“Gerçekten bizi isteyeceğine inanıyor musun? Her şeyin eskisi gibi olacağına?”
“Tabii ki! O zaman geldiğinde hepimiz çok mutlu olacağız. Sonsuza kadar.”
“Şu kocaman varili görüyor musun, inanamıyorum yuvamızı çöplüğe çevirmekten asla
çekinmiyorlar.”
“Evet, tabii. Üstelik.. bir saniye bunun.. hayır ımm.. bunun bir varil olduğunu sanmıyorum. Sanırım-”
“Bir çocuk!”
***
Düşüyordum. Metrelerce yukarıdan masmavi denize düşüyordum. Evet, doğru şeyi yapmıştım,
bunu hak ediyordum ve artık geri dönüşü yoktu. Ölecektim, belki ablamı tekrar görebilirdim belki
onunla konuşma şansı bulur ve ondan özür dilerdim. Ya da belki de öylece yok olurdum. Uçurumdan
aşağı düşerken aklımdan geçenlerdi bunlar. Ne zaman denizin bir parçası tenime dokundu, o bir
damla suyun soğukluğunu hissettim, o zaman fark ettim. Hayır, hayır, HAYIR ÖLMEK İSTEMİYORUM!
***
Camas gözlerini açtığında gördüğü her şey mavinin bir başka tonuydu. Sanki havayı görüyor sanki tenine ağırlık yapıyordu. Burnunun hemen ucundan geçen kahverengi küçük gölge onu biraz olsun kendine getirdi ve nerede olduğunu düşünmeye başladı. “Mavi mi, neden her yer mavi, denize düşüyordum, burası deniz mi, ..yaşıyor muyum?” kendi kendine soru soruyor daha cevabını düşünemeden bir ötekine geçiyordu. Son soru en çok ilgisini çekendi. Yaşamak? Böyle bir şey mümkün müydü? Hayır, o kadar yüksekten düşen kimse tek parça halinde kalamazdı ve her şeyi bir kenara bırakırsak denizin derinliklerinde nefes alma şansı yoktu. Bu yüzden “öldükten sonra gideceği yeri bekleme bölgesi” gibi bir yerde olduğunu düşündü. Evet bu mantıklıydı. Değil mi?
“Hey, bu çocuk beni ürkütmeye başladı nereye bakıyor öyle.”
“Kafasını bir yere mi çarpmış? Delirdiyse onu kurtarmak pek de iyi bir seçim olmamış olabilir.”
“Çocuk duyuyor musun? Hey, hey ben konuşurken yüzüme bak!”
Camas bu sözlerle gözlerini derinlikten çekmeyi başarıp karşısındaki çocukları hayretle inceledi.
Meleklerin insan şeklinde olmadıklarını düşünmüştü. İnsanlar sadece zihinlerinde rahatça canlandırmak ve onlardan korkmamak için öyle hayal etmişlerdi, diye düşünürdü. Ama yanılmıştı karşısındaki melekler tıpkı insan evlatlarına benziyorlardı. Erkek olan ondan ancak birkaç yaş büyük gözüküyordu. Üzerinde beyaz bir tişört ve önü iliklenmemiş açık mavi bir gömlek, altında da rahat gözüken koyu mavi bir pantolon giyiyordu. Açık kumral saçları ve koyu yeşil gözleri vardı. Yaşıtı gibi gözüken kızla tıpatıp aynı yüz hatlarına, dudaklara ve buruna sahipti. Kız olan da üzerine yarım daire şeklinde gözüken sevimli bir balığın baskısı olan açık renkte bir tişört giyiyordu. Tişörtünün üzerine siyah dar bir ceket ve altına da bacaklarını düzgünce saran bir pantolon giymişti. Simsiyah kıvırcık saçlara ve kardeşi ile aynı renkte gözlere sahipti.
“Hey sapık çocuk, yüzüme bak dedim bizi incele değil.” dedi erkek olan.
Camas bu sözlere cevap olarak dudaklarından sadece kısık bir “ne?” sözcüğü dökebildi.
“Sapık falan değilim lütfen böyle düşünmeyen şey.. bay melek?”
“Melek diyor, Mobula duydun mu bu çocuk bana melek dedi! Yakışıklıyım diyorum inanmıyorsun.”
Mobula diye seslendiği kız gülerek gözlerini devirdi.
“Kusura bakma yakışıklılığımı kızlar bu şekilde belirtseydi daha mutlu olurdum ama sende idare
edersin sanırım.”
Camas bu sözlerden rahatsız oldu ve içinden çocuğu azarladı. Daha yeni ölmüştü kim melek kim şeytan kim başka bir şey nasıl bilebilirdi sanki alnında falan yazıyordu. Kendisinin ki sadece bir tahmindi ve bunu çocuğun yakışıklı olduğunu düşünerek söylememişti. Bir şeytanla karşılaşmamayı umuyordu. Kafasındaki soruları sormak için daha anlayışlı yaklaşacağını düşündüğü kıza döndü. Ondan daha az alaylı cevaplar bekliyordu.
“Burası bekleme bölgesi mi? Cennetteki birisiyle konuşmak istiyorum bir ayrıcalık yapabiliyor
musunuz?”
“Cennet mi? Kusura bakma burada öyle bir şey bulabileceğini sanmıyorum.”
“Mobula dalga geçmesene küçücük çocukla!” erkek olan giderek daha çok gülüyordu.
“Ama Manta dalga geçmiyorum ki!”
Camas’ın kafası karışıyor ve erkek olan giderek daha çok sinirlerini bozuyordu. Mobula diye
seslenilen kız dizlerinin üzerine çöktü ve omzunu Camas’ın omzuna koydu. Oldukça şefkatli
bakıyordu, neredeyse tanıdıktı.
“Ölmedin. Ben ve kardeşim suda nefes alabilmen için Geleneksel Dikenin Büyüsünü kullandık ama
bende hala o kadar yüksekten düşüp nasıl parçalara ayrılmadığına inanamıyorum.”
“Ölmedim mi?” küçük çocuk bu soruyu fısıldayarak sormuştu. İki kardeş ona şefkatle baktılar ve
“Ölmedin.” Diye tekrarladılar.
Tek bir kelime. O tek bir kelime çocuğun içini öyle bir ısıtmıştı ki ağzında oluşan gülümseme gözlerine kadar ulaşmış ve karşısındakilerin de içini ısıtmıştı. İki kardeş birini kurtarmanın verdiği gurur ve hazla birbirlerine gülümsediler. Ölmemişti şuan tam burada suyun altında nefes alıyor ve .. suyun altında mı nefes alıyordu?
“Suyun altında nefes alıyorum!”Camas bütün gücüyle hayretle bağırdı. Sonra aslında bağırmadığını
fark etti. Konuşmuyordu karşısındakilerin sözleri onun zihnine onların sözleri kendi zihnine doluyordu.
O yerde olan zihinsel bağlantıya benziyordu ama duyguları hissedemiyordu. Sadece sözcükler vardı.
“Söyledim ya Dikenin Büyüsü diye.” Çocuğun kolunu gösterdi. Camas’ın omzu ve eklemi arasında
mor renkte bir çember ve içinde de aynı renkte alt alta iki dalga şeklinde bir damga vardı.
“O şey suyun altında nefes almana ve iletişim kurmana yarıyor. Sen bizden biri olmadığın için
sudan çıktığında kaybolacak.”
“Sizden biri mi? Yoksa siz-“
“Evet! Su Ülkesindeniz ve evet hala yaşıyoruz.” Manta gururla söylemişti bunları.
“Türünüzün yıllar önce yok olduğunu sanıyordum siz nasıl-?”Camas hayranlıkla iki çocuğa
bakıyordu. Büyük savaşta hepsinin kökünün kurumuş olması gerekiyordu ama işte tam karşısında iki
Sunavyalı duruyordu. Onları tekrar inceledi ve yaşlarına göre ne kadar güçlü gözüktüklerini fark etti.
Manta denen çocuğun köprücük kemiğinin hemen üzerinde koyu mavi iki dalga sembolünün
gözüktüğünü fark etti. Mobula’nın da bileğinin içinde aynısından vardı. Ve gözleri.. göz bebekleri tıpkı
yırtıcı bir hayvanın sahip olduğu gibi incecik bir çizgi şeklindeydi. İkisinden de çok farklı bir his
yayılıyordu.
“Ah, şimdi her şeyi başarabilirmiş gibi hissediyorum.”
“Evet, sanki orayı bile bulabilirmişiz gibi.”
“Gibi mi? Bulacağız tabi ki!” dedi Manta.
“Nereyi bulacaksınız?” küçük çocuk merakla sordu.
“Işık Ülkesini bulacağız!” Manta özgüven ve heyecanla kurdu cümlesini, Camas da alaylı bir şekilde sordu. ”Tanrıların sakladığı ülkeyi mi bulacaksınız?”
“Dalga geçme imkansız gibi görünüyor olabilir ama bulduğumuzda hepinize sözlerini ödeteceğiz.”
“Hayır yanlış anladın. Spesifik olarak siz bulamazsınız demiyorum sadece.. orayı burada bulamazsınız.”
“Orası hakkında bir şeyler biliyor musun?” dedi Mobula.
“Yani.. sadece birazcık. Denizin altında olmadığını biliyorum birde.. kimin nerede olduğunu
bilebileceğini.”
“Söyle bize, söyle bize lütfen!” Manta heyecanla Camas’ın yardımını istedi. Heyecanlanmış kanı
damarlarında kaynamıştı. İlk ip ucuna sonunda o kadar zamandan sonra ulaşacaktı.
“İsterseniz sizi götürebilirim.” Dedi küçük çocuk ve her şey bu şekilde başladı olağanüstü bir
yolculuğun olağanüstü hikayesi.