İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 13 · 15 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 13

YOSTOR PERİLER ŞATOSU

5. BÖLÜM

YOSTOR PERİLER ŞATOSU

•

∞ Hayatıma birçok piyon uğramış oysaki... Piyonlar aslında kukla olarak vazifelerini tamamlamak için seçilmiş saklananlardan ibaretmiş. Kurnazca vazifeleri değiştirilmiş. Peki ya at? Ya da kale? Meğer, hepsi gizemin pençesine sığınan yırtıcılarmış.

•

Gökyüzünde oluşan beyaz bulutlarla baş başa kaldığım anlardaydım. Kulağımı es geçmeyen rüzgârın sesi ile yollarımızın ayrıldığı noktada bekliyordum hâlâ. Desina gözlerimin önünden kaybolalı düşüncelerimin bile bana yüz çevirdiğini hissetmek acı veriyordu ve beni dipsiz bir kuyuya iten o değilmiş gibi yokluğunda kalbime bıraktığı sızı ile bütünleşiyordum. Adımlarımı arkamda bıraktığım atıma hızlandırınca anılar birer birer gözlerime resmedildi. Gülüşünün naifliği, gözyaşlarına rağmen gücünü hissettiğim duruşu, beline kadar salınmış uzun saçları ve bal rengi gözleri... Zihnimin tek derdi acılar yaşatmış bir kadını sevmeme lanet okuyordu. Bu lanet öyle bir belaydı ki... Kalbime düşmüş olan gözleri benliğimi çoktan ele geçirmişti. Ona ulaşmak uğruna bana layık gördüğü mezardan çıkmak için pençelerimi toprağa geçirmek zorunda kaldım ama engeller vardı. Bir türlü bitmeyen ve beni terk etmeyen engeller...

Güneşin insan suretine bürünmüş olduğu engellerdi bu... Hem göz alıcıydı hem de yakıcıydı. Gözleri ve ihanetleri arasında kalmıştım.

Düşüncelerimin yakamı bırakacağı falan yoktu ve bu yüzden toparlanmak için atıma geçmeyi tercih ettim. Desina ile geldiğimiz yöne doğru hızlanınca rüzgâr tüm uzuvlarımı bu duygudan arındırmak istiyordu ama kalbimin ritimleri engel olmakla gecikmiyordu. Yapamadım... Ben ondan gidemedim. Desina, hep peşimden gelen bir kanlı gül olarak kalacaktı. Uzaklaşsam da sol yanımda atan kalbime eşlik edecekti. Belki de kötü bir kalbe tutulmayı hak edecek kadar batmıştım? Yanlışlarıma vurulan zincirlerin biri bu şekilde kopmuştu. Bu şekilde ders vermek istemişti ve bu şekilde iyiliği fısıldamıştı.

Kim bilir... Belki de.

Gözlerimi yakan gün ışığından dolayı atın yularını sertçe kendime çekiştirdim ve yere indim. Hana tekrar geri gelmem kapıdaki nöbetçileri şaşkına çevirdi. Bakışlarına karıştığım adamların yanlarına doğru yaklaştım. “Hancı ile bir şeyler konuşmam gerekiyor.” Kafasını olumlu şekilde salladığı gibi içeriye geçti. Birkaç dakika bekledikten sonra hancı donuk yüzle yanıma uğradı.

“Bir sorun mu vardı? Umarım önemli bir şey yoktur.”

Elimi omuzuna dokundurdum. “Yostor Periler Şatosu’nu tarif edebilir misin? Nasıl gidebilirim?”

“Orada ne işiniz var?”

“Bende kalsın,” dedim ve elimi omuzundan geri çektim. “Aslında hiç gitmedim. Yeni keşfetmek istediğim bir yer.”

“Anlıyorum.” İşaret parmağını karşıda görünen yüksek dağa doğru uzattı. “Şu dağı atlatırsanız Huna kentine ulaşmış olursunuz. Huna topraklarından sonra Asnas kentine varmanız gerekiyor. Asnas’da Kürkçü Yuhan diye birine rastladığınız zaman Yostor Periler Şatosu’nu bulmanız çok daha kolay olur.”

“Yardımların için minnettarım.”

“Yolunuz açık olsun.”

Başımı hafifçe aşağıya eğdiğim gibi atıma geçtim ve tekrar sonu belli olmayan yollara koyuldum. Yalnız olduğumu düşünüyordum, gökyüzünde beliren kızıl akbabaların beni takip ettiklerini fark edene kadar. Ömrüm boyunca böyle takip edilmenin cezasını ne için çekeceğimi bilmiyorum ama, dediğim gibi kaderinde varsa önüne çıkanlara engel olma şansın sıfırdır. Herkes ölüm saatini bilseydi zaten kader de olmazdı... Kabullenmek başarının birinci hedefidir. Engellerini aşmak ise... Bu zaten daima ilk düşüncen olmalıdır.

Yeniden hayat bulmak için yollara düşmektir...

...

Uzun bir yolculuğun ardından sonra hancının gösterdiği yüksek dağın ardına geçebildim. Güneş batmak üzereydi. Gecenin hükümdarlarının uyanışa geçmemesi için yağmurun yağmasını diliyordum. Görünmeyen elleri ensemdeydi ve görünen gözleri peşimdeydi. Atımın yularını kendime doğru çekiştirdim çünkü kızıl akbabaların çoğu bir araya gelip yerde bir şey fark ettikleri için iniş yaptılar. Attan aşağıya indiğim gibi adımlarımı yanlarına doğru hızlandırdım. Akbabaların uzun kanatlarının ve keskin pençelerinin arasına karışmamla geriye çekilmek zorunda kaldılar. Omuzumda bulunan bez çantayı yere bırakıp genç adamla ilgilenmek istedim. Üzerinde yünden yapılma bluzu ve hasırdan işlenen şapkası çiftçi olduğunu hissettirdi zihnime. Maalesef baygındı. Birkaç defa yüzüne dokundum ama kıpırdamadı. Önce kızıl akbabaların bedenine yara açtığını düşündüm, görünürde böyle bir şey fark edemedim. Belimde asılı olan matarayı alıp birkaç yudum su içmesini sağladım.

“Oğlumu sen mi öldürdün!” diye işittiğim sesle olduğum yerde irkildim. Başucunda beklediğim genç adamı öldürdüğümü düşünen yaşlı bir çiftle karşılaşacağımı bilemezdim. Yavaşça ayağa kalkınca öfkeyle adımlarını yanıma doğru hızlandırdılar. “Ne istedin ondan!”

“Ne öldürmesi... Siz beni yanlış anladınız.”

“Gözlerimizle gördük!” dedi yaşlı adam. “Oğlumu öldürdüğüne inanamıyorum, bunu canınla ödeyeceksin!”

“Ama...” Yerde baygın yatan gencin öksürüğü ortamın havasını değiştirdi. Yaşlı çift oğullarının yaşadığını görünce endişelerinin yerini tatlı bir mutluluk aldı.

“Ne bu hâlin Apran? Kavga falan mı ettin?” diye sordu kadın.

“Hayır, böyle bir şey yok. Sadece başım dönmüştü.” Gözlerini bana çevirdi. “Birkaç damla su kendime gelmemi sağladı, size minnettarım bayım.”

“Biz de seni suçlamıştık,” diye atıldı yaşlı adam. Utancından yüzüme bakamıyordu. “Kusura bakma evlat. Kendimizi nasıl affettirebiliriz?”

“Hiç önemli değil. Yolum çok uzun, izninizle artık yollara düşsem iyi olacak.”

Yaşlı kadın kafasını olumsuz anlamda salladı. “Hayır gitmemelisin. Karanlık çöktü, bu hâlde yola çıkamazsın. Hadi bu geceyi evimizde geçir oğlum. Hem hatamızın bir karşılığı olarak gör bunu olur mu?” Gözlerim güneşin batışına kaydı. Etrafı son kez kızıla boyadığında tamamen çekip gidecekti. Kızıl akbabalar çoktan Efrasto ırkını sezdikleri için hareketlenip ağaçlara, yüksek taştan geçitlere konmuşlardı. “Bu karanlıkta gezmen çok tehlikeli.”

“Pekâlâ, tamam. Sanırım başka çarem de yok gibi görünüyor.”

Gülümseyen gözlerin adımlarını takip etmek üzere atımın yuları elimdeyken bezden yapılma çantamı sağ omuzuma alıp ilerliyordum. Camlardan sızan kandillerin tüm sıcaklığını şimdiden hissetmiştim. Astantra Krallığı’ndan ayrılalı epey zaman geçmişti ve ilk kez bir evde konaklayacaktım.

Handa konakladığımız günü unutmak mümkün değil. Seni tüm kalbimle silmek istiyorum... Sana dair hiçbir ânın olmadığı bir kalp istiyorum Desina.

Varacağımız yere yaklaşmıştık. Evin iki basamaklı merdivenlerinden çıktığımız an hemen içeriye geçiş yaptığımız tatlı ve sevimli bir yuvaydı. Taştan yapılma evin en tatlı köşesi oturmak için divanların sırayla yerleştirildiği alan gibi geldi gözlerime. Divana geçtim, gözlerim evin dört köşesinde dolanmaya devam ederken masada kandil dışında gördüğüm su testisi ve minik çakıl taşları dikkatimi çekmişti. Çakıl taşlarına odaklanmamı fark eden genç adam, “Onları toplama gibi bir huy edindim,” diye atıldı. “Adınız neydi efendim? Affedersiniz sormayı unuttuk.”

“Ares,” dedim düşünceli şekilde. Henüz Ares Eslorad demeye ağzım varmıyordu nedense. Yabancı geliyordu kulağıma.

“Nereden geliyorsunuz efendim? Aç mısınız peki?”

“Hayır aç değilim. Astantra Krallığı’ndan geliyorum. Yolculuğum uzundu ve evinizin kapısını bana araladığınız için minnettarım.”

“Asıl biz sana minnettarız,” diye atıldı yaşlı kadın. “Apran haylaz bir gençtir. Onun yine kavgaya karıştığını düşünmüştüm. Bu yüzden sana ani tepkide bulunduk. Bizi affedebilecek misin?”

“Hiç önemli değil. Ben olanları unuttum bile. Ayrıca Apran’ın kavgalara katılma eğilimini pek anlayamadım. Sebepler nedir?”

Apran zor yutkundu. “Şey, aslında çok da önemli değildi. Annem ve babam bu tür şeyleri abartmayı severler.”

“Öyle mi evlat?” dedi yaşlı adam. Tek kaşı havalanınca Apran gözlerini aşağıya kaçırdı. “Bu haylazın gönlünü kaptırdığı bir kız var. Kavgalara bu açıdan karıştığını söyleyebilirim çünkü rakipleri oldukça fazla.”

“Beni utandırıyorsun baba.”

“Herkesin bildiği konuyu saklamam saçma olurdu Apran. Tüm Huna toprakları bunu konuşur oldu.”

Gülüşmelerinin arasında gözlerim uzaklara daldı. Baba ve oğulun derin sohbetlerine dalgınlıkla bakıyordum, hatta onların arasından sıyrılıp geçmişe gitmiştim. Babamın ve annemin yüzleri birer siluetten ibaret olsa da birkaç hatıra hafızamın köşesinde ortaya çıkmak için bekleyen gizli bir hazineydi. Kardeşim Minas ile kaybolduğumuz ormanı hatırlamam gülümsememe neden oldu öncelikle. Başı, sonu belli olmayan bu orman sadece ikimizin var olduğunu söyler gibiydi. Anne ve babamızdan habersizce peşine düştüğümüz beyaz tavşandan dolayı izlerini kaybetmiştik. Ben dokuz yaşlarındaydım. Minas ise yedi.

★

“Abi? Tavşanı benim için yakalar mısın? Lütfen, onu eve götürmek istiyorum.”

“Tamam kardeşim. Ama annesi varsa almayalım olur mu?” Minas olduğu yerde duraksayınca gözlerimi ona doğru çevirdim. “Gitmemiz lazım, tavşan uzaklaşıyor Minas. İyi misin kardeşim neden gelmiyorsun? Minas?”

“Onu yakalamaktan vazgeçtim abi,” dedi aniden. “Anne ve babası olmadan yaşayamaz ki... Hem o çok küçük. Onu almamız doğru değil. Bu yüzden annem bize çok kızar.”

Yanına yaklaşıp ellerinden tuttum. “En doğrusu bu sanırım. Babam ne demişti unuttun mu?”

“Ne demişti abi?”

“Bir çocuk annesinden ayrılırsa hayata tutunduğu bir eli kesilmiş gibi olur.”

Minas, ailemizin yanından ayrıldığımız için çok korkmuştu. Küçük tavşanın peşinde olunca yaşamış olduğu korku bizim de başımıza gelirse diye düşündürmüştü. Minas’ın elini kavradığım gibi tüm ormanda ailemize seslenmek üzere yola çıktık. Mantar toplamak için geldiğimiz bu ormanda nihayet sesimizi duyurabilmiştik. Annem ve babam bizi kollarının arasına aldıkları gibi endişelenen kalplerini hissetmiştik.

★

Onların yokluğu ile birçok bataklığa düşmüştüm ben. Gerçekten haklıymışsın baba. Benim bir elimi değil, iki elimi de kestiler.

İsmimin sayıklanması ile düşüncelerimden hayata geçiş yaptım. Yaşlı kadın, “İyi misin oğlum?” dedi yanıma gelerek. “Neden ağladın?”

Gözyaşlarımı silmeye yeltendim. “Önemli bir şey değil. Merak etmeyin.”

“İçerdeki odayı senin için hazırladım. Dinlenmene bak, uzun yoldan gelmişsin.”

“Minnettarım.” Yaşlı kadının teklifine hayır demeyi bile düşünmeden ayağa kalktım. Uzun yolun ardından sonra yorgun bedenimi odada bulunan yatağa bırakınca gözlerim tavanla buluştu. Güzel aile ortamında tüm hayatım gözlerimin önüne serilmişti. Bunları yaşamış olmam içimdeki intikamı körüklüyordu. Ailemin alevler arasında can verdiğini biliyordum ama babamın en yakın arkadaşı tarafından öldürüldüğünü bilmiyordum. Oysaki babamın başına gelecek olan tuzaktan önceden haberi varmış. Bu yüzden ayak bastığı Yostor Periler Şatosu’nu görmek istiyordum. Ondan bir iz bulamazsam bile, orada bulunduğunu düşünmek bile güzel olacaktı.

Cebimde hissettiğim sert cismi elime aldım. Üzerine inciler sıralanmış olan toka zihnimi farklı düşüncelere aralamıştı tekrardan. Desina ile anılarımız hem iyiydi, hem de berbattı. Çünkü iki farklı yüzü ile tanıştığımdan beri ondan nefret ediyordum ama bazen de ona kıyamıyordum. Tokayı avucumun arasında sımsıkı kavrayıp uyumak için gözlerimi yumdum.

Maalesef kalbim onun için deli gibi atıyordu.

Onu unutmak istiyordum ama bu imkânsız görünüyordu.

...

Sabah bulunduğum oda camına yanaşan kızıl akbabanın bağırtısı yüzünden gözlerimi aralamak zorunda kalınca yataktan bedenimi doğrultmak zorunda kaldım. Cama yaklaşıp kızıl akbabaya doğru elimi uzatınca kaçar diye düşünmüştüm ama kaçmadı. Aksine başını okşamamdan hoşlanmış gibi iyice yerleşti elime. “Sanırım iyi bir dost olacağız, öyle değil mi? Ama kızıl akbabaların iyi bir et avcısı olduklarını göz ardı etmemem lazım.” Camdan uzaklaşıp ev sakinlerinin uyandığını düşündüğüm için yanlarına geçtim. Yer bezine yerleştirdikleri ekmek ve keçi peyniri eşliğinde beni yanlarına bekliyorlardı. Yaşlı kadın önüme domatesi ve peyniri yemem için yakınlaştırdı.

“Domates bu senenin hasadından. Kuraklık yüzünden ürünlerimize böcekler istila etti. Ama buna da şükür.”

“Başla abi. Uzun bir yolculuk seni bekliyor,” dedi Apran. Önümdeki ekmeği ikiye bölüp yarısını Apran’a uzattım. Nedense bu tavrıma şaşkınlıkla baktı. Gözlerimi üzerinden çekip birkaç lokma atıştırmak üzere domates ve peynirden böldüm.

Burası Huna topraklarıydı. Çoğu zaman hasadın zorluk çıkardığı ama yaşam mücadelesinden vazgeçmeyen insanların olduğu yerleşim alanıydı. Toprakların büyük bölümü boştu. İnsanların bu toprakları terk ettiğini önceden duymuştum ve birkaç hane dışında boş bir çölü anımsatıyordu. İnsanların hiç şikayet etmedikleri, aksine şükrün daim olduğu bir yerdi. Hatta gördükleri canlıları evlerinde ne varsa beslemeye özen gösteren insanlardı. Hasat dışında küçükbaş hayvancılıkla genellikle gençler ilgilenirdi. Sütü ve yünü geçim kaynaklarından sadece biriydi.

“Her şey çok güzeldi,” dedim ayağa kalkıp. Karın doyurma işlemi bitince bezden çantamı aldığım gibi evden çıktım. Sıcak aile ortamından ayrılma vaktim gelmişti. “Sizlere minnettarım. Umarım tekrar görüşebiliriz.”

“Umarım. Sakın bizi unutma olur mu? Tekrar gelmeyi ihmâl etme,” dedi yaşlı kadın.

Kafamı olumlu anlamda salladığım gibi gözlerimi genç adama çevirdim. “Apran...” dedim ve elini sımsıkı kavradım. “Çakıl taşlarını toplamayı ben de severdim. Ama tek bir farkla. Ben hepsini kardeşim Minas'a kaptırırdım.”

“Fazla üzücüymüş,” dedi gülümseyerek.

“Öyleydi, kardeşim fazla çıkarcıydı.”

Gülümsedi. “Keşke onunla da görüşebilseydik.”

“Keşke,” dedim hüzünle. “Neyse... Tekrar görüşürüz.” Aile ile vedalaştıktan sonra adımlarımı ağacın yanında bulunan atıma doğru hızlandırdım. Atı geceden beslemek için önüne koydukları samanı görünce yüzümde tebessüm oluştu. Son kez sevimli aileye bakıp yollara koyuldum.

Tabii peşimi hiç bırakmayan kızıl akbabaların eşliğiyle...

Huna topraklarının aksine hancının dediği Asnas kentine çıkan yolların içimi huzursuz ettiğini hissediyordum. Yostor Periler Şatosu’na gitmem için bu kente uğramam gerekiyordu ama Kürkçü Yuhan’ı bulabileceğimden emin değildim.

Yorucu ve uzun bir yolun ardından sonra merak ettiğim kente giriş yapma şerefine nail oldum. Benden önce kızıl akbabaların kente girişi, meraklı gözleri üzerimden çekip aldı çünkü halk akbabaların göç ettiğini sanmıştı. Çocukların, yemeleri için akbabalara bir şeyler fırlattıkları bile oldu. Atıma yanaşan orta yaşlı bir adam, “Kimi arıyorsun?” diye sordu. Etrafa bakındığımı sezmişti.

“Kürkçü Yuhan. Bana burada yaşadığını söylediler.”

“Şu ilerdeki taş ocağına yakın yolda tüccarlık yapar. Neden onu soruyorsun?” dedi merakla.

“Yol soracaktım, bu yüzden arıyordum.” Kafasını olumlu bir şekilde salladığında dediği yöne hızlandım. Taş ocağına yakın bir köyün nasıl Yostor Periler Şatosu’ndan haberleri olmadığını anlayamıyordum. Hancı neden sadece Kürkçü Yuhan’ın bildiğini söylemişti? Kafamı karıştıran soruların eşliğinde kürkçü tezgahına yaklaştım. Çekik gözlü, temiz yüzlü ve saçlarının aralarına aklar düşmüş bir adamdı. Koyunlardan artan tüyleri kış ayları için kürk hâline getiriyordu. Fazla dalgındı, yanına geldiğimi görünce irkildi.

“Kime bakmıştın evlat? Yabancı mısın?”

“Kolay gelsin, evet yabancıyım. Yostor Periler Şatosu’nun yerini senin bildiğini söylediler. Oraya nasıl gidebilirim?” Şaşkınlıkla söylediklerime anlam veremedi. Elinde iğne ve iplik ile dondu kaldı. “Bay Yuhan... Zor bir soru mu sordum? Neden herkes bu yerin ismini duyunca tedirgin oluyor ve neden sadece o yeri siz biliyorsunuz?”

Üzerine oturduğu kütükten kalkıp yanıma doğru yaklaştı. “Çünkü orası herkese görünmez de ondan,” dedi fısıltıyla. “Yanına vardığında boş araziden farksızdır. Gizli bir evrene açılan kapıyı aralamak isteyen acemi biri gibi görünüyorsun. Hem... Sen neden arıyorsun orayı?”

“Geçmişte yaşanmış önemli meseleleri açığa vurmak istiyorum. Hislerim beni oraya sürüklüyor.”

Babamdan kalan hislerim, orada bir şeyler olduğunu söylüyor. Umarım yanılmam.

Elini omuzuma yerleştirdi. “Sihirli kelimelerle görünen diyarın gören gözlere işlenen bir yapıt olduğunu biliyor muydun? Orayı çoğu kişi bilmez. Bilenler de ya çıkarları ya da merakları için giderler.”

“Ne gibi çıkarlar?”

Gülümsedi. “Oraya gitmiştim ama sadece bir kere. Kimse yoktu. Periler vardı ve altından yapılma eşyaların içerisine gizlenmiş evrensel hazineler bulunuyordu. Bu yüzden çıkarları olan insanların olması normal gibi?”

“Yani, bunu tahmin etmem gerekirdi.” Aniden dudaklarından dökülen sesle şaşkına döndüm.

மர்மமான நிலத்தின் மறைக்கப்பட்ட தேவதைகள். நீங்கள் என்னைப் பார்க்க வேண்டிய நேரம் இது

(Gizemli diyarın, saklı perileri. Bana görünme vaktiniz geldi.)

“Söylemen gereken sihirli kelimeler bundan ibaret. Yapabilir misin?”

“Ne.” dedim aniden. “Bunu aklımda tutmamı nasıl beklersin? Daha dilim dönmüyor bile.”

“Pekâlâ,” dedi ve tekrar kürkçü tezgahının başına geçti. “Sen bilirsin. Ben söylemem gerekeni söyledim evlat.”

“Kâğıda yazsanız olmaz mı?” Cevap vermedi. “Bay Yuhan... Bana yardımcı olun, lütfen.”

“Aklında tutmalısın. Kâğıttan okuman fayda vermez.” Önündeki mürekkebe kuş tüyünün ucunu batırıp kâğıda dokundurdu. Yazdığı harflere tekrar tekrar bakıyordum. Aklımda tutmam imkânsız gibi görünüyordu ama bunu yapmalıydım. Yostor Periler Şatosu’nun bu kelimelerle görüneceğini hâlâ aklım almadı.

Aklım almadı derken? Su Elislerini ne çabuk unuttum ben ya da Efrasto ırkının yere gömüldüğünü?

Kâğıdı bana doğru uzattı. “Al bakalım.”

Kâğıda dikkatlice baktım. Beni kırmadığı gibi harflerin okunuşunu yazmayı da ihmâl etmemişti. “Minnettarım Bay Yuhan. Bu iyiliğinizi hiçbir zaman unutmayacağım.”

“Altındaki yazıyı görmedin sanırım?” diye bakış attı. Gözlerim kâğıdın altındaki yazıya kayınca başka harflerle daha karşılaştım.

இந்த வார்த்தைகளை மறந்துவிடாதீர்கள். அல்லது நீங்கள் ஒருபோதும் யோஸ்டர் ஃபேரியின் கோட்டையிலிருந்து வெளியேற மாட்டீர்கள்

(Bu kelimeleri sakın unutma. Yoksa Yostor Periler Şatosu’ndan asla çıkamazsın.)

“Çıka- Çıkamazsın? Bu da ne şimdi?”

“Evet, oraya hapsolursun. Bence zekanı kullanma vaktin geldi. Unutursan, seninle son kez görüşmüş oluruz.” Konuşamadım, şaşkınlıkla bakıyordum sadece. Riskli bir yola çıktığımı öğrendiğim için tedirginlikle atan kalbimi hissettim ama kötülüğün nişanesi olan ruhum bataklığa gitmeme zorluyordu. “İleride nehir var. Karşıya varılan köprünün başında bu sihirli kelimeleri söylemen lazım. Yapamayacaksan şimdiden vazgeç?”

“Hayır, tabii ki de yaparım. Yani umarım,” diye çıkıştım. “Hem siz merak etmeyin. Ben bunları şimdi ezberlerim.”

“Senin gibi diyenler çok olmuştu.”

Zor yutkundum. “Bana güvenin.”

“Bu hayatta güvenim hep boşa çıkmıştır.”

Anlaşılan bu adam birçok kişiyi gömmüş. Tamam, sakin ol. Sakin.

“Görüşürüz Bay Yuhan. Başardığımı kanıtlamak için tekrar yanına uğramayı düşünüyorum.” Bunu gülümseyerek söyledim ama içimde olan durgunluğu dışa vurmamak için çabalıyordum. Adımlarımı atıma doğru hızlandırınca düşünceler zihnimi meşgul ediyordu çünkü Bay Yuhan’ın yapabileceğimden pek bir ümidi yoktu. Ama başaracağımı ona göstermek zorundaydım. Tanımadığım bir adama karşı hırslanmam zaten ayrı bir saçmalık gibi görünüyordu ve yol boyunca aklımı bulandıran tek konu Yostor Periler Şatosu’na ait çıkış kelimelerini unutma korkusuydu.

Kahretsin. Unutursam ben bittim...

Atım yürür vaziyetine geçince Yuhan’ın belirttiği nehir görüş açıma girdi. Ben yalnız olurum derken koyun güden çoban ile karşılaştım. Sanırım bugün benim yüzümden gözleri kanayabilirdi. Attan inip gökyüzünü barındıran nehrin köprüsüne doğru yaklaştım. Köprü taştan yapılma, dokuz adet kemere sahipti. Kızıl akbabaların tüm nehri kaplaması çılgın Ares’in yüzünden merak konusu olmuştu.

Çılgın demişken... Elimdeki kağıt ile mal gibi görünüyorum. Üstelik ezberlemeye çalışsam da aklımda kalmaması yanımda duran adamdan bile daha çekilmez bir hâl aldı!

Gözlerimi yumduğum esnada, “Çoban mısın?” diye söylemek üzere olduğum sihirli kelimelerimi böldü. Gözleri kâğıda ve bana gidip geldi. “Garip görünüyorsun.”

“Hayır, sadece yolcuyum.”

“Peki... Elindeki kâğıt ile ne yapıyorsun? Dilek mi tutuyorsun?”

“Evet, öyle oldu. Yolculuğum güzel geçsin diye dilek tutuyordum. Tavsiye ederim işe yarıyor. Mesela yol boyunca haydutlara rastlamadım,” dedim ve ağzımdan çıkanlara ben bile inanamadım.

Yemin ederim yalan söylemekte berbatım! Akrep bacağını ve yılan derisini sevdiğim yalanım daha güzeldi sanki?

Tabii tabii... Sen kendini kandır Ares!

“Anladım. Benim için de bir dilek önerin var mı? Karım ile bu sabah büyük bir tartışma konusunu alevlendirdik. Moralim bayağı bozuk.”

“Tartışma konunuz neydi ki?” diye sordum şaşkınlıkla. Neden sorduğumu ben bile anlamadım. Tanımadığım adamın karısı ile olan tartışma konusunu neden merak etmiştim ki? Kendimi dilek ağacı gibi hissettiğim doğrudur.

“Ufak bir mesele aslında. Karım abartıyor ve onun bu hâllerine sinir oluyorum. Alt tarafı yakın arkadaşıyla aldatmıştım.”

“Ne!” diye sesim hiç olmadığı kadar gür çıktı. “Başka kapıya kardeşim, hadi başka kapıya!” Sert çıkışlarımdan dolayı geri geri adımlar attı. “Bu arada özellikle karına dilek dileyeceğim seni iyice benzetsin diye! Adamdaki rahatlığa bak ya! Ufak meseleymiş!”

“Tamam, sakin ol. Gidiyorum.”

“Ben Desina ile evli olsaydım, onu bırak aldatmayı yanından ayrılmak zorunda kalsam titrerdim be! Defol git!” Çoban yanımdan gidince gözlerimi nehre çevirdim ama ağzımdan çıkan cümle karşısında boş boş bakıyordum. “Ne söyledim ben... Desina ile evlilik mi... Ah iyice kafayı yiyorum.”

Tekrar şu işi halletmek üzere gözlerimi yumdum. Sihirli kelimeleri hiç atlamadan ve yanılmadan ezberimde söyleyince gözlerimi yavaşça araladım. Manzara karşısında dilim tutuldu. Kimsenin görmediği, sadece sihirli kelimeler ile görünen Yostor Periler Şatosu tüm ihtişamlığı ile karşımda duruyordu. Yüksek kubbeleri, kubbelerine konan sivri çatıları, birçok savaş için oyulmuş pencere görevi yapan mazgallar, Yostor Periler Şatosu’nu çevreleyen yeşil bitki örtüsü ve ağaçların üzerine konan periler... Hepsi mükemmel şekilde uyum içindeydi. Atımın yularını çekiştirdiğim gibi karşımdaki köprüden geçmek üzere hızlandım. Gözlerim, babamın Bay Tresya ile buluştuğu şatodaydı. Şatonun çevresini saran kazıklı çitten örülü duvarın üzerinde kırmızı, yeşil mantarlar ve birçok zehirli bitkiler bulunuyordu. Şatonun yüksek merdivenlerinin başına gelince en dikkat çeken şeyle karşılaştım. Bu tırabzanların üzerine konulmuş, kanatlı aslan şeklinde oyulmuş heykellerdi. Artık adımlarımın cılızlığını fark eden perilerin görüş açısına geçince hayranlığım artıyordu. Boyutları bir el ölçüsü kadardı. Yeşil ve beyaz tüllerden oluşan kıyafetleri tüm bedenlerini nazikçe örtmüş görünüyordu. Dört ayrı kanatların, arkası görünecek kadar ince ve rengi kırık beyazın sıcaklığını öpmüş kadar narinlikteydi.

Yostor Periler Şatosu’nun işlemeli, beyaz kapısını yavaşça aralayınca gözlerime ilk yansıyan geniş bir sofa oldu. Tavanlardan sarkıtılan avizelere kondurulmuş mumlar etrafı yeterince aydınlatıyordu. Mazgallar dar olduğu için gün ışığı içeriye uğramıyordu bile. Karanlığı kovan mumlar dışında, perilerin ışıltıları etrafı süslemekle görevli yıldızları anımsatınca gülümsedim. Periler şatosunun birçok katları ve odaları bulunurken hangisiyle başlayacağımı bilemedim. Bu binanın her yerini talan etmeyi düşünüyordum çünkü gizli şeylerin saklı olduğunu düşüyordum. Özellikle babam ile ilgili bir şeyler öğreneceğimi umut ediyordum.

“Babam buraya neden gelmek istesin ki? Periler dışında bir şey yok sanki.”

“Ben varım ya? Yetmez mi?” diyen sesin kulağıma uğraması şaşırmama neden oldu. Yüzümü dış kapıya doğru çeviremedim. Arkamdan enseme yayılan soğukluk bana kim olduğunu fısıldamıştı çünkü.

Karanlığın Hükümdarı Mersah ile karşılaşmamın hiç sırası değildi.

.

.

.

.

Bölüm sonu

4 yorum