İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 15 · 14 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 15

3. Kısım

...

Efrasto ırkı burayı terk edince hava tekrar aydınlanmıştı. Gecenin karanlığını peşlerinden sürüklediler ve bizi buraya hapsettiler. Hayali dünyanın içerisinden çıkmamızın çaresi devamını unuttuğum kelimelerden geçiyordu. Mersah’ın elimden aldığı kâğıttan geriye külleri kalırken Leda ile şatonun ilk odasına giriş yaptık. Gördüklerimiz karşısında şaşkındık çünkü Yostor Periler Şatosu gizemli bir kutuydu.

“Burası gerçek mi?” diye sordu Leda.

“Gerçek ve hayali dünyanın arasında sıkıştık. Burası resmen farklı bir boyut.”

“Buradan çıkmamız imkânsız gibi. Şu kelimeleri hatırlaman lazım Ares.”

“Maalesef. Devamını hatırlayamıyorum,” diye sıkıntıyla nefes verdim. Girdiğimiz ilk oda perilere ait minik evlerden oluşuyordu. Mavi, yeşil ve turuncu renktelerdi. Bu oda bildiğimiz oda gibi de görünmüyordu. Başka bir evrene açıldı ve odanın ardında görünen bir yol daha vardı. Yol yeşil bitki örtüsüne, renkli çiçeklere sahipti. Sonu yok gibi görünen şatonun ilk odasında yapılacak pek bir şey yoktu maalesef. “Çok tuhaf...”

“Buradan bir şey çıkmaz. Diğer odalara geçmemiz lazım,” dedi kolumu kavradığı an. Odanın kapısını kapatıp Leda ile sofanın karşı tarafında bulunan odaya doğru hızlandık. Bir şey bulacağımızı umut etmiştik ama diğeriyle aynı odaydı, pek farkı yoktu. Tekrar sofaya geçince gözlerimiz üst ve alt katı birleştiren merdivenlere çarptı. Aşağıya doğru sıralanan taştan merdivenin tırabzanında kırmızı boğa figürü bulunuyordu. Üst katı simgeleyen tırabzanda ise mavi renkli yılan figürü vardı. “Bence alt kata inelim.”

“Neden alt kat? Ben üstü tercih ediyorum,” diye çıkıştım.

“Bilmem, sadece hisler diyelim.”

“Hislerle mi hareket edeceğiz?” dedim kaşlarımı çatarak.

“O zaman ikiye ayrılalım, olur mu?”

“Olmaz, tek gidemezsin.” Derin bir nefes verince, “Tamam ilk önce alt kata iniyoruz,” dedim. Yalnız gitmesine gönlüm razı gelmezken teklifini kabul etmemden dolayı kibirli görünüp aceleyle önümden ilerlemeye devam etti. Merdiven duvarında yanan meşaleler arkamızda kaldıkça gölgemizi ayaklarımıza doğru seriyordu ve merdiven sonunda geniş bir sofa daha bizi karşılamıştı. Geldiğimiz yerde iki kapı vardı fakat burada dört kapı bulunuyordu. Aniden burnumu kapatmak zorunda hissettim çünkü havaya karışan koku karşısında çaresizlik yaşıyordum. Leda aksine bundan etkilenmemişti bile. “Aldığım kokuyu sen de alıyor musun?”

“Hayır, ben koku alamadım.”

Kahretsin.

Sofanın girişinde bulunan ilk odaya yaklaşıp kapıyı aralayınca önüme düşen bir insana ait iskelet yüzünden irkildik. Burnuma ulaşan kokunun nedenini öğrenmem iyi olmuştu çünkü bana özel olarak tasarlanan bir konu olduğunu düşünecektim. Bedeninde tek bir et parçasının bulunmadığı iskeleti geride bırakıp odaya adım attık. Diğer girdiğimiz odalarda meşaleler yanarken burası zifiri karanlıktı. Sadece sofada bulunan meşaleler içeriye sızma görevini üstlenmişlerdi. Sofaya geçtim ve duvarda duran bir meşaleyi elime alıp tekrar odaya geçince Leda ile endişelerimizin arttığı noktadaydık çünkü Yostor Periler Şatosu’na uğrayanların kemikleşmiş bedenleriyle karşılaşmak ölümü hatırlatıyordu.

“Burası korkunç,” dedi endişeyle.

“Bunlara bakınca bir şeyi fark ettin mi?”

“Neyi fark etmem gerekiyordu?”

“Neden buraya kapatılmak istendiğimi,” dedim ve Leda’nın şaşkın gözlerine baktım. “Mersah’ın neden bu kadar rahat olduğunu anlayabiliyorum. Büyülü kılıcın sahibi Ares’i ele geçiremedi ama sonsuzluğa gömmek işine geldi. Buradan çıkamayacağımızı biliyor Leda. Yostor Periler Şatosu’na hırsları ve amaçları için gelenlerin sonu kemikleşmiş bedenlerden ibaret.”

“Kahretsin... Bu şekilde ölmeyi istemiyorum. Hafızam kayıp ve hiçbir şeyi öğrenemeden ölmek...”

Omuzuna dokundum. “Sakin olmalıyız. Telaşa kapılırsak baştan kaybederiz. Üstelik ben babama söz verdim. Bu şekilde bitemez.”

“Peki... Sen neden Yostor Periler Şatosu’na gelmiştin? Seni buraya getiren önemli sebep de ne?”

“Babamın Su Elislerinin en yaşlı üyesi Tresya ile gerçekleştirdiği sohbeti yüzünden buradayım. Belki bir şeyler bulabilirim ümidi ile gelmiştim. Maalesef büyük bir hataymış.” Aklıma takılan bir diğer konu ise Leda’nın hafızasıydı. Mersah yüzünden zifiri boşluğa itilmiş gibi görünüyordu.

Leda’nın dikkatini çeken bir şey olunca duvara yazılmak istenmiş harflere yaklaştık. Kanlı harfler yan yana yazılmış ve buradan çıkmak için çaba sarf edilmiş hissi veriyordu. Harflerden sızan kan duvarın altına kadar uzun bir yol almıştı. Biri ölmeden önce aklında kalanları duvara yazmak için uğraşmıştı ya da hafızasını yoklamak için böyle bir yola başvurmuştu.

இந்த வார்த்தைகளை மறந்துவிடாதீர்கள்.

(Bu kelimeleri sakın unutma.)

“Ne demek oluyor bunlar?” diye sordu merakla.

“Çıkış cümlesine ait ilk satır. Bu kelimeleri sakın unutma ama maalesef unuttum.”

Sıkıntıyla nefes verdi. “Keşke devamı da yazılmış olsaydı. Buradan çıkmamız çok daha kolay olabilirdi.”

“Devamı neden yazılsın ki? Bilselerdi yazmaya uğraşmadan burayı terk etmiş olurlardı. Bu iskeletlerin hepsi çıkış cümlesini unutmuşlar Leda. Aç kalarak hayatları son bulmuş.” Leda ile odadan elimiz boş şekilde çıktık. Geriye üç kapı kalmıştı ve ardında ne gibi sürprizlerin beklediğini bilmiyorduk. Bulunduğumuz kapının yanındaki odaya bakmaya karar verip meşaleyi karanlık odaya tutunca hiç beklenmedik şeyle karşılaştık. Büyük bir masanın üzerinde çeşitli yiyecekler bulunuyordu. Diğer odalara göre fazla şık ve temiz bir odaydı. Duvarlarda bulunan heykeller perilerin figürleriyle yontulmuştu. Leda masadan yiyecek almaya yelteniyordu ki kolunu sımsıkı kavradım. “Hayır. Hiçbir şekilde yiyeceklere dokunmuyorsun.”

“Ama...”

Kaşlarım çatıldı. “Buraya ziyafet için gelseydik, kemikleşmiş bedenlerle karşılaşır mıydık? Şanslıyız ki ilk o odaya uğradık. Yostor Periler Şatosu şifreli bir kutu gibi Leda. Dışarıdan süslü, şatafatlı ve iyimser gibi göründüğüne sakın aldanma. Özellikle de o tatlı görünen perilere.”

Kafasını olumlu bir şekilde salladı. “Peki, tamam. Sanırım midemin hışmına uğruyorum.”

Çaresizlikle gözlerim ikinci odada dolanıyordu. Masanın üzerinde, şatoya ilk adım attığımda görmüş olduğum renkli mantarlar da bulununca zehirli olduklarını düşündüm. Bunu anlamak zor değildi çünkü üzerinden yayılan yeşil tütsü gözle görülür şekildeydi. Leda duvara yaslanmış olan tek kapaklı dolabı açmak isteyince yanına yaklaştım. Kapağı açar açmaz korkudan geri adım attı. “Lanet olası! Bu iskeletlerden her yerde var.” Oturmuş şekilde duran iskeletin bir elinde yiyecek dolabından aldığı ekmek dilimi, diğer elinde ise altından yapılma çanak vardı. Yiyeceklerin bir tuzak olduğunu bu şekilde kanıtlamış olduk.

Şatafatlı, altından yapılma eşyaların ise fayda veremeyeceğini...

“Eğer buradan çıkamazsak açlıktan bu odaya gelebiliriz,” diye isteksizce söyledim ama bu gerçekti.

“Umarım böyle bir şey olmaz. Sonumuzun bu iskelete benzemesi korkunç.”

“Şatonun yerini sorduğumda insanların korkularını gözlerinde okumuştum. Cevap vermekte çekinmişlerdi. Şatodan neden korktuklarını şimdi anlıyorum.” Bu odadan da elimiz boş şekilde döndük. Karşımızda iki kapı daha bulunuyordu. Hangisini seçeceğimizi bilemedim. Leda için alt kata inmeyi düşünmüştüm ama hâlâ aklım üst katta takılı kalmıştı. Düşüncelere daldığım esnada Su Elislerinin yanında bulunduğum salon gözlerime resmedildi. Tresya’nın sağ avucunda kurt nişanesi bulunurken sol avucunda kanlı kılıç nişanesi bulunuyordu. Sanki sağ tarafın iyiliği, sol tarafın da kötülüğü simgelediğini göstermek istemişti. “Sağ kapı,” dedim aniden.

“Ne... Hemen karar vermemeliyiz. İyi düşünmemiz lazım. İlk iki kapıdan sonra karşılaşacağımız şeyin felaket getireceğini anlamış olman gerekirdi?”

“Seni dinledim ve önceliğimi alt kata yoğunlaştırdım. Şimdi benim istediğim olsun, anlaşıldı mı?” dedim tek kaşımı kaldırınca. Gözlerini kaçırdı. Kendinden emin tavırlarına tezat çekingen görünüyordu. Aslında ekip olduğumuzu biliyordu fakat kendi düşüncelerine öncelik verme gibi huylara sahipti. “Oldu mu?”

“Tamam, öyle olsun. Ama anlamadığım şey neden hemen sağ kapıda karar kıldığın?”

Gülümsedim. “Hisler diyelim.”

“Tabii ya... Hisler,” dedi gülerek. Sağ kapıya doğru adımlarımızı yaklaştırıp kapının kulpunu yavaşça aşağıya indirdim. Yüzümü örten meşalenin dokunuşları sayesinde tedirgin oldum. Gözlerime çarpan ilk şey büyük raflara yerleştirilmiş çeşitli kitaplardı. Sağ ve solda bulunan rafların ortasında kare şeklinde masa da bulunuyordu. Üzerinde olan kandil ve siyah mürekkep ile dile gelmek isteyen kuş tüyleri bize eşlik edecekti belli ki. Masanın bulunduğu noktaya ilerleyince ardımızda bıraktığımız kapı sertçe kapandı. “Kahretsin... Yanlış seçimdi...” Endişeyle kapıyı açmaya çalıyordu fakat kilitlenmişti. “Şimdi ne yapacağız?”

“Bence burası yanlış seçim değil.”

Kaşlarını çattı. “Dalga mı geçiyorsun benimle? Nasıl yanlış seçim değil... Resmen kapı üzerimize kilitlendi.”

“Sakin ol ve raflarda bulunan kitapları karıştırmaya başla.”

Öfkeli bakışlarını üzerimde gezdirip derin bir nefes verdi. Rafa yaklaştım ve ilk kitabı yoklamaya koyuldum. Leda ise karşı rafta bulunan kitapları karıştırıyordu. Efrasto ırkına ait dili okuyabilmem artık kolaydı çünkü kulübenin içerisinde sıkıştığımız gece ağaç üzerindeki yazıyı okuyabilmem için gözlerimdeki perde aralanmıştı. Bu sayede yarı Efrasto ırkına ait bir benliği taşımamın ilk adımlarını atmıştım.

“Bunlarda ne yazıyor anlayamıyorum,” dedi aniden. “Ne bu saçma harfler...”

“Büyülü kitapta yazılanlarla aynı gibi ama bence konu kitaplar değil. Bulmamız gereken gizli bir şey daha olmalı,” dedim ve elimde bulunan kitabı tekrar rafa kaldırdım. Sırayla dizilmiş kitapların aralarına bakmaya devam ettikçe bir şey olabileceğini hissediyordum. Elime değen cismi aldım, anahtar gibi görünüyordu ama bulunduğumuz odanın kapısına ait değildi.

“Masanın üzerinde bir şey yanıyor,” diye seslendi endişeyle. Hemen masaya yaklaştım. Üzerinde duran kandilden kırmızı boya sızıyordu. Girişini yapmadığımız diğer son odadan ürkütücü sesler işitince olduğumuz yerde irkildik. “Bu neydi?”

Odada bulunan pencereye doğru yaklaştık. Renklerin ahengine bulanmış periler, siyah yarasalara dönüşmüşlerdi. Yere serilen yeşil bitki örtüsünün yerini siyah irin almıştı. “Diğer odayı seçseydik, ölmüştük Leda. Sanırım oda lanetliydi.”

“Nasıl bir bela bu ya? Şifreli düğümün içinde sıkıştık.” Tekrar masaya ilerleyince kandilden sızan kırmızı boya alt kata inmemizi sağlayan merdivenleri aklıma getirdi. Kırmızı boğa figürü bununla bağlantılı olabilirdi. Leda eline kuş tüyünü alıp siyah mürekkebe batırınca kilitli olan kapı kendiliğinden aralandı. “Bence diğer odadaki adamın yapmaya çalıştığı buydu. Duvara çıkış kelimelerinin ilk satırlarını yazmamız gerekiyor.”

“Adam neden öldü peki?” dedim imalı bir şekilde. Cevap vermeyince elindeki tüyü aldım. Önümde duran boş sayfaya mürekkebin ucunu değdirince siyah boya kırmızı renge dönüştü. “Maalesef duvara sürüleni kan sanmıştık. Adam bu odaya ulaşmış fakat yanlış boyayı tercih etmiş.”

“Çok zekice,” dedi gülümseyerek. “Sanırım sana hayran olma yolundayım. Benim korkudan aklım durdu.”

“Kendini bu kadar küçümseme. İlk önce üst kata çıksaydık çoktan kaybetmiştik. İyi ki seni dinlemişim.”

“Hisler,” deyince tekrar gülüştük. Birlikte hareket etmemizin zaferini tatmak daha güzel sonuçlara ulaşabildiğimizi gösteriyordu. Tuzağın birinci aşamasını anlamıştık ve bu yüzden temiz kuş tüyünü rahatlıkla aldım elime. Kandilden sızan kırmızı boyaya batırdım fakat tekrar açılan kapı üzerimize kapandı. İlk odada ölen adamın neden çıkış kelimelerini yazmak istediğini anlamak için çabalıyordum. “Kapı tekrar kapandı. Burada duvarları kapatan birçok raflar bulunuyor. Nereye yazmayı düşünüyorsun?”

“Bu kapının sürekli kapanması ve açılması çok garip,” dedim ve adımlarımı kapıya doğru hızlandırdım. Önceden ezberlediğim ilk satırı kuş tüyünü batırdığım boyayla yazma işlemine koyuldum. Kapının üzerine dokundurduğum harflerin yanlış olmasından biraz tedirgin olsam da yazmaktan vazgeçmedim.

இந்த வார்த்தைகளை மறந்துவிடாதீர்கள்.

Harflerin tamamını özenle yazıp birkaç adım geri gittim. Harflerden sızan boya kapının altına kadar yol aldı. Boyanın tamamen aktığını görünce endişelendim çünkü kapı altından diğer alana doğru akıp gitmişti. Kapı yavaşça aralanınca endişeyle birbirimize baktık.

“Gidebiliriz yani, öyle mi?” diye sordu.

“Umarım.” Adımlarımızı sakince attık. Kapı ardında gördüğümüz yarasalar kandilden sızan boyaya bürünmüştü hatta boya onları yakarak küle çevirmişti. “Eğer yaptığımız doğru olmasaydı perilerin dönüştüğü yarasalar üzerimize salınacaktı.”

“İnanamıyorum.”

“Evet, bu inanılmaz.” Gözlerimi Leda’ya çevirdim. “Leda... Artık gitmeliyiz.”

Donmuş hâlinden çıkması için kolunu kavradığım gibi tekrar geldiğimiz noktaya doğru çekiştiriyordum. Zıt düştüğümüz konu tekrar karşımızda bulununca mavi yılan figürüne ait merdivenleri hiç düşünmeden çıktık. Alt katta olduğu gibi birçok kapı ile karşılaşacağımızı düşünmüştük fakat yanıldık. Burada tek kapı bulunuyordu. Leda kulpuna dokunarak açmaya çalıştı. “Kilitli. Acaba bir şey mi atladık?”

Cebimden kitapların arasında bulduğum mavi renkli anahtarı çıkardım. Bu anahtar kapıyla uyumluydu. Kapıyı ileriye doğru ittirdim. “Artık bir şeyi atlamadık,” dedim gülümseyerek.

“Harika.” İçeriden sızan güneş ışığı yüzümü örttü, hatta yaktı. Karanlık ruhu taşımamdan dolayı çaresizce kolumla yüzümü kapatmak zorunda kaldım. Aniden ışığa maruz kalınca alışmam zaman alıyordu, bu çekilmez bir süreçti fakat hedefimden vazgeçemezdim. “İyi misin?” diye sordu endişeyle.

“İyiyim, sen beni merak etme.” Kolumu yüzümden çekince gördüğüm manzara karşısında oldukça şaşkınlık yaşadım. Etraf kurumuş ağaç dallarıyla çevriliyken ortada geniş bir göl bulunuyordu. Gölün üzeri su makaslarıyla süslenmiş, aralarında pembe nilüfer çiçekleriyle de donatılmıştı. Gölün çevresini kaplayan su yıldızları ise gölün sınırlarını çizme görevini üstlenmişti. Gözlerim yukarıya doğru kayınca çürümüş ağaç dallarının üstümüzü örttüğünü fark ettim. Aralarından sızan gün ışığı hayal ürününden farksızdı. Yostor Periler Şatosu’nun her noktası sahteydi.

“Gölün karşısına geçmemiz gerekiyor,” dedi işaret edip. Adımlarımı göle yakınlaştırırken garip bir ses kulaklarıma uğradı, hatta kendini hissettirmek için nefesini soludu. Kılıcımı elime aldım. Elimden yayılan etkileşim kılıcımı bir anda aleve verdi. Gördüklerime hayret ettiğimde babamın ateş elementinden olduğu geldi aklıma. Leda şaşkınlıkla iyice yanıma yaklaştı. “Buna inanamıyorum. Kılıcın alev aldı.”

“Sen beni burada bekle. Sakın göle girme.” Belime sabitlediğim hançeri eline uzattım. “Bunu da al. Bir şey olursa hiç düşünmeden gereğini yap.”

“Tamam.” Leda’yı arkamda bırakıp göle girdim. Göl fazla derin değildi, su belimdeyken ileriye doğru yürüyordum. Gölün üzerinde yüzen su makaslarını ittirerek ilerlemeye devam ederken kılıcımdan yayılan alev göle yansıyordu. Sessizliğin hâkim olduğu periler şatosunda son noktadaydım. Tekrar garip sesi işitmem telaşla etrafa bakmama neden oldu ama bir şey göremedim. Yavaşça ilerlemeye devam edince gölün tam ortasında hiç beklemediğim bir şey oldu. Suyun altında bacaklarımı tutan cisim yüzünden göle düştüm. “Ares!” diye bağıran Leda beni etrafta göremeyince endişeyle seslenmeye devam ediyordu. Tekrar gölün yüzeyine çıkıp ıslak saçlarımı geriye doğru ittirdim. Suyun altından çıkan beş başlı yılanı görünce kaşlarım hayretle çatıldı. Periler şatosunda uyuyan devi uyandırmıştım. Bu yılan bilinenlerden farklıydı çünkü beş tane başı taşıyan kalın boyna ve büyük gövdeye sahipti. Maalesef artık gölden ayrılmam imkansızdı, onu öldürmekten başka çarem kalmamıştı.

Kafalardan biri bana doğru yaklaşınca derin bir kesik bıraktık boynuna. Kılıç sayesinde boynundan gözlerine doğru alev alıp küle döndü. Öfkeden diğer başlar da üzerime gelmek istiyordu. Birinin kafasını kestim fakat diğeri arkamdan belime sarılınca kıpırdayamadım. Alevi üzerine değdirince geri çekilmek zorunda kaldı. Son yılan başı ağzını aralayıp beni ısırmayı hedeflemişti ama bu onun sonu olacaktı. Kılıcımı iki elimle kavrayıp yatay şekilde ağzına sapladım. Yılandan kalan büyük et yığınları küle dönerek göle düştü.

Bu da neydi böyle?

Leda korkuyla göle girip yanıma kadar yürüyordu. Beş başlı yılanı öldürmem bize çıkış kapısını aralayınca karşımızda bir ışık huzmesi yankılandı. Gözleri yoracak kadar olan bu ışığa doğru ilerlemek zorundaydık. Gölün sonuna gelince Leda’nın elini tutup gölden çıkmasını sağladım. Yoğun ışıktan sonra hafızamda geri kalanı yoktu.

...

Gözlerimi aralamaya çalışıyordum. Gökyüzündeki beyaz bulutların bu kadar güzel görünebileceğini hiç düşünmezdim. Bedenimi yerden doğrultunca Yostor Periler Şatosu’na ait giriş kelimelerini söylediğim bölgede olduğumu anladım. Karşımda köprü bulunuyordu. Sevinçle tekrar rahatlamış olan bedenimi toprağa yatırdım. “İnanamıyorum, bitti. Kâbus bitti.”

“Daha bitmedi. Muşmula suratlı bir adam seni soruyor,” dedi Leda yanıma gelerek. Kalkmam için elini uzattı.

“Yine kim? Hiç uğraşamam.” Yüzüme doğru siyah bir gölge düşünce kaşlarım çatıldı. Kıvırcık saçlı, kahverengi gözlü adamı görmek sinirlerimi bozmuştu. “Kahretsin... Yine mi sen?”

“Hadi ama... Seni görmeyeli ne aptalca davranışlar edinmişsin,” dedi Ernam. “Yoksa güneşleniyor musun? Hiç tavsiye etmem çünkü senin gibi peynir suratın zeytine benzemesi çirkin ördekten farksız olur.” Yüzünü Leda’ya çevirdi. “Size de Ares’in kabalığı eklenmiş olmalı. Ne o muşmula surat falan? Hiç yakışıyor mu?” Yerden doğruldum. Ayağa kalkınca Ernam sonradan fark ettiği şey yüzünden korkudan dondu kaldı. “Ares? Ben demin Mersah ile mi konuştum... Lan! Kahretsin!” Hızlı adımlarla arkama sığınmak zorunda kaldı. Leda’ya göz ucuyla bakınmaya devam ederken gülmemek için kendimi zor tuttum.

“Saçmalama Ernam. Çek şu ellerini omuzlarımdan. Hem o Mersah değil, ismi Leda. Mersah bize oyun oynamış.”

Yavaşça sırtımdan ayrılınca gözlerime baktı. “Sen aklını kaçırmışsın. Ben yokken sana ne yaptılar böyle? Mersah’ı unuttun mu?”

“Benimle ne zaman düzgün konuşmayı öğreneceksin!” diye bağırdım. “Hem senin gibi bir kaçığın yanımda ne işi var? Hangi yüzle geldin?”

“Yanınıza gelmek istedim. Birçok kişiye rastladım ve en son Kürkçü Yuhan’dan burada olduğunu öğrendim. Sarayda işler karıştı. Kral Ronza her yerde kızını arıyor.” Bir yandan korkuyla Leda’ya bakıyordu. Onun Mersah olmadığına inanamadı bir türlü.

“Ne,” diye yakasına yapıştım. “Desina saraya gelmedi mi? Yine bana yalan söylemiyorsun değil mi!”

“Sakin olsana. Desina seninleydi, neden saraya gelecekti ki?”

Ellerimi yakasından çekip şaşkınlıkla geri adım attım. Kervanla saraya gönderdiğim kadından bir iz yoktu. Mersah, Desina’nın izdivaç için hazırlıklarda olduğunu söylerken böyle bir haber işiteceğimi tahmin edemezdim.

Ya Mersah yalan söyledi ya da Desina’nın gerçekten izdivaç için hazırlık yaptığını sandı.

“Belki de saraya hiç gitmemiştir. Sonuçta Mersah izdivaç yapacağını söylememiş miydi?” dedi Leda.

“Ne!” diye atıldı Ernam. “Siz Desina’nın izdivaç yapacağını biliyor muydunuz?” Öfkeyle yüzüne baktım. “Yani... Her şeyi öğrenmiş olmalısınız. Saklayacak hiçbir şey kalmamış.”

Öfkeyle adımlarımı yanına doğru attım. “Her şeyi anlatıyorsun Ernam! Yalan söylediğinizi ve Mersah ile olan bağlantınızı biliyorum! Bunları yapmanızın nedeni neydi? Neden tehditlerine boyun eğdiniz!”

“Astantra Krallığı bizim elimizde değil Ares,” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Astantra Krallığı, Kral Tansar’a ait. Mersah ile olan husumetlerine bizi de alet etti. Senin büyülü kılıç ile olan bağlantın yüzünden oldu tüm bunlar. Oyun oynamak zorunda kaldık hepimiz.” Gözlerini Leda’ya çevirdi. “Leda’nın bedenine sahip olan bir ruh olduğunu ben de bilmiyordum, buna çok şaşırdım. Mersah’ın ırkından farklı olduğunu düşünmüştüm.”

Tekrar ellerim yakasını buldu. “Neden o zaman ailemi Kral Ronza öldürdü dedin! Aptal! Neden gerçekleri bana duyurmaya çalışmadın!”

“Yapamazdım, ben bir emir kuluydum ve maalesef Desina’da dahil sessizlik büyüsü bulunuyordu üzerimizde. Her anlattığımızda Efrasto ırkına benzeme ihtimalin vardı. Ama en önemlisi...”

“Ne? Önemli olan şey ne?”

Zor yutkundu. “Maalesef Kral Tansar ile Desina arasında mühür bulunuyordu. Bu bizim için en büyük engeldi.”

“Sen ne dediğinin farkında mısın? Desina o adamla nasıl mühürlendi!” diye bağırdım.

“Kral Tansar, tapınak kâhini tarafından Desina’yı kendine zorla mühürletmişti. Ronza kızını o adamdan kurtarmak için çok çabalamıştı. Ayrıca seni Mersah’tan korumak için babana söz vermiş ama bunu maalesef başaramadık. Tüm bunlara Ronza’nın hastalığı da eklenince her açıdan fena şekilde sıkıştırıldık. Annenin ve babanın ölümüne sebep olan asıl kişi de Mersah. Bu yüzden büyülü kılıcı arıyor.”

“Büyülü kılıç,” dedim merakla. “Bu lanet olası kılıç nerede?” Aynı zamanda kalbim Desina’nın bir adamla mühürlü olmasını kabullenemiyordu.

“Bilmiyoruz Ares. Ama büyülü kılıcı saplandığı yerden çıkarırsan Efrasto Krallığı sonsuza kadar karanlığa gömülecek. Baban Hetar, ırkı yok etmek için böyle bir çözüm yolu bulmuş ama kılıcı kendi çıkaramadan ölmüş. Bu yüzden peşindeler. Astantra Krallığı’na ait bir veliahttın kalmaması için uğraşıyorlar.”

“Onun mühürlendiğine inanamıyorum,” dedim aklım onda kalmış şekilde. “Kahretsin...” Desina’nın bir adamla mühürlenmesi kalbimde sessiz çığlıklara neden olmuştu. Mersah bu yüzden kendine güveniyordu. Bu yüzden izdivaçları gerçekleşecek demişti.

“Maalesef Ares, zorunlu olarak o adamla mühürlenmişti.” Gözlerimin buğulandığını anlayan Ernam, Desina’yı önemsediğimi sezince şaşkına uğramıştı. Hayretle gözlerime bakmaya devam ediyordu.

Evet önemsiyordum. Hem de çok. Ama o çoktan başkasına ait olmuş...

.

.

.

.

Bölüm sonu

4 yorum