
...
Kulaklarıma dokunan sesin gerçek olmamasını dilerdim. Bunun bir rüya olması için her şeyimi verebilirdim ama sesin sahibi maalesef Mersah’tı. Bu gözler, sarayda Kral Ronza ile harlı sohbetlerinin şahidi olmuştu. Büyülü kılıcı bularak ırkını lanetten kurtulmak istediğini belirtmişti. Büyülü kılıcın bana ait olması, Mersah’ın da neden peşimde olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyordu.
“Sonunda karşılaşabildik,” dedi tekrar. “Seni burada bulmayı düşünmemiştim ama iyi ki karşılaştık.”
Derin bir nefes verip arkama dönünce yüz yüze geldik. Mersah uzun, siyah saçlara ve laciverte yakın mavi gözlere sahipti. Yanında direk gibi bekleyen Efrasto ırkının yüzlerini kavramam zaten zordu çünkü siyah bir gölgeden farksızlardı. Gözleri yoktu ve hatta yüzleri. Kuşanmış oldukları pelerinleri olmasa her an etrafa dağılacakmış gibi görünen kara bulutları anımsatıyorlardı.
Kahretsin! Hava aydınlıktı. Bunlar nasıl bana görünebildiler?
Yostor Periler Şatosu’nun tüm perileri açık kapılardan ve mazgallardan kaçar gibi yanımızdan ayrıldıklarında güneş bir anda battı ve tüm gecenin sessizliği ensemize çöktü. Kızıl akbabaları dahi göremedim. Karanlık ırkın gelişi gündüzü geceye çevirmişti. Mersah yüzüme bakmaya devam edince gözlerimi başka yöne doğru kaçırdım. Halime acır gibi gülümseyip adımlarını yanıma doğru yaklaştırdı. “Mutsuz görünüyorsun. Bunun sebebi yoksa biz miyiz? Başıma bela olan biriyle nihayet karşılaşabildim.” Kürkçü Yuhan’ın benim için yazmış olduğu kâğıdı üzerimde aradım fakat yoktu. En kötüsü ise buradan çıkışı sağlayan sihirli cümlenin yarısı hafızamda kayıptı. “Bunu mu arıyorsun?” dedi aniden. Yostor Periler Şatosu’na ait sihirli kelimelerin yazılı olduğu kâğıt Mersah’ın elindeydi.
“Onu nasıl aldın?”
“Cebinden. Ayrıca biraz rahatlamalısın.”
“O kâğıdı düşürmüş olmalıyım. Yoksa sizi fark etmemem imkansızdı. Yalan söylemeyi kes ve benden ne istediğini söyle.”
Gözlerini kıstı. “Aynı baban gibisin. Zavallı adamın zavallı oğlu.”
“Lanet olası çeneni kapat! Sen-”
“Amacımız çok basit,” diye lafımı böldü. “Hetar’ın başımıza açmış olduğu tüm belalardan kurtulmak istiyoruz.”
“Başınıza iş açan asıl kişi Kral Ronza değil miydi? Siz ne söylüyorsunuz böyle!” diye bağırdım. Adımlarını mazgalın yanında bulunan kare şeklindeki masaya doğru atınca sandalyeye oturup karşısına geçmem için kaşını kıpırdattı. Kendinden emin tavırlarının ruhuma işkence ettiğini hissediyordum. Şatoda Efrasto ırkı ile karşılaşmamın hâlâ şaşkınlığı içerisindeyken masanın üzerinde bulunan satranç taşlarına bakakaldım. Geyik boynuzlarından yapılma taşlar eşliğinde masanın üstü siyah ve beyaz karelerle kuşatılmıştı.
“Başla,” dedi göz kırparak.
“Ne...” Gözlerim taşlara kaydı. Kralın, kraliçenin ve muhafızların şekil bulduğu taşlardı. Piyonlar ise oyulmamış, aksine düz olarak tercih edilmişlerdi. Karşımda bulunan beyaz satranç taşları beni simgeliyordu. Siyah olanları ise Mersah’ı. İki rengin zıtlığına bürünmüştük, bu yüzden ne yapmaya çalıştığını anlayamadım. Aklını kaybetmiş bir düşmanı hazır olarak babadan kazanmıştım.
Bunca yolu Mersah ile satranç oynamak için gelmiş olamam, öyle değil mi? Sihirli kelimeleri hatırlamak zorundayım.
“Başla artık.” Elime dokunan taşla ilk hamlemi yapmak zorunda kaldım. Piyonu tek hane ileri doğru harekete geçirince Mersah’ın yüzünde oluşan gülümseme, satranç ile aramda bir bağımın olmadığını tekrar bana hatırlattı. Zaten bu yüzden yenilecektim. Bunu o da biliyordu ve tek amacı bu saçma durumdan zevk almaktı. Piyonun ardındaki atı ‘L’ şeklinde ilerletmesine takılı kalınca gözlerime odaklandı. “Her şey kahverengi atı seçmenle başlamıştı Ares.” Desina’nın, bizim için beklettiği atların anlamını çözmüştüm ama Mersah ile alakalarının olduğunu öğrenmem kalbimin ritimlerini ele geçirmişti. “Onu seçtin ve benim için büyük oyun başlamış oldu. Kahverengi atlar Efrasto ırkını simgelerler. Hadi sıra sende. Hamleni oynamalısın.” Sakinleşmek için derin bir nefes verdim. Mersah’ı öldürmemek için kendimi zor tutuyordum fakat yanındaki muhafızlarının varlığı ellerimi çoktan birbirine dolamıştı. Bu yüzden gözlerime işlenen karanlık tekrardan yeşil irislerimi ele geçirdi. Anlamam zor değildi çünkü bunu her yaşadığımda gözlerimin biraz daha net gördüğünü anlıyordum. Özellikle gece görüş açım normal insanlara göre ileri seviyedeydi.
Ona inat aynı taşı, yani atı ileri haneye taşıdım. Beyaz atı önceden seçmem gerektiğini göstermek istedim ama maalesef bu geç kalınmış bir teoriydi. Mersah, hiç düşünmeden atın ardında kalan piyonu iki hane ileriye taşıdı. Ellerini masada birleştirince oynadığı oyundan zevk alıyormuş gibi satranç tablasına gülümseyerek bakıyordu. “Piyonun kim olduğunu tahmin edebildin mi? Oyunlar benim üzerimden gerçekleştiyse eğer... Desina’nın bir piyon olduğunu tahmin etmişsindir. Bana çalışmak zorunda kalan zavallı bir kadındı.” Öfkeden masaya vurup ayağa kalktım. Etrafımda dolanan Efrasto ırkı yanımıza doğru hızlanınca Mersah elini havaya kaldırıp durmalarını emretti. Alaycı bir tavırla o da ayağa kalkıp yanındaki pelerinli muhafıza bir şeyler fısıldadı. Muhafızın elinde gördüğüm kitap yüzünden nutkum tutuldu. Hemen omuzumda bulunan bezden çantamı araladım fakat büyülü kitabın yerine bırakılmış altı tane çakıl taşı buldum.
“Hayır hayır hayır, bu gerçek olamaz,” dedim şaşkınlıkla. “Bu saçmalık.”
Elindeki kitabı gösterdi. “Güzel kitapmış.”
Lanet olası Apran... Büyülü kitabı almış ve yerine çakıl taşları doldurmuş...
Hayal kırıklığımın getirileri kalbime kazılan ihaneti resmetti. Huna topraklarında karşılaştığım aile bana oyun oynamıştı. Üstelik bunu gerçekleştiren Apran olmuştu. Masumca masada gördüğüm çakıl taşlarını zevk için topladığını ima etmişti.
“Desina kendini zeki sandığı için büyülü kitabı senden alamayacağımı düşünmüş. Seni bu kitapla koruduğunu sanan bir ahmak olduğunu unutmuş.”
Kaşlarım çatıldı. “İlk önce Desina hakkında konuşurken kelimelerine dikkat etmelisin! Büyülü kitap ile ilgili ne anlatmaya çalışıyorsun bilmiyorum ama başıma gelen her belanın senin yüzünden olduğunu anlamış oldum!”
Tekrar sandalyesine geçip ellerini birleştirdi, göz ucuyla küçümser gibi baktı. “Otur.” Sesinin iticiliği yüzünden öfkeden gözlerimi yumdum ve dişlerimi sıkıp sandalyeye geçtim. Mersah yüzünden benden kayıp giden şeyler vardı. Bunlar saklananlar ve kaybedenler. Desina bunlardan biriydi. Karanlık ruhumun gözlerime hükmetmesine rağmen bir damla gözyaşı yanağımdan süzüldü ve geç kalınmış kararlarıma ardına bakmadan çekip gitti.
“Büyülü kitabın asıl anlamı ne?” diye kelimeler ağzımdan zorla çıktı.
“Peşinde gezinen akbabaların bize yerini haber etmeleri için çok bekledim. Fakat büyülü kitabın kutsal tarafını seçmişler. Seni önemli biri sanıp korumayı tercih etmişler. Kısacası Desina, benim tarafımdan bulunmanı istemediği için kitabı sana vermiş olmalı. Şimdi hamleni devam ettir ki, sizlere gerçekleştirdiğim oyunlarımı zevkle öğren.”
Desina’nın söyleyemediği ne çok şey varmış. Ama neden en ufak bir şey fısıldama gereksinimi duymadı? Neden bize bunu yaptı?
Her şeyi öğrenmek için rastgele bir hamle yapmak istedim. Tekrar beyaz atı ileriye doğru taşıdım. Mersah için zaten oyunun bir anlamı yoktu, sadece kendini bilge sanan bir ahmak gibi görünüyordu karşımda. Bu şekilde bana ders vermek istedi, bu şekilde kibirlendi ve yaptıklarının övgüsüne layık görülmeyi bekledi. Hamle yapmasını beklediğim sırada tüm yaşanmışlıkları gözden geçiriyordum. Aynı şekilde Mersah da düşünceli görünüyordu fakat bunların hepsi oyundan ibaretti. Elini taşa doğru uzatınca parmağında bulunan yüzük gözlerime yansıdı. Üzerinde büyücülere ait nişane olan serçe figürü bulunuyordu.
Bu... Desina’ya annesinden kalan tılsımlı yüzüğü olmalı.
Hamlesi, şahın önünde duran piyonu iki hane ileriye taşıdı. Mersah söylemeden Kral Ronza’nın önünde duran Ernam aklıma geldi. Onun da piyon olduğunu düşündüm. Kahretsin ki bu böyleydi ve büyük bir oyunun içine düşmüştük.
“Artık bu piyonu da tahmin etmişsindir,” dedi kendisiyle gurur duyar gibi. “Ernam, Astantra Krallığı’nın Baş Kâhinidir. Benim yüzümden her ne kadar bu işlevini yerine getiremese de kâhin olarak sarayda bulunmaya devam ediyor işte.” Gülümseyerek gözlerime baktı. “Sen zaten karanlık bir ruh taşıyordun Ares. Küçük yaşlardan itibaren bizim lanetimizi taşıyordun. Kalbine yedi zincir vurulmuştu. Bunların birini bana oyun oynamaya çalışan Desina ve Ernam çözmüş. Sonra Su Elislerinin gizemli mekanında sunulan iki nişane vardı. Kurt nişanesini seçeceğini zaten biliyordum, bu yüzden Desina tarafından Sufar iksiri içirilince seçim yapman engellenmiş oldu. Çünkü ailenden kalacak olan güçlerinden tamamen kurtulmak istemiştim. Özellikle de koruma kalkanından.”
Küfran oldu Sufar iksiri...
Her şey büyülü kılıcın bitmek bilmeyen gizemi yüzünden.
Cevap veremedim sadece sustum. Beyaz atı tekrar ileriye alarak bir piyonunu oyun dışı ettim. Bu Desina’yı tanımladığı piyondu. Maalesef onu Astantra Krallığı’na göndermek için bıraktığım kervan ile harcamıştım. Tekti, yalnızdı. Üzerimize oynanan planlarda onu oyun dışı ben etmiştim. Hiç düşünmeden Mersah şahı bir hane ileriye çıkarınca aklıma Kral Ronza geldi. Öfkeyle gözlerimi gözlerinde sabit kıldım. Onun da oyunlara alet edildiğini duymak istemiyordum çünkü o ailemin katiliydi. Onu öldürmemek için hiçbir bahanesini kabul edemezdim!
“Kral Ronza,” dedi rahatça. “Kral Ronza’nın ensesinde büyük bir ölümcül hastalık var. Biricik kızı Desina, keçi ayağı bitkisi ile onu ayakta tutmaya çalışıyor. Ama bilmiyor ki bu sadece geçici çözümler. Ona hastalık bulaştıran da zaten bendim. Ve... Sana ve ailene yapmış olduğum büyük bir şah mat,” dedi ayağa kalkarak. Efrasto ırkının arasına doğru karıştı. Ben de ayağa kalkınca adımlarımı yanına doğru hızlandırdım. Yüz yüze geldik. “Sanırım oyunlarımı beğenmedin, gözlerinden anlaşılıyor.”
“Peki, bu kolye?” diye sordum söylediklerine aldırmadan.
“Minas,” deyince gözlerim irileşti. “Minas için sana bırakılmış olan kolyeyi hatıra olarak taşıyabilirsin. En azından kolyeyi görebilmen güzel olmuş.”
“Sen neyden bahsediyorsun? Lanet olası! Senin yüzünden Minas’ı bulmam artık çok zor!”
Gülümsediği sırada kendine yabancı olan bedenden ayrınca şaşkınlıktan dilim tutuldu. Mersah aslında bir ruhtu, aynı ırkı gibiydi. Ona emanet beden yerde ölü gibi yatıyordu ve ondan gözlerimi bir süre alamamıştım. Kendime gelmek için kafamı silkelemek zorunda kaldım ama bu da işe yaramıyordu. Efrasto Krallığı’nın gerçek lideri tam karşımda duruyordu. İnsan suretinde görünen bu ruhun şeffaflığı gözümü korkutunca birkaç adım geri gittim. Sivri yüz hatlarına sahip, sık ve siyah saçlı bir adamdı. İrisleri koyu kahverengiydi ama lanetinden dolayı bazen siyaha dönüyordu.
Bunu biliyordum. Liderleri kadın değildi...
“Kolyen buraya geldiğimden beri parlıyor Ares.” Gözlerim boynumdan sarkan kolyeye kayınca Ernam’ın söyledikleri tekrar kulaklarımda yankılandı. “Yanına yaklaştığımı haber etmesi için koruma işlenmiş olmalı. Başlarında onca bela varken iki zavallı piyonum bana oyun oynamaya kalkışmış.”
“Benim köleliğimden faydalandın. Hayatım hakkında bilgisizliğimi fırsata çevirdin. Ne için! Büyülü kılıç için!”
“Çünkü sonsuzluğa gömülen bir veliaht olmanı çok istedim. Babandan bu şekilde intikam almak için çok çabaladım!” Tedirgin olmamdan mutlu olunca adımlarını yanıma doğru yakınlaştırdı. Gözlerimiz hiç olmadığı kadar öfkeyle birbirine dokunuyordu. “Tresya ya da ailesi seni koruyamazlar. Sudan çıkamazlar. Onların en büyük korkuları benim. Su Elisleri gibi ne istediğimi sen de iyi biliyorsun Ares. Büyülü kılıcı yok edersem Hetar’ın lanetinden kurtulurum. Bizi yok etmek isteyen zavallı adamın amaçlarına ulaşamadığını görünce artık ruh olarak hayatlarımıza devam etmek zorunda kalmayız. Güçlerimizi yeniden kazanmak istiyoruz.”
Elimi yavaşça kınıma doğru ilerlettim. Artık ya onu öldürecektim ya da sonsuza kadar buraya hapsolacaktım. Sihirli kelimeleri hafızamda yoklarken yerde yatan bedenin öksürüğü tüm dikkatimizi dağıttı. Mersah’ın ele geçirmiş olduğu beden hâlâ yaşıyordu. Yerden doğruldu ve ayağa kalktı. Kadının başına gelenlerden haberinin olmadığı belliydi çünkü gözleri korkuyla etrafta dolanıyordu.
“Bu kadın da kim?” diye merakla sordum.
“İsmi Leda. Zavallının teki, önemli biri değil yani. Zaten pek faydası da olmadı.”
“Lanet olası.”
“Hakaret etmeyi kes. Bize ait bir ruhu taşıman bizim zaferimizdir Ares. Benliğini ele geçirdiğimde büyülü kılıcı bulmamız an meselesi.” Öfkeden kınımdan aldığım kılıcı Mersah’a doğru saplamak istedim. Kılıç sadece ruhun içerisinden geçti ve gitti, zarar veremedi. Şaşkınlıkla gözlerimi yerden kaldırınca gülümseyen yüzünde oluşan küçümseme tekrar ölümsüz olduğunu duyurdu. “Ruhlar ölümsüzdür, zaafları dışında. Bence fazla şansını zorlama.” Yanındaki muhafızlarına yakalanmam için işarette bulundu. Adımlarım geri geri giderken sağ kolumla yüzümü kapattım. Etrafımı saran kalkan tekrar ortaya çıktı. “Bu nasıl olur? Sen bize ait nişaneyi seçmiştin! Güçlerin yok olmuştu!” dedi şaşkınlıkla.
Gülümsedim. “Efrasto ırkı yasak kalp taşır ama ben bunu Desina ile yıktım. Efrasto ırkı karanlığa hükmeden ruhlardır ama ben bunu zamanla yok etmek için yaşamak zorundayım. Bana bahşedilen ruh benliğimi ele geçiremez, asıl ben ona hükmederim. Yani kısacası büyülü kılıca ulaştığım an senin gibi bir ırktan geriye hiçbir şey kalmayacak. İşte asıl şah mat bu.”
“Madem tüm planlarım tutmadı, sonsuza kadar buraya hapsol Ares.” Elindeki kâğıdı avucunun arasında yok edince parmaklarının arasından dökülen küller etrafa uçuştu. Unuttuğum kelimelerin gözlerimin önünde yok olması sonumu getirecekti. “Bu arada...” dediğinde merakla baktım. “Desina’yı, kendi ellerinle Astantra Krallığı’na izdivaç töreni için gönderdin. Artık gerçek aşkın senin değil. Bu yüzden ondan nefret edeceğin günü sabırsızlıkla bekliyorum. Yani... Sende bulunan ruha yakışır bir kalp taşıman dileğiyle.”
Ne?
Mersah ve muhafızları arkalarına bakmadan Yostor Periler Şatosu’nu terk ettiler. Son söylediği kelimelerin ağırlığını taşıyamadım. Kâğıdı yok etmesini, oyunlarını, babamla olan husumetini, her şeyi ama her şeyi unuttum. Sadece Desina’nın başka bir adamla gerçekleştireceği izdivacı düşünüyordum. Bacaklarım tutmaz bir hâlde yavaşça dizlerimin üzerine çömeldim. Gözlerimin önünden son görüşmemiz gitmiyordu. Cebimden aldığım tokaya baktım uzunca. İhanetlerden dolayı öfkeme yenik düşmüştüm. Yanımdan gitmek istemiyordu ama ben ona inat tek gitmesine razı olmuştum. Desina’yı kendi ellerimle başka bir adama teslim etmiştim.
Kendimi asla affetmek istemiyordum. Asla.
“Ben ne yapacağım şimdi... Nasıl bir oyuna düştüm böyle...”
“Burası neresi?” dedi aniden Leda. Korkulu gözlerini görünce ayağa kalkıp yanına yaklaştım. “Neler oldu bana?”
“Tamam, sakin olmalısın. Ruhlar tarafından bu hâle getirildin. Hafıza kaybı yaşıyorsun.”
“Peki... Düzelecek mi? Eski hâlime dönecek miyim?” diye sordu buğulu gözlerle.
Parmaklarımı avucumun arasına alarak sıktım. “Umarım,” diyebildim. “Ben de tam bilmiyorum ama elbet hafızan yerine gelir. Sadece sakin kalmaya çalışmalısın.”
“Tamam.” Leda, üzgün olduğumu hissedince elimde dolanan tokaya baktı. “Peki, sana ne oldu?”
“Benim durumlar çok karışık. Üzerime kurulan oyunlar yüzünden gerçekleri göremez hâle geldim.” Oyunlar deyince aklıma Kral Ronza ile Desina'nın konuşmaları geldi. “Şimdi anlıyorum,” dedim şaşkınlıkla. “Desina’nın neden arafta kaldığını anlıyorum. Beni tanımıyordu ve benim yüzümden Kral Ronza’nın hastalığı ile tehdit altındaydı. Aslında Desina gerçek kimliğimi bana duyurmaya da çalışmıştı. Zindanda bıraktığı not, Kral Ronza’nın yerine geçebilirsin demesi benim Astantra Krallığı’nın veliahttı olduğumun bilincine varmamı sağlamak içindi. Yani Desina, Ernam ve Kral Ronza aslında benim tarafımdaydılar. Mersah, ulak gönderdiği gece benim Astantra Krallığı’nda olduğumu biliyordu ve Kral Ronza bu yüzden on bin askeri kapıya yığdı. Tüm askerleri kılıçtan geçiren Mersah’a karşı bir şey yapamadıklarında teklifini kabul etmek zorunda kaldılar. Ama sanki bir şey daha eksikti bu oyunda ya da bir kişi daha eksikti.”
“Bu söylediklerinden hiçbir şey anlamadım desem?”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Şey... Kusura bakma.” Ayağa kalktım. “Zaten bu kargaşaya ben de yeni dahil oldum. Yani benim de anlamam zaman alacak gibi. Her neyse... Peki sen bir şeyler hatırlayabildin mi?” Bir şeyler hatırlamak için kendini zorluyordu. “Umarım seni üzmüyorumdur. Ben sadece ne yapacağımı şaşırdım, hemen sana bunu sormam saçmalıktı.”
“Hayır ama gerçekten ne olduğunu hatırlayamıyorum ve hatta kim olduğumu da. Sadece ismimi sizden işittim, hepsi bu kadar.” Leda’ya belli etmek istemedim ama hiçbir şeyi hatırlamaması gözümü korkutuyordu. Aynı sorun başıma geleceği için kendimden endişe duydum. Bir gün benliğimi gerçekten ele geçirirlerse o zaman işim bitmişti. “Bence burayı talan edelim,” dedi Leda. “Belki bir şeyler bulabiliriz. Bu arada ismin Ares’ti değil mi?”
“Evet, ismim Ares.” Çevreme baktım. “Zaten başka çaremiz de yok gibi görünüyor. Ayrıca başına gelenlere çok üzgünüm.”
“Emin ol, neye üzüleceğimi bile bilmiyorum. Ben çok boşluktayım.”
Leda’nın yanına yaklaşıp elimi ona uzattım. “Biliyorum hafızan bile yerinde değil, bunun için gerçekten çok üzgünüm ama birlikte buradan çıkacağımıza inanıyorum Leda. Mersah’a karşı, hayatlarımızı çalmış olan adama karşı benimle misin?”
Uzattığım elimi hiç düşünmeden sımsıkı tuttu. “Evet seninleyim. Hadi halledelim şu işi.” Yostor Periler Şatosu’nu talan etmek için Leda ile harekete geçtik. Tüm odalara bakmak ve buradan çıkmanın yollarını bulmak üzere iş birliği yapmaktan başka çaremiz yoktu. Mersah, kendisinin ve ırkının tamamen yok olması ile karşı karşıya kaldığı için tüm insanlara büyük bir tehdit olarak yerini almıştı. Bunu babam Hetar başlatmıştı.
Ve bu işi tamamlamak da bana düşmüştü.
.
.
.
.
Not: Görseldeki Mersah. Diğer resim Leda'ya aitti.





