İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 9 · 15 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 9

2. Kısım

...

-Karanlığın Varisleri seni arıyor Ares!

Ses inatla aynı şeyleri duyurmaya devam ediyordu ve benim zihnim karmaşık haldeydi.

Zihnim yok oluyordu sanki.

Sonsuzluğa gömülen bir ruhun sesiydi işittiklerim. Beni benden almaya çalışan karanlığa sahipti. Ruhumun üzerine kaplanan irinli su, zihnimi uyaran bir ölümdü. Ateşine beni de çağırdı, beni de istedi. Astantra Krallığı’na ait olan bedenim tüm bu karmaşıklığa isyan ediyordu. Ruhumun onlara ait olması geçmişimi tekrar sorgulamama neden olurken ben çoktan ölüler dünyasına karışmıştım. Yaşarken ölenlerin diline mıhlanmıştım. Bu yüzden sonsuzluğun evresindeki sisli perde yavaş yavaş savuruyordu benden dökülen külleri. Şeffaflığının ardından bana uzatılan elin biri kanlıydı, diğeri ise nefesti. Ben bu sır perdesinde görünmeyen gözlerin tek istediği kişiydim.

Görünmeyen gözler bile ne istediğini anlattı. Peki görünen gözler neden sustu? Neden beni dipsiz bir kuyuya itti?

Duyduğum itici sesten sonra ağzımdan tek kelime dahi dökülmemişti. Konuşamamıştım, susmuştum. Çünkü kendimle baş başa kaldığım bir zihinle sohbetteydim. Bu sohbetin sonu yoktu, sonucu yoktu. Ben boynuna zincir geçirilmiş, sırlara gömülmüş bir tutsaktım. Duyduğum seslerin asıl sebebi bendim, bilinmezlik yolculuğunda tek başımaydım. Hâlâ kulübenin çevresinde gezinen ırkın ruhuna sahip olduğumu kavrayamayan bir o kadar da şaşkın bir zihin taşıyordum.

“Neden bunlar gitmedi?” diye sordu Ernam. “Sabaha kadar böyle köşede tünemiş gibi mi oturacağız? Kendimi tavuğa benzetmeye başladım.” Cevap vermedim. Dalgın bir şekilde karşıya bakmaya devam ediyordum. “Ares? İyi misin? Tamam garip bir adamsın ama şu an Efrasto ırkının ortasında kaldığımızı hatırlıyor musun? Yoksa sen gözleri açık bir şekilde uyuyan hortlak mısın?”

“Hortlak?” dedim şaşkınlıkla.

“Evet, hortlamış gibi bakıyorsun. Ayrıca biraz neşelen. Sadece alt tarafı yem oluruz, hepsi bu.”

“Yine başlama,” dediğimde ayağa kalktım. “Hem Efrasto ırkı gitmez.” Gözlerini gözlerimde sabit kıldı. Gerçekten benim hortlak olduğumu düşünmesi normaldi aslında. Sadece Ernam mıydı? Herkes! “Maalesef bu ırk beni arıyor. Ben sesler duyuyorum. Hem de on üç yaşımdan beri.”

“Ne?” dedi aniden. “Sana kaçıksın dediğimde bunu kastetmemiştim. Yoksa gerçekten kaçık mısın? Kahretsin... Ben bir deliyle yolculuğa çıkmışım.”

“Sakin ol. Kaçık olsaydım ilk işim senin şu dilini kesmek olurdu.”

“Yani, doğru olabilir aslında.”

“Tabii ki doğru.” Derin bir nefes verince, “Benim de aklımı bulandırdın, ne diyorum ben böyle...” dedim bıkkınlıkla. “Hem... Zaten bana inanmayacağını biliyordum. Bu yüzden kimseye anlatmamıştım. Neyse... Gerisini öğrenmene de gerek kalmadı.”

“Tamam kusuruma bakma. Ben seni dinliyorum. Lütfen şunu baştan anlat.”

“Dalga geçmek yok ama?”

“Kesinlikle yok,” dedi ciddiyetle. “Yani... Umarım.”

Gözlerimin önüne eski anılarım yansıyınca duraksadım. Bu ses hep vardı ve peşimi hiç bırakmadı. Benimle büyüdü, benimle can buldu. Ama son duyduğum ses çok farklıydı diğer ses beni kurtaracak nefesken yeni olanı eli kanlı bir sesti. “Öncelikle sürekli kulaklarıma dokunan ve beni çağıran bir ses işittim,” diye başladım anlatmaya. “Kalk ve sana ait olanı al dedi. Bu sesi on üç yaşlarımdan beri duyuyordum. Sonra seninle ilk tanıştığımız gün vardı ya? Orada ses farklı şeyler duyurmaya başladı. Karanlık ruhları bilir misin gibi şeylerdi. Ama bugün Karanlığın Varisleri seni arıyor Ares. Artık özüne dönme vaktin geldi. Sen kötü bir ruha sahipsin. Sen Efrasto Krallığı’na aitsin. Senin iyi bir kalbe ihtiyacın yok, diye uyarılar aldım. Bunları neden duyduğumu anlayamıyorum. Ben Astantra Krallığı’na ait bir veliaht değil miydim? Yoksa bunlar da mı yalandı?”

“Ben kiminle yolculuğa çıkmışım... Senin yanında yaşayamam ben. Hemen ayrılıyoruz burada bitti. Gençliğimi seninle heba edemem.”

“Ernam!”

“Ne? Tekrar barışmamı istiyorsan olur tabii ki.”

“Ne diyorsun sen böyle? Sorularıma cevap ver artık şapşal!”

“Çok ayıp ettin şimdi Ares,” dedi gözlerini kaçırarak. “Özür dilemeni bekliyorum.” Kollarımı gövdemde bağlayınca çatık kaşlarıma maruz kaldı. “Tamam özür dilemeni istemiyorum. Her neyse konumuza dönelim. Duyduklarına şaşkınım ama sen özünde gibisin. Yani Desina ve Kral Ronza’dan duydukların gibi. Sonra küçük yaşlarda rastladığım ve Kral Ronza’nın taht kavgalarında aileni öldürdüğünü söylemiştim, maalesef bunlar böyle. Efrasto ırkına ait bir ruh taşımanı ben de anlamadım. Yani iki farklı ses mi işittiğini söylemiştin?”

Yapmacık tavırlarını hissedebiliyorum.

“Evet, öyle. En son duyduğum ses sanki karanlığa çağırıyordu.”

“Kafamızı yorma vakti geldi. Bunların ne olduğunu çözmemiz gerekiyor.”

"Neden bir şeyler biliyormuşsun gibi hissediyorum?” diye söylendim kaşlarımı çatıp.

“Bu da ne demek oluyor şimdi? Ben bildiğim her şeyi sana anlattım. Hem ben yemek yapımından başka bir şeyi bilmem.”

“Ama-” Gözlerime uğrayan farklı bir ışık yavaşça pencereye yaklaşmama neden oldu. Arkamdan seslenmesine rağmen Ernam’ın tedirginliğine aldırmadım. Işığın ne olduğunu görmek istemiştim. Pencereye yaklaşınca zifiri karanlığı sarmalayan uçuşan toz taneleriyle karşılaştım. Bunlar parlak ve kulübenin çevresini saran tanelerdi. “Bu da ne böyle?” Efrasto ırkına ait tek bir görüntü yoktu fakat arkalarında uçuşan parlak cisimleri bırakmışlardı.

“Kahretsin... Bunlar kulübede bir şeyler arıyorlar.”

“Kulübede bir şey arasalardı çoktan içeriye girmişlerdi. Neden çevreye böyle bir şey bırakıp gittiler?”

“Hayır gitmediler. Sadece geri çekildiler,” dedi kaşlarını çatıp.

“Ne söylüyorsun sen böyle? Ne demek oluyor bu?” Sessiz kalmayı tercih edince işaret parmağını susmam için dudaklarına dokundurdu. Davranışlarını anlayamadığım bu adamın fazla bilgili olduğunu yeniden sezmiştim. Efrasto ırkına ait birçok şey biliyordu, bence o köle gibi de görünmüyordu. Bu bilgili hâllerini önce kitap okuması ile ilgili olabileceğini düşünmüştüm fakat bu şüphelerime cevap olamamıştı. “Ernam?”

“Efrasto ırkı arkasında ışıltılı taneler bırakır. Bu tanelerin anlamı burayı yer edinmeleri demektir. Bir şeylerin olduğunu sezdiler. Gözleri olmayan ve kulakları işitmeyen bu ırkın sezgileri oldukça kuvvetlidir ama neden kulübeye girmediklerini ben de anlayamadım.” Ernam böyle söyleyince aklıma Desina’nın bana içirdiği Küfran geldi. Bu karışımın nankör hücrelere iyi geleceğini savunurken ben koruma kalkanı olduğunu öğrenmiştim. Neden o sıvıyı bana içirdiğini şimdi anlayabiliyordum. Efrasto ırkından korumak için bana sunmuştu. Çünkü bu ırkın sesini işittiğimi o da biliyordu. Kulübenin kapısına yönelince, “Ne yapıyorsun sen?” diye uyardı. Kılıcımı alınca kulübe dışına çıkıp etrafı kontrol ediyordum. Ay ışığının ağaçlara çarpan kesik huzmeleri sayesinde çevremi seçebilmem kolaydı ama etrafta kimsenin olmadığını anlamak zordu. Ormanı sarmış olan taneler karanlığı süsleyen ateş böceklerini anımsatınca tekrar kalbimin köşesinde bir titreşim belirdi, bu kalbimin zihnimle olan savaşıydı. Efrasto ırkının uzaklaşmasının nedeni çevremde gezinen kalkan olabilirdi ama bu kalkanın benimle ne kadar kalacağını bilmiyordum. Ayağımın altında ezilen çalıların eşliğinde parlayan ağaca doğru ilerlemeye devam ettim. Yanına yaklaşınca üzerinde Efrasto ırkına ait olan harfler yan yana sıralandı. Elimi üzerindeki yazıya doğru uzatıyorken, “Sakın ona dokunma,” diye uyardı. “Bu bir tuzak olabilir.”

“Ne yazıyor, anlayabiliyor musun?”

“Ben mi? Ben bir köleydim Ares. Bunu nasıl anlamamı bekliyorsun?” dediğinde öfkeme yenik düştüm. Ernam'ın yakasına yapıştım. “Neler oluyor!”

“Bana yalan söylüyorsun!”

“Ne yalanı... Sana her şeyi anlatıyorum,” dedi tedirginlikle.

Kılıcımı boynuma dayadım. “Eğer anlatmazsan seni yaşatmam. Yemin ederim yaparım bunu.”

“Ne söylediğini anlayamıyorum Ares. Beni boşuna öldüreceksin, ben bir şey bilmiyorum.”

“Yoksa sen kâhin misin?" diye sordum fısıltıyla. “Astantra Krallığı’na ait bir kâhin...”

“Nereden çıktı şimdi bu? Kâhin ne alaka? Ben de kâhin olacak zekâ, beyin ve bunlara benzer olan şeyler ne arasın? Görmüyor musun, kafatasımı bile zor taşıyorum?”

“Sorumu gayet iyi anladın. Bu tavırlarının sahte olduğunu anlamıyor muydum sanki... Beni aptal yerine koymayı bırak!”

Zor yutkundu. “Yok böyle bir şey.” Kılıcımı hareket ettirince, “Tamam dur!” diye bağırdı. Korkulu gözlerinin ardında yatan gizemli şeyleri aralamak üzereydim. Artık yanımda dolanan insanlardan bile şüphe duyuyordum. “Evet, düşündüğün doğru. Ben kâhinim.”

“Amacın ne peki? Ailemin katillerine kâhinlik yapan bu adamın yanımda ne işi var!”

“Kusura bakma Ares. Şu an beni öldürsen de daha fazlasını anlatamam çünkü canın için susmam gerekiyor.” Kılıcımı boynundan geri çektim. Desina ile aynı şeyleri söylediği için şaşkınlıkla ne diyeceğimi bilemedim. Beni koruduklarını ve bir şeyler anlatamadıklarını ima etmeleri kafamı kurcalıyordu. Desina ile aynı düşüncedeydi ve Astantra Krallığı’nın prensesi ile iş birliği yapıyordu. Bu yüzden Ernam’ın benimle gelmesini kabul etmiş olmalıydı.

“Yine aynı klişeler... Bunlardan çok sıkıldım.”

“Ben kötü biri değilim. Sadece senin yolunu aydınlatmak için vazifelendirildim. Desina ile Kral Ronza’nın ipini çekmek için uğraşıyoruz. Kimsenin bundan haberi dahi yok. Sana her şeyi anlatmak isterdim ama sen karanlık ruh,” dediğinde parmaklarım saçlarımın arasına girdi. Diz kapaklarım toprakla buluşunca şiddetli bir ağrının tüm sinirlerime dokunduğunu hissediyordum. Saç diplerimde başlayan bu ağrı tüm uzuvlarımı dolaşıyordu. Nefesim bu sefer can vermiyordu, nefesim boynumu sarmalayan kanlı ellerdi.

Kesik sesle, “Neler oluyor böyle?” diye söylendim.

“İşte bu yüzden sana bir şey anlatmam imkânsız. Çünkü ben bir kâhinim şimdi anladın mı beni? Sende yasaklanan şeyler var. Her şeyi kendin öğrenmelisin, kendin bilmelisin. Aynı şekilde Desina ve Kral Ronza’nın ağzından geçmişini öğrenmiştin ve ben de devamını rahatça sana anlatabilmiştim. Bu arada benim kim olduğumu tahmin ettin. Ben Astantra Krallığı’na ait Baş Kâhin Ernam. Senin için buradayım.” Susması için elimi havaya kaldırdım çünkü konuştukça ağrılarım artıyordu. Kafamda gezinen ağrı çekilmezdi, beni öldürmek için uğraşıyordu. “Hadi kalk,” dedi elini uzatarak. “Şu ağaçta olan yazıyı okumalısın.” Kalmak için elini tuttum. “Artık kâhin olduğumu söylemem gerekiyordu çünkü seninle düşman olamam. Sen zeki bir adamsın ve Desina ile sana yardım ettiğimizi anladın. Kâhin olduğumu bu kadar kolay tahmin edebileceğini düşünmemiştim.”

“Peki nasıl bu hâle gelebildim?”

“Demin senin hakkında olan bir gerçeği söylemek üzere olduğum için maalesef irislerin daraldı. Bu yüzden bu hâldesin.”

“Onların lanetini taşıyorum öyle değil mi?” diye sordum.

“Bunu anlamana çok sevindim. Maalesef ağzımdan her kaçırdığım şey, Efrasto ırkına benzemene neden olur. Onların lanetini taşıyorsun. Bu sana bir ders olsun. Sakın içinde olan karanlık ruh hakkında bana bir soru sorma. Kendin bir şeyler sezersen benimle paylaş.”

Baş kâhinin elini tutmam kafamda oluşan ağrıyı çekip almıştı, sanki o ağrıyı ben yaşamamıştım. Ağzından benim hakkımda önemli bir bilgiyi kaçıracaktı fakat bu gizemli durum ona bile izin vermedi. Şiddetli ağrı tüm sinirlerime hücum edince kendimle bir kez daha karşılaştım, gerçek Ares ile. Bedenimde oluşan gizemli şeyler vardı ve bana yansıtmaları kesinlikle imkansızdı. Peki... Desina? Babasına inat bana yardım ettiğine inanamıyordum. Beni bu kadar çok mu seviyordu yani? Kendi canını hiçe sayacak kadar çok mu seviyordu? Peki... Benim hakkımda olan gizemi nasıl anladı, nasıl bana yardım etme kararı aldı? Bu yüzden Kral Ronza’nın yanından uzaklaştırmış olmalıydı.

Ernam’ın bir kâhin olması şaşkınlığımı uzun bir süre örtemeyecekti. Kaş işareti yaparak ağaca doğru yaklaşmamı ima etti. Üzerindeki yazıyı okumam için bekliyordu. “Hemen okumalısın.”

“Bunu okuyamam. Anlayamıyorum.”

“Karanlık ruh taşıdığını söylemiştin, yanlış mı hatırlıyorum?” diye sordu. “Bunun kime ait bir ruh olduğunu belli etti. Karanlığın Varisleri yani Efrasto ırkına ait bir ruh. Büyülü kitabı sana vermemizin nedenini bir kez daha anladın mı? Kendin öğrenmelisin ama çoğunu yaşayarak bilmelisin. Yoksa iyiliğin ve kötülüğün çatışmasında ölürsün.”

Tekrar gözlerimi ağaca doğru çevirdim. Üzerinde Efrasto ırkının parlak, uçuşan taneleri sayesinde oluşan harflere bakıyordum. Bu harfler Efrasto ırkına ait bir yazıydı ve ilk baktığımda tekrar anlayamadım. Anlamak için zorladım fakat olmadı. Sonra uzaktan yaklaşan gri bir sis gördüm. Gözleri yoktu ve bu gizemli sisin sadece silueti görünüyordu.

-Astantra Krallığı'nın veliahtları yaşayamazlar. Ruhları bize aittir.

Görünmeyen siluet bir anda ortalıktan yok oldu. Söyledikleri ağaçta yazılanlardı. Bıraktıkları ışıklı taneler benim için dile geldi, bana karanlık ruhum tarafından tekrar duyuruldu ve hatta onlara ait olan yazıyı anlamam için bana bırakıldı. Artık yazılanları okuyabilmem farklı bir evrene açılan kapı gibiydi.

“Ne yazıyor? Ne oldu?” diye sorduğunda Ernam'ın yanıma yaklaşan silueti görmediğini anladım. “Ares, iyi misin? Bak söylediklerini bana anlatman gerekiyor.”

“Astantra Krallığı’na ait veliahtların ruhları artık bize ait dedi.”

“Evet, yeni şeyler öğrendiğine göre artık gidebiliriz. Ama gideceğimiz yeri sen belirle. Bakalım bu karanlık ruh bizi nereye sürükleyecek.”

“Bu yazılanlardan yeni şeyler öğrenen sensin Ernam. Yani bildiğin şeylerin üzerine yeni şeyler ekleyen de sensin. Soramıyorum da kahretsin!” diye bağırdım.

“Sorma da zaten. En azından kaçık biri olmadığını öğrenmiş oldun,” dedi gülümseyerek. “Karanlık ruha sahip olmak kolay bir iş değil. Seni senden daha iyi tanıyanlar, seni kendi taraflarında görmek isteyenlerdir.”

“Bu da ne demek oluyor şimdi? Soyumuza ait bir veliahttı zaten istemiyorlar. Beni kendi taraflarında görmek istemeleri de ne?”

Gülümsedi. “Anlatabilmem için biraz daha zamana ihtiyacımız var, canını tehlikeye atamam.”

“Gülme sakın! Zaten bana yalan söyleyen ukala adamın tekisin! Kâhin falan demem en ufak bir yanlışını görürsem işini seve seve bitiririm, bunu sakın unutma! Yanıma sinsice yaklaşan çakma köle bozuntusu!” Sırıtmalarının kulağıma dokunması eşliğinde adımlarını ileriye doğru attı. “Nereye gidiyorsun! Beklesene! Kâhinliğini falan dinlemiyorum, bana bunlarla gelemezsin yalancı köle!” Gecenin karanlığına rağmen ileriye doğru yürüme kararı alınca maalesef atların yularlarını tuttuğum gibi onu takip etmek zorunda kaldım. Öfkemi dindirmek için çabalamıştım ama bu adam beni deli etmek için gönderilmişti. Önce katillerimizin krallığına adım attım sonra da bana yardım eden büyücü ve kâhin ile tanıştım. Yardımları ne oldu peki? Bir şey anlatamayız Ares! Sen bul, sen çöz Ares! Şuna biz de Efrasto ırkının ne istediğini bilmiyoruz desenize! “Ernam!” diye seslendim tekrardan. “Kime diyorum ben, atına binmeden nereye gidiyorsun? Hani karanlık ruhun götüreceği yere gidecektik?” Şaşkınlıkla olduğum yerde duraksayınca ağzımdan çıkanlara ben bile inanamadım. “Ben ne diyorum böyle... Karanlık ruhu takip etmek hayatımda gördüğüm en saçma şey! Yok, bu böyle olmaz. Şu olanları öğrenmezsem aklımı kaçıracağım!” Tekrar Ernam’ın peşine takıldım. Belli bir süre sonra ormanın derinliklerinde olduğumuzun hissi beni endişelendiriyordu ve etrafımızı saran ağaçlar ve üzerlerine düşen kesik huzmeler dışında başka bir şey görünmüyordu. Ernam’ın duraksamasıyla yanına doğru yaklaştım. “Artık nereye gittiğimizi söyleyecek misin? Bak, gerçekten şu gizemli hâllerinden çok sıkıldım. Ben bu karanlık ruhla yaşayamam! Lanet olası karanlık ruhu istemiyorum! Bu lanet olası şeyi istemiyorum!”

Baş parmağını dudaklarına dokundurup, “Sus,” diye uyardı. “Sen de duyduğum sesleri işittin mi?”

Derin bir nefes verip yüzümü başka yöne doğru çevirdim. "Şimdi de sen mi başladın sesler duymaya? Aramıza hoş geldin Baş Kâhin Ernam... Yoksa senin içine de mi karanlık ruh kaçtı? Ne de olsa benimle takılıyorsun.”

“Maalesef sana özünü unutturmuşlar. Hiçbir şey bilmiyorsun. Özünden koparılıp köleliğe maruz bırakılmışsın.”

“Astantra Krallığı’nın veliahttı olduğumu söylüyorsan artık böyle bir özüm yok. Geçmişte yıktıkları hayatım arkamda kaldı. Sadece şu lanet olası karanlık ruhtan kurtulmak istiyorum!” Ernam cevap verecekken ileriden üzerimize doğru gelen kırmızı ışığa bakakaldık. Yeri ve göğü inleterek bize doğru koşan bir ışıktı. “Bu da ne böyle?”

“Bu bir bela! Karanlık ruhuna lanet okumayı kes!” diye bağırdı. “Ares kaç!” İleride bekleyen atların yanına doğru hızlandık. Atlarımıza bindiğimiz an bulduğumuz ilk yöne doğru yularları hareket ettirdik. Karanlık ruhun bedenimde olduğunu ve ona karşı isyan etmeyeceğimi daha önceden öğrenmiş olmayı dilerdim fakat bu dilek geç kalınmış bir istekti. Artık bunun bir hükmü kalmamıştı. Arkamızdan yaklaşan bela bize doğru gelme isteğini sürdürdü ve hiçbir şekilde vazgeçmedi. Ernam ile farklı yönlere doğru ayrıldık ama bu yön şaşırtma iyi sonuçlanmadı. Peşimize takılan bela aksine beni takip etmek istedi. Artık kaçmamın bir anlamı kalmadığını hissetmiş gibi göle yakın bir yerde atım duraksadı. Başka yöne doğru ilerletmek istedim fakat olmadı. Attan inip kılıcımı aldım. Gördüğüm bela geyik sürüsüydü ve uzun boynuzlarında yanan ışıltılar Efrasto ırkına aitti. Sanki boynuzları aleve verilmiş gibi görünüyordu. Ayaklarım geri geri giderken göle doğru girmek zorunda kaldım. Daha fazla ilerleyemeyince tüm geyikler bedenlerini göle doğru daldırdılar. Sanki boynuzlarındaki alevi gölde söndürmek için uğraştılar. Etrafımda gezinen koruma kalkanı sayesinde amaçlarına ulaşamayıp dokunamadılar bana. Üzerime sıçrattıkları su tüm bedenimi sırılsıklam edince gölün içerisindeyken geyiklerin arasında mahsur kalmıştım. “Ares!” diye seslenip peşimden gelen geyikleri takip etmişti. Gerçekten artık kendimden korkuyordum çünkü bela beni kovalamıştı. “Gölden çıkman gerekiyor, göl çok tehlikeli! Çabuk bu tarafa doğru gel!” Suyu sıçratarak geyiklerin arasından toprağa doğru yürümeye çalıştım ama geyikler yüzünden fazla yavaştım. Ernam elini bana doğru uzatınca nihayet ayaklarım toprakla buluştu.

“Kahretsin! Tek bir gecede bu belaya maruz kaldıysam, artık gece bitmeden...” Konuşmamam için ağzımı kapattı.

“Sakın. Sakın bir daha onlara lanet okuma. Onlardan bahsetmen belaya yol açıyor. Karanlık ruhtan da şikâyet etme. Onlar işitmezler ama sezgileri kuvvetlidir. Göremezler ama gören gözlerin olurlar.” Parmaklarımı avucuma alıp sıkıyordum. Öfkeden delirmek üzereydim. Sanki kurmaca bir oyunun içerisine bırakılıp gizemli geçitleri aşmak için zorlanıyordum. Bu geçitlerde bela, tuzak ve yalan bulunuyordu. Kalbimde saklanan sırlar yakama sarılmak için başucumda bekliyordu. Bunlar saklananlardı, bunlar açığa çıkmak için çırpınan gerçeklerimdi. Üzerimde gezinen lanet sonucu Ernam’a ne bir şey sorabiliyordum ne de olanları kendim anlayabiliyordum. Ben çoktan özümden koparılmıştım. On üç yaşlarımda bu olay gerçekleşti ve ailemin ölümüyle başka ellere teslim oldum. Astantra Krallığı’nda benim için artık yaşam yoktu ve orası Kral Ronza’ya aitti. “Ah kahretsin,” dedi buğulu gözlerle. “O kolye ne zamandan beri parlıyor?” Şaşkınlıkla baktım. “Boynundaki kolye diyorum, ne zamandan beri parlıyor?” Elim boynumda asılı olan yeşim taşını buldu. Gömleğimin ardından alınca ortamı daha fazla aydınlatan bu kolyenin anlamını çözemedim. Rengi ormanın yeşilliği ile örtüştü, karanlığı deldi. Gözlerimizin içine nüfuz eden bu ışık karşısında duygulanması gözlerimden kaçmadı.

“Ne oldu? Korkutmasana beni! Zaten sana çok öfkeliyim!”

“Kalbin,” dedi gülümseyerek. “Kalbine vurulan zincirlerin birinden kurtulmuşsun. Demek ki bu yüzden geyikler kovalamış.”

“Saçmalama da artık buradan gidelim.”

“Bu kolyeyi sana kim verdi?” diye sordu durmam için kolumu kavradığında.

“Küçük bir kız çocuğu vermişti.”

“Daha derin düşün Ares, bunu sana kim verdi!” diye bağırdı.

Bağırdığı için kaşlarım çatıldı fakat Ernam hâlâ cevabı bekliyordu. “Küçük bir kız çocuğu verdi dedim ya!” Cevap vermeyip sadece gözlerime bakmaya devam ediyordu. Bakışlarında hissettiğim duygu beni kendime getirdi. “Bu kolyeyi küçük kıza vermesini sen söyledin, öyle mi?”

“Evet, ben söylemiştim.”

“Ne saçmalıyorsun sen? Kâhin olarak devrelerin falan yanmış olabilir mi? Sonuçta sen de sesler işitmeye başlamıştın,” dedim bıkkınlıkla.

“Doğruyu söylüyorum Ares. O kolyeyi pazar alanında sana vermesini küçük kıza ben söylemiştim. Bu kolye sayesinde karanlık ırkın yaklaştığını anlayabilirsin. Özellikle de Efrasto Krallığı’nın Lideri Mersah’ın.”

Kaşlarım çatıldı. “Aptal! Kolye Mersah’ın yaklaştığını belli etmek için parlıyor ve biz hâlâ burada bekliyoruz!”

“Aptal öyle mi? Aptal?” Öfkeyle adımlarını ileriye doğru hızlandırdı. Göl kenarında beni kendimle bırakıp gitmişti. Yeşim taşı ile ilgili söylediği kelimelerin ağırlığını omuzlarımda hissedince boynumda taşıdığım kolyeye tekrar tekrar baktım. Avuçlarımın sıcaklığı ile buluştuğunda daha çok parlıyordu.

Desina...

Desina ile ilk karşılaşmamız gözlerimin önünde canlanırken gülümsememe engel olamıyordum. Ya da onu öptüğüm anı... Ben ne düşünüyordum böyle! Babasının ne söylediğini unutmam büyük bir aptallık olurdu. Kral Ronza ailemin katiliydi. Desina’nın bilerek yanıma yaklaşmasını ve sahte tavırlarını unutmamalıydım.

Aklıma gelenler yüzünden, “Ernam!” diye öfkeyle bağırdım. “Beni bırakmış numaraları yapma! Sen kimi kandırıyorsun kâhin bozuntusu! Köleymiş... Sana hâlâ çok öfkeliyim!” Adımlarımı gittiği yöne doğru atmak istedim fakat olmadı. Gözlerim bacaklarıma sarılmış olan ellere kaydı. Tedirginlikle kılıcımı almaya yeltendim ama gölün içerisine doğru çekilmek için zorlanıyordum. Yere yığılınca avuçlarımın arasına aldığım toprağa tutunarak kurtulacağımı zannediyordum. Bedenim suya batınca çıkmak için çok çaba sarf ettim ama maalesef bunu başaramadım. Tüm uğraşlarım sonucunu göstermeyince çırpınmalarımın etkisiyle kafam suya girdi, bilincimi kaybettim.

.

.

.

.

Bölüm sonu

7 yorum