
...
Gün ışığının ve kuş cıvıltılarının sesiyle araladım gözlerimi. Gece yaktığım ateş çoktan sönmüştü ve omuzumda hissettiğim sıcaklık yüzünden Desina’ya bakmak istedim. O çoktan omuzuma yaslamış olduğu başının ve belime dolamış olduğu ellerinin hissiyatında bile değildi. Omuzlarına sermiş olduğum kürkü benim üzerime yerleştirmiş olmasına çok da şaşırmadım çünkü bana karşı duygularının olduğunu biliyordum. Her ne kadar onun yüzünden bu karanlık ruha sahip olsam da yüzüne her baktığımda kalbimle savaşa giriyordum.
Kahretsin... Nasıl bir çıkmazdı bu? Bana ihanet eden bir kadına ilgi duyuyorum.
Kendine gel! O senin için bitti!
Desina’yı uyandırmak için yüzüne dokunmak istedim fakat yaklaşamadım. Engeller vardı. Bizim aramızda güvensizlik ve uzun süre öfke hüküm sürecekti. “Desina,” diye seslendim. “Artık kalkmalısın yolumuz çok uzun. Bir gece daha burada kalmak istemiyorsak gitmeliyiz.”
Gözlerini araladı. Başının omuzumda olduğunu hissedince geriye doğru irkildi. Utanarak, “Ben,” diyebildi.
“Her neyse,” diyerek ayağa kalktım. “Hadi gitmeliyiz. Dediğin şu han nasıl bir yermiş bakalım. Büyücü bir kadınla yollara çıkmam zaten aptal olduğumu gösteriyor. Bu yüzden kendimden utanıyorum.”
“Büyücü olmamdan neden bu kadar rahatsızsın ki?” dedi kaşlarını çatıp.
Gülümsedim. “Sence?” diye sordum. “Bu soruyu sorman hâlâ bana yaptıklarının bilincinde olmadığını gösteriyor Astantra Krallığı’nın biricik yalancı prensesi. Bana yaptıklarını unutma kötü büyücü. Senin bana iyiliğin değil, sadece kötülüğün dokunur. Bu yüzden seninle ne yapacağımı inan ki bilmiyorum.”
“Belki sürekli aşağıladığın bu büyücü işine yarar?” dedi gözlerini devirerek. “Tüh, unutmuşum. Mersah senin işine yarardı, öyle değil mi? Keşke benim yerime o burada olsaydı da başına kötü şeyler gelmeseydi. Kalpsiz, kötü ve hatta düşüncesiz bir büyücüyüm ne de olsa!” Hızlı bir şekilde adımlarını mağara dışına doğru atınca tepkilerine hayretle baktım. Olduğum yerde bir süre bekleyip ben de peşinden yürüyordum. Çoktan ata binmişti ve beni bekliyordu. İlk o geçince arkasına geçmek zorunda kaldım ve atın yularını kavradığım için Desina kollarımın arasında kaldı. Yüzünü astığı yetmezmiş gibi suskundu, tek kelime dahi etmemeye yeminli görünüyordu.
Sanki tüm bu olanlarda onun parmağı yok da benim parmağım var... Bu kendini beğenmişi en iyisi Astantra Krallığı’na yolu düşen birine teslim etmek. Bu şekilde kurtulabilirim.
Yönümü yola düşeceğimiz tarafa doğru çevirdim. Uzun yolculuğumuza attığımız adımların bize ne getireceğini bilmiyorduk. Varacağımız han sonrası, aklıma takılan başka bir yer daha vardı. Tresya’nın babamla buluştuğu Yostor Periler Şatosu. Buraya gitmek istememin nedenini bilmiyordum ama içimden bir ses orada sırların yattığını söylüyordu. Ya da boşlukta olan zihnimi doldurmak için çabalayan bir yolcu da olabilirdim. Özellikle babamın önceden kendi ölümünü hissetmesi, Kral Ronza’nın iş çevireceğini bildiğini gösteriyordu. En yakın arkadaşından darbe yemek bir kez daha düzenbazların arasında olduğumu hissettirmişti. Desina babasının emirlerini uygulamış olabilirdi ama bunun benim açımdan bir hükmü kalmamıştı. Kral Ronza ne ise Desina da benim için öyleydi.
Kırmızı güllerin arasında kalmış, kanlı bir gül gibiydi o. Aşk ve irin karışımı kanlı bir gül...
Atım yerdeki tozu dumana katarken kalabalık sesler kulağımıza yansıdı. Bunlar kızıl akbabaların sesleriydi. Atın yularını kendime doğru çekiştirip yavaşça duraksadım. Desina ile gözlerimiz çevremizi sarmalayan akbabalara kayınca tüm bakışlarını bize doğru çevirdiler. Amaçlarımı gözetlemek için peşime takıldıkları aşikârdı. Karanlık ırkın, gündüzleri gören gözleri olmaları aklımda birçok soru işareti bırakıyordu. Tamam, ruhum karanlıktı. Peki neden peşime takılmışlardı? Nedeni büyülü kılıç olabilirdi. Ayrıca Efrasto ırkının yokluğunda büyülü kılıcı arayan kızıl akbabaların olduğuna hâlâ inanamıyordum. Umarım bu düşüncemde yanılıyorumdur.
“Seni gözetliyorlar Ares,” dedi Desina.
“Senin dilin var mıydı? Bakıyorum yol boyunca konuşmayan büyücünün dili çözüldü.”
Derin bir nefes verince, “Dalga geçmenin sırası mı? Hem... Merak etme onlar sana bir şey yapamazlar,” dedi.
Çenesini kavradığım gibi gözlerini yüzüme doğru çevirdim. “Küfran sayesinde mi?” dedim alaycı bir dille. “Yapma Desina. Beni önemsiyormuş gibi tavırlara bürünme.”
“Evet! Seni önemsemiyorum, oldu mu!”
“Oldu! Senin beni önemsemene ihtiyacım yok zaten! Bence sen Küfran diye bana yutturduğun karışımın gerçek ismini hatırla!” diye bağırdım.
“Tamam, hatırlarsam söylerim!”
“Kesin söylersin...”
Yuları kavradığım gibi atı harekete geçirdim. Yolumuza devam etmek üzere hızlandık. Arkamdan gelen akbabaların peşimi bırakacakları zaten yoktu, gökyüzünü kaplamışlardı. Yol boyunca bizimle birlikte varacağımız yere ulaştılar. Atım, gözlerime yansıyan küçük yerleşim alanına doğru giriş yapınca yaşlı kadınların meraklı gözlerinin hedefi hâline geldik. Çocuklar atın etrafında toplanınca duraksadım. Burada yaşayan insanlar küçük yerleşim alanına sızan akbabaları gördüğünde biraz telaş yaptılar. Aralarında geçen fısıltıların en büyük sebebi bizdik sonuçta iki yabancı, peşinde dolanan akbabalarla yolculuk ediyordu. “Han ne tarafta? Umarım doğru tarif edersin büyücü.”
Gözlerini devirdi. “Benim ismim Desina, büyücü değil.”
“Ne fark eder? Sen büyücü değil misin? Akreplerle bağı olan bir büyücü?”
“Senin de vardı, yanlış hatırlamıyorsam?” dedi imalı şekilde.
“Evet, sayende olmuştu. Bana kırk takla attırmıştın.”
Arkasına döndü, gözlerime bakıyordu. “Beni etkilemek için ve seni saraydan çıkarmam için yaptığını biliyordum zaten.”
Gülümsedim. “Seni etkileyebildim mi peki? Benden etkilendin mi? Özellikle seni öptüğümde...”
Yüzünü karşı yola kaçırınca, “Han, şu ilerideki dere yatağına yakın bir yerde olması lazım,” dedi. “Şimdi buna da inanmazsın gerçi.”
“Doğru. Sana sormam büyük bir hata aslında. Varacağımız yeri bulamamam için de büyü yaptın mı? Mesela yön şaşırtma büyüsü falan?”
“Evet yaptım Ares! Özellikle gideceğimiz yerde Mersah da var! Sizi kavuşturmak için can atıyorum, oldu mu?”
“Mersah... Mersah... Mersah... Dilinden düşmeyen bu kadını iyice merak ettim doğrusu. Güzel kadındı ama. Siyah saçlı, beyaz tenli...”
“Kapa çeneni!” diye bağırdı. İmalı sözlerimden sonra öfkeyle gözlerime baktı. “Çok meraklıysan ona karşılaşınca bunları yüzüne de söylersin. Karanlık bir kadından hoşlanman bakalım başına neler açacak...”
“Pekâlâ prenses. Tabii ki ona karşı olan hislerimi söyleyeceğim,” dedim gülümseyerek. “Çekici bir karanlığı vardı yüzünde. Güzel gözlerini fark etmemiş olamazsın. Özellikle de dudaklarını.”
Yanağına doğru akacak olan yaşı fark etmemem için başını karşıya doğru kaçırdı. Tuttuğum yuları sıkıca kavradığını fark etmiştim. Tepkisini bu şekilde gösteriyordu, sanki o kadından her bahsettiğimde canı yanıyordu. Daha fazla üzerine gitmek istemedim ve gösterdiği tarafa doğru ilerlemeye devam ettim.
Peşimizde dolanan gözlerin ve fısıltıların yerini ürperti almıştı. Akbabaların korkusundan çoğu insan evlerine geçiş yapmıştı. Dere akıntısına yaklaşınca tüm akbabalar sırayla dizilerek kafalarını suya daldırdılar. Yakından kahverengi gibi görünen ama uzaktan kızılı anımsatan tüyleri vardı, bunun aksine kafalarında beyaz tüyler bulunuyordu. Yol boyunca bizi gözlemledikleri için pes etmiş gibi görünseler de bunu yapamayacaklarını biliyorlardı sonuçta karanlığın emirlerini çiğneyemezlerdi.
Geceyi ele geçiren, gündüzü gözetleyen ruhlar... Bunlar Efrasto ırkıydı.
“Burası,” dedim ve attan aşağıya indim. İsteksiz bir şekilde Desina’ya elimi uzatınca attan inmesine yardım ettim. Dere yatağının on adım yakınında olan han yolcular için gece konaklama yeriydi. Han, birçok demirli pencerelere ve katlara sahipti. Adımlarımızı giriş merdivenlerine doğru atınca kapıyı açan nöbetçilerin gözleri üzerimizde dolanıyordu. Özellikle de Desina’dan gözlerini ayıramadıklarında kalbimin öfkeyle dolduğunu hissettim. Desina’yı uyarmak için dudaklarımı kulağına yaklaştırdım. “Pelerinin başlığını yüzüne kadar ört.”
Desina söylediğimi yerine getirmek için acele edip pelerinin başlığını yüzüne kadar indirdi. Sadece dudakları görünüyordu. Aynı şekilde ben de kafamı alnıma kadar örtüp Desina’nın elini tuttum sıkıca. Tutmamı beklemediği için şaşkınlıkla ellerimize baktı, bir yandan hana girdik böylece. Geniş sofaya sahip olan han, yüksek merdivenleri ile görsel şölen yaşatıyordu. Dövme demirden yapılma avizeler, duvarlarda asılı olan meşaleler, sofa içerisinde ondan fazla masa ve çevresini kaplayan altı kişilik sandalyeler bulunuyordu. Masanın üzerinde kızılı fısıldayan kandiller de vardı.
Her şey çok güzel fakat, en büyük sorunumuz şimdi başlıyor. Bu han erkeklerle dolu!
“Ne istersiniz?” diyen hancı yanımıza doğru geldi. Buranın sorumlusu olduğunu bildirmek üzere ilgilenmek istemişti.
“Gece kalacak bir odaya ihtiyacımız var,” dediğimde masada oturan herkes sırıtmaya başladı. Bu seslerin ne anlama geldiğini biliyordum.
Hancı gözlerini Desina’ya doğru çevirdi. “Üst katta size özel odamız bulunuyor. Eşiniz sanırım?”
“Hayır, kız kardeşim.” Tekrar han sakinlerinin gülüşmelerini işittik.
“Kız kardeşinim öyle mi?” dedi Desina fısıltıyla. “İstersen ileride beni evlatlık al, tam olsun.”
“Aman kalsın. Evladımın büyücü olmasını istemem. Özellikle senin gibi olmasını hiç istemem Desina.”
“Oldu, peki...” diye öfkeyle elimi sıktı.
Gözlerim han içerisinde olan birine kayınca sıkıntıyla nefes verdim. Petro’yu burada göreceğimi tahmin etmezdim. Han sakinlerine katılmış şekilde gülmeye devam ettikçe sinirlerimi zapt etmekte zorlanıyordum.
Petro ayağa kalktı. “Burada eski kölem Ares’i göreceğimi düşünmezdim. Üstelik bir kadınla. Astantra Krallığı’nın Prensesi Desina ne zamandan beri kız kardeşin konumunda?” dedi sırıtarak. Gözlerimi Desina’ya doğru çevirdim. Pelerini sayesinde onu tanıması imkansızdı ama parmağında olan yüzük Astantra Krallığı’na ait olan kurt nişanesini barındırıyordu. Petro adımlarını yanımıza doğru yaklaştırdı ve Desina’nın başını açtı. “Güzel yüzünü saklamana gerek yok sevgili Desina. Ayrıca Ares’ten sonra bana uğramanı çok isterim.”
Kolunu sertçe kavradım. “Sen ne dediğinin farkında mısın!” diye sesim yükseldi. Yüzüne sert bir yumruk geçirince bedeni yere doğru savruldu. Desina’nın bileğini kavradığım gibi merdivenlere doğru yöneldim. Hancı eşliğinde üst kata doğru çıktık ve bize gösterdiği boş odaya geçtik.
Kapıyı üzerine kapatacağım an, “Sen nereye?” diye sordu Desina. “Sana bir şey yapabilir.”
“Sen kapıyı kilitle ben şimdi gelirim.” Kapıyı kapattım. Kilit sesini işitince merdivenlere doğru yöneldim. Hancı tekrar aşağıya ineceğimden dolayı panik olup bana engel olmak istedi fakat ona aldırış etmedim. Sofada Petro’yu tek bıraktığımdan beri gülüşmeler son bulmadı, üst katlara kadar çıktı. Aşağıya gelmeyeceğimi düşündükleri için önlerindeki biraları zevkle yudumlamaya devam ettiler. Son iki basamağı inince tüm gözler tekrar bana çevrildi. Petro yüzündeki acıyı çoktan unutmuş gibi ayağa kalktı.
“Sevgilini uykuya mı gönderdin? Şimdi başucunda tatlı bir uykuya dalardı. Ne şanslısın ama! Kral kızını kendine aşık etmişsin.”
“Kes sesini!” diye söylenirken adımlarımı iyice yaklaştırdım. Göz göze geldik. Burnumdan öfke soluyordum. “Desina hakkında bir daha yanlışını duyarsam... Yemin ederim gözlerim kimseyi görmez, seni burada öldürürüm. Hem de zevkle. Yemin ederim bu defa yaparım bunu.”
Alaycı sırıtmalarına devam ettikçe kendimi zor tutuyordum. Gözlerini masadakilere çevirdi. “Siz de duydunuz mu? Beni öldürürmüş. Ne komik ama!” Tekrar gözlerini bana çevirdi. “Desina için değer mi peki? Tamam güzel ve çekici bir kadın ama büyücülerle takılman pek sağlıklı değil. Yemeğine sen fark etmeden zehir katabilir.” Cevap vermeden arkama döndüm. Merdivenlere yönelecekken, “Tamam biz seni tutmayalım,” dedi sırıtarak. “Aşk geciktirmeye gelmez. Bu arada kokusu tüm hana yayıldı. Beğeniyor musun kokusunu ya da dudaklarını?” Göz bebeklerimin büyüdüğünü hissettim. Karanlık ruh gözlerimin tüm yeşilliğini ele geçirdi. Sanki gözlerimin içerisinde alev topu bulunuyordu ve ben Petro’yu en başında yani pazar alanında öldürmeliydim. “Gözleri çok güzel değil mi ama... Çok şanslısın. Ayrıca kokusu... Desina’nın kokusuna karışmak-”
Arkama döndüğüm an kılıcımı boynuna dayadım. Tüm han sakinleri gözlerimi ele geçiren karanlık ruhumu görmüş oldu. Bazıları “Efrasto,” demekle gecikmedi. “Efrasto aramızda!”
“Gözlerine bakılacak olursa planları işe yaramış,” dedi Petro. “Bunun karşılığında kralın kızına el mi koydun? Gerçekten güzel plan Ares. Özellikle onu hamile bırakırsan-”
“Bunu sen istedin!” Kılıcımı geriye doğru çekip hiç düşünmeden boynunu vurdum. Boynundan dağılan kanlar eşliğinde ölü bedeni yere yığıldı. Bir yandan kılıcımdaki kanı pelerinime siliyordum. “Karşıma çıkmak ya da Desina’ya laf dokundurmak isteyen başka biri daha var mı?” Kimseden ses çıkmadı. Üzerimde dolanan endişeli gözlerden dolayı şu dakikadan sonra Efrasto ırkına benzediğimi hissettim. Cebimden çıkardığım bir kese altını hancıya doğru fırlatınca havada yakaladı. “Burada kalmamız için yeterli olur mu?” diye sordum. “Ya da ağzınızı kapatmaya?” Korkuyla kafasını sallamakla yetindi. Onları umursamadan adımlarımı merdivenlere doğru hızlandırdım. Desina’nın olduğu kata gelince duraksadım çünkü göz bebeklerim hâlâ aynıydı. Kılıcıma yansıyan suretime ara sıra bakıyordum. Sakinleşince göz bebeklerimin küçüldüğünü gördüm ve kapıyı tıklattım. Desina kapıyı aralayınca içeriye girdim. “Beklettim.”
“İyi misin?” diye sordu. Kapının sağ boşluğunda serili olan divana oturdum. “Ares? O bağrışmalar da neydi?”
“Yok bir şey. Sadece konuştuk ve anlaştık. Bir daha bizi rahatsız edemezler.”
“Burada kalmamı söyledin ve öfkeyle aşağıya indin. Nasıl bir şey olmadı? Sürekli gülüşmelere boğulan insanlarda çıt yoktu.”
Kaşlarım çatıldı. “Sana, yok bir şey dedim!”
Tavırlarımdan dolayı arkasına döndüğü gibi divan karşısında bulunan yatağa uzanmak için üzerindeki pelerini çıkarttı. Ben de sadece divana uzandım. Gözlerim tavana kayınca Petro’yu öldürdüğüm o anı tekrar tekrar yaşıyordum sanki. Benliğimi esir alan davranışları ve beni kışkırtan lafları yüzünden onu öldürmek zorunda kalmıştım.
Üstelik Desina’yı beğenmesi... Delirmeme neden olmuştu.
Gözlerimi soluma çevirdim. Desina yatağa çoktan uzanmış ve uyumaya çalışıyordu. Karanlığın esir aldığı han çevresinde garip sesler işitince ayağa kalktım. Desina’nın yattığı yatağın sağ tarafında bulunan pencereye doğru yaklaşınca merakla yatağından fırlayıp yanıma geldi.
“O ses ne, anlayabildin mi?” diye sordu.
“Anlamadım neyse ne. Birini gömüyor olmalılar,” dediğimde gözlerim irileşti. Ağzımdan kaçırmıştım.
“Ne? Kimi gömüyorlar?”
Tedirginlikle, “Ben nereden bileyim? Hem sabah Astantra Krallığı’na geri dönüyorsun,” dedim.
“Nasıl geri dönüyorum? Ne söylüyorsun sen?” dedi şaşkınlıkla.
“Doğru duydun! Astantra Krallığı’na giden kervana rastlarsam onlarla gideceksin. Başka bir soru istemiyorum.”
Yönümü divana doğru çevirince kolumu kavradı. “Babama ne söylememi bekliyorsun? İki gün Ares ile kaldım sonra geri mi döndüm diyeceğim? Aklını mı kaçırdın?”
Yanımda kalmak için düşündüğü bahanelere bak...
“Evet aklımı kaçırdım!” diye bağırdım. “Seni yanımda istemiyorum!”
Birkaç adım geri gitti. “Gözlerin,” diyebildi. Karanlık tekrar gözlerimi ele geçirince ürpermişti. Cevap vermeden divana uzanıp gözlerimi yumdum. Desina’nın pişmanlıkları tekrar yakasına yapıştı ama bunlar yapılanları düzeltemezdi. Geri dönüşü olmayan yaraları kalbime işlemişti ve hatta kazımıştı. Ama kahretsin ki kalbim yüzünden onu önemsiyordum! Gözlerine bakınca bir gün ömrü kalmış kelebek gibi hissediyordum kendimi. Kanatlarına eşsiz desen dokundurulmuş ama tek gün nefes almasına izin verilmiş kelebek gibi. Kanatlarıma dokundurulan özgürlüğümde o da vardı. Esarete kilitlenmiş gözlerimde de. Asıl arafta kalmak böyle bir şeydi. Asıl kalbine düşen kişinin nefretini taşımak da böyle bir şey.
Keşke seni tanımasaydım. Keşke karşıma hiç çıkmasaydın.
Gözlerimi hafifçe araladım. Yatağının başucuna oturmuş bir şekilde duruyordu. Onu kervan ile göndereceğimi bilmesini istemiştim ama bu kararımdan geri dönmeyeceğimi de bilmesi lazımdı. Onunla daha fazla yola devam edemezdim. Benimle yaşayamazdı, ona zarar verme ihtimâlim büyüktü. “Üzülmen bir şeyi değiştirmeyecek Desina. Sen ait olduğun yere gitmek zorundasın. Ben de ait olduğum yere,” diye söyledim anlaması için. “Sana zarar verme ihtimalim var. Gözlerimi görmüyor musun? Artık ait olduğun yere dönmelisin.”
“Ama ben düşündüğün yere ait değilim ki.”
“Nasıl yani... Ne demek bu?”
Sessizce yatağa uzanıp uyumaya çalışıyordu. Gözlerimi üzerinden çektiğim gibi kapattım. Aklımdan geçenlerin sonu yoktu ama bunları bitirmeliydim. Her şeyi silmeliydim.
Çünkü Yostor Periler Şatosu’na tek gitmeliydim.
...
Handan gelen büyük gürültü ile gözlerimi araladım. Camdan sızan güneş ışınları gece rahatlamış olan ruhumu rahatsız etmekle gecikmedi. Kolumla gözlerimi kapatmak zorunda kalınca Desina yanıma geldiği gibi gün ışığından etkilenmemem için önümde duraksadı.
“Geceden gündüze geçişlerde ruhumun işkencelerine alışsam iyi olacak. Bu çok acı veriyor,” diye söylendim.
“Bana bak,” diye seslendi elini alnıma yerleştirmek için. Aşağıda olan yüzümü gözlerine doğru kaldırdım. Ellerinden alnıma yayılan sıcaklığının tarifi yoktu. Sanki gün ışığında değildim. Rahat ve huzur bulduğum karanlığa tekrar geçiş yapmıştım. “Şimdi nasılsın?”
Aniden kafamı geriye doğru çektim. “Uzak dur benden. Bu ağrıyı çekmek bana dokunmandan daha güzel Desina.” Hüzünle adımlarını geriye doğru attı. “Hazırlansan iyi olur. Kervan gördüğümüz an sarayına dönüyorsun.”
“Bundan vazgeçemez misin?”
“Hayır,” dedim kesin bir dille. Ayağa kalkıp gözlerine yakınlaştım kabullenmesini ister gibi. “Artık şu konuyu konuşmaya gerek yok bence.”
Kafasını olumlu anlamda sallayıp beni onaylamak zorunda hissetmişti kendini. Bize ait eşyalarımızı aldığımız gibi odadan dışarıya çıktık. Aşağıdan tartışma sesleri yankılanıyordu. Gece öldürdüğüm Petro yüzünden han tedirginlik içerisindeydi. Merdivenlerden aşağıya indiğimiz gibi ses bıçak gibi kesildi. Hancı aralarından sızıp, “Yola çıkacaksanız, sizin için bir şeyler hazırlamama izin verin,” dedi. Duvara yakın olan masayı gösterdi.
“İyi olur,” dedim. Desina ile karşılıklı masaya geçtik. Tüm han, Astantra Krallığı’nın Prensesi Desina ile dolaşmama anlam veremiyordu. Üstelik gözlerimi ele geçiren karanlığı görmeleri hiç iyi olmamıştı. Simsiyah karanlığı barındıran ve iki farklı insana bürünen bu anlamsız kişiden korkmaları normaldi aslında. “Çok dikkat çektik.”
“Kervan geçmezse ne olacak peki?” diye aklımda bulunan düşüncelere tezat, kendi aklına takılan konuyu açmak istemişti. “Beni ıssız bir ormanda bırakmayı düşünmüyorsundur umarım?”
“Bilmem, aslında daha iyi olabilir,” dediğimde endişeli gözlerini gözlerimde sabit kıldı. “Peşime takılman zaten bir saçmalıktı Desina. Üstelik neden peşimde olduğunu biliyorum. Bu yüzden hayallerine gecikmen en mantıklısı.”
“Büyülü kılıçtan bahsediyorsan böyle bir niyetim yoktu.” Gözlerimi başka bir yöne doğru çevirdim. Sözlerini duymazlıktan gelince tavırlarıma çok üzüldü, hatta gözyaşlarına engel olamadı. “Çok yanlış yapıyorsun.”
“Bu ne demek oluyor şimdi?” diye sordum kaşlarımı çatıp. “Yanlış yapan ben değilim, sensin! Aklından ne tilkiler geçiyor bilmiyorum ama amaçlarına ulaşamayacaksın. Bunu aklından çıkar.” Konuşmamızı hancı böldüğünde duraksadım. Birçok yiyeceği masaya özenle yerleştiriyordu. Desina ile durgun hâllerimizi fark edince gözlerimiz sunumlara kaydı hiçbir şey olmamış gibi.
Hancı, “Tütsülenmiş köpek balığı etini umarım seversiniz. Yanında mavi mısırlı piki ile muazzam bir tat uyumunu yakalarsınız,” dedi gülümseyerek. “Keçi peynirimiz de size özeldir efendim ayrıca-”
“Tamam, bu kadar yeterli,” diye lafını böldüm. Kafasını hafifçe aşağıya eğip yanımızdan ayrıldı. Yiyeceklerden tatmak istedim. Dün hiçbir şey yiyemediğim için iştahımın kabarık olduğunu hissediyordum. Desina’nın yemeklere dokunmadığını fark edince göz ucuyla baktım. “Bir şeyler yemelisin. Dün ağzımızdan tek bir lokma dahi geçmedi.”
“Pek iştahım yok.”
“Sen bilirsin,” dediğimde gözlerini bana çevirdi. “Kervan ile yola aç çıkmayı tercih etmen senin zararına olur.”
“Aslında sen haklısın, yollarımızı ayırmamız daha doğru olacak sanırım.” Yavaşça birkaç lokma yemeye çalışıyordu. Kararımdan vazgeçmeyeceğimden gayet emindi ve bu yüzden geri dönüşü olmayan bir ayrılığa düşecektik. Babasının uğruna beni oyununa katan Desina, sonsuza kadar yüzümü görmemek üzere gidecekti. Yollarımızı kendi ayırmıştı.
Ona kötü davranınca içime huzursuzluk çöküyor ama onu unutmalıyım, onu hatalarıyla tek başına bırakmalıyım.
Sessizce biten yemeğimizin yerini uzun bir yolculuğa bırakacaktık. Ayağa kalkınca Desina ile han kapısına doğru ilerledik. Hancı bize eşlik etmek üzere han dışına kadar uğurlamak istedi. Yanımızdan ayrılmadan, “Buralarda Astantra Krallığı’na kervan geçiyor mu?” diye sordum.
“Yanılmıyorsam birazdan ileri yoldan geçmesi gerekiyor. Acele etmelisiniz.”
“Tamam.”
Desina ile ata geçtiğimiz an hancının dediği yola doğru hızlandım ve kervana yetişebilmek için sonuçlarını hiç düşünmeden önüme bakmak istedim. Desina’nın gözyaşları, yanımda bulunma isteği ve özgürlüğüm yüzünden ona karşı oluşan hislerim umurumda bile değildi. Hepsini geride bırakmak üzere hancının dediği yola yetişmiştim sonunda. Attan inip Astantra Krallığı’na gidecek olan kervanı bekliyorduk. Desina yanıma doğru yaklaşıp tam karşımda duraksadı. Son kez bakmak ister gibi gözlerime odaklandı. Buğulu gözlerini önemsemediğimi anlasın diye başka yöne doğru yüzümü kaçırdım. “Kendine çok iyi bak olur mu? Belki de hiçbir zaman karşılaşamayız. Umarım benimle ilgili olan tüm gerçekleri öğrenirsin,” diye konuşunca isteksizce gözlerine baktım. Gözlerinden ayrılma hissi kalbime ağır geliyordu ama başka çarem de yoktu. Cebinden çıkardığı beyaz incilerle dizilmiş tokayı ellerime tutuşturdu. Avucumu sımsıkı kapattı. “Bunu sana vermek istedim. İstemezsen atarsın.”
“Yoksa...”
“Hayır, düşündüğün gibi bir şey yok,” dedi aniden. “Tamam bana güvenmiyorsun ama hiçbirini isteyerek yapmadım. Seni üzmek ve hayatını ellerinden almak istemezdim. Lütfen bana öfkeyle bakma.” Yolun ucunda görünen kervan görüş açımıza girdi. Bize doğru yakınlaşınca yalvaran gözlerle karşılaştım. Gitme dememi bekliyordu ama ağzımdan tek kelime dahi çıkmadı, daha doğrusu çıkamadı. Ellerini ellerimin üzerinden çekip boynuma sarıldı. “Yaptıklarımdan çok pişmanım, umarım beni bir gün affedersin.” Ani hareketleri karşısında şaşkına uğradım. Yine saçlarının arasından burnuma ulaşan lavanta kokusuna hapsoluyordum ve gözlerimi yumdum bir süre kokusunu içime çekmek için. “Umarım beni affedersin, çok pişmanım ben... Hem de çok.”
Kervanın yaklaştığını görünce durması için elimi havaya kaldırdım. “Kervan bekliyor Desina. Sarılmayı sonlandırabilir misin artık?”
Yoksa seni kervanla göndermekten vazgeçmek üzereyim.
“Seni özleyeceğim,” diye kulağıma fısıldadı. Kollarını boynumdan geri çekti ve buğulu gözlerime odaklandı. “Umarım karşılaşırız. Astantra Krallığı’na senin için geleceğim demiştin ya? Bu aklımdan çıkmıyor.”
“O sadece saçma bir cümleydi. Unut gitsin.”
“Hayır değildi. Ben yine de bekleyeceğim.”
“Bence boşuna bekleme. Seni sonsuza kadar görmek istemiyorum Desina.”
“Bunları öfkeden söylüyorsun,” dedi gözyaşları içinde. “O günü asla unutmayacağız dediğinde samimiydin. O gün bana söylediğin her şey gerçekti. Sarayda olanların hepsi gerçekti ve ben hiçbirini unutmak dahi istemiyorum. Çünkü gizemli kalbini hissettim ben, seni hissettim. Sana kavuşacağım günü sabırsızlıkla bekleyeceğim.” Son kez yanağımı uzunca öpüp gözlerimin içine baktı. “Gözlerindeki ormanda özgürce kanat çırpman dileğiyle.” Onun yumuşak sesi yüzünden tüm bedenim sakinleşmişti.
Desina kervana doğru ilerleyip son kez yüzünü bana doğru çevirdi. Sanki bırakma der gibiydi bakışları ama bunu görmezlikten geldim yine. Bayanların, çocukların olduğu bu kervan Astantra Krallığı’na bakliyat ve birçok değerli eşyaların ticaretini yapacakları ürünleri taşıyordu. Kervanın sonu yok gibi görünüyordu yol boyunca.
Desina, devenin üzerindeyken yaşlı kadına yaklaştım. “Desina Asdeon, Astantra Krallığı’nın Prensesidir. Onu teslim etmenizden çok memnun olurum.”
Gülümsedi. “Siz hiç merak etmeyin efendim.”
Yolculuğa atılan adımlara takılı kalmıştım. Atların ve develerin eşliğinde büyük yolculuk Desina ile birlikte devam etmek üzere hareketlenmişti. Desina gözlerimin önünden uzaklaştı, hatta ufaldı. Görüş açımdan çıkana kadar olduğum yerde bekledim.
“Babana rağmen, sana rağmen, engellerimize rağmen kalbime söz geçiremiyorum. Ama bu bir gün bitmeli,” dedim kendi kendime. “Bir gün bitmeli bu kalbimdeki acı. Zaten yanımda olduğun sürece daha çok acı çekiyorum ben.”
Böyle olması gerekiyordu ve oldu. Artık teksin Ares. Zaten hep tektin.
.
.
.
.





