
4. BÖLÜM
KANLI GÜL
•
∞ Kalbime batırılan bir güle inandım. Dikenlerini çıkarmak kolay olmayacaktı. Derinlerdeydi, sertti ve kanattı! İki farklı yüze sahip olan bu gülün, iyi yönüne tutuldum fakat kötü yönüyle çatıştım. İyiliği gözlerine aşındırdığı, kötülüğü ise kalbinde barındırdığı kanlı bir güle sahipti. Şimdi benim için nefret zamanıydı.
•
Gözlerime uygulanan baskıdan kurtuldum. Tepemde ilk gördüğüm şey suyun ardına geçilmemesi için var olan mavi ışın dalgasıydı. Gövdemi doğrulttuğumda beyaz bir zeminde olduğumu anladım. Etrafta beyaz dışında tek bir renk dahi yoktu ve beyaz blokların sıralı olması, bana kale görünümünü anımsatıyordu. Bu beyaz alana sadece benim rengim bulaşınca üzerimde bulunan kahverengi kıyafetlerim zeminin cansızlığına renk katmış oldu.
“En son göle doğru çekildiğimi hatırlıyorum. Neden hafızamda gerisi yok?” dedim şaşkınlıkla.
Gözlerim tekrar ardına geçemediğim mavi ışın dalgasına kaydı. Gölün altında böyle bir evrensel dünyanın varoluşu beni tedirgin edince ne yapacağımı şaşırmıştım. Bacaklarıma sarılan eller görmediğim farklı bir evrene adım attırmıştı. Bu evrenin içerisinde saklananlar da vardı. Bunlar kendilerini hayata karşı soyutlayanlar, gizli bir evrenin parçası olanlardı. Beyaz zemine yansıyan siyah gölgeler görünce olduğum yerde bekliyordum.
Bir değil, ondan fazla varlık geliyordu, henüz ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum ve kalbimdeki ses işimin bittiğini söylüyordu.
Uzun bir koridoru arkalarında bıraktıklarında beni göle sürükleyenlerin yüzlerini görmüş oldum. Alınlarının tam ortasında yıldız şeklinde nişane bulunuyordu. Beyaz elbiselerine uyumlu olan siyah saçlara, beyaz kaşlara ve hatta beyaz kirpiklere sahip olan bir ırktı. Göz bebekleri oval şeklindeydi, irisleri kırlangıç otu ile boyanmıştı. Turuncumsu gözlerinin ortasında bulunan göz bebekleri yılanlarla bağlarının olduğunu kalbime dokundurmakla gecikmemişti. Bu hissin gerçek olmaması için dua etmek isterdim fakat maalesef bu doğruydu. Kadınların uzun ve parlak saçlarına kondurulan akik taşları, irislerine gölge düşüren kahverenginin varlığını çınlıyordu sanki. Akik taşları oval, saçlarına temas edecek bir şekilde özenle sıralanmıştı. Erkekler de ise bu durum tam tersiydi. Siyah ve kısa saçlarında bulunan yıldız şeklinde altından yapılma taçları vardı.
“Önemli bir misafirimiz var,” dedi aralarındaki bayan. Görünüşünün diğerlerinden farkı yoktu ama başında elmastan yapılma bir tacı bulunuyordu, fazla büyüktü. Yanındaki cariyelerine göz işareti yaptığı an adımlarını bana doğru hızlandırdı. Cariyesi emirlerini yerine getirmek üzere yanımızdan hızlıca uzaklaşınca zor yutkundum. “Sonunda karşılaşabildik.”
“Neler oluyor?”
“Sırlar oldukça berbattır. Özellikle de hayatının üzerinden kurulan oyunlar varsa.”
“Siz de kimsiniz? Ne biliyorsunuz?”
“Su Elisleri,” dediğinde gözlerim irileşti. “Suya hükmedenler de diyebilirsin. Burası yeryüzünün en gizemli saraylarından biridir. Gizemli olması maalesef başımıza gelen bazı konulardan dolayıdır.”
“Benden ne istiyorsunuz?”
“Efrasto ırkından biri suya değerse gölün derinlerine çekilir ve çoğu öldürülür. Bunu bilmiyor olamazsın?” Duyduklarımın yalandan ibaret olmasını dilerdim fakat her şey gerçekti. Efrasto ırkının neden yıkanmadıklarını şimdi anlayabiliyordum. Bu onların en büyük zaaflarından biriydi. Hem de en büyük lanetli zaafları. “İsmim Zuri Fean. Burada şahit olacaklarına eşlik edecek bir veliaht diyelim.”
Daha ilk gecede bu belaya çarptırıldıysam...
Zuri, elini geldikleri koridora doğru uzatıp onları takip etmemi ima etti. Önümden yürüyen bu ırkın ne yapmaya çalıştığını anlayamadım. Esir gibi de değildim, özgür gibi de... Bu saçma olayların arasında yerle buluşan beyaz eteklerine gözlerim dalıp gittiğinde ise onları inceliyordum. Su Elisleri insan vücuduna işlenmiş farklı bir görsele sahipti. Oldukça parlak ve göz alıcıydılar. Siyah saçlarının koyuluğunu geceye benzettim. Gece gibi karamsar ve özgürdü. Saçları karanlığı imgelese de, beyaz tenleri iyiliğin var olduğunu duyurmak için sabırsızdı.
-Kesin iyiliği simgeleyen bir ırkın eline düşmüşsündür. Sen Ares'sin unuttun mu? Senin ruhun zaten kötülüğe bulaşmışken, iyiliği göremeyecek kadar bataklıktasın. Kendine gel ve bize geri dön!
“Sürekli ne yapmam gerektiğini söylemen canımı sıkmaya başladı,” diye mırıldandım. “Yeter, kes sesini artık...”
Duyduğum sesin sillesine uğramış gibi hissettim kendimi. Gözlerim tekrar ilerlediğimiz koridora kayınca yine bize ak eşlik etti. Beyaz duvarlara asılan kilden tabloların kılıç şeklinde olanları dikkatimi çekince şaşırdım çünkü Efrasto ırkının ve Kral Ronza’nın aradığı büyülü kılıcın gizemini benden başka herkesin bildiğine yemin edebilirdim. Esaret içerisinde son nefesimi vereceğimi düşünmek zihnime yapılan en büyük vurgundu. Bu vurgun beni öyle bir yıkıma uğrattı ki... Ne kendimi tanıyordum ne de çevremdeki siyah maskeli insanları. Maskelerinin altında yatan gizemli simalarının bana dokunacak olması... Zaten olağan bir durumdu. Bunlar yüzünden gerçek kişilerle tanışmak en büyük hayalim hâline gelmişti. Sahte yüzlerden çok sıkılmıştım.
Sahte gülücüklerden bıkmıştım.
Koridor sonunda altın kaplamalı meşalelerin yakılı olduğu geniş salona geldik. Salonun tam ortasında on sekiz kişilik masa bulunuyordu. Sekiz sandalyeye karşılık gelen, sekiz sandalyenin her birine Su Elisleri özenle yerleşmişti. Geriye kalan baştaki sandalyeye geçmemi istediler. Uzun masanın yarattığı polemik kalbime uygulanan basınçtı. Ne yapmaya çalıştıklarını idrak edemedim. Başlarındaki taçları dışında birbirlerinden pek bir farklı olmayan Su Elislerinin suskunluğuna ortak oldum. Sanki masanın diğer ucuna birini bekliyorlardı. Bu sessizlik uzun bir fısıltıydı.
Nefeslerimizin birbirine sürtündüğü sessiz fısıltılardı...
Geniş salonda bulunan masa dışında duvarlarda asılı olan önceden öldürülmüş ruhlara bakıyordum. Siyah pelerinlerinin içerisinde ruhlar bulunuyordu, pelerinleri kabarıktı. Büyülü kitapta okuduğum bir bilginin bu kadar çabuk karşıma çıkması beni bir kez daha hayrete düşürmüştü. Peki ya ben? İçimde verdiğim gizli düşman yüzünden mi göle çekilmiştim? Kafamı kurcalayan birçok sorunun cevabını zaten soramıyordum ama bunu öğrenmek için her şeyimi verebilirdim. Bilinmezlik, kilitli bir kutu gibiydi. Anahtarını bulamazsam sonsuza kadar içerisinde bulunan gizemin karanlığında boğulurdum. Peki... Anahtarın bulunmasını istemeyenler varsa? Belki de burnumun dibinde olan kişiler bana en büyük oyunu başlatan düşmanlarımdır. Düşmanım, gizemli kutuları aralamak için tuttuğum bir anahtar ise... İşte o zaman beni öldürebilecek en büyük zanlı yine benim. Çünkü düşmanlarımı anahtar sanırsam kendi ayaklarımla ölüme yaklaşabilirdim.
Sessizliğimizin arasına sızan biri oldu ve bu sesin sahibini görmek için gözlerimi merakla araladım. Beyaz elbisesinin üzerine atılan kahverengi yeleği ile yaklaşan bu adam, elinde tuttuğu asası ile bize doğru yaklaşıyordu. Su Elisleri onun gelmesini ayağa kalkarak karşıladılar. Ayağa kalkmayan tek kişi bendim. Sadece yaşlı adamın sandalyesine geçmesini gözlemledim. Uzun, beyaz sakallarının arasında bulunan ince yapılı dudakları neredeyse görünmeyecek bir vaziyetteydi. Kır beyazı saçlarını örten kahverengi yeleğin şapkası bulunuyordu. Su Elislerinin arasında tek rastladığım yaşlı adam buydu. Gözlerinde yine aynı hüznü barındırmıştı. Yılanların göz bebeklerindeki hüzün bu ırkın gözlerine yerleştirilmiş gibiydi. Tam karşımda oturması ve beni baştan aşağıya süzmesi kalbimi iyice meraklandırıyordu.
-Onlar seni yanıltmak için varlar. Karanlık ruhunu kabullenemeyenler var. Seni bizden koparmak isteyenler...
İşittiğim ses kulaklarıma dokunduğu gibi hızla yanımdan ayrıldı çünkü bu ırktan çekiniyordu. Tüm bunları anlamak için artık sessizliği yıkmak istedim. Ağzımı araladım fakat konuşamadım. Maalesef yaşlı adama bir şeyler anlatmak istediğimde dilim mühürlenmişti. El hareketlerimin çaresizliği yüzünden tüm gözleri üzerime çekmiş oldum.
Kahretsin! Hiçbir şey söyleyemiyorum. Karşımdaki bunak yüzünden olmalı!
“İsmim bunak değil,” dedi aniden. Şaşkınlıkla gözlerine baktım. “İsmim Tresya Fean. Su Elislerinin en yaşlı üyesiyim. Bu da kızım Zuri.” Kızına bakıp tekrar gözlerini bana doğru çevirdi. “Sanırım zihninle olan sohbetlerini duymam artık beni yoruyor Ares ve şu anlamsız el hareketlerini durdursan iyi olur.” Bir şeyler anlatmak isterken rezil olduğumu biliyordum ama dilimin mühürlenmesi öfkemin kabardığını hissettiriyordu. Üstelik iç sesimi duyan yaşlı adamın önemli biri olduğunu kavrayınca duruşuma çeki düzen vermek istedim. Kesinlikle karşımdaki adam bilgeydi. “Pekâlâ.”
Dilim mühürlü ise... Seninle böyle konuşmamda sakınca yoktur sanırım? Hem neden konuşamıyorum?
Gülümsedi. “Olabilir tabii. Bu arada sadece senin dilin mühürlenmedi Ares. Benim bulunduğum ortamda bu böyle olur ve böyle kalır. Ben izin verirsem mühür ortadan kalkar.” Su Elislerinin ne yapmaya çalıştığını anlayamadığım yetmezmiş gibi bir de bu adamın zihnimi meşgul ettiğini hissediyordum. Efrasto Krallığı’ndan sonra Su Elisleri ile tanışmak garip bir histi. Buraya gelmem karanlık ruhu içimden çekip almıştı sanki. Çevremdekilerin ihtişamlı görüntülerinden çekindi ya da fazla bilgili olduklarından ürperdi. “Bizi yavaşça tanıyacaksın.”
Nedeni ne olursa olsun karanlık ruhun sesini duymamak güzel.
Tresya, iki yanında bulunan cariyelerinden birine, “Getirebilirsin,” dedi. Cariye ne getireceğini önceden biliyormuş gibi kafasını hafifçe aşağıya eğip giderken arkasında korkulu gözleri bırakmıştı ama bu gözler bana aitti. Tanımadığım ırkın arasına aniden girince endişeliydim çünkü ne planladıklarını bilmiyordum. Kalbimin zihnime karşı uyarılarını işittim, bu ritimler fazla hızlıydı. Sakinleşmek için elimi kalbime yerleştirdim ve bu sırada gönderdiği cariye Tresya’nın yanına geldi. Elinde bulunan altından yapılma kare şeklindeki kutunun onlar için önemli olduğu aşikârdı. Kutuyu masaya yerleştirince Tresya ellerini üzerinde sabit kılıp gözlerini bana doğru çevirdi. “Şu an karanlık ruhunu zaten duyamazsın. Yani sana zarar veremez. Bu yüzden bu ruhla ilgili kalbine kazınan ne varsa öğrenme vaktin geldi.” Ağzından çıkanlar yüzünden şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Ruhun ne olduğunu ve neden benimle yaşama tutunduğunu biliyordu. Efrasto ırkına ait olan ruhun, bana yaşattığı zorlukların her biri bu gece masaya yatırılacaktı. Gizemli kutunun anahtarı tam karşımdaydı. Beni kara delikten çekip almak istiyordu ve bu yüzden sadece Tresya’yı dinlemek için beklemek istiyordum. Kalbime doğru akan duru bir ırmak olması için her şeyimi verebilirdim. “Maalesef yaşadıkların çok eskiye dayanıyor.”
Sizi bekliyorum. Umarım yalanlarla karşılaşmam çünkü tüm bunlar Su Elislerinin oyunu da olabilir. Özellikle de sizin Bay Tresya.
“Bence bu kadar emin olmamalısın. Belki de tanıdığını sandığın kişiler sana oyun oynamışlardır?”
Ne?
“Ben, Hetar Eslorad’ı ve Sayina Eslorad’ı tanıyordum Ares,” diye atıldı. İsimlerini duyunca gözyaşlarıma hâkim olamadım. Önce elmacık kemiklerime sonra çenemden masaya doğru akıp gitti. “Baban ve annen için çok üzgünüm çünkü onlar bu sonu hak etmediler. Hetar ile ilk Yostor Periler Şatosu’nda tanışmıştık. Çok üzgün görünüyordu, sanki önceden öleceğini hissetmiş gibiydi ya da öğrenmişti. Gözlerinde sizin için endişe yatıyordu. Elime ne tutuşturdu biliyor musun...” Kendimi yatıştırmak için gözyaşlarımı silmeye yeltendim. Derin bir nefes aldım ama vermek için cesaret bulamadım. Son kez vereceğim nefesmiş gibi kalbimin ağırlığını taşıyordum. “Sana ait olanı, yani kolyeyi. Maalesef Efrasto ırkının oyununa gelip onlara kaptırdım.”
Bu kesinlikle yalan.
“Hayır, doğruyu söylüyorum Ares. Ama o kolye amacından çoktan saptırılmış. Babanın sana bırakmış olduğu kolyenin değerini yitirmişler.”
Bunu bana Ernam verdiğini söylemişti. Küçük bir kız çocuğu ellerime tutuşturmuştu.
“Peki neden verdiğini söyledi mi?”
Efrasto Krallığı’nın Lideri Mersah’ın yaklaştığını...
“Doğru olabilir ama senden saklamalarının bir nedeni daha olmalı. Neden sustular?”
Sessizdim. Kulağıma dokunan kelimelerden geriye kalan tek şey şaşkınlaşmış ve beyni karıştırılmış bir zihindi. Ernam bir çocuk aracılığı ile kolyeyi bana verdiğini söylerken Desina ile iş birliği yaptıklarını ima etmişti. Sözde bu iş birliğinin amacı beni korumaktı. Korumaktan çok güven sağlamak amacıyla yapılmış olan düzenbazlığın şekil bulmuş hâliydi.
Ben nasıl bu kadar kör olabildim? Nasıl kâhine ve bir büyücüye inanabildim?
“Aslında senin bunlarla bir alakan yok. Kız kardeşinin de...”
Bu ne demek oluyor?
“Kız kardeşinin yanan alevlerden sonra değil de önceden kaybolduğunu biliyor muydun?” dediğinde olduğum yere çakılı kaldım. “Hetar ve Sayina onu çok aramışlardı. Hakkında tek bildiğim şey bunlar.”
Ernam yalan söylemiş. Bana alevlerin arasından kurtulduğunu belirtmişti. Kahretsin! Peki... Desina’nın bana içirdiği Küfran? Ben onu içmiştim. Bana oluşturduğu koruma kalkanı-
“Koruma kalkanı?” diye iç sesimi tamamlamama izin vermedi. “Sen zaten koruma kalkanına sahiptin. Doğuştan olan güçlerinin yavaşça açığa çıkacağını bilmiyorsun belli ki. Koruma kalkanı sadece bunlardan biri. Hetar ve Sayina bilge insanlardı. Bu yüzden onları ortadan kaldırmak istediler. Hetar’ın ateş elementinden, Sayina’nın rüzgâr elementinden olduğunu duymuş muydun? Astantra Krallığı’nın veliahtları özel güçlere sahiptirler. Koruma kalkanı, sana bahşedilen güçlerinden yalnızca biri.”
Tüm bunlara inanamıyorum... Beni kandırdılar. Ben onlara inanmıştım... Özellikle de Desina’ya.
“Bunları yaşamış olmandan dolayı çok üzgünüm.”
O karışım... O neydi peki?
“Bu isimde olan karışımı ilk defa duyuyorum desem? Bunu sen öğrenmelisin,” dediğinde ayağa kalktı. “Asıl konumuza geçelim. Çünkü bu her şeyden önemli. Maalesef karanlık ruh taşıyorsun Ares. Efrasto Krallığı’na ait bir ruh, kendi özünle çatışmaya girmiş. Maalesef karanlık ruh zihnini ele geçirebilir.” Derin bir nefes verdi. “Lanetlenmişsin. Hem de küçük yaşlardan beri bedenin yaşamak için çabalıyor. Bu çatışma düşünme yetini elinden alıp onlara ait olma ihtimalini ortaya çıkarıyor.”
Peki... Bundan nasıl kurtulurum?
Tresya, bir kolunu sağa doğru uzattı. Elinin üzerinde beliren simge Astantra Krallığı’nın nişanesiydi. Bu nişane gri tüylerle örtünmüş bir kurt simasıydı. Diğer kolunu sola doğru açtığında Efrasto Krallığı’na ait olan kanlı kılıç nişanesi bulunuyordu. “Kurt, Hetar ve Sayina’dan sana kalmış olan bir nişane. Diğeri ise Efrasto ırkının sana bahşettiği nişane. Kanlı kılıcı seçersen sana savaş kapıları hep açık demektir ama bu savaş kapıları bildiğimiz türden değil. Yani kanlı kılıç nişanesini taşırsan savaşı sen de açtın demektir. Diğerini seçmen ise artık karanlık ruhun peşini bıraktığı, seni rahatsız edemediği bir hayata adım atmandır. Yani o bedeninde dolanan zehirli sesleri duymayacaksın ve kalbinle hareket edeceksin.”
Karanlık ruhu bedenimden alman zaten en mantıklısı değil mi? Bunu sorman büyük bir hata.
Gülümseyerek elindeki simgeleri yanıma doğru ittirdi. Kurt ve kanlı kılıç şeklinde olan nişaneler tam karşımda bulunuyordu. Tresya elindeki kutuyu önüne iyice yaklaştırdı. Gözlerini kısar gibi bana bakınca, “Lanetin esiri olan adamın bu kadar kolay bir şekilde özgürlüğüne kavuşacağını mı sanıyorsun?” dedi. Tresya böyle söyleyince Astantra Krallığı’ndaki muhafızın sen esaretin çocuğusun dediği aklıma geldi. Ben bileklerine zincir geçirilen köle değil, Astantra Krallığı’ndan koparılmak istenen, karanlık bir lanet taşıyan esirdim. Yani esaretim bilinenden çok farklıydı. “Efrasto Krallığı’nın seni neden bırakmadığını anlamadıysan büyülü kılıcı düşünmen yardımcı olacaktır.” Tek elini havaya kaldırdı ve dilimde oluşan mührü bozdu.
Tekrar konuşabilmenin rahatlığı ile, “Büyülü kılıcın daha ne olduğunu bile bilmiyorum. Bunu bana sormaları ne kadar mantıklı?” dedim.
“Büyülü kılıcın yerini ben de dahil kimse bilmiyor. Tek bilinen şey kılıcın sahibi senin olduğun. Bunu bana baban söylemişti.”
Kaşlarım çatıldı. “Peki Efrasto ırkının kılıçla ilgilerinin olması üzerlerindeki lanetten kurtulmaları için mi?”
“Evet, öyle. Büyülü kılıç için dost görünenler, düşmanın olabilirler. Onlar aslında senin gibi insanlarken ruhlara dönüşerek lanete bulandılar. Bunu baban sağlamıştı.” Kafamda gezinen yeni bilgiler kalbime dolan umut ışığıydı ve tabii ki büyük bir hayal kırıklığı... Bu hayal kırıklığını yaratan kişiler Desina ve Ernam’dı. Büyülü kılıcın benimle bağlantılı olduğunu bildikleri için beni kullanmışlardı. Biri aşk rolüne bürünen zavallı bir büyücüyken diğeri köle kılığına girmiş kaçık bir kâhindi. Ne içindi? Kral Ronza’yı, Efrasto Krallığı’ndan kurtarmak içindi. Desina... Yemin ederim ona bir şeyler hissetmiştim. Ama bu sıradan bir şey değildi. Kalbimi aralamayı başaran ilk kadındı, benim için çok özeldi. Bunu hissettiğim gün beni özgürlüğüme uğurladığı gündü. Bana hayatımın en güzel hediyesini vermişti. Şimdi verdiği hediyeyi kendi tırnaklarıyla söküp benden geri aldı. Astantra Krallığı’na ve babasına rağmen tekrar ona geri dönmeyi düşünmüştüm. Kim için? Bana özgürlüğümü bahşeden kadın için, bir çift bal rengi gözler için... Onun yüzünden kalbimde oluşan kanama artık durdurulamazdı. Bunları yaşatmış olduğum kalbim bana yüz çevirirken böyle bir hataya düşmemi o da kabullenemiyordu. “Merak etme. O lanetli ruhtan kurtulacaksın. Kurtulman için gerekli olan şey kutunun içerisinde. Sana düşen vazife sadece istediğini seçmek. Bunu ben seçersem olmaz. Seçtirmemin nedeni iki nişane arasındaki savaşı körüklememek. Yoksa biri seni öldürebilir.” Ayağa kalkınca Su Elisleri Tresya’ya uyum sağladık. Herkesin gözleri seçim yapmam gereken konudaydı.
Sonuçta ben Astantra Krallığı’na ait bir veliahttım. Ne seçeceğim zaten belli.
İç sesimden sonra, “Çok iyi düşün Ares,” diye uyardı. “Bunun geri dönüşü kolay olmaz. Ağır bedeller ödemek zorunda kalırsın.”
“Zaten neyi seçmem gerektiğini biliyorum.”
“Umarım.”
Gözlerimi sımsıkı kapattım. En doğru karar beni çeken sıcaklığı tercih etmemdi. Gece ve gündüz arasında bir seçim yapmak gibiydi bu. Karanlığa hükmedenler mi, yoksa iyiliğin temsili olan ailemden kalan krallık mı? Sağ elimi havaya kaldırınca karşımda bulunan nişanelere doğru kolumu uzattım ama gözlerim hâlâ kapalıydı. Hiç düşünmeden aklımda bulunan nişaneye dokundum. Yavaşça gözlerimi aralamak istediğimde kutudan çıkan kobra masada bana doğru sürünüyordu. Onu görünce olduğum yerde dondum kaldım. Ağzını irice açtığında ise devamını görmemek için gözlerimi sımsıkı kapattım. Sımsıkı kapattığım gözlerimin yerini kalbimin ritimleri aldı. Bu ritimlerin nefesimi kesmesi ve boynumu sarmalaması kaçınılmazdı. Alnımdan süzülen terler dile gelmek istedi fakat buna karşılık veren olmadı. Gözlerimi araladığımda herkesin seçimimden memnun kalacağını düşünmüştüm ama bu böyle olmadı. Masanın üzerinde gözlerini bana doğru dikmiş olan kobranın kurt nişanesini yediğini fark ettim. Ben kanlı kılıcı yok eder diye düşünürken bunu neden yaptığını anlayamadım.
“Seçtiğim nişane bana bahşedilecekti? Neden kurt nişanesi yok oldu?” diye sordum buğulu gözlerle.
“Kurt nişanesini seçtin, iyi bir yola adım attın fakat kobra buna izin vermedi. Artık karanlık ruh ile yaşamak zorundasın.” Şu saatten sonra gözyaşlarımın bir hükmü yoktu. Zihnime uygulanan kelimelere inanmak istemedim. Sonuç böyle olmamalıydı. Seçimlerime engel çıkmamalıydı. Ailemden miras kalan, iyiliğin temsili olan kurt nişanesini kaybetmiş bulundum. “Aklıma tek bir şey geliyor Ares,” dediğinde gözyaşlarımın esiri olan irislerimi ona doğru çevirdim. “Bu konunun sana içirilen Küfran ile bir bağlantısı olabilir mi? Sana zarar vermek isteyenler, büyülü kılıcı senin üzerinden bulmak isteyenler olabilir. Bu kılıcı onlardan önce sen bulmalısın.”
Küfran... Bu zihnimde beliren kadının bana uygulamış olduğu en büyük kazıktı. Onun yüzünden sonsuza kadar karanlığa hapsedilmiştim. Bu yüzden yolumu aydınlatacak tek kişi yine bendim. Dipsiz bir kuyuydu. Sonu olmayan derinlikti. Buradan ya kendim çıkacaktım ya da ölecektim.
“Şimdi ben Efrasto ırkı gibi...”
“Hayır,” dedi adımlarını yanıma doğru atarak. Kalkmam için elini bana doğru uzatınca avuçlarına baktım. Sımsıkı kavradığım elinde bana huzuru işleyen duyguyu hissedebiliyordum. Bu duygu arkanda olduğumu bil gibiydi. “Sadece karanlık ruhu taşıyorsun Ares. Bu ruhun kötü yönleri çok fazla olsa da bundan sadece sen kurtulabilirsin. Onlara istediklerini vermeyeceksin.”
“Kötü yönlerini merak ediyorum.”
“Öfke, nefret, kin... Karanlık tarafa ait ne varsa sahipsin. Ama ailenin kanından geliyorsun. Sen arafta gibisin. Bir tarafın ateş, bir tarafın su. Ruhun onlara ait olabilir ama kanın her zaman iyiliğe ait olacak.”
İhanetlerin bedelini ödetmek için güçlü durmak zorundaydım. Kalbimdeki kanama çok ağırdı bunu biliyordum ama onların daha da ağır olacaktı. Kalbime batırılan dikenlerin sahipleri şunu bilmiyordu. Büyülü kılıcın tek sahibi bendim. “Artık buradan çıkma vaktim geldi,” dedim nefesim daralmış şekilde. “Sonuçta burası beni boğuyor. Anlarsın ya işte.”
“Son bir soru daha Ares,” dedi Tresya. "Neden kalbinde yoğun bir duygu hissediyorum? Bu nefretten çok aşk gibi. Sen...”
“Önemli değil ve bu zaten geçici, buna eminim.”
“Aslında bu senin açından kötü değil, aksine iyi bir şey olabilir. Sen aslında ruhlar gibi yasak kalp taşımıyorsun.”
Derin bir nefes verdim. “Emin olun, onu sevmektense yasak kalp taşımayı ve duygusuz biri olmayı tercih ederim.”
Cevap vermesini beklemeden öfkeyle adımlarımı buraya geldiğim ilk yere doğru hızlandırdım. Birkaç Su Elislerinin eşliğiyle buradan çıkmak istiyordum. Karanlık ruhumun haz etmediği iyilikten ve suyun berraklığına karışmış olan yüzlerden kaçmak istiyordum. Su Elisleri artık bana göre değildi.
“Umarım karşımıza düşman olarak çıkmazsın Ares,” dedi Zuri. Şaşkınlıkla yüzümü ona çevirdim. Gözlerindeki çekingenliğinin bana özgü olduğunu anlıyordum. “Kötü tarafın şakası yoktur. Tamamen onlara ait olursan biz de gereğini yaparız. Geçmişinin bizim için pek önemi kalmadı. Babamın iyimserliğine fazla güvenme. Babam, Kral Hetar ile dost olduğu için sana dokunmaz ama kimsenin ruhu duymadan senin işini bitirebilirim.”
“Ruhumla daha yeni tanışıyorum Bayan Zuri. Bundan korkmak için sizce de fazla erken değil mi?”
Öfkeyle gözlerini devirdi. “Sen yine de dikkat et. Astantra Krallığı’na ait bir veliaht olabilirsin ama ruhun artık ebediyen karanlığa gömüldü. Yani bize yabancısın.”
“Yabancılardan çok, artık yakınlarımızdan zarar görmeye başladık. Bence düşmanını fazla uzakta arama. Tam ensende olan nefesini hissedebiliyorum.” Bir yandan ardında bize bakan adama odaklamıştım gözlerimi. Bir şey anlamasın diye tekrar Zuri’ye baktım.
“Bu da ne demek oluyor şimdi? Sen ne dediğinin farkında mısın?”
“Bence gayet iyi anladın.”
“Şunu açıkça söyle.”
Kulağına yaklaştım. “Zamanı gelince öğrenirsin.” Yüz yüze geldiğimizde şaşkınlığını gizleyemedi çünkü sezgilerimin kuvvetlenmesini o da beklemiyordu ama bu gerçekti. Sezgilerim, düşmanı ve dostu ayırt edecek düzeydeyken Su Elislerine sızanları fark etmem yeniden zihnimin değiştiğini hissettiriyordu. Ardındaki adamın bakışları dahi tekin görünmüyordu aynı zamanda.
“Umarım bir gün karşılaşırız çünkü bu imalarının bir yalandan ibaret olduğu ortaya çıktığında yüz ifadeni görmek istiyorum. Karanlık ruhu taşıdığın için sana güvenmem büyük bir hata olur,” dedi gülümseyerek.
“Keşke herkesin niyetini senin gibi hemen çözebilseydik. O zaman ihanetlere uğramazdık,” dedim tek kaşım havalanırken. “Keşke Bayan Zuri.”
Aldırış etmeden göl ile aramda olan mavi dalgayı aralamak üzereydi. Duyamayacağım şekilde ağzında bir şeyler geveliyordu. Gözlerime uygulanan beyaz ışık huzmeleri, zihnimi bulandırınca beni buraya getirdikleri gibi tekrar yeryüzüne çıkaracaklardı. Etrafım beyaz ışıkla kaplandığı an gözlerime perde çekildi.
.
.
.
.



