Her zaman gülümsediğini hatırlıyorum. Her zaman gülümser ,gördüğü her hoş olmayan olaya farklı bir bakış açısından bakar ve hep iyi birer parça arardı .Aynı zamanda duygularını, acılarını gerçekten iyi bir şekilde gizlerdi. Ablamın aksine ben duygularımı gizlemeyi hiç becerememiştim. Üzülünce ağlar, kızdığım zaman bağırırdım yüzüm kırmızıya döner ellerim ter içinde kalırdı. En ufak duygusunu bile içinde yaşamayı bilmeyen bir insandım. Bu yüzden o zamanlar ablama gerçekten özeniyordum. Güçlü olduğu için duygularını gizleyebiliyordu, güçlü olduğu için her türlü zorluğa bile gülebiliyordu. Güçlü olmayı istiyordum..
Ablam kendimi bildim bileli bütün gün boyunca çalışarak geçimimizi sağlıyor bütün geliri onun sağlaması bana haksızlık gibi gelse de çalışmama asla izin vermiyordu. Bizi ifşa etmemden, başkalarının bizim ardımızdaki gerçekleri öğrenmesinden korkuyormuş. Kısacası bana güvenmiyordu. Bu yüzden bende evimizde bütün gün kitap okuyorum .Eğer kendimi yeterince geliştirirsem büyüdüğüm zaman gerçekten iyi olan bir iş yapabilirim şifacı veya en azından çırağı olsam ne kadar güzel olurdu.
Ateş ülkesinin dört Yaşam Ülkesi arasında şifa alanında en gelişmiş olanı olduğunu herkes biliyor. Hatta dedikodulara göre büyük savaşın çıkma sebeplerinden biriside Ateş Ülkesinin, ülkeleri şifalı sularından satıp para kazanabilmek için birbirine düşürmesiymiş. Bu yüzden savaştan sonra sağlık sektörü her zamankinden daha çok el üstünde tutuluyor. Bu parasının iyi olduğu anlamına geliyor eğer şifacı olabilirsem sonunda başımızı sokabileceğimiz bir evde yaşayabiliriz. Bir evimiz var ama insanın evi çıkmaz bir sokağın köşesi olup kapsısı da pembe bir kumaş parçası olunca insanın canı daha güvenli bir eve çıkmak istiyor. Bunu ablama söyleseydim çok üzülürdü çünkü gerçekten geçinebilmemiz için çok çabaladığının farkındayım ama maalesef kazanabildiği meblağ günlük ihtiyaçlarımıza ancak yetebiliyor.
"Ne düşünüyorum biliyor musun?"
"Ne düşünüyorsun?"
"Bir evin çatısının olmamasının iyi taraflarında olduğunu düşünüyorum." dedi .Beni hiç şaşırtmıyor ne kadar kötü durumda olursak olalım içinden hep güzel bir parçayı gün yüzüne çıkarıyordu. Yüzümde bir gülümseme oluşturup konuşmaya devam etti;
"Seninle birlikte uyumadan önce aynı yıldızları izlediğimizi bilmek beni mutlu ediyor. Daha iyi bir eve çıkmamızı istediğini biliyorum, en azından kapısı olan bir tanesine.." kıkırdadı "fakat eve çıkacağımız vakit çatılı bir tanesine çıkmak istemeyeceğine söz vermelisin .İstemeyeceksin değil mi? Her zaman yıldızları izleyeceğiz seninle değil mi, değil mi? Cevap ver bana yoksa tüm gece uyutmam seni."
"İstemeyeceğim. Yıldızları izlemeyi seviyorum uyumadan önce gerçekten.."kafama yastığıyla bir tane patlatınca cümlem yarım kaldı ve kıkırdamaya başladım.
"Hani benimle bir tanecik ablacığınla izlemek sana bir şey ifade etmiyor öyle mi seni kötü velet!?"dedi ve hafifçe bacağıma tekme attı.
"Ablacığın sadece sen seviyorsun diye yarın sana güzel güzel kitaplar alacaktı ama sanırım artık pazardan yemek için bir şeyler alacak." bir elini kalbine götürüp öbür eliyle gözünden bir yaş düşüyormuş gibi yapıp duygusal bir sesle söylemişti.
"Ablacığım yokken bu minik fenerleri kim napsın ha!"diye abartılı bir cevap verdim.
İkimizde tertemiz gökyüzünün altında bize göz kırpan ışıltılı yıldızların altında gülüşüyorduk daha sonra bu anının benim için bu denli büyük bir değeri olacağını bilmiyordum. Gülüşmelerimiz bittiğinde durdu, dikkatlice gökyüzünü izlemeye döndü ve sonrasında fısıldayarak konuştu.
"Annemiz ve babamızda şu an yıldızları izliyorlar mıdır? Belki de şu an aynı yıldızlara bakıyoruzdur." gözlerini kapatmış ve başka bir şey söylememişti. Ailemizle beraber olduğumuzu düşlediğini düşündüm.
Sinirlerimin gerildiğini hissetmeye başlamıştım. Ablamın her olayın iyi birer yönünü görebiliyor olması harika bir şey gerçekten ama bazen söylediklerini kulağının duymadığını düşünüyorum .Ailemizin yaşadığına inanmamız için hiçbir sebebimiz yoktu ve iyi tarafından baktığımızı sanıp yaşadıklarını düşünseydik bile bu, aslında olayın çok daha kötü bir tarafıydı. Yaşıyorlarsa neden yanımızda değillerdi? Terk edilme fikri hoşuma gitmiyordu ve ölmelerini düşünmeyi tercih ediyordum .Onlara ihtiyacımız yoktu bu zamana kadar onlarsız idare edebildiysek bundan sonra da pekala edebilirdik.
Ablamım söylediklerine cevap vermeden yıldızları izlemeye devam ettim. Sonrasında da sırtımı döndüm ve iyi geceler diledim. Sessiz burnunu çekme sesi hiçbir sesin olmadığı bu karanlık gecede kulağıma yüksekçe çalındı. Şaşırmıştım, ablamın ağlamasıyla çok sık karşılaşmazdım aslında sadece bir iki kez rastlamıştım o anlarda da yalnızca saniyelik olarak görüvermiştim. Sonrasında da zaten hemencecik kafasını çevirmişti .Her zaman hiçbir sorun yokmuş gibi davranırdı ama vardı. Çok büyük sorunlarımız vardı, çok büyük sorunları vardı ama asla dillendirmiyor içine gömmeyi her nasılsa başarıyordu .Başlangıçta hiçbir şey söylememeyi düşünmüştüm böylece fark etmediğimi uyuyor olduğumu sanabilirdi ama kısa sürede uykuya dalamadığımı biliyordu bu yüzden aceleyle rastgele bir konudan bahsetmeye karar verdim.
-"Yarın ilkbahar festivali var. Çok güzel olacağına eminim keşke bir kez olsun.."
Daha güçlü bir burun çekme sesi sözümü yarıda kesmeme sebep oldu. Kafasızdım. Gerçekten kafam azıcık olsun çalışmıyor mu? Söylediğim şey ablamı daha çok üzmekten başka hiçbir işe yaramazdı. Biz daha önce hiçbir festivale katılmamıştık özellikle de koca ülkenin bütün yıl boyunca beklediği ve neredeyse düzenlendiği şehirdeki herkesin katıldığı bir festivale. İnsanlardan uzak durmamız gerekiyordu. Kendimizi koruyabilmek için, onları koruyabilmek için. Ablam bana bir cevap vermedi onun yerine yaklaşıp kollarını sırtıma doladı. Artık burnunu çekmiyordu.
Ertesi gün sabaha karşı gözümden akan yaşlarla uyandım. Neden ağladığımın farkında bile değildim kabus gördüğümü varsaydım. Ablam beni susturmak için çok uğraşıyordu ama ona hiç yardımcı olamıyordum olmakta istemiyordum. İçimden uzun zamandır atmak istediğim şeylerin gözümdeki yaşlarla birlikte akıp gittiğini hissediyordum. Ablam sürekli komşuları rahatsız edersek bizi buradan kovdurabilme izinleri olduğunu kulağıma fısıldıyordu. Bu beni sakinleştirmeye yetmediyse de söylediklerinin doğruluğunu önemsemeye başladığımda kafamı ablamın omzuna gömdüm ve ağzımdan şuna benzer bir şeyler döküldü;
"Artık yalnız kalmak istemiyorum abla .Çok yoruldum gerçekten bu beş para etmez evde kalmaktan da her gün birine zarar verme endişesiyle uyanmaktan da çok yoruldum. Artık yalnız olmak istemiyorum! Neden bu kadar yalnız kalmak zorundaydık ki? "
Siyah düz saçlarımı okşadı, okşadı ve kulağıma zaten biliyor olduğumu fısıldadı. Biliyordum, elbette biliyordum öbürlerini korumak için, birbirimizi korumak için, kendimizi koruyabilmek içindi. Evet biz asla kimseden bu denli uzak kalmayı istememiştik buna zorundaydık. Bizi buna lanetimiz zorluyordu. Bu kahrolası lanet yüzünden hiçbir arkadaşım, ablamdan başka sahip olduğum kimse yoktu ve bu artık canıma tak etmeye başlamıştı. Her gün sokaklarda oynayan çocukların sesini duyar bazen onlarla beraber oynadığımı hayal ederdim. Bazen kaleyi korur bazen de gözlerimi kapayıp yüze kadar sayardım. Hep hayal olarak kalırdı, hep hayal olarak kalacaktı. Asla bir gün yanıma gelip oyunlarına katılmamı istemeyeceklerdi çünkü hissediyorlardı, hissettiklerini de bizden korktuklarını da biliyordum.
Ablam her zaman bu yeteneğimize lanet demenin yanlış olduğunu söyleyip duruyordu. Eğer 'güç' olarak adlandırırsak onları kabullenmemizin kolaylaşacağını söylerdi. Saçma geliyordu. Güçler yararlı yetenekler olmalıydı ,kahramanlara yakışırdı. Bize yakışmıyordu. Bu yeteneğin yararlı hiçbir tarafı yoktu bu yüzden lanet denmesi gerekiyordu. Bu yetenek insanları öldürüyordu, insanları, hayvanları, bitkileri aklınıza gelebilecek her türlü canlıyı onlara dokunduğumuz takdirde isteğimiz dışında öldürüyordu .Biz ölümle doğmuştuk ölümün vücut bulmuş haliydik ve hayatı, yaşamın değerini ana merkezi yapmış bu ülkede doğmuş olmakta kaderin bir cilvesi, hayatın bir şakası, işin komik tarafıydı. Gülmemiştim, hayatın bazen soğuk şakalar yaptığını düşünüyordum.
Ablamın hafifçe kolumdan sarsmasıyla uyandım. İşe gittiğini haber veriyordu. Gözlerimin şişmiş olduklarını hissettim ne ara uyuyakalmıştım? Birkaç saat öncesine göre kendimi çok daha iyi hissediyordum uyumak işe yaramıştı. O işi için hazırlanmasının son dokunuşlarını yaparken onu seyrettim. Kısa, siyah saçlarını önce eğilerek önüne atıp karıştırdı ardından tekrar doğruldu. Kalktığında düz saçları biraz kabarmıştı eliyle kenarlarını dinginleştirmek için azıcık aşağıya doğru parmaklarıyla taradı sonrada parmakları ile önüne gelen saçları geri geri taradı .Koyu mavi gözleri, upuzun kirpikleri, koyu renk saçlarına tezat kireç kadar beyaz cildi ve çilleri öne çıkan özellikleriydi. Saçlarını işaret etti;
"Olmuş mu?"
"Beğenmedim." Yüzümü buruşturup komik bir ifade takındım.
"Kötü velet" dedi ve saçlarını biraz daha yatıştırmak için parmakları ile saçlarını 'off pufff' diye yakınarak taradı.
"Şimdi olmuş mu?"
"Daha beter yaptın." parmağımı boğazıma sokuyormuş gibi yaparak kusma taklidi yaptım. Başımın arkasına hafifçe vurarak kapımız olan pembe kumaşı araladı. Çıkmadan önce de "Bütün erkek kardeşler böyle mi çok merak ediyorum." demeyi eksik etmedi.
"Başka insanları gören sensin ben bütün gün burada sayfa çeviriyorum. Hiç erkek kardeş gördüğüm yok."
Perdeyi kapamadan önce son bir bakış attı. Gözlerinde son söylediğime üzülmüş olduğunu gösteren belli belirsiz bir ifade geçti ve perdeyi kapattı.
Ablamı uğurlarken içim burkulsa da gitme diyemezdim .Keşke yanımda kalmasını isteyip istemediğimi sorsaydı istediğimi söylerdim. Ablamı işe giderken uğurladıktan sonra ne kadar tekrar uyumayı denemiş olsam da yüce güneş ışığı ve karnımdan gelen açlık sesleri bana izin vermedi. Küçük yemek dolabımızdan yiyecek birkaç bir şey aradım fakat sadece dün akşam için ablamın getirdiği biraz meyve ve birkaç ıvır zıvır ile karşılaşınca artık biraz alışveriş yapmanın zamanının geldiğini anladım. Genellikle alışverişi ablam ve ben veya ablam yalnız başına yapar beni yalnız göndermek içine sinmiyormuş blah, blah ona hak vermiyorum. İnsanlardan uzak durduğum sürece bir sorun çıkamaz sonuçta. Üzerime dışarı çıkabileceğim birkaç parça bir şey geçirip aynanın karşısında kısacık saçlarımı elimin birkaç ileri geri hareketiyle şekle soktum. Saçlarım tıpkı ablamınkiler gibi simsiyah ve dümdüzdü .Gözlerim açık bir kahve, ten rengim ise ablamınki ile hemen hemen ve onun aksine bende hiçbir çil yoktu. Dikkatim boyuma kaydı ablamdan daha kısaydım bu aslında gayet normaldi sonuçta o yaşça daha büyüktü ama o yaşıtım erkek çocuklarına kıyasla benim küçük kaldığımı iddia ediyodu. Hani yani yaşıtlarımı gördüğüm falan yok bu detay gerçekten gerekli mi yani. Evet tabi gerekli sonuçta abla olmanın şartı falan herhalde bu. Benimle uğraşabileceği bütün kozları toplamalı yoksa maazallah başına bir iş falan gelir.
Alışveriş yapabilmek için birkaç pazar sokağına uğramam ve en tenha olanı seçmem gerekmişti. İnsanın dokunduğu bütün canlıların yüzündeki kan çekiliverince onlardan uzak durması gerektiğini öğreniyordu. Sonunda öbürlerine nazaran tenha olan bir sokak buldum. Sadece birkaç teyze, birkaç dayı ve benden küçük iki tane tezgahtarlara bedava meyve için yalvaran çocuklar vardı. Onlardan da uzak durursam hiçbir sorun çıkmadan evime geri dönerdim çok kolaydı. Ablam neden bu kadar endişeleniyordu ki başımın çaresine bakabilirdim.
Bütün sokak pazar tezgahları ile sıralanmıştı ve etrafta az kişi olmasına rağmen inanılmaz bir gürültü vardı. Pazarcılar kendi ürünlerinin satılması için avazları çıktığı kadar bağırıyor kimileri asılsız iddialarda bulunuyordu. Neymiş hayatımda yiyeceğim en lezzetli domates olacakmış. Yani her domates satan tezgahtar aynı şeyi söyleyince onlara inanmayı bırakıyordunuz.
İlk baştaki tezgahlardan birkaç bir şey alıp çıkmak istiyordum. Yağmur hafif çiselemeye toprağın kokusu burnuma dolmaya başlamıştı acele etmezsem bu gece yatacak kuru bir yerimiz olmayabilirdi .Bunun olmaması için eve en erken şekilde varmalı ve birkaç kıyafet ve yorganımızı revaklı bir dükkana veya üzeri kapalı herhangi bir yere taşımalıydım.
Baştaki tezgahlardan gözüme lezzetli gözüken birkaç domates ve bir iki parça lezzetli görünen sebzelerden aldım. Meyve almak ve almamak arasında çok gidip geliyordum. Şimdi meyve çokta doyurucu değildi üstelik gereksiz pahalılardı ama kokuları burnuma öyle bir doluyor tezgahtaki kayısı alıp kaçmamak için kendimi o kadar zor tutuyordum ki! Alsam ne olacaktı ki altı üstü.. aniden refleks ile hızlıca sağa doğru manevra yaptım ve bütün düşüncelerim bir çırpıda dağıldı. Neredeyse omzumu dürtecek olan küçük çocuğun eli havada şaşkınca asılı kaldı. Ağzı açık , gözleri daha öne hiç görmediğim bir hızla yüzümden bir şeyler anlamaya çalışırken bir taraftan içinden 'ne oluyor kim bu ucube' diye geçiriyordu. Son kuruşuma bahse girerim aynen böyle geçiriyordu.
Gözlerimdeki endişeyi fark etmiş olacak ki "Kusura bakmayın abi biz sadece ufak bir şey rica edecektik eğer mahzuru yoksa..."çocuğun cümleleri kulağıma giriyor ama ben daha anlayamadan zihnimden uçup gidiyordu. Kulaklarım uğulduyor nasıl bu kadar dikkatsiz, sorumsuz, şımarık olabildiğime dair kendime yakınıyordum. Ya çekilmeseydim ,ya küçücük çocuk gözlerimin önünde.. Nasıl olduğunu biliyorum, o an asla gözlerimin önünden gitmiyor .Önce beti benzi atacaktı, neden olduğunu anlayamasa da benim yüzümden olduğunu bilecekti ve gözleri ferini kaybetmeden önce o kadar üzgün aynı zamanda da o kadar nefretle bakacaktı ki resmen ateş saçan gözleri benimkileri eritecekti. Bunun olmasına izin veremezdim hayır, hayır bir daha asla, katiyen olmaz ,izin veremem! Çocuğa eğer fark etmeseydim ölümünün kaçınılmaz olduğunu söylememeyi tercih edip evime son hız koşmaya başladım.
Ellerim terden sırılsıklam olmuş, boğazımda müthiş bir yanma boy göstermişti. Karnım ters dönmüş içimden kusmak gelmişti. İstemeden sürekli çocuğun yüz üstü yere düştüğünü ve hiç kıpırdamadığını görüyordum. Aklıma önceden yaşananlar geliyor gözleri gözlerimin önünden gitmiyordu. O nefret dolu bakışı unutamıyordum. Sakinleşmeye çalıştım koşarken nefesim kesilse de derin derin nefesler almaya uğraştım. Hafif bir öksürük krizinin ardından en son durduğumda en derin nefesimi almış biraz olsun rahatlamıştım. Evimdeydim.
Akşama doğru ablam tatlı bir heyecanla olmayan kapımızı çaldı "tık, tık". Kafamı kitabımdan hiç kaldırmadan düz bir sesle 'gir' diye seslendim. Pembe örtünün altından geçti ve okuduğum kitabı ellerimden hızlıca çekip aldı. Gevrek gevrek gülüşü bütün bedenine yayılmış kıpır kıpırdı. Hani bir yüz ifadesi olur ya karşınızdakinin bir işler karıştırdığını hemen anlayıverirsiniz, heh tam olarak öyle bakıyordu.
"Yine ne işler karıştırdın bakayım sen?"
"Hiiçç sadece bir tanecik kardeşimle dışarıda yürüyüşe çıkmak istiyorum kendileri bana katılırlar mı?"
Ablam ile sık sık yürüyüşlere çıkarız aslında gerçekten yorgunluktan gelir gelmez kendini yatağa atmadığı hemen hemen her gün çıkarız. Benim tüm gün evde yalnız başıma yalnız hissettiğimi o da biliyor ve bunun beni ne kadar üzdüğünün de farkında. Bu sefer her zamankinden daha mutlu daha kıpır kıpır soruyor bu soruyu. Bir işler karıştırdığından adım kadar eminim.
Genellikle ağaçlık ve kimsenin gitmeyi tercih etmediği bir rotamız vardı kimseye görünmeden gidip gelirdik ama bu sefer o yoldan gitmiyorduk. Kulağıma insan sesleri dolmaya başlamıştı. Görmezden gelmeye çalıştım. Sabah ki olaydan sonra bir an önce insanların çok olduğu yerleri hiçbir sorun çıkmadan geçmeyi diliyordum. Git gide seslerin yükseldiğini kalabalığa yaklaştığımızı fark ettim ve kocaman gözlerle ablamın elini sıktım.
"Ne işimiz var burada sen aklını mı kaçırdın festivalde ne halt yemeyi planlıyoruz?!" diye endişeyle sordum. Kelime seçimimi uyarırcasına elimi geri sıktı ve ters gözlerle gözlerimin içine içine baktı. Endişeli gözlerimle karşılaşmış olmalı. Yüzünü biraz yumuşatıp derin bir nefes aldı ve soruma cevap verdi.
"Biraz eğlenmeyi sende bende hak ediyoruz bu zamana kadar yeterince insanlardan uzakta yaşadık. Ayrıca insanların olmadığı bir köşeye geçeceğiz güven bana hiçbir sorun çıkmayacak."
Anlamıyordum neden bunca yıldan sonra bu yıl festivale geliyorduk, neden şimdi? Neden her zamanki yürüyüşümüze çıkmıyorduk? Kalabalık beni korkutuyordu sabah bir çocuğu neredeyse canından edecektim korkmamam anormal olurdu! Elini giderek daha çok sıktığımı fark edince güven vermek istercesine elimi geri sıktı ve insanların çok sık olmadığı en arkaya geçtik. Buradan bile kocaman ağaç gövdelerini görebiliyordum. Bu festivaller her yıl ilkbaharın gelişini kutlama amacıyla sırasıyla bütün şehirlerimizde kutlanırdı. Herkes dönüştürücünün gelip Hava Ülkesine özel ve ölmüş olan ağaç gövdelerini ve bazı bitkileri tekrar hayata döndürmesini bekliyordu. Sonrasında birkaç dans gösterisi yapılıp Hava Ülkesinin kadim koruyucusuna ülkenin bekası için biraz dua edilip ,şükranlar sunulup herkes evine geri dönecekti.
Festivalin ihtişamı biraz olsun dikkatimi dağıtmıştı ki daha başlamamıştı bile! Burası yemyeşil çimlerin olduğu açık bir alandı ve festival alanı dışındaki her yerde yer yer çiçekler açmıştı. Çimlerin ve çiçeklerin mest edici kokusu burnuma doluyordu. Sahne ve ayakta durduğumuz geniş toprak alan yağan yağmur yüzünden çamur olmuştu. En önde kocaman bir sahne vardı ve sağ tarafta onlarca çeşit canlanmayı bekleyen ağaç ,bitkiler, çiçekler vardı. Sahnenin arkasında ilkbaharı temsilen turuncu, yeşil ,pembe ve mükemmel tonlarının olduğu çok güzel bir arka plan vardı. Neredeyse gelen herkes elinde kutlama meşaleleri ile beraber festivale özel kıyafetler giyinip gelmişti.
İçimde kötü bir his vardı sabah ki olaydan sonra her an birinin bana çarpabilmesi korkusuyla gözlerim sürekli etrafta geziniyor, midem kasılıyor resmen içeri doğru büzüşüyordu. Rahatlamam için ablam bana en rahatlatıcı gülümsemesini hediye etti fakat şuan ihtiyacım olan şey o değildi. Evime dönme arzusu ile yanıp bitiyordum .Kaşlarını çattı;
"Bu kadar istemiyorsan gidelim, zaten en başından beri amacım.." sözleri insanların sevinç ve heyecanlı çığlıkları arasında kayboldu. Dönüştürücü gelmişti. Sapsarı uzun saçlarını başının arkasında toplayan orta yaşlı bir adamdı bu. Saçlarının bir kısmına yaşının getirdiği beyazlı grili hediyeler armağan edilmiş yanaklarında ve alın bölgesinde incecik kırışıklıklar boy göstermişti .Uzun, bembeyaz, kenarlarında gri renkli çizgiler olan bir cübbe giymiş, sırtınada Hava Ülkesinin bayrağının amblemi, sanki birisi buluta güçlüce üflemişte bulut neredeyse dağılıyormuş gibi gözüken gri renkli bir sembol, dokunmuştu. Gözlerinin parlak sarı rengi buradan bile insanın gözünün içine içine parlıyordu. Önümüzdeki kızlardan biri elini alnına koymuş 'ay, ay, ayy' diye arkadaşı ile bağırışıyordu .Ablamdan bir iki yaş büyük gözüküyordu belki 20 belki 21 yaşındaydı. Ablama baktı m o kızlar gibi bağırmıyor ama heyecanla yapılan her büyüyü zihnine kazımaya hazır gözüküyordu. Ona hak verdim ikimizde ilk kez bir ilkbahar festivaline geliyorduk ve bu ikimiz içinde heyecan vericiydi sabah neredeyse bir çocuğu canından ediyor olmasaydım şuan bende pür dikkat dönüştürücünün sihrini bekliyor olurdum.
"Hepinize geldiğiniz için çok teşekkürlerimi sunuyorum, bendiniz Arman Sanır. Bu yılki ilkbaharı şehrimize getirmek ve ülkemizin en iyi festivalini gerçekleştirmek için Arlanda köyünden seçildim. Umarım hepimiz için özel ve unutulmaz bir festival olur." sesi tok ve mest ediciydi bununda sihrinin bir parçası olup olmadığını merak ettim. Her söylediği kelimeyi vurguluyor el hareketleri ile de konuşmasını renklendiriyordu.
"Hazırsanız konuşmamı çok uzatmadan ilkbaharı en güzel renkleriyle şehrimize davet edelim!"
Cümlesini bitirmesinin ardından görevli iki kişi önüne seçilmiş ölü ağaç ,çiçek ve çeşitli bitkileri getirdiler .Dönüştürücü elini ölü olan ağaçlardan birisine yasladı ve gözlerini kapatarak duyamadığım bir takım sözcükleri fısıldadı. Dönüştürücü için ölüp biten kız elini ağzıyla kapatmış kendisinin ciyak ciyak bağırıp hepimizi rahatsız etmesini önlüyordu .Gözlerim ablama kaydı o kadar dikkatle ve koyu mavi gözlerinde ışıl ışıl bir parıltıyla izliyordu ki bir an dönüştürücü yerine ablamın tepkilerini izlemeyi bile düşündüm. Tabii bunu yapmayacaktım bu festival hayatımın fırsatıydı. Yine ablamın neden beni kandırıp festivale getirdiğini düşünmeye başladım, neden onca yıl sonra bugün gelmiştik bu yılın farkı neydi?
"Ah, sen pazarda gördüğüm tuhaf abisin! Neden bir anda koşmaya başladın ki arkadaşım sadece bize biraz meyve alıp alamayacağını soracaktı. Senin bir anda kaçtığını görünce yanlış bir şey yaptığını düşündü bende tabii ona..."
Tekrar aynı his .Kulaklarım uğulduyor, ellerim buz kesmiş ,her yer dönüyor. Kimse henüz fark etmedi bu güvende olduğum anlamına mı geliyor? Çocuğun güvende olduğu anlamına mı geliyor? Başım ağrımaya başladı ,bacaklarım artık ayakta durmak istemiyor. Hadi ama ihanet etmeyin bacaklarım size güveniyorum birazdan lazım olacaksınız. Oh, birisi fark etti. Ablam. Beni hızlıca çekti ve çocuğun kolumu tutan elleri çözüldü .Beni korumak ister gibi kolları arasında sıkıca tuttu. Çocuğa bir kerecik ufacık bir bakmak istedim. Ah, ama ben bunu biliyorum. Evet, evet çok tanıdık. Her şeyin farkında olmak, sonunun geldiğinin farkında olmak ve bunu kimin yaptığının farkında olmak. Bir saniye farklı bir şey görüyorum. Bu sefer nefret yok. Olamaz ki zaten hangi çocukta nefret olur? Masum ve sevgi dolu olurlardı içlerinde bir tane kin ,birazcık nefret, azıcık minicik bile suçluluk olmazdı. Ama durun ben sevgi dolu değilim ki, masum hiç değilim o zaman bir çocuk değil miyim? Hah! Sana en başında bir insan olduğunu düşündüren neydi ki? Kıkırdadım ne kadar komikti ama! O kadar dikkat ediyordum oysaki.
Ablam çocuğa kayan gözlerimi kapattı ve beni ayağa kaldırdı. Ne ara bacaklarım bana ihanet etmişlerdi? Eliyle gözlerimi kapatmayı bırakıp elimden tuttu ve hızlıca koşmaya başladık. Ayaklarım insanların içinde açtığı yoldan peşi sıra onu takip ederken gözlerim çocuğun başındaki insanlara kaydı. Hepsi endişe ve şaşkınlıkla çocuğun iyi olup olmadığı anlamaya çalışıyordu .Bir adam ile göz göze geldim. Saçları kırlaşmış ve yüzü solmuştu. Çocuğa çok benziyordu .Abisi? Dedesi? Belki amcası? Eli ile beni işaret etti;
"Şeytan! Çocuğumu zehirleyen oydu YAKALAYIN!"
Ablamın peşinden düşe kalka koşuyordum. Bu zamana kadar hiç ellerimi bırakmamıştı ve sanki elleri bütün düşüncelerini ve duygularını bana anlatıyordu. Daha önce hiç karşılaşmadığım kadar ablamın duyguları ile karşılaştım pişmandı, üzgündü ve suçluluk hissediyordu? Suçlu değildi ki çocuğu ben öldürmüştüm .Söyledim işte. Ölmüştü ve geri gelmeyecekti. Ölen sadece canlı bedeni değildi onunla beraber geleceği, sevdiği, sevecekleri, onu sevenlerde ölecekti. Arkadaşını düşündüm. Hayatın acı gerçeğini ,sevdiğin birisinin karanlık toprağa karışacak olmasını fark etmesi için daha çok gençti daha çok çocuktu. Altı yaşında mıydı, belki yediydi? Daha çok küçüktü!
Peşimizden peşi sıra koşan sinirli gruba baktım. Ellerine ilkbaharın gelişini kutlama amaçlı olan meşaleleri ,bir kaçı tırmık ,kürek ne buldularsa almış bizi yakalamak için haykırarak peşimizden geliyorlardı. "ŞEYTAN! İBLİS! CADI! HIZLI! YAKALAYIN" gibi bir şeyler haykırıyorlardı. Önüme dönüp bunca yaşananlardan sonra ilk kez ablamın yüzüne baktım doğruca gözlerinin içine. Her zamanki gibi hiçbir şey okunmuyordu .Birisi nasıl bu kadar soğukkanlı olabilir hayret ettim ve ona bir kez daha hayranlık duydum. Koşmaktan nefesim kesilmeye başlamıştı ,ablamında yüzü terden parlıyordu saçları alnına ve ensesine yapışmıştı. Yıkık dökük evlerin olduğu tenha bir sokaktan geçiyorduk. Ablam sürekli sağa sola dönüyor bende onu izlerken kusmamak için elimden geleni yapıyordum. En sonunda çıkmaz bir sokağa girdik. Ablam soğuk kanlılığını kaybetmeye başlamış endişeli gözlerle bir çıkış yolu arıyordu.
"Bir yerde bir çıkış olmalı! "etrafta ne bir çıkış ne içine girebileceğimiz bir çöp kutusu nede tırmanabileceğimiz bir tel örgü vardı. Sadece duvar ,duvar ,duvar ve duvarın olmadığı tek yerde ise sinirli bir kalabalık. Çıkış yoktu. Ablamda bunu fark ettiğinde temkinli adımlarla bize yaklaşan kalabalığı görmezden gelip önümde diz çöktü ve yüzümü ıslatan yaşları elinin tersiyle sildi. Ağladığımı fark etmemiştim bile.
"Yüzüme bak ,iyi olacağız tamam mı?" ilkbahar festivalinde endişemi almak için sunduğu gülümsemeyi tekrar gözlerime hediye etti. Her şeye rağmen nasıl bu kadar güçlü kalabildiğine hayret ettim. Neden kızmıyor, neden beni suçlamıyordu? Hepsi benim suçumdu oysaki.
"Ablacığın şimdi geri dönecek." dedi ve ayağa kalktı. Gözlerindeki cesaret pırıltısı tıpkı bir, bir bilmiyorum bir çeşit hayvan olduğuna eminim ama çıkartamıyorum. Gök gümbürdediğinde, sarhoş birisi kumaşımızın ardına geçtiğinde ortaya çıkan pırıltının aynısı. Yüzü gülüyor .Yapabileceklerini ,buradaki bütün sıradan insanlardan daha güçlü olduğunu biliyor. Onun kardeşine bulaşmışlardı ve o da geri adım atmayacaktı.
Ellerini havaya kaldırdı ve anlayamadığım bir takım sözcükleri fısıldadı. Bunu daha önce yaptığını hiç görmemiştim. Hava karardı ve gri bir sis bizi yakalamak isteyen grubun etrafını sardı. Bir kaçının meşalelerini fırlatıp kaçtığını gördüm. Ablamın yüzüne baktım tam gözlerinin içine. Yine o soğukkanlı ifadesini takınmıştı. Bunu istemiyorum hayır, hayır, hayır birilerini öldüremez ellerini kirletemez benim yüzümden bir katil olamaz! Daha önce hiç bağırmadığım kadar bağırdım;
"Abla sakın! Lütfen yalvarırım durdur şunu sen..."
Her yer bembeyaz .Az önce hayatımda hiç görmediğim kadar ışık gözlerimi kör etti. Sanki bir yıldız bir anda bu çıkmaz sokağın ortasında oluşuverdi. Gözlerimi kırpıp duruyor hiçbir şey göremiyordum.
"Abla! Abla! ABLA!" haykırıyorum ama hiçbir karşılık alamıyorum.
Çok gürültülü ama sanki bana ulaşan bir ses var .Çok farklı bir ses ama kulaklarım duymuyor sanki, sanki kulaklarımı kullanmadan duyuyorum. Birisi düşüncelerini zihnime aktarıyor gibi, zihnim karıncalanıyor.
"Sakin olun çocuklar."
Bu sefer anlıyorum ve sanki zihnimin içindeki karmaşada da sadece bana bu söyleniyordu 'sakin ol'. Zihnim ferahlamıştı. Zihnimin bir süredir bu sözcükleri anlamak için sersemlediğini fark ettim. Gözlerimi kırpıştırdım başım dönüyordu ve artık kusabilmek istiyordum.
"Neredeyiz biz sende kimsin?!"ablam sinirlenmiş karşısındakine haykırıyor. Onu hiç bu kadar sinirli görmedim. Karşısında insana benzemeyen birisi var hayır insana benziyor ama insan değil, biliyorum. Yüzü görünmüyor gri pelerinin şapkası yüzünü örtmüş ama yaydığı tehlikeyi, korkunç havasını saklayamamış. Tüylerim diken diken ablama bakıyorum. Artık soğukkanlı değil, korkmuş. Gözleri inanılmaz bir hızla etrafına bakıyor.
Artık çıkmaz sokakta olmadığımızın çok sonra farkına varıyorum. Hiç görmediğim kadar ağaç var burada. Batan Güneş tekrar gökyüzünde ışıl ışıl parıldıyor, kuşlar şarkı söylüyor, doğa o kadar mutlu ki hissedebiliyorsunuz bütün doğa sanki şarkı söylüyor. Yaratık konuşuyor;
"Korkmayın 'yok ediciler'."
Ağzını göremiyorum ama hiç kıpırdamadığından eminim sesi zihnimin içinde. Son kısmı bir tuhaf söylüyor sanki aksanı varmışta sadece bu iki sözcükte ortaya çıkıyormuş gibi. Korkmayın diyor ama ablamı da beni de ensemizden yakalıyor çırpınıyoruz ama hiçbir işe yaramıyor.
"Bırak bizi!" ablam avazı çıktığı kadar bağırıyor ,tekmeler atıyor ama yaratığın bırakmaya niyeti yok. Bir robotun konuşması kadar mükemmel çıkan sözcükler zihnimizin içine doluyor;
"Kehanette sadece tek bir yok edicinin olabileceği yazıyor. Bir elimde yaşamı öbüründe ise ölümü tutuyorum ve bana verilen görevi yerine getirmek adına hemen şimdi tam burada birinizin ruhunu vermesi gerekiyor. Biriniz ruhu ellerimde bedeninize veda ederken öbürünüzün ki hiç olmadığı kadar mükemmel olacak, hiç sahip olamadığınız kadar.." duygusuz bir ses ama bizden tiksiniyor, çok açık.
Bütün tüylerim diken diken olmuştu ,karnımda hiç hissetmediğim kadar yoğun bir ağrı boy göstermişti ve tekrar ağlamaya başlamıştım. Bütün bedenim tir tir titriyor zihnim yalvarıyordu 'lütfen rüya olsun, lütfen, lütfen bu sadece kötü bir rüya lütfen!" Boğazım çığlıklarımla kurumuş sözcükler boğazıma diziliyor ama yine de sesimi çıkarmayı başarıyorum;
"Lütfen bizi.."
"Bizi hemen bırak seni canavar müsveddesi!"
Ablam sözümü yarıda kesiyor o kadar sinirli ve gözlerinde öyle bir parıltı var ki, evet artık çıkartıyorum .Gözlerindeki pırıltı bir aslanınkine benziyor. Gözleri bir aslanın cesaretiyle ışıldıyor.
"Maalesef bunu yapamam yok edici birinizin bu Dünya da bir yeri yok."
"Kim karar veriyor buna. İkimizde yaşayacağız, zorundayız buraya kadar geldik!" ablam bağırıyor, çırpınıyor, çırpınıyor ve en sonunda anlıyor .Bu ellerden kurtuluş yok. Kesik bir nefes alıyor ,burnunu çekiyor, yanakları ıslanmaya başlıyor. Sanırım artık duygularının fark edilmesini önemsemiyor. Elleri hala onu ensesinden yakalayan elleri tutuyor ama artık orada hiçbir güç yok. Kabullenmiş. Çırpınmayı bırakıyor.
"Öyleyse yalvarıyorum sana benim canımı al."
Fısıldıyor ama duyuyorum .Artık ağlıyor ve canavara hiç kimseye yalvarmadığı kadar yalvarıyor.
"Lütfen, lütfen ne olursun ona zarar verme bak buradayım benim ruhumu al!" diyor. Sesi.. acı çekiyor .Neden beni bu kadar umursuyor ben masum bir çocuk değilim hiç var olmaması gereken kötü bir çocuğum ve bu Dünyada kötü çocuklara yer yok. Artık tükenmişim sesim hiç olmadığı kadar duygusuz çıkıyor;
"Sadece artık bitsin. Bu Dünyada yeri olmayan kişi benim, her zaman bendim ama artık bunun bir önemi yok. Masum insanlara kıyanların bu Dünyada bir yeri yok lütfen bu yüzden al ruhumu. Artık yaşamayı istemiyorum." Son cümlede sesim titriyor hayır tekrar ağlayamam güçlü ol ,güçlü ol her şey yoluna girecek ablam böyle söylemişti.
Parmaklarının boğazıma dokunduğu yerler bütün bedenimi dondurmaya başladı. Başlamıştı. Son kez ablama baktım öyle bir ağlıyordu öyle bir acı çekiyordu ama bir o kadar da hareketsizdi ki. Tek bir kılı bile kıpırdamıyordu. Yüzüme acıyla döndü başladığını o da hissediyordu. Yaratık zihnimin içinde konuşmaya başladığından beridir zihnimde ablamın da zihninin varlığını hissediyordum. Her düşüncesi ,her duygusu zihnime akın ediyordu ama anlaşılan tek şey korkuydu. Ben ise korkmayı bırakmıştım artık bitsin de bu Dünya dan kurtulayım istiyordum. Tam o sırada ben bunları düşünürken birden hiç hissetmediğim bir şeyi hissettim .Vücudumdan çok büyük bir şey yer değiştiriyor gibiydi gitmiyor, yeni bir şey gelmiyor sadece olan şey iyileşiyordu. Yanaklarımda tatlı bir serinlik hissettim artık boğazım ağrımıyordu ve hiç hissetmediğim kadar iyi hissediyordum .Gözlerim panikle ablama kaydı yüzü normalden çok daha soluk, hastalıklı gözüküyordu. Ağzı kupkuru ,gözlerinde ki yaşlar durulmuştu . Bana bakan gözlerinde ki ışıltı yerini buz gibi bir renge bıraktı ve gözleri yavaşça gözlerimden toprağa kaydı. Göz kapakları çok yavaş hareket ediyordu. Zihnime ait olmayan yeni parçanın parçalandığını hissetim. Ablamın zihni parçalanıyordu!
"Hayır, hayır yanlış kişinin ruhunu alıyorsun yalvarıyorum lütfen, lütfen onun hiçbir suçu yok. Dünyada yeri olmayan kişi benim her zaman bir fazlalıktım benim ruhumu almalısın!" acıyla tekmeler atıyordum ve hiç ağlamadığım kadar çok ağlıyordum. Haykırdım, haykırdım ama hiçbir şey değişmiyordu. Yanaklarımda ki kahrolası tatlı serinlik beni bırakmıyordu.
"Artık çok geç."
Ablamın zihninin parçalandığı yerlerden zihnimin içine beyaz bir ışık yayılıyordu. Zihni zihnimin içinde parça parça ufalanmıştı ve artık yerini sadece beyaz ışığa bırakmıştı. Hayır ona söylemem gereken şeyler vardı, böyle bitemezdi! Zihnimin içinde kaldığını umduğum bir parçaya ulaşmaya çalıştım. Zorladım, zorladım ama çok zordu. Artık hiç bir duygusunu sezemiyor, hiçbir düşüncesine ulaşamıyordum ama söylemek zorundaydım. Ne kadar üzgün olduğumu, ne kadar minnettar olduğumu, ah.. söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki!
Beyaz ışığın derinlerine indim ve orada hafif bir karartı gördüm. Bütün odağımı toplayıp zihnimin içinde kalan son parçasına ulaşmayı denedim ve tam o sırada zihnimin içinde bana ablamdan gelmiş olan son cümleler yankılandı;
"Uyumadan önce yıldızları izlemeyi unutma. Orada olacacağım." Ablamın kapanmış gözlerinde ki ve benim göz kapaklarımda birikmiş olan tek bir göz yaşı yanaklarımızdan aynı anda süzüldü. İkimizin de son göz yaşı, artık ağlamayacağız...
