“Yıldızları izlemeyi unutma. Orada olacağım.”
Zihnimde, ablamın zihninin parçalarının bulunması gereken yerde, bembeyaz ışıklar peydahlanmış ve zihnine ait hiçbir parça kalmamıştı. İkimizin de yanaklarından son kez bir tanecik göz yaşı süzülmüş sonrasında da kurumuştu gözlerimiz. Ağlamıyordum. Burada hiç kıpırdamadan duruyor ablacığımın cansız bedenine boş gözlerle bakıyordum. Üzülmüyor muydum? Üzülüyordum. Acı çekmiyor muydum? Çekiyordum. İçim kanamıyor muydu? Yaram en derininden açılmıştı ama ağlamıyordum. Tıpkı ablam gibi onun hiç ağlamadığı gibi. Yanlış anlamıştım ablamın neden ağlamadığını güçlü olduğu için sanmıştım ama sebebi bu değildi. Ağlamıyordum ve bunun sebebi güçlü olmam değildi. Ağlayamıyordum. Artık anlamıştım, bazı insanların acıları onlara izin vermiyordu bazı insanların acıları göz yaşlarına mani oluyordu. Bazıları ağlayamıyordu.
İçimden bir ses gözlerimi kapatmamı söyledi bende dediğini yaptım ve gözlerimi açtığımda artık ormanda değildim. Çıkmaz sokağa geri dönmüştüm ve burada kimsecikler yoktu. Ne öfkeli kalabalık, ne canavarımsı yaratık, ne de ablam. Yalnızdım.
Koştum nefesimin kesilmesini umursamadan, her adımımda kendimden bir parçayı bu şehirde bırakarak koştum. Bu acımasız şehirde arkama bakmadan koştum. Evimizin önünden geçtim ve gözümü azıcık olsun çevirip bakmadım, bakamadım. Gerekte yoktu artık oraya ihtiyacım yoktu ve daha fazla bir önemi yoktu. Bende koştum yarınım yokmuşçasına bir an için durmadan koştum.
Nefesim kesiliyordu ama durmak istemiyordum sadece kaçabilmek istiyordum. En sonunda araçların geçtiği bir yolda dizlerimin üzerine düştüm. Yol boştu ama birkaç araç olsa da fark etmezdi. Yorulmuştum ve neden koştuğumu kimden kaçtığımı hatırlayamaz hale gelmiştim. Yaşamak istemiyorken yaşamak için neden ölesiye koştuğuma bir cevap bulamadım bu yüzden ayağa kalkmadım. Görüşüm bulanıklaşıyor, gözlerim kapanıyordu tam ben kendimden geçmek üzereyken midem uzun zamandır yapmak istediğini yapmış ve içeride ne vardıysa yola bıraktırmıştı. Ormandaki iyileşme hissi yok olmuştu ve şimdi hayatım boyunca hissetmediğim kadar kendimi hasta hissediyordum. Öğürdüm, öksürdüm biraz daha biraz daha derken yediğim ne varsa hepsini kustum. Büyük ve kara bir cisim yaklaşıyordu. Bir araç. Yoldan çekilmedim midemden çıkardıklarımla beraber yolun orta yerinde uzanmaya devam ettim.
Sallantıyla uyandığım sırada bir aracın arka koltuğunda uzanıyordum. Araç sürekli zıplıyor bir o tarafa bir bu tarafa sallanıyordu. Zaten hasta olan midem daha fazla dayanamadı ve bu seferde aracın içine bırakıverdim. Midem acıyla kasılıyordu ve artık çıkan şeylerin yediğim şeyler olduğunu düşünmüyordum.
Dudaklarımın kenarında sert ve pürüzlü bir şey hissettim ve panikle kendimi geriye ittirerek başımı sertçe koltuğa çarptım. Tanımadığım birisiydi bunu yapan. Kırış kırış bir yüzü, kır saçları ve pespembe yanakları vardı. Gözleri şefkatli ve acır gibi bakıyordu. Yanında da kara saçlı sert bakışlı genç bir adam oturuyor “bu ne biçim iştir” diye homurdanıyordu. Gözlerim kocaman açıldılar.
“Sizde kimsiniz beni kaçırıyor musunuz? Burada ne halt ediyorum!” diye bağırdığımda yaşlı teyze tiz bir sesle güldü.
“Hiç olur mu öyle şey yavrucuğum! Ne kaçırması? Biz-“
“Yolda ölü gibi yatıyordun bizde seni alalım demiştik ama arabama yapacaklarını bilsem başta hiç ellemezdim seni!” Arabayı süren genç adamın sözleriyle utanmayı belki de sinirlenmeyi beklemiştim ama hiçbir şey hissetmiyordum. Gözlerim boş boş ikisinde gidip geliyordu.
“Açsın değil mi yüzün kireç gibi olmuş gel önce bir yemek yedirelim sana.”
Acıyan karnımı tuttum midemi çok kötü hissediyordum, hafifçe inleyerek kollarımı bacaklarıma doladım. Sadece her şey bitsin istiyordum.
“Ah, sen iyi değilsin yavrucuğum ama sen hiç merak etme şimdi bir güzel doyarsın bir şeyciğin kalmaz.” peçete ile ağzımın kenarlarını silmek için elini uzatmıştı ama ben hızlıca kendimi geri çektim ve arabanın kapısını açtım. Hala çalışır haldeki arabanın kapısını açıverince abi arabayı ani bir frenle durdurdu.
“Felha bu çocuk kafayı yemiş!”
Araba durduğunda aceleyle, kendim bağlamamış olduğum, emniyet kemerini çıkarıp arabadan indim. Başım dönüyordu, kendimi hiç iyi hissetmiyordum ama onların şefkatini istemiyordum. Kimsenin bana acımasını kendini benim yerime koymasını istemiyordum. Sadece.. gerek yoktu. İstediğim, artık bu hayatta dilediğim tek bir şey vardı ve gerçekleşmesinin imkanı yoktu bu yüzden artık bir şey istemiyordum. Tam son hızımla koşacağım sırada yaşlı teyze bileğimi sıkıca kavradı ve beni arabanın içine çekti.
“Kendini daha iyi hissedene kadar bir başına hiçbir yere gitmiyorsun. İki seçeneğin var. Ailenin nerede olduğunu söyleyebilirsin bizde seni onlara teslim ederiz ya da aç olduğunu söylersin biz de sana birkaç sevdiğin şeylerden alırız. Hızlı karar ver.”
Söylediklerine anlam veremiyordum. Zihnim aklımdan bir an olsun çıkaramadığım düşüncelerle yeterince yorulmuştu. Çırpınmadım, tekrar kaçmayı da denemedim sadece başımı sarıldığım bacaklarımın üzerine koydum ve gözlerimi sıkıca yumdum. Konuşmak yoruyordu, düşünmek yoruyordu, peki hissetmek? En çok da o yoruyordu.
“Kıyamam, sana karşı sert olmak istememiştim üzülme tamam mı?”
“Felha bırak şu çocuğu ne hali varsa görsün işte.”
“Sen sus bakayım bir daha tek kelime etme küçücük çocuğun yanında! Ah, bak nasıl da titriyor yavrucuğum.” nazikçe siyah saçlarımı okşadı, tıpkı her duygularımla baş edemediğimde ablamın yaptığı gibi. İçim acıyor her şey bana onu hatırlatıyordu. Bu hissin hiç geçmeyeceğini düşünüyordum, hayır hiçbir zaman geçmeyecekti. Hayatımda ilk kez şimdi ağlamayı istemiştim ama bir damla göz yaşı yanaklarımdan süzülmüyordu. İçime akıyor kanayan yaramı yakıyordu. Ağlayabilsem bu acı geçecek miydi, geçmesini hak ediyor muydum belki de cezam bu acıydı. Hiç geçmeyecek olan acılarımın mahkumuydum ve hücremin olduğu binada kimseler yoktu, yapayalnızdım.
O ferini kaybetmiş gözleri unutamazdım. Yanlış gözler karanlığın esiri olmuştu yanlış kişi seçilmişti ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Arabayı bir fırının önünde durdurdular. Titrek bir nefes alarak fırına benim için bir şeyler almaya giden teyzeyi izledim. Yerimden ayrılmamam için beni uzun uzun tembihleyip tatlı tehditlerde bulunmuştu. Şoför koltuğundan sesli bir nefes yükseldi ve “Birini kaybettin değil mi?” dedi.” Bu hissi de aklından geçenleri de inan bana çok iyi biliyorum. Gitmekte özgürsün.” Koyu yeşil gözleri içimi okuyor sanki beni benden iyi tanıyormuş gibi bakıyordu. Yüzünde çok tanıdık bir şeyler vardı ama çıkaramıyordum. Kapıyı açtım. Teyze elinde poşetlerle arabaya yaklaşıyordu. Hızlıca arabadan atladım ve bir an için göz göze geldik. Yüzünde anlamadığım bir ifade vardı ve gülümsüyordu. “Başardık..” diyordu. Koştum, koştum ve arkama bir kere dönüp bakmadım. Ve daha demin olanları anlayamadım.
Soğuk rüzgar yüzüme eserken geceyi atladığımızı fark ettim. Canavarın bizi götürdüğü yerde de zaman farklıydı, akşam üstünde değil güneşin en tepede olduğu zamanda, öğle vaktindeydik. Orası neresi bilmiyordum ama bütün doğanın güzellikleri, güneşin iç ısıtan parlaklığı ve bütün o kuşların şarkılarına rağmen orası benim için hayatımda bulunduğum en kötü ve iğrenç yerdi. Hayatımda yaşadığım en kötü anıya ev sahipliği yapan yerdi. Güneş gözlerime parlıyordu, soğuk rüzgar içimi titretiyordu ve denizdeki dalgaların sesi kulaklarıma doluyordu. Denizin koyu mavi rengi bana ablamın gözlerini hatırlatıyordu. Son bir kez kendime o gözleri hayal etme hakkı verdim, son kez masmavi gözlerini düşledim ve gülümsememe engel olmadım. Ablam.. ona söylemek isteyip de söyleyemediğim çok şey vardı. Yıldızları izlememi, orada olacağını söylemişti. Onunla tekrar görüştüğümde ilk yapacağım şeyin özür dilemek olmasına karar verdim. Son gecemizi düşündüm. Yıldızları izliyor gülüşüyorduk. Ah, o zamana dönmek için nelerimi vermezdim! Zamanı geriye alabilseydim her şeyi daha farklı yapardım. Alabilseydim ablamın kısacık ömründe bu kadar çalışmasına izin vermez beraber vakit geçirmek için daha çok çabalardım. Alabilseydim ona hiç zorluk çıkarmazdım. Alabilseydim onun yerine ölürdüm. Alamazdım. Derin bir nefes, son düşüncelerim. Gözlerimi kapattım ve olması gerekeni yaptım. Boşluğa bir adım attım.
-