıya atarım. Beni kimse de durduramaz.”
O burnundan solurken ben de sinirliydim. Kazandığımız bütün parayı aptal bir oyuna kaybetmesi ve aç kalmamız onun suçuydu ve bunu hiç durmadan yapıyordu, akıllanmıyordu.
John gözlerime bir kez daha baktıktan sonra kolumu bıraktı ve yüzüme tükürdükten sonra evden çıktı. Bahçe kapısının çarptığını duyunca elimi taş tezgâha dayadım.
Sorunlu bir ailem vardı ama bir şekilde dayanıyordum, ayakta kalmayı başarıyordum. John muhtemelen yine kumar oynamaya gitmişti ve ekinler biçilecek halde kalmıştı. Onları biçmek zorunda kalan kişi, yorulup emek verecek ama sonunda yüzüne tükürülecek kişi yine bendim.
Gözlerim camdan görünen ormana kaydı. Esen rüzgâr ağaçları yapraklarını hareket ettirirken ürperdim ve bakışlarımı çektim.
Kasabanın dışında, sınırda yaşamanın kötü bir yanları da vardı.
Evinizin prensesin camdan tabut içerisinde yattığı tepeyi koruyan lanetli ormana bakması gibi.