
6. BÖLÜM
BÜYÜCÜLER TAPINAĞI’NDAKİ GİZEM
•
∞ Ya kılıcı seçecekti ya da canını. Ya söz verdiği dostunu seçecekti ya da kızına uzanan kanlı elleri kesecekti. Onun yerinde olsaydım, ben de uzanan elleri kesmeyi tercih ederdim.
•
Saklı köşkler bahçesine adım attım. Bu bahçede zehirli otlardan tut, hayat veren bir çok güller bulunuyordu. İçlerinde biri vardı ki... Ben ona hep kirli camın ardından bakmışım. Kanlı bir güle benzetmişim. Oysa gördüklerimin ardında çok şey gizliymiş. İnandıklarım ya da inanmak istediklerim büyük bir yalandan ibaretmiş. Maalesef ben geç kalınmış bir güle bağlandım saklı köşkte. Dikenlerin ardını göremedim, ulaşamadım.
İşte şimdi dikenlerini batırmıştı. Bunları ayıkladığımda yaralarımı sarmam için merhemim bile yoktu.
Aklımda dolanan düşüncelerimin arasında adımlarımızı ileride görünen atlara doğru hızlandırdık. Yostor Periler Şatosu’nda zaman kavramı yoktu, bu yüzden hayali bir dünyanın içinde günlerce kaldığımı hissetmiştim. Duyduklarım karşısında tekrar toprakla buluşmamın huzurunu bile tadamamıştım. Aklımdan geçenlere çelme takmak isterdim fakat yere çoktan çakılan ben olmuştum.
“Ares?” dedi Ernam fısıltıyla. Yürümeyi sonlandırıp yüzüne baktım. “Sen Desina’nın başka bir adamla mühürlendiğini öğrenince gerçekten üzüldün mü, yoksa bana mı öyle geldi?” Sessiz kalıp başımı aşağıya eğdim. “Ondan hoşlanıyorsun. Sen ondan hoşlanıyorsun.” Şaşkınlıkla söylüyordu bunları.
Derin bir nefes verdim. “Bunu geç anladım, hem de çok geç. Saraydan kurtulmak için bilerek ona yanaşmıştım. Meğer, onun kalbinde başka fırtınalar kopuyormuş. Ben özgürlüğümün peşindeydim ama şimdi ona esir bir kalp taşıyorum. Ben zaten hiçbir zaman kurtulamamışım Ernam. Esarete sımsıkı sarılan gözlere hapsolmuşum.”
“Ona âşık olduğunu ne zaman anladın?”
“Özgürlüğümü sağladığı gün,” dedim hüzünle. “Ona Astantra Krallığı’na senin için geleceğim demiştim. Bana çok farklı bakmıştı, çok şaşkındı. Ağzımdan çıkanlara inanmak dahi istememişti. Oysa başkasına ait olan gözlerini benden sakınmak istemiş. Sessizce gözlerime anlatmaya çalışmış. Gözyaşlarına sığınmış ama ben anlayamadım tüm bunları. Keşke anlayabilseydim.”
“İnanamıyorum,” dedi şaşkınlıkla. “Ondan nefret ettiğini düşünmüştüm. Gerçi... Sadece ondan mı? Benden, hatta babası Ronza’dan. Bizden nefret edeceğini biliyordum ama, Desina’ya karşı bir şeyler hissedeceğini beklemiyordum.”
“Ben de beklemiyordum. Sanırım aşkın şakası yokmuş. Umarım bu konuda benimle dalga geçmezsin.”
“Hayır, neden böyle bir aptallık yapayım? Ha... Bilerek Desina'yı öptüğünden bahsediyorsan...” Çatık kaşlarıma maruz kalınca duraksamak zorunda kaldı. “Bence kızı etkilemişsindir.”
“Buna daha ne kadar devam edeceksin? Kurduğum tuzağa düştüğümü görmen zevk veriyor, değil mi?”
“Yani... Zevk verdiğini söyleyebilirim. Onun sana âşık olması gerekiyordu ama sen deli gibi ona âşık olmuşsun,” dedi sırıtarak. “Sen mi düştün tuzağa şimdi?
“Kes artık şunu.”
“Şu işe bak...” dedi hayretle. “Etkilemek için Desina’ya yanaş ama kendin tuzağa düş. Ama yalan söyleyemem, çok yakışıyorsunuz.”
“Ernam... Yeter artık.”
“Utanmana gerek yok Ares. Biz bizeyiz şurada,” diye sırıtırken gözlerinden yaş geliyordu. “Leda’dan çekiniyorsan o ilerde bizi duyamaz.”
“Utanmıyorum, sadece dalga konusu olmak hoşuma gitmiyor,” dedim bıkkınlıkla. “Her neyse, kapatalım şu konuyu.” Yüzümü ileride bizi bekleyen Leda’ya çevirdim. “Karanlığın hükümdarı bu kızın hayatını mahvetmiş. Mersah’ın bu kızla amacı ne olabilir? Üstelik yaşı küçük.”
“Yaşı kaç? Çok da küçük durmuyor gibi.”
“Bilmiyorum, ama on sekiz yaşlarında olabilir ya da daha fazla. Maalesef hafızasında hiçbir şey yok, tamamen silinmiş durumda. Yaşını dahi hatırlayamıyor.”
“Ben çok özür dilerim Ares,” dedi aniden. Dalga konusu olduktan sonra bu şekilde yaklaşması biraz şaşırtmıştı beni. “Sarayda emirlerini uyguladığım çok kişi vardı. Yemin ederim ki hiçbir şeyi isteyerek yapmadım. Beni affet.”
“Yalan söyleyemem, sana çok sinirliyim. Yüzünü dağıtmak istiyorum,” deyince endişeyle geri adım attı. “Ama önceliğim bu değil. Desina’yı o pislikle düşününce delirecek gibi oluyorum. Öfkemi o lanet adama saklamam lazım.”
“Çok üzgünüm. Hepsi bizim yüzümüzden oldu.”
“Tamam, zaten perdenin arkasına saklananları artık biliyorum. Siz sadece çaresizce ortada sıkıştırılmış piyonlarsınız. Üstelik ipleri başkasının elinde olan birer kukla.”
“Kral Tansar kesin senin hakkında bir şeyler biliyordur,” dediğinde Ernam’ı bıraktığım gibi öfkeden ileriye doğru yürüyordum. “Hey! Ares! Tamam o adamın ismini ağzıma almayacağım! Ares!”
Lanet olası adam! Aranızdaki o mührü takacağımı sanıyorsan yanılıyorsun!
Desina’yı zorla elde etmeye çalışan adamın ismini işitince kendimden geçmiştim. Kral Ronza ve Desina ön safhada role bürünen, beni kandırmak için Tansar’ın emirlerine boyun eğmek zorunda kalan kişilerdi. Tek anlamadığım şey neden böyle bir adamın saraydan rahatça çıkmama izin vermiş olmasıydı? Mersah ile ortak olmaları kanlı kılıç nişanesini seçmemi sağlamaları için miydi? Kesinlikle tek sebebi bu olamazdı. Başka bir şeyler daha olmalıydı.
Geri kalanını Desina’nın ağzından öğrenmek için can atıyordum. Umarım tabii...
Ernam yanıma yaklaştı ve kolumu tutup çekiştirdi. “Duymuyor musun beni? Tamam o adam-” dediğinde çatık kaşlarıma maruz kaldı. “Söylemiyorum tamam.”
“O bir kadına zorla sahip olmak isteyen aşağılık biri. Yani ona adam denmez, öyle değil mi Ernam? Yoksa yanılıyor muyum?”
Kafasını olumsuz anlamda salladı. “Hayır yanılmıyorsun. Kesinlikle haklısın. Ama şu an tek bir sorunum var. Oldukça korktuğum bir sorun.”
“Söyle... Ne?”
“Şu yeşil irislerini ele geçiren göz bebeklerini bana göstermesen olmaz mı? Bazen yanında olmaktan korkuyorum. Eğer bana bir şey olursa, seni suçlamam bile mantıksız çünkü bu hâle gelmene sebep olan biziz.” Elini alnına dayadı. “Olamaz... Ama seni tek bırakamam artık.”
Gülümsedim. “Yani... Haklısın. Katilini yanında taşıyorsun, bunu unutma kâhin bozuntusu. Üstelik bana peynir surat dediğini de unutmadım.”
Ernam’ı şaşkın gözlerle ardımda bıraktığım gibi adımlarımı ileriye doğru hızlandırdım. Yola çıkmak için Leda’yı ata geçirdiğimde arkasına bindim. Ernam korkar adımlarla atına geçip yuları kavradı. Artık yola çıkmaya hazırdık. Yostor Periler Şatosu’na gelmek için uğradığımız birçok kentler vardı. Bunları tekrar aşmamızın gerekliliğini biliyordum. Özellikle de Asnas kentinde olan Kürkçü Yuhan’a tekrar uğramak istiyordum ve tabii ki lanet Apran’a. Huna topraklarında çantama çakıl taşlarını doldurmanın hesabını verecekti. O sıcacık aile ortamında aklından farklı şeylerin geçtiğini sezememiş olmam sinirlerimi bozuyordu. Apran yola bilerek bedenini sermişti ve beni kapana kıstırmak için beklemişti. Ailesi ile konuştuğumu fırsata çevirip çantamda olan büyülü kitabı almıştı. Kızıl akbabalar da büyülü kitabın yokluğunu anladılar ve beni korumaktan vazgeçtiler. Mersah’da akbabalardan haberleri aldığı gibi Yostor Periler Şatosu’na uğradı ama kaçırdığı en önemli şey yasak kalp taşıyan ruhlara, yani Efrasto Krallığı’na ait olacağımı sanmıştı.
Ama benim kalbim Desina için atıyordu.
Güneşin kavurucu sıcaklığında önce taş ocağını geçtik sonra Kürkçü Yuhan’ın bulunduğu yere doğru hızlandık. Kalabalığın yoğun olduğu ortamda tekrar tüm gözler bize çevrildi. Kürkçü Yuhan fazla dalgın görünüyordu. Atımdan inip adımlarımı karşısına doğru hızlandırdım. Elinde iğne, iplikle yavaşça gözlerini yerden kaldırdı. Gelmemden dolayı fazla şaşkına uğrayınca mutluluktan ne yapacağını bilemedi. Elindeki işi masaya bırakıp yanıma doğru koşuşturdu. “İnanamıyorum Ares. Oradan kurtulduğuna çok sevindim.”
Göz ucuyla Ernam’a baktım. Leda ile yaptığımız sohbeti kavramaya çalışıyorlardı. Tekrar gözlerimi Kürkçü Yuhan’a çevirince, “Geleceğimi söylemiştim ama bu kolay olmadı. Beş başlı yılanı öldürünce o lanet olası yerden anca çıkabildim,” dedim.
Kürkçü Yuhan’ın gözleri buğulandı. Aklından neler geçtiğini anlayamıyordum ama mutlu olduğunu sezebiliyordum. “Bunu başaracağını biliyordum aslında. Su Elisleri Tresya-” Aniden Kürkçü Yuhan’ı kendime doğru çektiğim gibi arkasından yaklaşmakta olan kızıl akbabanın kafasını kavradım. Sinsice yaklaşıp Yuhan’a zarar verecekti. “Efrasto ırkı... Burada olduğunu biliyorlar Ares,” dedi endişeyle.
Ellerimde olan akbabayı geriye doğru savurunca korkudan arkasına dahi bakmadan burayı terk etti. “Su Elisleri Tresya diyordun? Ne olmuş ona?”
“Onların üzerine işlenen laneti biliyordum,” dediğinde kaşlarım çatıldı. “Su Elislerinin üzerinde büyük bir lanet vardı. Su altına saklandılar ve oradan hiçbir şekilde çıkmaya cesaret edemeyecekleri kadar lanete bulandılar. Yostor Periler Şatosu lanetin bir parçasıydı. Mersah, böyle bir laneti üzerlerine getirdi ve oradan çıkamamaları için beş başlı yılanı şatoya sakladı. Kısacası görünmeyen hayali bir dünyaya canlarını mühürlemişti.” Gülümseyerek elini omuzuma attı. “Ama sen... Laneti bozmuşsun. Su Elislerini farkında olmadan kurtarmışsın.”
“Su Elisleri parıltılı, güzel ve suya hükmeden bir ırktı ama gözleri korkunç görünüyordu. Göz bebekleri yılanları anımsatıyordu. Gözlerindeki görüntü lanetti, öyle mi? Ben bunu çoktan anlamalıydım.”
“Evet lanetti. Ama bir şeyi daha yanlış biliyorsun.”
“Neyi?”
“Tresya ve baban Hetar, hiçbir zaman Yostor Periler Şatosu’nda sohbet gerçekleştirmediler. Bunu bilerek söyledi çünkü oraya gitmenin gerektiğini biliyordu. Ayrıca-”
“Ayrıca çıkış kelimelerinin devamını bana yanlış verdin öyle değil mi?” diye lafını böldüm. “Zaten sihirli kelimeleri ezberlesem dahi oradan çıkamazdım. O beş başlı yılanı öldürmem gerekiyordu.”
“Evet, öyle. Çünkü bu sadece Su Elislerini kapsamıyordu, seni de kapsıyordu.”
“Nasıl yani?” diye sordum merakla.
Ernam, "Oha!" diye atıldı. “Yostor Periler Şatosu’ndan sihirli kelimeleri söylediğin için kurtulduğunu düşünmüştüm. O yılanı öldürdüğüne inanamıyorum hâlâ.”
“Bu konuyu zaten konuşmuştuk kâhin bozuntusu. Sen geç mi algılıyorsun duyduklarını?” Gözlerimi Leda’ya çevirdim. “Ayrıca Leda ile kurtulduk Ernam. Onun yardımı olmasaydı bunu başaramazdım.” Leda başını hafifçe aşağıya eğip utangaç hâllere büründü. Onunla olan iş birliğimizin Su Elislerine kadar uzanacağını bilemezdim. En azından iyiliği temsil eden ırkı bu tür felaketten kurtarmamız yüzümü gülümsetmişti.
Mersah... Bu sana olan ikinci şah matım! Üçüncüsünü zevkle bekle. Ama ilk önce Desina’yı o pislikten kurtarmam lazım.
“Bir şey daha var,” dedi Kürkçü Yuhan.
“Evet, bir şey daha söylemek istemiştiniz Ernam lafınızı bölmüştü,” diye göz ucuyla kâhin bozuntusuna baktım. “Sizi dinliyorum.”
“O beş başlı yılanı öldürmen, kalbindeki bir zinciri yok etti.” Şaşkınlıkla gözlerimi Ernam’a çevirdim. Kalbimde zincirin olduğunu ilk bana o söylemişti. Gecenin bir yarısı geyiklerin bizi kovaladığı zaman boynumdaki kolye etrafı aydınlatacak kadar parıldamıştı. “Bu senin işine de yaramış oldu.”
“Yedi zincirin anlamı sonsuzluk uykusu demektir Ares,” diye Ernam sözlerine başladı. “Birincisini zaten Mersah’ı kandırarak kolye ile çözmüştük ve sonsuzluk uykusundan uyanmanı sağlamıştık. İkincisini beş başlı yılanla çözdün ve bu senin en büyük başarın oldu. Geriye kaldı beş zincir.”
“Bu sonsuzluk uykusunun anlamı nedir? Kalbimde neden beş zincir taşıyorum?" diye sordum şaşkınlıkla.
“Sonsuzluk uykusu Efrasto ırkının zafer kuşağıdır. Astantra Krallığı’na ait son veliaht için yaptıkları zafer törenidir. Kısacası yedi zincir ile uykuya daldırılacak bir ruh hayal ettiler. Yani, ölüm büyüsü gibi bir şey de diyebiliriz buna. Bu zincirlerle ve taşıdığın kanlı kılıç nişanenle seni tamamen yok etmeyi planladılar. Sadece bedeninden değil, ruhundan da kurtulmak istediler. Çünkü sen özel güçlere sahip olan Astantra Krallığı’nın son veliahttı oluyorsun. Onlar için büyük bir tehditsin.”
“Ve Mersah’ın da dediği gibi bunu küçük yaşlardan beri taşıyorum, öyle mi? Amaçları beni iyi taraftan uzaklaştırmaktı?”
“Evet öyle,” diye beni onayladı. “Efrasto ırkı gibi kötü bir benliğe ulaşmanı istediler çünkü büyülü kılıcın endişesini taşıyorlar. Büyülü kılıcı bulup saplandığı yerden çekmen demek Efrasto Krallığı’nın sonsuza kadar yok olması demektir. Desina’nın bana anlattıkları bu kadardı. O da babasından öğrenmiş olmalı.”
“Peki bu beş zincirle yaşamaya devam edersem ne olur?” diye sordum merakla. Tedirginlikle gözlerini kaçırdılar. Gözlerim üzerlerinde gezinmeye devam edince hâl ve hareketlerini kavrayamadım, çok endişeli görünüyorlardı. “Zor bir soru mu sordum?” Duydukları sesle yüzlerini gökyüzüne doğru çevirdiklerinde merakla ben de arkama dönüp ileriye doğru bakıyordum. Gözle görülemeyecek kadar kalabalık kuşlar göç ediyordu ya da göç ettiklerini sanıyordum. Çünkü bize doğru yaklaştıkça neye benzediklerini anlamaya başlamıştım.
“Bunlar da ne böyle?” diye sordu Leda.
Kaşlarım çatıldı. “Kahretsin! Kızıl akbabalar Asnas kentine saldıracak!”
“Ne!” dedi Ernam. “Kurtulduğun zincirin sonucunu hemen yaşayacağımızı düşünmemiştim!”
“Ne demek bu?” dedim aniden. “Başımıza ne gelecek?”
Zor yutkundu. “Kalbinde oluşan her bir zincirin çözümü demek, büyük bir belaya uğramamız demektir. Yani her kurtuluşun sonunda bir bela ile karşılaşacağız.” Ernam’ın söyledikleri yüzünden gece beni kovalayan geyikler gözlerimin önünde beliriverdi. O gün kalbimin bir zincirini atmıştım ve peşimden belayı çekmiştim. Şimdi beş başlı yılanı öldürmemin karşılığını çekmek üzereydim. “Şimdi ne yapacağız Ares!”
“Herkes evlerine girsin!” diye bağırdım Asnas’da. Asnas halkı önce söylemek istediklerime anlam veremedi. Kızıl akbabaların topluca bize doğru geldiklerini görünce telaşa kapıldılar ve gözlerimin önünde kaçmak için bir yer aramaya başladılar.
Ernam kolumu kavradı. “Hadi zaman kaybetmeyelim.” Beni çekiştirdiği gibi Kürkçü Yuhan’ın tezgâh arkasında bulunan küçük barınağına geçiş sağladık. Gözlerim telli camdaydı. Yerlere konan akbabalar tüm tezgâhlarda bulunan ürünleri talan etme eğilimine girişmişti. “Seni görmemeliler.” Tekrar kolumu kavrayıp beni arka tarafa doğru çekiştirince duvar köşesine çömeldim. Leda ve Ernam beni saklamak için çaba sarf ettiler ama akbabalardan biri burada olduğumu hissetti. Diğerlerine haber etmek için bağırıyordu.
Kürkçü Yuhan, “Kahretsin, burada olduğunu anladılar,” dedi endişeyle.
Tekrar çömeldiğim yerden ayağa kalktım. Kınımdan aldığım kılıç alevlenince Ernam olduğu yerde irkildi. “Ne yapıyorsun? Bu saçları uzatmak için neler çektim, senin haberin var mı? Eğer tek bir teline zarar verirsen bozuşuruz Ares.”
“Sen ne saçmalıyorsun?”
“Önemli bir sorunumuz var, sen saçlarını düşünüyorsun,” diye çıkıştı Leda.”Gerçekten muşmula suratın tekisin.”
“Ben mi muşmula suratım? Hem karizmamla dalga geçmen büyük bir saçmalık canım. Seni kıskanç, küçük kız.”
“Kıskanç mı? Küçük mü?” dedi Leda.
“Evet öylesin.”
“Saçlarını çok kıskandım Ernam. Hangi bakımları uyguluyorsun merak ettim doğrusu.”
“Şey... Aslında bunlar bir sır. Ama sana küçük bir tüyo verebilirim.”
“Nedir?” dedi merakla. Onunla dalga geçiyordu.
“Asla ama asla kötü kelimeler kullanmamalısın. Bu strese yol açabilir. İkincisi sinek yağı.”
“Ne!” diye sesini yükseltti.
“Evet, doğru duydun. Çok sevilen bir yağdır.”
Kızıl akbabalar toplu hâlde telli camlara iyice yaklaştığı gibi barınağa hasar vermeye çalışıyorlardı. Öfkeyle, “Of... Siz ne konuşuyorsunuz böyle?” diye seslendim. “Barınak başımıza yıkılacak, biz Ernam’ın saç bakım sırlarını konuşuyoruz!”
Ernam saçlarını geriye doğru ittirdi. “Ama kıskanılacak bir yanı var şimdi. Kız haklı.”
“Sinek yağından sonra bir adım bile bana yaklaşırsan seni gebertirim Ernam!” diye Leda sitem etti.
“Sinirli hâllerinin sana yakıştığını söylemiş miydim?” Cevap alamayınca, “Tamam tamam bir daha sürmem,” dedi ciddiyetle.
Kalbinde yedi lanet taşıyan onlar değil tabii... Rahat olmaları normal.
Saçma muhabbetin arasında gözlerimi devirip sessizce telli cama doğru yaklaştım. Kızıl akbabalar yüzünden karşı taraf görünmüyordu bile. Hepsi cama yığıldığı için barınağa karanlık çökmüştü. Sadece kılıcımdan yayılan alev etrafı aydınlatma görevini üstlenmişti. Buradan çıkmak için başka bir yol aramak zorundaydım ama barınakta başka bir çıkış yolu yoktu. Koyundan kalan yünler, iplikler, eski masa ve sandalyeler bulunuyordu.
“Onları öldürmekten başka çarem kalmadı,” dedim aniden. “Yoksa burası başımıza yıkılacak.”
Ernam kaşlarını çattı. “Saçmalama! Efrasto ırkının bir diğer lanetini daha kaldıramam Ares. Tabii bundan pek emin değilim ama her neyse işte.”
“Zaten sana ne yaptılar bilmiyorum ama kâhinliğe dair çoğu şeyi unutmuş görünüyorsun. Kafan sonradan çalıyor, bunun farkındasındır umarım?”
“Farkındayım ama bunu yüzüme vurmasaydın bari,” dedi göz ucuyla Leda’ya bakınca. “Başka zaman hakaret edersin, şimdi yapma.”
“Ee... Ne yapacağız peki böyle? Oturup, akbabaların bize saldırmalarını izleyelim de tam olsun.”
Düşünüyormuş gibi elini çenesine dayadı. “Bu konu hakkında da bir şeyler biliyordum ama neydi, unuttum.”
“Ernam bazen ne düşünüyorum biliyor musun... Yoksa bu hikâyede köle olan sen miydin? Kâhin olduğuna hâlâ inanamıyorum da.”
“Yok yok, o kısmı yüzde yüz doğru anlatmıştım. Yani köle olan sendin Ares,” dedi kendinden emin şekilde. Yeni öğreniyormuşum gibi anlatmaya devam ediyordu. “Kâhin olan tabii ki benim.” Gözlerimi üzerimde gezdirdi. “Senden kâhin falan olmaz, bu imkânsız.”
“Beni aydınlattığın için minnettarım Ernam.”
“Önemli değil.”
Öfkeli gözlerimi Ernam’ın üzerinden çekip telli cama doğru yaklaştım. Onları ortadan kaldırmak için kapıyı aralamayı düşünüyordum ki, tuhaf şeyler tekrar beni buldu. Kızıl akbabalar geriye çekildiler ve hatta kaçar gibi korkuyla dağılmaya başladılar. Gözlerim bunu yapanı aramaya koyuldu ama görünürde kimse yoktu. Yavaşça kapıyı aralayıp dışarıya çıktım. Asnas pazarı oldukça sessizdi. İnsanların büyük bir bölümü korkudan alanı terk etmişti. Kızıl akbabaların aniden pes etmelerine anlam veremedim. Tüm pazar alanını hiç acımadan talan etmelerinin sebebi bendim ama böyle çekip gitmeleri çok anlamsızdı.
“Neler olmuş buraya... Her yer batmış,” dedi Leda.
Yerlerde zayiata uğrayan yiyecekler tüm Asnas halkını zarara uğratmıştı. Bu halk açısından kötü sonuçlanmış ve beni fazlası ile üzmüştü. Benim yüzümden bu olaya maruz kalmaları canımı sıkınca parmaklarımı avucumun arasına aldım. Maalesef elimden bir şey de gelmiyordu. Halkın evlerinden hüzünle çıktıklarını görünce ağzımdan tek kelime dahi çıkamadı.
“Üzme kendini,” dedi Ernam. “Bunlar o lanet olası Mersah yüzünden. Zaten onların kötülükleri son bulmaz Ares. Sadece sana değil, herkese kötü davranan iblis ruhlar.” Başımı aşağıdan kaldırınca karşımda beyaz tüylere sahip olan iki kurdun bize doğru yaklaştıklarını gördüm. Daha önceden beni tanıyorlarmış gibi ılımlı bir şekilde yanımıza geldiler. “Bunlar ne kadar da sevimliymiş.”
“Yoksa kızıl akbabaları kovalayanlar bunlar mıydı?” diye atılan Leda oldu.
Ernam, “Ne kadar da aptalım!” diye bağırınca olduğumuz yerde irkildik. “Unuttuğum konuyu bunları görünce hatırladım. Her belanın ardından sonra koruyucuların ile tanışacağını söylemeyi unutmuşum. Seni çevreleyen kalkanın gibi mesela.” Hepimiz öfkeyle gözlerine bakınmaya devam edince telaşlandı. “Neden bana öyle bakıyorsunuz? Tamam sakin olun.”
“Bence sen kâhinliği bırakmalısın,” dedi Leda. “Boşuna aklını ve sinek yağı sürdüğün başını yorma.”
“Hâlâ mı o konu? Sürmeyeceğimi söylemiştim.”
Kaşlarım çatıldı. “Ya, bunu bilmeden kızıl akbabalara gerçekten zarar verseydim? Artık şu bildiğin konuları önceden söyle yoksa sonun hiç iyi olmaz.”
“Her şeyi mi söylemem gerekiyor?”
“Evet Ernam, her şeyi!”
“Tamam sakin olmalısın. Şu an gözlerinin ne hâle geldiğini söylememe gerek var mı? Karanlık ruhunu bana göstermeyeceğine söz vermiştin.” Yalan söylüyordu.
“Söz mü? Ben neden hatırlamıyorum?”
“Bilmem. Söz verirken aklın Desina’da kalmış olabilir,” dedi dalga geçer gibi.
Sakin olmalısın Ares. Sakin olmalısın...
Kendime gelmek için kurtların hizasına doğru çömeldim. Başlarını okşayınca Astantra Krallığı’nın temsilcileri olduklarını hissettim yeniden. Bilmediğim geçmişimden yoluma çıkmak için bekleyen birçok gizemler saklıydı. Bu gizemler bana babamdan ve annemden kalan miras olsa da o miras için zorlu sürece adım attığımın farkındaydım. Hayatlarında çok tehditlere ve kötülüklere maruz kalmaları benimle devam edecek olan bir serüvendi.
Sonu belli olmayan serüven.
Başımızdan geçen belayı arkamızda bırakmak için Kürkçü Yuhan ile vedalaştıktan sonra atlara geçip Huna topraklarına doğru yola koyulduk. Peşimden gelen iki kurt sayesinde yolumuza çıkabilecek tüm kötü olaylardan korunabilmemiz şansımı yükseltmiş olabilirdi ama bende şansın ş’si olmayınca kesinlikle buna inanmıyordum. Yine üzerime çekecek bir bela elbet bulurdum.
“Ares!” dedi Ernam. “Önünde kaya var.”
“Gördüm Ernam gördüm.”
“Ares! Önünde bataklık var. Oradan sakın geçme!”
“Tamam!”
“Ares! Kaplumbağayı ezeceksin!”
“Ezmem Ernam!”
“Ares! Atın kişnemek üzere!”
Atın yularını kendime doğru çekiştirdiğim gibi duraksadım. “Görebildiğim şeyleri neden sürekli söylüyorsun, aklını mı kaçırdın?”
“Artık bildiğim şeyleri söylemem gerekiyor da ondan. Yoksa tekrar karanlık gözlerinle karşılaşırım. Bu arada dikkat et de Leda attan düşmesin.”
“Merak etme düşmem ben,” dedi nispet yapar gibi. “Hem sen önünle ilgilen, sürekli benimle uğraşıyorsun.”
“Peki uğraşmam. Zaten sohbet edecek birini bulmam kesinlikle zor bu evrende.”
“Sohbetin sırası mı Ernam?” dedi Leda. “Atın üzerindeyken beş taş da oynayalım istersen?”
“Güzel fikirmiş ama önemli işlerimiz var. Bunu şimdilik es geçelim olur mu?” dedi ciddiyetle. Bana baktı. “Duydun değil mi Ares? Oyun oynamak istiyor şu hâlde. Bu kız kesinlikle küçük.” Tepkisiz kaldığımızı görünce gözlerini yola çevirdi. “Hadi yolumuza devam edelim. Ama dikkat edin karınca yuvası çıkabilir.”
Kahretsin, bu çocuk kesinlikle Leda’ya ilgi duyuyor. İyice şapşallaştı.
Tekrar gözlerimi yola çevirince kaldığımız noktadan devam ediyorduk. Gökyüzünde dağılan kuş tüylerine karşı oldukça şaşkınlık yaşadım. Uzaktan kızıl, yakından kahverengi görünen tüylerdi. Rüzgârın savurduğu yöne doğru uçuşurken aklıma gelen bir konuyu canlandırdı. Bunlar kırdığım zincirden dolayı sonsuza kadar yok olan kızıl akbabalara aitti. Yani... Belaya karşı bela. Lanete karşı lanet.
...
Atlarımız yürür vaziyetine geçmişti. Gece, tekrar ortamı karamsarlığa gömünce Karanlığın Varislerini ağırlayıp bize sığınacak kapıları araladı. Hancının dediği dağı tekrar aşmam için Huna topraklarına yollarım düşmüştü ve bu yol bana kurulan tuzağın başlangıcıydı. Gözlerimin önüne yansıyan dağı bıraktığım gibi Apran ve ailesinin bulunduğu eve uğramayı düşündüm. Ernam ve Leda yolumu değiştirmemden dolayı şaşkına uğradılar ama başka çareleri olmadığından beni takip etmek zorunda kaldılar.
Çünkü artık Astantra Krallığı’na amaçlarımız dışında giremeyecek kadar sırlarımızı paylaşmıştık.
Geceyi atlattığım ev görüş açımıza geçince kandillerin camlardan sızdığını fark ettik. Gözlerimize uğradı hatta kalbimi körükledi. Apran yüzünden aklıma takılan birçok soru vardı ve bunları öğrenmeden gitmeyecektim. “Geldik işte. Geceyi burada geçiririz.” Attan inince şaşkınlıkla üzerimde dolanan gözlerle karşılaştım. “Neden öyle bakıyorsunuz?”
“Neden buraya geldik?” diye sordu Ernam. “Bu çocuk büyülü kitabı senden almamış mıydı?”
Leda olumlu şekilde kafasını salladı. “İlk defa şu garip adama katılıyormuşum gibi olacağım ama, gerçekten neden buraya geldik?”
“Garip adam mı?” dedi şaşkınlıkla. “Aşk olsun Leda. Bunu senden hiç beklemezdim.”
“Beni ilk defa görüyorsun, nasıl beklemezdin?”
“Sakin olun. Apran buradaysa onunla hesaplaşmam gerekiyor. Yaptıkları yanına kâr kalmayacak.” Adımlarımı kapıya doğru yaklaştırınca peşimden geldiler. Sakinlikle kapıyı tıklattım ama camlardan sızan ışığa rağmen kapıyı aralayan kimse olmadı. “İçeriye giriyorum.”
“Ya, eve böyle dalınır mı Ares? Aklımı kaçıracağım,” dedi Ernam. Onu dinlemeden kapıyı araladığımda yüzüme vuran kandille karşılaştım. Gözlerim etrafta dolandı ama kimseye rastlayamadı. Ev boştu. “Burada kimse yok.”
Kaşlarım çatıldı. “Kaçmışlar! Lanet olası Apran!”
“Evde olduklarını düşünmüştüm bende,” dedi Leda ve masaya yaklaşıp kandili eline aldı. “Bunlar yüzünden evde olduklarını düşünmüştüm.”
“Biz gelmeden yarım saat önce kaçmış olmalılar. Mumlar yarı yarıya inmiş. Kahretsin ki, onların kim olduğunu öğrenemedim!”
“Üzülme,” dedi Leda. “Eminim tüm bu yaşadıkların bir gün son bulacak. Hem kimse de-” diyecekken konuşmamızı bölenler oldu. Evin kapısında görülen üç yabancı zafer kazanmış gibi gülümsüyorlardı. Bu yabancıların bizi takip ettiklerini sezmem zor olmadı ama dışarıda bulunan kurtların neden bu adamlara giriş izni verdiklerini anlayamadım. Biri kel ve orta boyluyken, ikisi uzun boylu, esmer tenli adamlardı.
“Ares’i ve ufak tayfasını sonunda bulabildik,” dedi kel adam. Adımlarını içeriye doğru attıklarında elim kılıcımı buldu. “Kral Tansar’ın selamını getirdim. Aynı zamanda Ernam’ın neden Desina’yı saraya getirmediğini söylenip duruyordu. Ares’e her şeyi anlattığını Kral Tansar duyarsa işin bitti baş kâhin! Ölümlerden ölüm beğen!”
Ernam önce gözlerini bana çevirdi sonra tekrar Kral Tansar’ın adamlarına baktı. “Evet anlattım! Desina’yı zorla kendine bağlayışını, aslında sizlerin birer katil olduğunuzu ve zorla Astantra Krallığı’na el koyduğunuzu da anlattım!”
Kel adam sırıtmalarını kulaklarımıza dokundurmakla gecikmedi. Bunun verdiği öfkeyle gözlerimi tekrar karanlığın kucağına teslim ettim. Karşımdaki adamlar gözlerimden dolayı biraz tedirgin olmuşlardı ama hedeflerinden vazgeçemezlerdi.
Gözlerimdeki karanlık öyle bir etkiydi ki... Kanımda gezinen nefretin gözlerime yansımasıydı.
Karanlık ruhumun kan dökmek için çırpındığı anlardı.
“Kurtlar neden gelmedi?” dedi aniden Leda. “Yoksa onları öldürdünüz mü?”
“Birkaç tavşan eti verince sizi unuttular bile. Küçük bir uyarı vermem gerekiyor Ares, hiçbir şekilde hayvanlarını aç bırakmamalısın.” Yanındaki adamlara baktı. Onu onaylayıp adımlarını bana doğru attıklarında kılıcımı elime aldım.
“Leda’yı al ve odaya geç Ernam,” diye seslendim. Biraz afalladı ama Leda’yı uzaklaştırmanın gerekli olduğunu biliyordu. Onu vahşi adamların eline bırakamazdık.
“Bizi fazla uğraştırma. Kral Tansar’a gitmemiz gerekiyor.”
Gülümsedim. “Pekâlâ, gidelim öyleyse.”
“Bak, sana son uyarım.”
“Artık uyarmaktan sıkılmadın mı?” dedim alaycı bir tavırla.
Zor olacağını bildikleri için kılıcını bana doğru savuran adamla çatışmaya giriştik. Metal sesleri evde yankılanırken adamı kılıcımla geriye doğru iteledim. Diğer adam üzerime koştu ve ağır bir darbeyle kılıcımı elimden düşürdü. Tekrar kılıcını üzerime bırakınca başımı aşağıya eğip kolunu kavradım. Geriye ittirdiğim adam da yanıma gelince karnına tekme atmamla yere savruldu. Kolunu kavradığım adamın vücuduna sıcaklık yayılıyordu bir yandan. Bununla yeni karşılaşınca şaşırmıştım çünkü canını fazlası ile yakıyordum. Adam korkudan titriyordu ve hatta bırakmam için yalvarır gibi gözlerime bakıyordu. Kolunda hissettiği ateş tüm uzuvlarına yayılınca elinden aldığım kılıcı göğsüne sapladım. Dizleri yerle buluşup bedeni yere yıkıldı.
Tekmemle yere serilen adamın ortada bulunan masayı eline aldığını fark ettim. Üzerime doğru koşunca kılıcı iki elimle kavrayıp yan bir şekilde masanın ortasına geçirdim. İkiye ayrılan masanın arasından kılıcım alnının ortasına saplanmıştı. Kılıcımı geri çekince kapı önünde duran liderleri yere serilen leşlerime bakıyordu korkuyla.
“Şimdi Kral Tansar’a gidiyor muyuz?” dedim imalı bir şekilde. “Emin ol, onu senden daha çok görmek istiyorum. Neden biliyor musun? Çünkü Ares artık sonsuzluk uykusundan uyandı! Çünkü Ares artık hayatından habersiz bir köle değil!”
Sessiz kalmayı tercih etti ama eline kılıcını almayı da ihmâl etmedi. Eli boş bir şekilde geri dönerse eğer, zaten Kral Tansar tarafından öldürüleceğini biliyordu. Şansını denemek için üzerime doğru hızlanmak istedi. Öfkeden kılıcını denk geldiği gibi savurunca çapraz şekilde kılıçlarımız birbirine sürtündü. Nefesinin verdiği esinti yüzüme vurdu, hatta çizdi. Bileklerimizde olan güç yetersiz gelince dizimi karnına vurdum. Tehlikede olduğumu yeni anlayan kurtlar adamın üzerine atlamak için eve giriş sağladılar. Şaşkınlıkla olduğum yerde duraksadım.
“Lanet olası! Bizden kurtuldun ama Kral Tansar’dan kurtulman zor olacak!” Ernam ve Leda odadan yanıma doğru geldiler. Kurtların, evden kaçan adamın peşini bırakmaya niyetleri yoktu. Bu yüzden onu kurtlarla baş başa bırakmayı tercih etmiştim.
“Kahretsin. Kral Tansar sana her şeyi anlattığımı öğrenirse işim bitti,” dedi Ernam. “En önemlisi ise Ronza’yı kesinlikle yaşatmaz.”
“Merak etme öğrenemez. Üç adamı da öldü. Nasıl öğrenebilir ki?”
Zor yutkundu. “Mersah’tan öğrenebilir.”
“Sanmam. Akbabaları öldü. Ayrıca benim Yostor Periler Şatosu’nda olduğumu sanıyordur.” Teselli vermek istemiştim ama doğru söylüyordu. Mersah’tan öğrenme olasılığı çok yüksekti ve ayrıca Kral Tansar, Desina’yı bulabilmek için Ernam’ın peşinden adamlarını göndertmişti. Demek ki zaten Ernam’dan şüpheleniyordu.
Sanırım sonsuzluk uykusundan uyanan sadece ben değildim. Astantra Krallığı'nda dolanan yırtıcı kuşlar da uykudan uyanmışlar.
.
.
.
.



