İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 8 · 17 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 8

KARANLIĞIN VARİSLERİ

3. BÖLÜM

KARANLIĞIN VARİSLERİ

•

∞ Sanki kurmaca bir oyunun içerisine bırakılıp gizemli geçitleri aşmak için zorlanıyordum. Bu geçitlerde bela, tuzak ve yalan bulunuyordu.

•

Hayatın en derinlerinde başlar alabildiğin nefes. Bu nefes o kadar değerlidir ki... Gizlendiğin o kuytu, köşeden bile çeker alır seni. Aldığın nefesi hissedebilmek için çıktığın bu yolculuk, seni senden bile sakınır. Gözlerine farklı bir evren inşa eder. Gördüğün şeylerin hazzına varman ayaklarına serilen yeryüzünü tanımlar. O yeryüzündeki en huzurlu şey ise bağımsız olarak attığın adımlarındır.

Gördüğüm manzara korkusuzdu. Gördüğüm manzara enseme dayanmayan kılıçtı. Hiç ummadığım kadar yere sağlam basan kudretti. Ve bu güce zıt olan zayıflık, gitmek zorunda kaldığın bir kadının kalbiydi... “Tamam, özgürlük çok güzel ama... Ben şimdi gerçekten özgür müydüm... Onsuz?” diye ağzımda geveledim. “Sanırım, hayır.”

“Bir şey mi söyledin?”

“Hayır, önemli değil,” diye hüzünle konuşuyordum ve benim tuhaf davranışımın farkındaydı.

“İyi görünmüyorsun. Ne oldu sana böyle?”

“Bir şey olmadı, gayet iyiyim ben.”

“Pekâlâ öyle olsun. Daha ne kadar yürümemiz gerekiyor? Pazarın saraya bu kadar uzak olduğunu düşünmüyordum. Esir olan hayatım, bana her şeyi unutturmuş.”

“Bunlar artık geride kaldı. Biz azat edildik Ernam. Nereye gideceğimizi bilmiyorum ama bir yer bulmamız şart.” Yürüdüğümüz toprak yolda özgürlüğümün ilk adımlarını geride bıraktığımızı hissettim. Rüzgârın eşliğiyle olduğum yerde duraksadım ve yüzümü arkama doğru çevirdim. Artık neredeyse saray görünmüyordu. Emirlerini dinlemem gereken, eziyetlerin hükümdarlığını yapan Kral Ronza yoktu. Asıl hayat bizim için şimdi başlıyordu. Belki de daha iyi olacağını düşündüğüm hayat bana farklı sürprizler hazırlıyordu. Ne getireceğini bilmediğimiz nefesin bize hep bir sürprizleri vardı. “Nihayet... Bitti.”

“Yürü hadi yürü. Kral Ronza peşimize takılırsa sorarım sana özgürlüğü,” dedi sırıtarak. Yüzümü Ernam’a çevirince gülümseyip adımlarımızı ileriye doğru atmaya devam ediyorduk. “Bu arada aklın sarayda kalmış olabilir. Bence kesin kaldı, olabiliri yok aslında.”

Kaşlarım çatıldı. “Ne demek bu?”

“Desina diyorum.” Gözlerimi üzerinden çekip karşı yola doğru bakıyordum. Benden kopuktu, aynı zamanda düşünceli hâldelerdi. “Yokluğun yüzünden üzülecek gibi. Sen nasıl hissediyorsun?” Ernam böyle sorunca dilim mühürlendi, cevap veremedim. Kalbime giden yolların tıkalı olduğunu duyuran ses, tekrar kafamda soru işaretleri bıraktı. Desina, benim için iyi bir insandı. Özgürlüğümü verdiği için onu önemsiyordum. Ayrıca zeki ve güzel. Kral Ronza’ya rağmen iyi bir kalbe sahip. “Ares? Cevap vermedin?”

Buruk bir sesle, “Bilmem,” dedim.

“Bu ne demek oluyor? Gizemli biri olmandan sıkıldım.”

“Bilmiyorum demek Ernam. Yani hislerimi anlayamıyorum.”

“Ben kiminle yolculuğa çıktığımı anlasam artık. Bu adam kaçık mı yoksa bilge mi?” dedi bıkkınlıkla.

“Sesli düşünüyorsun. Biraz daha hakkımda atıp tutarsan bu işin sonu hiç iyi olmaz. Bari düşüncelerini kendine sakla olur mu?”

“Kesinlikle kararımı verdim. Bu adam tam bir kaçık,” diye mırıldandı.

“Ernam!” Onu duymuştum.

Duyduğumu anlayınca panikledi. “Tamam bir şey demedim. Zaten senin gibi sırların adamına ne diyebilirim ki?” Duraksayıp kaşlarını çatarak yüzüme baktı. “Hem... Desina'yı öptüğünü görmüştüm. Alnına kondurduğun öpücüğün anlamı ne peki? Hoşça kal öpücüğü değildi herhâlde?” Cevapsız kaldım. “Yoksa âşık olduğunu aklın kabul etmiyor mu? Ama kusura bakma, kalbine söz geçiremezsin.”

“Bence bu kadar yeterli.”

“Neden? Gerçekleri kalbin kabul ettiyse geri dönüşün yoktur. Sen hiç hayatında bir kadına âşık olmadın mı?” diye sorarken ciddiydi.

“Ne sorduğunun farkında mısın? Benim bir hayatım mı vardı, nasıl bir kadına âşık olmamı beklersin? Köleydim ben köle! Dört duvar arasında ne olabilirdi?”

Çatık kaşlarıma maruz kalınca yüzünü yola doğru çevirdi. Konuyu değiştirmek için, “Tamam her neyse. Hadi bakalım Bay Bilge... Tarosan kentine ait olan pazara geldik sayılır,” dedi.

Bu adamla işimiz var...

Ernam’ın imalarından dolayı derin bir nefes verdim. Gözlerim, yaklaştığımız pazar girişine kayınca geçmişimle buluştum. Buluşmaları yeniden karşılaşmış ezelden düşman olduklarını hatırlattı. Tüm yaşadıklarım zihnime birer birer resmedildi ve bu resimler canlıydı. Pazar girişinde on üç yaşlarımda bana sunulan eziyetlerimin bağırtılarını işitiyordum. Gözlerimin önünde kumral saçlı ve yeşil gözlü bir çocuk yürüyordu. Yanında bileklerine halat geçirmiş iki köle tüccarı da vardı. Ailesinin yanan evden kalan külleri küçük çocuğu köleliğe doğru savurduğu için hayatta tekti, yalnızdı. Rüzgâr nereye savurursa orada hayat bulmaya çalışıyordu. Kötü adamların arasında kalan en masum gözlere sahipti ve sanki yeşil gözleri acılarını dillendirmek için vardı. Kayıp giden bir yeşil denizi anımsatıyordu berraklığını kaybetmiş olan gözleri. Yosun tutmuştu, çoktan çamura bulanmıştı. Acılarını barındıran, gökkuşağının renklerine bir o kadar da yabancı olan gözleri karanlıkta parlamaya çalışan yeşim taşına benziyordu.

Ona asla çocukluğunu yaşatmamışlardı.

Gözlerimin önünde beliren minik çocuğun köle tüccarına getirildiğini gördüm. Yetişkin kölelerin arasına sıkıştı, boyunun kısalığından görünmüyordu bile. On üç yaşlarındaydı fakat yaşıtlarına göre fazla sıska ve cılızdı. Alnını kaplayan kumral perçemleri güneşin kavurucu sıcaklığından korur gibi gölge olmak istemişti iri gözlerine. Çocuk iki elini birbirine kenetleyip meraklı gözlerle etrafına bakınmakla meşgulken, tüm kargaşalı seslere anlam veremiyordu. Hızlı ritimlerini taşıyamayacak kadar küçük bir kalbin ağırlığı ile savaştaydı. Hayatının ani değişikliği yüzünden çekingen gözlerini bile esir etmeye çalışanlar vardı ve minik yüreğini kafese hapsetmek için uğraştılar, onun küçük yaşta olgunlaşmasını sağladılar.

“Ne oldu Ares, neden durduk?” diye sordu Ernam. Duyduğum sesle gözlerimin önünde canlanan çocuk silindi, tekrar geçmişe karıştı. “Bir şeyler mi hatırladın?”

Buğulu gözlerimi Ernam'a çevirdim. “Köle olarak esir alındığım ilk günümü hatırladım. Çok çaresizdim ve küçük bir kalbin yapabileceği tek şey boyun eğmekti.”

“Maalesef aynı kaderi yaşıyoruz. Bize biçilen hayat buymuş. Onların elleri ve ayakları olmamızı sağlayan lanet olası bir sisteme maruz kaldık.”

“Anlayamadığım tek şey ne biliyor musun? Sürekli bunu düşünüyorum,” dedim sorgularcasına. Şaşkınlıkla gözlerini gözlerimde sabit kıldı. “Desina neden beni bıraktı? Beni buradan alarak Kral Ronza’nın yanına götüren kadın, beni tek bir gecede özgürlüğüme kavuşturan bir melekti. Sence bunu neden yaptı?”

“Bilmiyorum. Sadece aklıma tek bir şey geliyor,” dediğinde dikkatle ona baktım. “Âşık olduğu için olabilir. Gözlerine nasıl baktığını gördüm. Senin için her şeyi yapabilecek gibiydi... İlk başta babası yüzünden seni saraya getirmiş. Duyduğumuz konuşmalar bunu gösteriyor... Anla işte.” Kafamı başka yöne çevirince bir süre Ernam’ın söyledikleri kulaklarımda yankılandı ve tabii babası ile olan konuşmaları da. Desina beyaz ve siyahtı. Siyah tarafını gördüğüm bu kadının beyaz tarafını hissetmem, çıkmaz sokaktan farksızdı çünkü onu tanıyamıyordum. Desina hangisiydi? Köle tüccarından Ronza’nın önüne fırlatan kadın mı yoksa bileklerimde görünmeyen halatı çözen kadın mı?

Bunu zaman gösterecekti ama kalbim bana hükmetmek üzereydi. Onu düşünmeden edemiyordum.

Pazar içerisinde adımlarımızı ileriye doğru attık. Tezgahlarda birçok yiyeceğin bulunduğu alan fazla kalabalık görünüyordu. İnsanların kollarına sürtünerek geçtiğim yolda gözüme bir şey çarptı. Yanına doğru attığım adımlarımın sessiz çığlıklarını işittim. “Hangisine bakmıştın? Bir kız çocuğun var sanırım?” dedi kadın tüccar. Tezgâhın önünde saklanan düşlerim ortaya döküldü. Elime aldığım bezden yapılma, gri bebeği dikkatle inceliyordum. Yaşadığını sonradan öğrendiğim kız kardeşime benzetmiştim. Yanan evden kurtulmuş olması yeniden umutlarımı sorgulamamı sağladı. Küçük yaşlarda sahip olduğu kumral saçlarından ve koyu kahve gözlerinden başka bir şey yoktu zihnimde.

“Şu sıralar biraz dalgın,” dedi tüccara. “Buna kaç gümüş istersin?”

“Sen şaka mı yapıyorsun, ne gümüşü? El emeği var o bebekte. İki altın olur.” Ernam’ın teklifinden sonra öfkeli görünüyordu.

“Yuh! Altından bile değerli, kahretsin...” Elini cebine attı ve iki altını tüccara doğru uzattı. “Al bakalım, bugün şanslı günündesin.”

Tüccar gülümser gibi yaptı. “Emin ol, yanındaki güzel yüzlü adam yüzünden değerinden düşük sattım. İsmi ne, bekâr mı?”

“İsmi seni ilgilendirmez. Ayrıca yeni yuva kurdu o. Yani boşuna hayal kurma, üzülürsün.”

“Tüh... Buna gerçekten çok üzüldüm. Bekâr olsaydı kesinlikle kapardım,” dedi durgunlukla. “Bir dediğini iki etmezdim. Belki izdivacından mutlu değildir, bir şansım var mı?”

“Yuh... Bir dediğini iki etmezdim derken? Hadi sana kolay gelsin,” dedi Ernam ve kadının yanından uzaklaştırmak için koluma girdiği gibi beni ileriye doğru iteliyordu. “Senin yüzünden ne diyeceğimi şaşırdım Ares. Kadın içine düşecekti. Seni etkilemek için söylediği şeylere bak. Bir dediğini iki etmezdim... Kadınların aklını bulandırmakta üstüne yok.” Elimdeki bebeğe baktığımı görünce şaşırdı. “Şu yaşında bebeklerle oynayacağını düşünmezdim. Boyun olmuş kavak ağacı sen hâlâ oyun düşünüyorsun. Kısmetlerin sıraya dizildi sıraya, uyan artık... Ne oyunu.”

“Neden bunu satın aldın ki? Sen aptal mısın?”

Gülümsedi. “Soruya bak. Bebeği bırakmaya niyetin mi vardı? Çocuk gibisin.” Cebinden çıkardığı altın kesesini bana doğru gösterdi. “Bunları Desina bizim için vermişti. Tarosan’dan uzaklaşana kadar işimize çok yarayacak.” Şaşkınlıkla bir şey diyemedim çünkü ne ara bu keseyi ona verdiğini anlamamıştım. “Bir de pazarın çıkışında iki at bizi bekliyor.” Beni çekiştirdiği gibi pazarın çıkışına doğru adımlarımızı hızlandırdık. Başımızı örten pelerin sayesinde kimse tarafından tanınmıyorduk fakat arkadan saçı bağlı, uzun sakallı adamın köle tüccarına doğru ilerlediğini görünce Ernam’ı bırakıp peşine düştüm. “Ares!” diye seslenmesini duymazlıktan geldim.

Petro, ayaklarını yerden kesen atı sayesinde gülümseyerek pazar alanında ilerliyordu. Kalabalığın çoğunluğu ona selam verirken diğerleri korkuyla geri adım attılar. Kalabalığı aşarak yanına yaklaşmak için hızlandığımda Petro da atından inip köle tüccarına yaklaştı. Ağzında bir şeyler gevelerken tüccar ne demek istediğini onaylar şekilde davranıp, kölelerinin arasından uzun boylu bir adamı önüne getirince Petro yüzüne sert bir tokat indirdi. Adamın yere yığılması yüzünden bana yaşattığı acılarım birer birer gün yüzüne çıkıyordu. Sırtımda olan kırbaç izlerimin acıları tekrar karşıma dikildi ve hesap sormam için yalvardı. Petro'nun işini düzgün yapan kölelerine dahi merhameti yoktu, onlara işkence etmek hoşuna gidiyordu.

Yaşadıklarımdan dolayı gözlerime yansıyan yeşil gözlü çocuk tekrar bana uğradı. Yüzüme aldığım ağır bir tokat yüzünden etrafıma korkuyla bakmıştım o zamanlar. Kimse yardım etmemişti, kimse beni yerden kaldırmak için uğraşmamıştı. O minik çocuğun tek sığınacağı şey karanlıkmış ve o karanlığa hapsedilmiş bir şekilde büyümüş.

Petro, yanındaki iki muhafıza adamı yerden kaldırttırdı. Adamın bileklerine geçirilen halat ile kalesine doğru yol aldı. Petro'yu takip etmeye niyetliydim fakat koluma dokunan bir el yüzünden duraksamak zorunda kaldım. “Saçmalama Ares,” dedi Ernam. “Onu takip edersek Kral Ronza’nın izimizi bulması kolay olur.”

“Kral Ronza’nın beni bulmasını çok isterim. Bakalım bu sefer boğazına kim çökecek?” Ernam’ın peşime takılması ile Petro'yu takip ediyordum. Kendisi atın üzerindeyken kölesini ileriye doğru çekiştiriyordu. Kölenin yetişebilmesi için koşması lazımdı. Gördüklerime daha fazla dayanamadım ve öfkeme yenik düştüm. “Petro!” diye bağırdım. Duydukları öfke dolu ses yüzünden durmak için atlarının yularlarını kendilerine doğru çekiştirdiler. Petro beni gördüğüne inanamadı, atından indiği gibi iki muhafızı ile yanıma doğru yaklaştı.

“En inatçı eski kölem Ares. Senin ne işin var burada?” diye sordu.

“Azat edildim,” deyince kaşları çatıldı. “Çok mu şaşırdın?”

“Bu nasıl olur! Sen-”

“Evet ben,” diye lafını tamamlamasına izin vermedim. “Hemen yanındaki köleyi özgür bırak.”

“Sen kendini ne sanıyorsun? Sana ne yapacağımı soracak değilim! Buradan kaybol, yoksa seni elimden kimse alamaz!”

“Sana onu bırak dedim!” Ernam kolumdan tuttu. Bırakmasını ima edercesine kolumu kendime doğru çekiştirdim. Petro, yanındaki iki muhafıza bakıp yanıma doğru gelmelerini emretti. Onların korkaklığı yüzünden dudağımın tek tarafı kıvrılınca Ernam ile kılıçlarımızı elimize aldık. Küçük yaşlarımdan beri eziyetlerimin sembolü olan bu adam artık yaşamayacaktı.

“Yanlış yapıyorsun Ares!” diye bağırdı. Tüm pazar halkı endişeyle kan çıkaracak bu ikiliye bakıyordu. Bazıları korkudan pazar alanını terk etmeye yeltendi. Bazıları ise Petro’nun yaşayacağı bu kargaşayı izlemek istedi. “Kendine gel yoksa...”

“Sakın bana korktuğunu söyleme. Muhafızlarını yere serince nereye kaçabilirsin ki?” Onu öfkelendirmek istedim.

“Öldürün şu ahmağı!” diye bağırdı kendi cesaret edemeyince. Bir muhafız Ernam’ı hedef alırken diğeri bana doğru yaklaşıyordu. Kılıcını savurunca geri adım attım. Üzerime doğru adımlarını hızlandırıp kılıcını üzerime salmaya devam ediyordu bir yandan. Kılıcına değdirdiğim sert bir darbe sonucu yere yığıldı ve ben gülümseyip kılıcımın ucunu muhafızın boynuna dayadım. Gözlerim Ernam’a kayınca onunda muhafızı kollarının arasına aldığını gördüm. “Ne yapıyorsunuz sizi ahmaklar!” diyen Petro adımlarını atına doğru hızlandırdı. Bunu görünce muhafızının şah damarına derin bir kesik verip Petro’nun peşine düştüm. Atına binecekken ensesini sıkıca kavradım ve bedenini yere doğru serdim. Kılıcım boynuna dayanınca elini kınına doğru uzatmak istedi.

“Hayır Petro. Böyle bir aptallığı yapamazsın, düşündüğün şey hiç mantıklı değil.”

“Lanet olası adam!”

“Yanlış cevap,” dedim gülümseyerek. “Muhafızlarına güvenen bu zavallı adamın son sözleri ne?”

“Tamam, o köleyi özgür bırakacağım. Hatta tüm kölelerimi! Lütfen bir şey yapma, sana söz veriyorum.” Kılıcımı kendime doğru çektim çünkü verdiği sözden dolayı onu öldürmekten vazgeçmiştim. Yavaşça ayağa kalktı. “Canımı bağışladığın için minnettarım.” Gözlerini kölesine doğru çevirdi. “Artık özgürsün.” Köle özgür olduğunu duyunca şaşkına uğradı, ilk önce duyduklarını kavrayamadı. Yanıma geldiği gibi ayaklarıma kapandı.

“Hayır, kalkmalısın,” dedim. Yere doğru çömelerek omuzlarını kavradım. Ayağa kaldırınca gözyaşlarını bana yansıttı. Gözyaşlarında kendi yansımamı gördüm. “Sakın bir daha seninle aynı derecede olan insanların ayaklarına kapanma. Bizim onlardan bir farkımız yok.” Kafasını olumlu bir şekilde sallayıp gözyaşları içerisinde yanımdan uzaklaşarak özgürlüğüne doğru adım attı. Petro’nun şaşkın hâllerini görünce gülümsedim. Eski Astantra Krallığı’na yakışır bir şekilde hüküm vermem onu korkutmuş olmalıydı.

“Artık gidebilir miyim?”

“Sözünü tutmazsan tekrar ensene çökeceğimi sakın unutma. Bu krallık artık özünü bulacak. Artık eski Astantra Krallığı hükmünü sürecek.”

“Her şeyi öğrenmişsin,” dedi geri geri adım atarken.

“Evet, her şeyi öğrendim. Benim kim olduğumu önceden bildiğin sır olmaktan çıktı.” Gözlerinde hissettiğim korkuyla atına bindiği gibi bulunduğum ortamı terk etti. Muhafızlarının azlığı onu elimize düşürmüştü ama sözünü tutmazsa eğer onun katili olmaya çoktan hazırdım. Tek başıma olduğum bu savaşta yapabileceğim şeylerin kısıtlı olması engellerimin en büyüğüydü. Sonuçta taht kavgalarının arasında kalmam ellerimden tüm hükümlerimi almalarına neden olmuştu.

Bana ait olan her şeyi kanla almışlardı, kanla tahta oturmuşlardı. Kana bulanan saray artık aileme ait değildi.

Ernam ile adımlarımızı pazar çıkışına doğru hızlandırdık. Tüm pazar halkının zihnine kazınan bir isim olarak kalmıştım ve Kral Ronza’nın, pazarı karıştıran kişinin ben olduğumu öğrendiğinde peşimi bırakmayacağını biliyordum. Bugün oluşturduğum hengâme yüzünden Ernam’ın çenesini yol boyunca çekmek zorunda kalmıştım. Hâlâ yorulmadan bana söyleniyordu. “Nasıl bir belayla aynı yoldayım, bilmiyorum. Kesinlikle hayatım senin ellerinde son bulacak Ares. Biz saraydan ne kadar uzaklaşırsak o kadar iyi olur dedikçe, sen bizi yakalatmak için uğraşıyorsun.”

Bıkkınlıkla, “Bitti mi?” diye sordum.

“Bitmedi! Hem neden konuşmama izin vermiyorsun sen?”

Şaşkınlıkla duraksadım. “Konuşmana izin vermiyor muyum? Pazardan uzaklaşalı bayağı zaman geçmiş, sen hâlâ konuşuyorsun. Hiç susmadın ki.”

“Peki Ares,” dedi ve önümden yürümeye başladı.

Bu şapşal bana küstü mü?

“Ernam! Yavaş ol!” diye arkasından bağırdım. İleride gördüğümüz iki ata doğru adımlarımızı hızlandırırken Desina’nın bize bıraktığı atlar olduğunu düşündüm. Yularları ağaca bağlanmış bir şekilde bekliyorlardı bizi. Kalabalık pazardan uzaklaşınca ıssız olan bu alana gelmek farklı bir kentte olduğumuzu düşündürdü.

Atları okşayan Ernam boynuma atladığı gibi bana sarıldı. “Sonunda kurtulduk.”

“Sen bana küsmemiş miydin? Ne bu şimdi?”

“Sadece öyle düşünmeni istemiştim.”

Şaşkınlıkla, “Sen kaçık bir adamsın,” dedim.

“Ama sen de-” diyecekken öfkeme maruz kaldı. “Yine kaşlar çatıldı, yine gözlerini alevler sardı. Dikkat et, gözlerinde alev alacak bir orman barındırıyorsun.”

“Bunu görmene sevindim,” dedim uyarıcı sesle. Gözlerimi karşımda bulunan atlara çevirdim. Koyu kahverengi olan atı tercih etmek istedim. Avuç içimi yumuşak tüylerinde gezindirince içime yayılan sıcaklığı geleceğime yol veriyordu sanki. “Güzelmiş.”

“Neden onu seçtin?” diye sordu.

“Bilmem. Rengi önemli mi?”

“Bana beyaz kalınca gözüm onda kaldı. Sanki daha güzel görünüyor. Neyse artık...”

Bazen Ernam’ın söylediği hiçbir şeyi anlayamıyordum. Kahverengi atı seçmemde ne gibi bir sebep arıyordu ki?

Atlara bindiğimiz an yolculuğa adım attık. Güneşin batışı etrafı önce kızıla boyadı, sonra da tüm yıldızları üzerimize serdi. Uzun bir yolculuk sonucu bulduğumuz kulübenin yanında durmak zorunda kaldık. İçeriden ışık yayılmıyordu fakat yine de önlemimizi alarak adımlarımızı temkinli atıyorduk. Belimdeki hançeri aldığım gibi kulübenin etrafında dolanmak istedim, biri olabilirdi. Ernam’ın elinde tuttuğu meşale yönümüzü gösteriyordu ama karanlığı aydınlatabilecek kadar kuvvetli yanmıyordu. Kulübenin boş olduğunu anlayınca kapıyı aralayıp içeriye daldım. Kutu şeklindeydi, terk edilmiş gibi görünüyordu. Yerde divanlar ve kulübeye ait olan küçük bir pencere de vardı. Ernam elindeki meşaleyi duvara astığı an yan yana gelecek şekilde oturduk.

“Geceyi burada geçireceğimize inanamıyorum,” dedi aniden. “Sahi... Biz nereye gidiyoruz Ares? Biri şu hâlimizi görse aklını kaçırmış iki aptal der.”

“Aklımda bir yer var.” Merakla gözlerime baktı. “Tepki vermeyeceğine söz ver.”

Şaşkınlıkla, “Kesinlikle söz vermiyorum Ares,” diyerek ayağa kalktı. “Senin beni sürükleyeceğin yeri hayal ettim de burada kalmam daha iyi gibi görünüyor.”

“Daha söylemeden tepki vermeye başladın bile. Dinlemeyi öğrenmelisin.”

“Tamam,” diye çaresizce bakınca gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Söyle bakalım aklında ne var?”

“Elflerin yaşadığı toprakların ismi neydi? Orası-”

“Bir de ismini soruyor!" diye lafımı böldü. “Sen ne dediğinin farkında mısın? Elflerin topraklarına gitmek istediğine göre aklını kaçırmış olmalısın.”

“Başka çaremiz var mı? Efrasto Krallığı’na gidelim istersen?”

“Bak bu süper fikir. Efrasto ırkı da bizi dört gözle bekliyordu. Şu üzerimizdeki pelerinli kıyafetlerimizle de pek farkımız kalmadı. Bence yabancılık çekmezler. Artık yere gömülmeyi de öğretirlerse yolculuğumuz bu kadar uzun sürmez.”

Berbat esprileri ile Ernam...

“Tamam, tamam. Gün ışığınca nereye gideceğimizi sen söylersin oldu mu?” dedim bıkkınlıkla. “Bu arada muhafızlara karşı kılıcını iyi savurdun. Nereden geliyor bu tecrübe?”

“İkimiz de eski köleler olduğumuza göre bu soruyu sadece bana sorman garip oldu. Sen nasıl bu kadar tecrübe edindin?”

“Sır diyorsun yani? İyi, peki. Öyle olsun bakalım ama benimki doğuştan diyelim.” Cevap vermeyince bez çantamda bulunan büyülü kitabı elime aldım. Desina’nın vermiş olduğu kitabın işime yarama olasılığına bakıyordum. Efrasto Krallığı’na ait olan bilgileri okumaya koyuldum. Karanlıkla beslenen bir ırk olduklarını ve acımasızca katlettikleri canların sınırsız olduğu gibi şeyler yazıyordu. “Bu ne saçma bir şey...” dedim aniden.

“Ne oldu ne öğrendin yine? Senin bir şey öğrenmenden korkmaya başladım.”

“Efrasto ırkına ait olan bilgilerde yıkanmadıklarını yazıyor. Efrasto ırkı su ile tanışmadı mı?”

Gülümsedi. “Daha yüzleri görünmeyen bir ırk. Yüzleri görünsün de yıkanırlar. Ayrıca toprakla çok işleri var, yıkanmaları pek mantıklı değil.”

“Saçma şakalarını kaldıramayacağım Ernam. Ciddi bir soru soruyorum,” dediğimde bir ses işittik. Ernam duvara astığı meşaleyi söndürdüğü gibi yanıma geldi. “Ne oldu?”

Kahretsin bu ses de neydi?

“Efrasto ırkından bu kadar bahsedersen olacağı buydu. Çevremizde dolanıyorlar,” dedi endişeyle. Şaşkınlıkla gözlerimiz pencereye kayınca oturduğumuz divanda sessizce bekliyorduk. İşin en tuhafı ise karanlıkta yönlerini bulabilen bir ırktı ve ellerinde meşale dahi yoktu.

“Bunlar karanlıkta nasıl rahat gezebiliyorlar?”

“Sakın onların gece yaşadıklarını bilmiyorum deme bana. Şu elindeki büyülü kitabı sessizce okumaya devam etmelisin. Hani sen okumayı seviyordun? Büyük ihtimalle yanlış kitapları okumuşsun Ares. Aşk hikâyeleri falan okumuş olabilir misin daha çok? Köleyken Desina gibi bir kadınla karşılaşmak istediğin tarzda hikâyeler falan... Hani ilk aşkın sayılır ya.” Hayretle söyledikleri karşısında sessizleştim. “Tamam şaka yapıyordum, sen oku.”

“Karanlıkta nasıl okumamı istiyorsun? İyi misin sen?” dedim fısıltıyla. “Yemin ederim yüzünü dağıtmamak için kendimi zor tutuyorum bunu böyle bil.”

Çevremizdeki ırkı önemsemeden sırıttı. “O yumruklarını ırka saklamalısın. Ayrıca kitabın üzerine parmaklarını yerleştir. Belki bir faydası olur.”

Ne? Ne söylüyor bu böyle?

Parmaklarımı açık olan büyülü kitabın sayfalarına dokundurdum. Harflerin üzerinde kayan parmaklarımdan zihnime yayılan bilgiler karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Büyülü kitabın karanlıkta okunduğuna mı, yoksa Efrasto ile ilgili farklı bilgiler öğrendiğime mi şaşırsam bilemedim. “Bu nasıl olur...” dedim aniden. “Bunu yapabileceğimi nasıl bildin?”

“Elindeki büyülü kitabı çözmemiz gerekiyor. Desina sana bunu boşuna vermiş olamaz. Devamında ne yazıyordu?”

“Efrasto ırkının geceleri uyanık olduğunu ve gündüzleri ortalıktan kaybolduklarını, yani gündüzleri uyuduklarını yazıyor. Ayrıca Karanlığın Varisleri olarak bilindiklerini okudum. Demek ki bu yüzden Kral Ronza’nın karşısına hep gece çıktılar. Efrasto ırkı geceleri uyanık.”

“Nihayet gerçek kitaplar okumaya başladın,” dedi gülerek. “Liderleri dışında Efrasto ırkının geceleri gözleri görmez, kulakları da işitmez. Ama iç sezgileri ile yönlerini bulduklarını biliyor muydun? Şu an bizi hissetmiş olabilirler ya da başka bir amaçları var. Ayrıca en önemli özellikleri yasak bir kalp taşırlar.”

“Ne? Yasak kalp mi?” dedim şaşkınlıkla.

“Evet. Yasak kalp taşıyorlar. Onlarda duyguya dair hiçbir şey yok. Aşk, merhamet, sevgi, fedakârlık... İyi tarafa ait hiçbir şey yok kalplerinde.”

Geceleri uyumayan ve gündüzleri uyuyan bu ırkın gizemini çözmek zordu çünkü her gün kendileri hakkında yeni bilgiler ediniyordum. Ama en çok da Ernam’ın bir şeyler sakladığına artık emindim. Büyülü kitaba dokun demesi aklımda yeni soru işaretleri oluşturmuştu. Küçük yaşlardan beri köle olarak yaşayan bu adam, tüm güvenimi yerle bir etti. Ya da Kral Ronza’nın ve Desina’nın yanında fazla tecrübe sahibi de olmuş olabilirdi. Sonuçta biri merhametsiz bir kraldı, diğeri de bilgili bir büyücüydü.

-Karanlığın Varisleri seni arıyor Ares!

Olduğum yerde kalp ritimlerime söz geçiremedim. İçimde dolanan bunalımlarım tekrar yakama yapıştı. Efrasto ırkının beni aradığını söylemesi korkularıma esir olmamı sağlıyordu.

“İyi misin?” diye sordu. “Yine sende bir hâller var.”

-Karanlığın Varisleri seni arıyor Ares!

“Efrasto ırkı neden beni arıyor?” diye bir anda ağzımdan çıkıverdi. Ernam’ın yanında bunu söylemem saçmalık ötesiydi çünkü o benim bir deli olduğumu düşünüyordu. İşittiğim seslerden haberi olmadığı için ne yapmaya çalıştığımı anlayamadı. “Ernam?”

“Ne? Seni arıyorlar derken? Onlar herkesi arayan birer iblisler. Onların amacı zaten kötülük yaymak.”

-Artık özüne dönme vaktin geldi! Sen kötü bir ruha sahipsin. Sen Efrasto Krallığı’na aitsin. Senin iyi bir kalbe ihtiyacın yok.

Kulaklarıma hâlâ gizemli sözleri dokundurmaya devam ediyordu. Duyduğum ses bana yapılan en büyük esaretti. Özgürlüğümün anahtarı olarak gördüğüm bu ses, aslında beni yansıtan ama çoktan kırılmış olan bir aynaydı. Kötü bir ruha sahip olduğumu ve Efrasto ırkına ait olduğumu duyurması yeni sorulara yol açmıştı. Beni benden daha iyi tanıyanların gizlendiği bu gezegenin en kuytu köşesine çoktan itilmiştim. Beni çıkarmaları için elimi uzattım ama tutmak yerine daha da derinlere itelediler. Tırmanmaya çalışıyordum ama daha çok çamura batıyordum. Hem de Efrasto ırkının kanlı çamuruna.

Efrasto ırkına ait olan bir ruh... Beni çağırıyordu.

Ama benim onun çamuruna girmeye niyetim yoktu.

.

.

.

.

Bölüm sonu

4 yorum