İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 11 · 14 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 11

2. Kısım

...

Güneş yeniden yüzüme vurunca hayatın devam ettiğini fısıldamıştı kulağıma. Gözlerimi aralamaya çalışıyordum ama buna engel olan karanlık ruhum gün ışığından iğreniyordu. Benim için zorlu hayat yeni başladı çünkü iki farklı yüze sahiptim. Biri iyiliği temsil eden kurttu, diğeri gecenin karamsarlığını barındıran kanlı bir kılıçtı. Bu karmaşanın içinde bedenimi yerden doğrulttuğum an bulunduğum ormanlık alanına incelemeye koyuldum. Ernam ile en son gece yarısı yollarımız ayrılmıştı. Peki... Anlamadığım asıl şey neden atım beni göle doğru sürüklemişti?

Yoksa... Kahretsin! Atın rengi de bir oyundu.

Bay Tresya ile olan konuşmalar kulaklarıma yansıyınca dalgınlaştım. Gözlerim benden kopuk şekilde karşıda sabitlenmişti bir süre. Sorularımın cevabını almıştım ama eksik parçaların olduğunu hissediyordum. Sanki bu parçalar tamamlanınca hayatıma uzanan elleri görebilecektim ya da bana bahşedilen karanlık evreni. Bu evrende baştan kaybedenlerin isimleri yazılıydı. En başta benim ismim geçiyordu, diğeri ise kız kardeşim Minas'ın. Yanan alevlerin arasından kurtulduğunu düşünmüştüm ama maalesef o zaten bizden çoktan koparılmıştı. Şu an nasıl bir hayata sahip olduğunu bilmiyordum. Belki de nefes dahi almıyordur. Umarım şu karanlık dünyamı aydınlatan haberlerini alabilirdim. Onu bulursam ailemin kokusunu hissetmeme yardımcı olacağından hiç şüphem yoktu.

“Ares!” diye bir bağırtı işitince ayağa kalkıp sesin ne taraftan geldiğini anlamaya çalışıyordum. Tekrar tekrar seslenince adımlarımı sese doğru hızlandırdım. Uzun kavak ağaçlarının arasında dolandım bir süre. İleride iki kişiye rastlayınca olduğum yerde duraksadım. Bunlar Ernam ve Desina'ydı. Endişeli bir şekilde beni aramaya devam ettiklerinde onlara görünmek istemedim, sesimi dahi çıkarmadan ağacın ardına gizlendim.

“Nasıl onu gözden kaçırırsın! Hâlâ bu beceriksizliğine inanamıyorum Ernam!”

“Ama Prenses Desina-”

“Ne?” diye lafını böldü. “Ona zarar gelirse...”

“En son Ares’i gölün orada kaybetmiştim. Nasıl bulamadık... Anlayamıyorum. Yoksa...”

“Sanırım ikimiz aynı şeyi düşünüyoruz. Çünkü ormanın her yerini aradık. Yok işte,” diye endişeli şekilde dolanıyordu bir yandan. Gölde olduğumu anlamışlardı.

Şimdi karşılaşmamızın zamanı değildi ama buna mecburum...

Adımlarımı yanlarına doğru hızlandırınca ayağımın altında ezilen çalıları işitip yüzlerini bana doğru çevirdiler. Aniden karşılarına çıkmamdan dolayı ne yapacaklarını bilemediler. “Beni özlediniz mi? İş birlikçileri...” Şaşkınlıkla birbirlerine baktılar ama yüzlerinde farklı bir şey vardı sanki. Hâl ve tavırlarını anlamaya çalışıyordum. Beni gördükleri için yüzlerine donuk bir ifade yerleşmişti. “Prenses Desina'nın burada olacağını tahmin etmezdim. Onca yolu nasıl geldiniz? Bizi nasıl buldunuz?”

“Seni bulamayınca Prenses Desina’ya haber vermeye gitmiştim,” dedi Ernam.

“Evet, öyle oldu. Sonra seni aramaya koyulduk. Hem sen nerelerdeydin? Bizi çok korkuttun Ares.”

Parmaklarımı avuçlarımın arasına alıp öfkeyle sıkıyordum. Karşımdaki yabancıların yalanlarına artık tahammülüm yoktu. Onlar artık benim için yabancıydı. "Bela işte,” dedim gözlerimi etrafta dolandırıp. “Bu yüzden kaçmak için bir yer bulmam gerekiyordu.”

“Kaçtığın yer göl olmalı,” dedi Desina. Beni baştan aşağıya süzmüştü. “Fazla ıslanmışsın.”

“Güzel tahmin.”

“Her neyse,” diye ortaya atıldı Ernam. “Artık kalacak yer aramalıyız. Kral Ronza her yerde seni arıyordur.” Desina’dan gözlerimi ayıramadım. Bir şeyler çevirdiğini biliyordum ve farkına vardığımı o da sezmişti. Gözlerinin ardında yatan sırlar artık açığa çıkmıştı. Bu yüzden benden saklayamazdı. Artık yalanlarını ortaya dökme vakti gelmişti. “Ares... Gidelim artık.”

Gözlerimi Ernam’a çevirdim. “Astantra Krallığı’ndan buraya gelmemiz bir günümüzü almıştı Ernam. Desina’yı buraya bir gecede getirmene hayran kaldım doğrusu.”

Zor yutkundu. “Aslında... Yanlış anladın,” diye kestirip attı telaşla.

“Neyi yanlış anladım? Bir gecede buraya gelmenizi mi yoksa Desina’nın yol boyunca zaten bizi takip ettiğini mi?”

“Ne!” dedi aniden Desina. “Ne takip etmesi... Ares sen iyi misin? Sizi takip falan etmedim. Hem babam bu yaptığımı duysa-”

“Seninle gurur duyardı,” diye lafını böldüm. “Ne de olsa büyülü kılıcın yerini öğrenmek en büyük arzusu olmalı.”

“Neyse bu saçmalıkları daha fazla dinleyemeyeceğim. Özgürlüğünü ellerine vermiş olan bu kadını üzmen doğru değil,” dedi Ernam.

Öfkeyle yanına yaklaşıp yüzüne sert bir yumruk geçirince bedeni yere serildi. “Özgürlük mü... Özgürlüğümü veren kadını üzmem yanlış öyle mi! Ailemin katilleri ile birlik oldun ve bana hayatım hakkında yalanlar söyledin!” diye bağırdım. “Belki de o kolye sayesinde kız kardeşimi bulabilirdim. Ama bunu elimden aldınız. Ne için? Büyülü kılıca ulaşmak için!”

“Hayır, biz...”

“Kes sesini! Daha fazla yalan söyleme bana!”

Öfkeyle adımlarımı Desina’ya doğru atıp karşısına geçtim. “Babasının küçük ucubesi Bayan Desina. Katil bir babanın katil bir kızı. Nasıl, kulağa hoş geliyor öyle değil mi? Hangisini uygun görürsen seve seve söyleyebilirim.”

Buğulu gözlerle, “Ben çok üzgünüm,” dedi.

“Üzgün? Ama benim kadar üzgün olamazsın. Güven duygumu delik deşik ettin sen be! Özgürlüğümü verdiğin için sana inandım. Aptal gibi masum gözlerine kandım! Ama o kirli kalbini görememişim.” Neredeyse ayaklarına basacak şekilde üzerine yürümüştüm.

Ernam yerden kalktığı gibi yanımıza geldi. “Ağır konuşuyorsun Ares. Sonradan pişman olacağın şeyler söylüyorsun.”

“Köle kılığına giren kâhin mi bunları bana söylüyor? Sen nesin! Lanet olası küçük aklınla yalanlarına devam eden bir ukala!”

“Sen babamı yalnız bırakma Ernam,” dedi Desina gözyaşlarını silmeye çalışırken. Gözyaşlarının kalbime dokunduğunu hissedince başka yöne bakmak istedim. Maalesef kalbim onu seviyordu. “Babam sarayda tek kaldı. Hem bu Ares ile benim meselem. Ayrıca onun bu hâle gelmesine sebep olan yine benim.”

“Peki," dedi ve üzgün bir şekilde atına geçti. “Umarım her şey yolunda gider. Sakın seni düşman olarak gördüğümüzü düşünme olur mu Ares?” Son söylediklerinden sonra gözlerimi kaybolana kadar üzerinden alamadım. Hızla yanımızdan uzaklaşıp gitmişti.

“Sen neden onunla gitmedin?” diye sordum.

“Gidemezdim.”

“Yalancı bir kişiliğin bana yararı dokunmaz Desina. Sana bir kere inandım ama bundan sonra inanmamı sakın bekleme!” Adımlarımı yanına doğru iyice yaklaştırdım. Gözlerine yansıyan hüznü fark ettim. “Neden o lanet olası karışımı içirdin! Amacın neydi!”

“Mecburdum.”

“Mecburdun öyle mi... Neden? Büyülü kılıcı isteyen lanet bir babaya sahip olduğun için mi?” Cevap veremedi. “Dilin zehirli bir iğne gibi Desina. Kalbin ise kirden görünmeyecek kadar irine boyanmış. Gözlerinin ardında yatan oyunbaz düşüncelerin de iblisten farksız!”

Yanından ayrılacakken, “Bitti mi hakaretlerin!” diye bağırdı. Olduğum yerde duraksadım. “Evet, ben çok büyük hatalar yaptım. Kolyeyi gerçek amacından saptırdım ve büyülü kılıcı aradım.”

Aniden arkama döndüm. “Yaptıklarını zaten biliyorum! Gözyaşlarınla beni kandıramazsın!”

Korkudan birkaç adım geri gitti. Nefes verişlerinin yoğunluğunu hissettim. “Gözlerin,” dedi korkuyla. “Göz bebeklerin tüm yeşilliğini ele geçirdi. Sen... Karanlığa hapsolmuşsun. Kanlı kılıç nişanesini seçmişsin.”

“Seçtirdiniz! Ben seçmedim. Bu yüzden benden uzak dur. Artık benim yanımda yerin yok!”

Adımlarımı yuları ağaca bağlı olan atıma doğru hızlandırdım. Yularını tuttuğum gibi bindim ve ayaklarımı gövdesine çarptım. Ardıma bile bakmadan Desina’yı ormanda tek bırakmıştım. O kadar hızlı gidiyordum ki... Tüm öfkemi karşımda akıp giden yoldan çıkarmak istiyordum. Üzerinde gezindiğim toprağı aşındırdım ve hatta kazıdım. Arkama doğru yayılan toz dumanı tüm öfkemi evrene yaymak için acele ettiğinde Ares’in karanlık yüzünü tüm yıldızlara haykırmak istiyordu.

Ama... Desina...

Bunu yapamazdım.

Aniden atın yularını kendime doğru çekiştirdim. “Kahretsin! Gecenin karanlığında tek kalmamalı.” Tekrar geldiğim yöne doğru hızlandım. Ormanın ıssızlığında onu tek bırakınca geri dönmem için kalbimden zihnime yayılan dokunuşlar oldu. Tamam, Desina kanlı bir güldü. Dikenlerini acımasızca batıran kanlı bir gül. Kusursuzluğuna gölge düşüren karanlık tarafına rağmen onu tek bırakmak içime sinmemişti. Belki yanlıştı ya da doğru. Ama yolum tekrar ona düşmüştü.

Ormanın içerisine doğru süzülünce atım yavaş adımlarla Desina’ya doğru ilerliyordu. Ağacın dibine oturmuş bir hâlde buldum onu. Hıçkırıklara boğularak elleri ile yüzünü kapattığı gibi sesli ağlamalarına devam ediyordu. Atımdan inip yanına doğru ilerledim. “Hadi kalk. Seni burada bırakamadım. Tarosan kentine gitmemiz lazım. Baban seni yanında görmezse sonuçlar hiç iyi olmaz.” Kolunu kavradım ve oturduğu yerden ayağa kaldırdım. “Hadi, ata bin.”

Kafasını olumsuz anlamda salladı. “Hayır. Babamın yanına gitmek istemiyorum. Hem yaptıklarımdan sonra seni tek bırakamam.”

“Dalga mı geçiyorsun?” dedim sitemle. “Hâlâ beni takip ederek büyülü kılıcın peşinde-”

“Hayır!” diye bağırdı. “Ben senin için gelmek istiyorum. Aptalca görünüyorum farkındayım. Hatta şu iki kıta birleşse bile benim aptallığımı kimse yok edemez! Ama başka çarem yoktu. Sadece bunu bilmeni istiyorum.”

“Ben nasıl görünüyorum peki?" diye sordum. “Hâlâ seni burada tek bıraktığını düşünen bir ahmak olarak, öyle değil mi? Ben bana düşeni yaparım Desina. Karanlık bir ruh taşısam da sana benzemeye niyetim yok.” Arkama döndüm ve hızla atıma bindim. “Hadi, babanı özletmemelisin. Karanlık çökmeden buradan gitmemiz gerekiyor. Biliyorsun yol uzun.”

“Oraya gidemezsin. Herkes seni arıyor.”

“Hadi Desina. Daha fazla zorlama beni artık,” dedim çatmış olduğum kaşlarımla. “Kararımı vermişken vazgeçmemi sağlama.”

“Önümüzde uzun bir yol olacak ama bildiğim bir han var. Orada kalabiliriz,” dedi ve hızlıca arkama bindi. Ellerini belime sımsıkı dolayınca şaşkına uğradım. Desina hayatımda gördüğüm en garip ve tehlikeli bir insandı. Ne yapmaya çalıştığını bilmiyordum ama beni hâlâ ona güvenen eski Ares sanıyordu. “Oraya gitmeliyiz.”

“Sen ne yaptığını bilmiyorsun,” dedim aniden. “İhanetlerinden sonra seninle nereye gidebilirim? Karar verilmiştir. Tarosan kentine gidiyoruz.”

Aniden yuları tuttuğum elime dokundu. Yönümü değiştirmem için çekiştiriyordu. “Seni yalnız bırakamam. Neden beni anlamak istemiyorsun? Yaptıklarımdan sonra içimi kemiren hislerle beni tek bırakma.”

Derin bir nefes verdim. “Sen gerçekten iyi misin? Bu olanlardan sonra beni önemsediğini düşünmemi beklemiyorsun değil mi?”

“Beklemiyorum ama seninle gelmek istiyorum. Lütfen. Lütfen gelmeme izin ver.”

“Peki. Zaten benim kaybedeceğim bir şey kalmadı. Ama tekrar bir oyunun içerisine girersek, ilk sen ölürsün.”

“Kabul,” dedi aniden. “Böyle bir şey olursa kendimi öldürürüm.”

Aklımı kaçırmamı istediği belli. Efrasto ırkına ait bir ruh taşımamdan bile korkmuyor. Hedeflerine ulaşmak için ölmeyi tercih edebilecek kadar gözlerini köreltmişler.

Yulara sarıldığım gibi atımı hareket ettirince Desina’nın söylediği yere doğru yola çıktık. Yolumuz çok uzundu. Gece olmadan dediği yere yetişmemiz imkansızdı. Yolculuk esnasında bazen belime sarmış olduğu ellerinden dolayı öfkemin doruklarına çıkıyordum. Desina, benim için karanlığın diğer yüzüydü. Gecemi aydınlatmak yerine beni daha çok derinlere gömmek için bekleyen mezarcı konumundaydı. Bunca hakaretlerimden sonra benimle gelmeyi isteyecek kadar iyi olmadığını düşünüyordum. Gerçi... Bunca düzenbazlığını bana hissettirmeden yerine getirmesi akıllı bir büyücü olduğunu gösteriyordu.

“Karanlık çökmek üzere,” dedim atımı yavaşlatırken. “Yolumuza devam edemeyiz.”

İşaret parmağını ileriye doğru uzattı. “Şurada bir mağara olacaktı. Bu geceyi orada atlatırsak sabah han için tekrar yollara düşeriz.”

“Peki, öyle olsun.” Gösterdiği yöne doğru hızlandım. Karanlıktan beslenen ırk açığa çıkmadan bir yer bulmamız gerekiyordu. Onların belalarını çekmeyeceğim bir geceye hasret kalmıştım. Tüm gece onlarla uğraşmak ve Su Elislerinin yanında bulunmam bedenimi fazlası ile yormuştu, dün hiç uyumamıştım. Bu gece ise bizi ne beklediği konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Özellikle de yanımda bulunan yalancı büyücünün hışmına uğrarsam... Beni boğazlamasını düşünmek bile istemiyordum.

Gösterdiği mağaranın önünde duraksayıp attan indim ve Desina’ya elimi uzattım. “Hadi, kuşkularımın içimi kemirdiği alana geldik. Bakalım bana ne gibi sürprizler hazırlıyorsun?”

“Düşündüğün gibi bir şey yok,” dedi ve elimi sımsıkı tuttu. Attan inerken elbisesine takılınca düşmemesi için belinden tutmak zorunda kaldım. Sertçe gövdeme çarptı. Gözlerimiz gözlerimizde gizemli duyguları açığa vurmak istiyordu ama engellerin olduğunu söyleyen zihnim bakışlarımı aşağıya çekince tuttuğum ince ve narin belinden ayrılmıştım hızlıca. Atın yularını mağaranın yanında bulunan ağaca bağladığımda ise Desina'yı beklemeden mağaraya geçiş yaptım. Arkamdan ağır adımlarla yanıma geldi, hâlâ ayakta dikiliyordu.

“Neyi bekliyorsun? Sabaha kadar ayakta beklemeyeceksin, öyle değil mi? Yoksa... Elbisenin çamura bulaşmasından mı korkuyorsun? Prenses olarak buralara pek alışkın değilsindir. Köle ile aynı mağarada kalmanda üzer şimdi seni.”

“Ne alakası var?” Mağaranın görünmeyen karanlık tarafı yüzünden yanıma oturdu ve hatta iyice bedenini bana doğru katladı. Gözleri mağaranın içerisinde gezinmeye devam ediyordu. Çamur ve taşlarla kaplanmış sıradan bir mağaraydı. Ayağa kalktığımda, “Nereye?” diye seslendi. “Beni burada bırakmıyorsundur umarım...”

“Hava kararınca nasıl göreceğimizi düşünüyorsun? Gerçi sihirli kelimelerin vardır senin.” Gözlerimi devirdiğim gibi mağaranın dışına çıktım. Bulduğum çalı çırpıları toplamaya koyuldum. İşittiğim ses yüzünden gözlerim gökyüzüne kaydığında yüzlerce kızıl akbabanın bize doğru geldiğini fark ettim. Elimde olan çalı çırpı ile şaşkınlıkla geri adım attım. Omuzuma dokunan el sayesinde çekildim mağaranın içine doğru. Desina ile mağara duvarına çömeldiğimiz gibi yırtıcı kuşları gözlemliyorduk. “Bunların amacı ne?”

“Efrasto Krallığı’na ait kızıl akbabalar. Gündüzleri gökyüzünün temsilcileri onlardır.”

“Gündüzleri uyuyan ırkın, gündüzleri gören gözleri olduklarını mı ima ediyorsun kızıl akbabaların?” dedim kaşlarımı çatarak.

“Evet öyleler. Ama buraya geliş amaçları sen olabilirsin,” dedi ve sol kolumu ellerinin arasına aldı. Koluma bakmak için giysimi katladığında tekrar gözyaşlarını tutamadı. Karanlığın hükümdarlarına ait olan nişaneyi görmüştü. Kanlı kılıç nişanesi artık bedenime kazınmıştı. “Çok özür dilerim. Karışım yüzünden seçim yapman engellendi.”

Ellerinin arasında olan kolumu sertçe kendime doğru çektim. “Şu sahte gözyaşlarını artık bir kenara bıraksan iyi olur. Benimle neden geldiğini biliyorum Desina. Babasının arkasında duran ve amaçları için beni ölüme sürükleyen zavallı bir büyücüsün. Ben sadece lanetli bir ruha sahiptim. Bundan kurtulmam kolaydı ama şimdi onun esaretine kelepçelendim. Bu ruhun bana ne göstereceğini dahi bilmiyorum. Benliğimi ele geçirirse, artık Astantra Krallığı’nın veliahttı Ares yok. Efrasto Krallığı’na ait isimsiz biri olacak karşında.”

Sessizdi. Babasının itibarı için beni ölüme sürükleyen gözlerin şakası yoktu. Akıttığı gözyaşları bana işlemiyordu ya da sahte duygular olduğunu hissediyordum çünkü. Hislerime vurulan zincirlerin biri kopmuştu. Bunu kolye ile Desina başarmıştı ama içimde ona karşı en ufak kırıntıya bile yer kalmadı. Yasak kalbimin dillendiği ve karanlığın hapsolduğu et parçasının aralandığını işittim. Bu ses artık kulaklarımda daima duyulacaktı. Artık nefretin hakimiyet sağladığı bir kalp taşıyordum.

Bence kendimi kandırıyordum. Gözlerine her baktığımda... Kahretsin.

“Ben çok üzgünüm.”

“Artık durmalısın,” dedim derin bir nefes verince. “Baban yüzünden bunları yaptığını biliyorum ama artık ağlaman hiçbir şeyi geri getiremez.” Başını omuzuma yaslayınca olduğum yerde irkildim. Dokunması bile rahatsız ediyordu. Öfkeyle ayağa kalktım. Mağara dışına bakarken yerlere konan yüzlerce kızıl akbaba son kez geceyi bekliyordu. Karanlık iyice gökyüzünü ele geçirince tüm akbabalar Efrasto ırkının doğuşunu sezdiler. Bu yüzden korkuyla etrafa doğru dağılarak ortamı terk ettiler.

“Babam ölüyor Ares,” diye seslendi Desina. Şaşkınlıkla gözlerimi ona doğru çevirdim. “Bilmediğin çok şey var. Bu yüzden senin gibi masum birine zarar verdim. Yapmak zorunda kaldım.”

“Neden olanları benimle paylaşmıyorsun?”

Yüzünü aşağıya eğince bana anlatmayacağını bir kez daha anlamış oldum. Sakladığı şeyler vardı ve korkuyordu ama Kral Ronza konusunda hislerim çok yoğundu. Astantra Krallığı’nı ele geçirmek için ailemin canını alan ve büyülü kılıcın yerini öğrenmek uğruna kızını oyunlarına alet eden adam, ölümle burun burunaydı. Azrail’in tüm canlara bir gün uğrayacağını biliyordum. Özellikle de kalbinde kötülüğü barındıran insanlar için acıklı bir son olacaktı. Kral Ronza’da onlardan biriydi. Taht kavgalarıyla ölümsüzlüğe kavuştuğunu sandı ama ensesinde daima taşıdığı ölümün nefesini hissetmekle gecikmedi.

Hayatının son evrelerinde bana rastlayan adamın gözlerine bakarak haykırmak isterdim. Ölümün sıcaklığını hissetmek nasıl bir duygu diye...

Gözlerim tekrar gökyüzüne kayınca kanlı kılıç nişanesinin getirilerini düşünüyordum. Karanlık ruha sahip olduğumdan beri ilk defa gece ile karşılaştım. Bu defa bana korku vermiyordu, aksine güç veriyordu. Efrasto Krallığı’nın elde ettiği bedenim, geceye hükmetmek için sabırsızlanmıştı ve sonsuzluk uykusundan uyandırılmıştım. Bahşedilen hayatımı ben seçmemiştim fakat kaderime razı olmak zorunda bırakılmıştım. Bunun geri dönüşü yoktu belki ama yeni hayatıma katılan karamsarlıkların gizemini çözmem söz konusuydu. İçimi kemiren ve bana sunulan Kanlı Ay, yeryüzüne damlamayı bekleyen yağmuru anımsatıp bulutlara sarılıyordu. Can vermiyor, can alıyordu. Yağmur yakıştığı geceye sunulunca gökyüzü simsiyah tabakasından sızan kana eşlik edecekti.

Gökyüzü bedenimde bulunan ruhum gibi görünüyor. Kana karışmaya çoktan hazır, ölü bedene can veren bir siluet gibi...

Yağan yağmur tüm ormanı kapsayınca karanlığın efendileri geldi aklıma. Suyun berraklığı ile yüzleşmek istemeyen Efrasto ırkı bu gece görünemedi, gizlendi. Sessizce ruhunu yeryüzünden çekip aldı. Bu yüzden huzur vardı. Mağaranın tepesinden akan su damlalarının kalbime doğru yol aldığını hissedince sanki karanlık ruhumun karamsarlığını benden çalmak istiyordu. Karanlık, bir kurtuluş gibi görünüyordu gözüme. Aklım gecenin arasında sıkışan Ay’daydı. Çünkü... Ona benziyordum. Onun gibi yönümü aydınlatmak için uğraşıyordum.

Düşüncelerimin arasında kulağıma yansıyan sesle olduğum yerde irkildim. Gözyaşlarını hâlâ akıtmaya devam eden Desina’ya baktım. Babasının yüzünden bana yaptıkları için üzgün görünüyordu. Görünüşte pişmanmış gibiydi ama buna hâlâ inanasım gelmiyordu. Güven bir kere yıkıldıysa yeniden onarımı zaman alırdı ya da o zaman hiç yoktu. Karanlık ruhumun bana sunduğu en büyük öfke ise bazı insanlar da affedilmeye layık değildi. Çünkü onların ikinci defa aynı hataya düşeceğini hissederdin ve kesinlikle de ikinci hatayı yaparlardı. Artık ona kesinlikle güvenmiyordum.

Desina’nın yanına doğru çömeldim. Gözlerim hâlâ mağara dışındaydı. Derin bir nefes verince, “Kral Ronza için üzüldüğümü söyleyemem,” dedim. “Bana ve aileme yaşattıklarından sonra onu asla affetmeyeceğimi bilmen lazım. Sonucu ne olursa olsun, o artık benim gözümde ölüden farksız. Umarım beni anlıyorsundur?”

Gözyaşlarını elinin tersiyle silmeye yeltendi. “Biliyorum, ayrıca seni çok iyi anlıyorum. Nedeni ne olursa olsun senin için girdiğim bu ateşe kapılmamalıydım.”

“Senin için derken?” dedim gözlerine bakıp. “Benim için girdiğini söylüyorsan bu hiç mantıklı değil Desina. Ayrıca anlatamadığın ne varsa, bunları bir gün söylesen dahi sana inanmamı sakın bekleme. Sen artık benim gözümde bir hiçsin. Gözyaşlarının ardına saklanan bir hiç.” Gözlerini gözlerimden kaçırdı. Ağzımdan çıkan her kelimem kalbine batırılan dikenleri anımsatıyordu ve son söylediklerimden pişman olmuştum. “Tamam, fazla ileriye gittim. Her neyse... Peki... Boynumda olan kolyeden bahset. Zaten Su Elislerini tanıdığını biliyorum. Kolyede bulunan koruma büyüsünün anlamı nedir?”

“Kolyeye koruma işlememin nedeni Mersah. Onun yaklaştığını bilmeni istemiştim. En azından kendini bu şekilde korursun diye düşünmüştüm. Artık birçok şeyi biliyorsun. Büyülü kılıç için sana zarar verebilirler.”

“Yalan söylüyorsun...”

“Hayır, yalan söylemiyorum.”

“Mersah karanlık tarafta olabilir ama senin ondan bir farkın kalmadı Desina,” dedim tek kaşım havadayken. “Belki de o senin kadar bana zarar veremez.”

“Mersah’a karşı ilgi mi duyuyorsun sen? Onun kötü biri olduğunu kabul etmiyorsun.”

“Belki dedim Desina belki... Belki? Ne diyorum ben... Hem bu nereden çıktı ki şimdi? Sen ne dediğinin farkında mısın? Tabii ki ona karşı ilgi duymuyorum.”

Benden gözlerini kaçırdı. “Ben anlayacağımı anladım. Benim uykum geldi. Uyusam iyi olacak.” Başını mağaranın duvarına yaslayıp gözlerini yumdu. Davranışlarına anlam vermeye çalışıyordum ama bunu anlamak için fazla acemiydim. Desina’nın garip hareketlerini görmezden gelip ayağa kalktım. Topladığım çalı çırpıyı özenle yerleştirdim yere. Mağarada olan taş parçalarını etrafına sıraladım ve odun parçalarını uzun süre birbirine sürttüm. Belli bir süre sonra dumanlar belirince, alevlendirmek için birkaç dakika dumanın üzerine doğru üfürmem gerekiyordu. Sonunda ateşi yakmayı başarmıştım. Bu arada Desina uyuyormuş gibi yapmaya devam ediyordu. Yanına geçip üzerimde olan koyundan yapılma kürkü omuzlarına serdim. Yüzümü mağara dışına çevirince başımı duvara yaslayıp uyumak için gözlerimi sımsıkı kapattım.

Uykuya dalana kadar düşündüğüm şeylerin sonu yok gibiydi...

.

.

.

.

Bölüm sonu

6 yorum