İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 17 · 18 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 17

2. Kısım

...

Kandilin sıcaklığını kucakladığımız evde gözümüze uyku dahi uğramadı. Öncelikle yerlere sermiş olduğum leşleri kapının dışına çıkarıp toprağa bıraktık ve geri çekildik. Yanımdan kaçan adamı öldüren kurtlar yorgun düşmüşlerdi. Beyaz tüylerinin arasına karışan kanla çoktan uykuya dalmışlardı.

“Kral Tansar, her yerde beni ve Desina’yı arıyordur,” dedi Ernam. “Artık Astantra Krallığı’na dönemem. Özellikle Desina olmadan hiç dönemem.”

Omuzuna dokundum. “Merak etme. Desina’yı bulduğumuzda o krallığa elbet uğrayacağız. Sonuçta babası Ronza’yı ellerine bırakmamız doğru değil.”

“Karanlık savaş bizi bekliyor Ares. Hem de çok karanlık.”

Savaşın bizleri beklediğini biliyordum. Üstelik ailemin katili olduğunu düşündüğüm adama şimdi değer vermem garip gibi görünüyordu. Oyunların gerçek yüzü ona karşı oluşan duvarlarımı aşmıştı. Bu yüzden Ronza ile karşılaşınca duygularıma nasıl hükmedebilirim bilemiyordum. Sonuçta ailemle en son görüşen oydu. Babamın öleceğini, başımıza gelecek olan felaketleri biliyordu ve kızı Desina için arafta kalan bir adamdı. Ya, kılıcı seçecekti ya da canını. Ya, söz verdiği dostunu seçecekti ya da kızına uzanan kanlı elleri kesecekti.

Onun yerinde olsaydım, ben de uzanan elleri kesmeyi tercih ederdim.

İşimizi halledince Ernam ile adımlarımızı eve doğru hızlandırdık. Duvar köşelerinde bulunan minderlere yorgun bedenimizi bırakınca gözlerim yanan kandile uğramakla gecikmedi. Alevin arasında kaybolan gözlerim zihnimle çatışıyordu. Bir şeyler fısıldamak istiyordu ama ateşe hapsolmuştu, çıkamıyordu. Kalbime ayna olmak isteyen, kalbime dokunan düşüncelere kapıyı aralamak zorunda kaldım. Bir tarafım annemin ve babamın katilleriyle savaşa girerken diğer tarafım Desina için bir süre daha durmamı söylüyordu çünkü mühürlendiği adamla olan zorunluluğu kalbimde yeni yaralara neden olmuştu. Bu kanamanın yolu cehenneme çıkıyordu. Cehennem için vazifelendirilmiş gözlerim, tüm Tarosan kenti için son bulacak nefreti temsil ederken ben Astantra Krallığı’na çıkan engelleri yakmanın derdindeyim.

Çünkü öfkenin getirdiği esaret, artık ensemde gezinen elleri imgeledi. Bu ellerin yakamı bırakmaya niyeti asla yoktu.

Benim de onları...

“Ne düşünüyorsun Ares?” diye sordu Leda.

“Desina’yı nasıl bulacağımızı düşünüyordum. Astantra Krallığı’na gitmediyse, nereye gitmiş olabilir ki?”

“Belki Ernam biliyordur,” diye Leda imalı bir şekilde söylendi çünkü Ernam’ın hâlâ yalan söylediğini düşünüyordu. Sonuçta Kral Tansar’ın yanında bulunan ve canımızı önüne serecek kadar bizi kandıran bir konuma sahipti. Etrafını saran şüpheli gözleri silmesi kolay olmayacaktı.

“Bilmiyorum Leda. Yemin ederim bilmiyorum ve size yalan söylemiyorum,” dedi önemseyerek. “Ama Desina’nın kasti şekilde babasını Kral Tansar’ın yanında bırakıp gidebileceğini sanmazdım. Başına bir iş geldi ya da gerçekten Kral Tansar ile evlenmemek için başka bir yola başvurdu. Ama size yemin ederim ki ben bir şey saklamıyorum. Her şeyi öğrendiniz artık.”

“Umarım dediğin gibidir Ernam,” dedi Leda inanmamış bir tavırla. “Kral Tansar’ın adamları resmen seni takip etmiş. Belki de üç kişi değillerdi. Birini Kral Tansar’ın yanına ulak olarak göndermediklerini nasıl tahmin edebiliriz ki? Söylesene bunu nasıl bilebiliriz?”

Gerçekten çok zekice.

“Bunu düşünemedim. Çok doğru. Bunu yapmış olabilirler,” dedi baskı altında kalarak. “Ben gerçekten çok özür dilerim. Sizin yanınıza gelmemem gerekiyordu. Büyük bir aptallık yaptım. Beni takip ettiklerini sezemedim. Başınıza bela olmaktan başka bir işe yaramıyorum.”

Bir süre sessizleştik. Leda’nın hafızası kayıp olsa da ve her şeyi yeni öğreniyormuş gibi davransa da kesinlikle zekasının şakası yoktu. Üstelik Mersah’ın ona yaşattıklarından sonra bana bu kadar anlayışlı oluşu, güzel kalbinin sıcaklığıydı. Beni tanımadığı hâlde Yostor Periler Şatosu’ndan çıkmama yardım etmişti ve şimdi onun gerçek kimliğini daha çok merak ediyordum. Sonuçta Mersah’ın bir oyunu da olabilirdi ve onunla düşman olmaktansa, dost olmayı tercih etmeliydim.

Yani doğru tarafı...

Sessizliğin arasında gözlerim Ernam’a kaydı. Başı aşağıda duruyordu. Yaptıklarının yükü omuzlarına çarptı, hatta iteledi. Ensesine saplanan geçmiş, artık onun yakasına sarılmış bir düğümdü. Bu düğümle yaşama tutunmak için hatalarını örtmesi gerekiyordu.

Hüzünlü bakışları karşısında bacağına dokundum. “Tamam artık üzülme. Hiçbirimize bir şey olmadı Ernam. Bu yüzden geçmişte bırakmamız gereken çok leke var ve geleceğimize inşa etmemiz gereken bir o kadar da ayna. Hem sen ayna ruhunu bilmez misin?”

Gözlerini çekinerek bana doğru kaldırdı. “Ruh deme bana, aklıma o lanet olası Efrasto ırkı geliyor.”

“Onlardan bahsetmemiştim,” dedim gülümseyerek.

“Emin misin?”

“Eminim.”

Kaşlarını çattı. “Hem... Ayna ruhu mu? O da ne demek oluyor yoksa bana bir hikâyemi anlatacaksın, uyumadan önce...” Yüzündeki gülümseme yüzünden beni de güldürmüştü. “Lütfen ruhların olmadığı bir şey anlat ama olur mu?”

“Tamam.”

“Oh güzel, sevindim.”

“Aynalara sarılan gözler vardır. Bize benzeyen birini bulamadığımızda kendimizle avunuruz. Çünkü herkes hatalarıyla ve iyilikleriyle tektir. Eşi ve benzeri yoktur. Ayna da bize bunu fısıldar. Sen hatalarınla baş başasın, onu örtecek kişi de sensin. Aynaya bak ve ruhunla yüzleş Ernam. Sadece kendinle yüzleş. Hataların, kalbinde yaraya sebep verdiyse düzeltmeye bir yerden başlamalısın. Sonra yolunu çizecek bir ışık, elbet sana doğru çevrilir.”

“Güzelmiş,” dedi gülümseyerek. “Ama başkaları adına yaptığım hatalarsa? Onlar da mı bana ait?”

“İşte o zaman, o aynaya dört göz yansımıştır. Arkanda seni izleyen bir suret daha vardır. Yani ortakçın, seni kirli ellere karıştıran ve ölüm çukuruna atan kişi. Maalesef bu işte onunla ortak olmanız, senin kabul etmenden geçiyor. Onun kanlı ellerini tutmuşsun.”

“Doğru... Kabul etmiştim,” dedi ve tekrar gözlerini aşağıya indirdi. “Beni mecbur bıraktılar.” Hatalara ortak olmuştu ama ben ona çoktan bir şans vermiştim. Hatalarıyla yüzleşmeliydi, affetmek bu kadar kolay olamazdı. Aynaya yansıyan Ernam ile derin bir sohbete karışmalıydı. Gerçek Ernam’ı bulabilmek için ardındaki yabancı gözleri bırakmalıydı.

Ayna ruhu ortamın sesini kesti, hatta nefesimizi bile sessizliğe gömdü. Sessizlik eşliğinde Leda çoktan yan tarafta bulunan odaya geçmişti. Dinlenme vakti gelince kandile doğru üfleyip söndürdüm. Gecenin kuytusuna sığınmış üçlü olarak artık derin bir uykuya geçmek üzere gözlerimizi yummuştuk. Geceye eşlik eden zihinlerimiz ile sabahın ilk ışıklarında bilinmeyen bir yolculuğa çıkacaktık.

Bilinmezliğin adını taşıyan ama kadere sarılan zihinlerimizle bu yola çıkmamız gerekiyordu.

...

Huna topraklarında sabah

Huzur bulduğum gece, üzerimize serdiği karamsarlığını geri çekip bizi terk etmişti. Gece, ardında güneşi bırakınca camdan sızan ışınlar gözlerimi rahatsız etmekle gecikmedi. Kolumla gözlerimi kapatıp alışmaya çalışıyordum. Gözlerim, sol koluma kayınca kanlı kılıç nişanesinin kırmızıya boyandığına şahit oldu. Normal de nişane siyahtı. Karanlığı temsil eden izin yerini, kırmızı renk almıştı.

Bunun anlamı da ne? Kahretsin.

Burnuma ulaşan kokuyla gözlerimi yan tarafımda bulunan minderlere doğru çevirdim. Ernam yerinde yoktu. Tedirginlikle evin yan odasına baktım. Leda da olmayınca evin dışına çıkmak zorunda kaldım. Yerde yakılan ateşin üzerinde, buldukları ağaç dalına saplanan tavuk etini pişiriyorlardı. Leda ona yardım etmek üzere çoktan kolları sıvamıştı.

“Umarım bu tavuğu birinin bahçesinden çalmamışsındır Ernam?” diye Leda şüpheci sesle sorguya çekmişti onu. “Sahibi falan gelmez değil mi?”

“Birine ait olduğunu sanmıyorum çünkü boş boş geziniyordu. Sahibi terk etmiş olmalı.”

“Ne?” dedi şaşkınlıkla. “Ne saçmalıyorsun sen? Zaten tavuklar boş boş gezinmezler mi, kümesi yok muydu çevrede?”

“Ne fark eder? Hem bunları hatırlamana sevindim Leda. Tavuğu çok mu seviyordun?”

“Saçmalama! Tavuğun ne olduğunu da unutacak mıydım yani? Of... Senin yüzünden tavuk muhabbeti yapıyoruz...”

“Yok canım, tavukları unutmamana çok sevindim. Sonuçta sevimli canlılar, ama ben Astantra’da tavuk pişirmemiştim. Hep bunlar aşçının işiydi, yine de benden yemek konusunda yardım isterdi. Sahi... Kibirli yaşlıyı hiç özlemedim. İyi ki oradan ayrılmışım.”

“Sen ne anlatıyorsun Ernam? Ne yaşlısı?”

“Her neyse... Boş verelim,” dedi çünkü saçma konuları açtığını sezmişti. Adımlarımı yanlarına doğru hızlandırınca gülümseyen gözlerle karşılaştım. “Sonunda uyanabildin. Yoksa sensiz yemek keyfi yapmak üzereydik. Şansını kaçırabilirdin.”

Ateşin başına yerleştirdikleri kütüklerden birine geçip oturdum. “Güzel koktu. Ne de olsa çakma aşçı, bu tür şeyleri iyi biliyordu.”

Kaşlarını çattı. “Yine mi o konular... Tamam çok yalanlar söyledim ama beni ne zaman affedersin Ares? Bu iş uzun sürmesin çünkü ben meşgul bir kâhinim.”

“Ne meşgulü? Artık sen kâhin değilsin ki, bizimle birlikte kaçak hayata adım attın,” dedi Leda.

“Artık sizin hizmetinizdeyim. Kâhinlik konusunda pek yetenekli olduğum doğrudur.”

“Sen mi?” diye sordu Leda hayretle. “Sen ve yetenek?”

“Evet, ben. Beğenemedin mi?”

“Zamanla nasıl bir kâhin olduğunu göreceğiz Ernam,” diye aralarına girmek istedim. “Üstelik Desina ve senin bana yaptıklarınızı kolay kolay affedemem. Bu iş bu kadar basit değil. Size çok kızgınım.”

“Basit değil ise zor da değildir? Bunu söylemek istedin, öyle değil mi Ares? İyi, en azından şansımız var demektir. Seninle çok iyi anlaşacağımıza eminim ama, Leda ile işim zor görünüyor.”

“Zor tabii ki. Sana inanmıyorum,” dedi imalı bir şekilde. Saçma muhabbetin arasında gözlerimi devirdim.

Ernam, pişirdiği tavuğu seramikten çanaklara paylaştırdı. Ekmeği parçalara ayırdığımız gibi tavuğu yemeğe koyulduk. Üzerine eklediği kekiğin tadı damağıma yerleşince lezzetine hoşuma gitmişti. “Çok güzel olmuş,” dedim göz ucuyla Ernam’a bakarak. “Sanırım beni kandırmak için girdiğin mutfakta, aşçı tarafından fazla bilgi edinmişsin.”

“Evet, öyle olmak zorundaydı. Galiba aşçı olmak için doğduğumu sayende öğrenmiş oldum ama o yaşlı adamla aynı yerde olmayı bir daha istemem. Neydi o gereksiz kıvırmalar falan?”

Gülümsedim. “Hep yaptığımız yemeği sahiplenirdi. Maalesef o sarayda herkes çıkarcı ve yalancı.” Ernam’ın yaptıklarını tekrar tekrar yüzüne vurdukça kendinden geçmişti. Çabuk kabulleneceğim bir durum değildi çünkü bedenimde taşıdığım bir tehdit vardı. Bu karanlığa ait ruh ve zihindi. Bunları kontrol etmeye dirensem de bir gün bedenim yorgun düşebilirdi. Üstelik kalbimde taşıdığım ölüm büyüsünün beş zinciri bana eşlik ediyordu. “Desina'nın önceden gittiği yerleri biliyor musun?" diye sordum aniden. Ortamın havasını değiştirmek istemiştim. “Belki Kral Tansar’dan kaçmak için bir yere sığınmak zorunda kalmış olabilir.”

“Onunla ilgili bildiklerim sınırlı çünkü bana pek bir şey anlatmazdı. Desina’nın geçmişini ve nasıl bir yaşantısı olduğunu az çok biliyorum ama. Büyücüler eğitimlerini tapınak okullarında alırlar. Desina, babasının yolundan gitmek istemiş ve onun gibi büyücü olmak tek hayaliymiş. Kral Hetar’dan sonra bize emanet edilen saraya Kral Tansar el koyunca, saraya gelmek zorunda kalmıştı. O kölelere kadar uzanan eziyetleri gerçekleştiren kralın oyuncağı hâline gelmiştik. Bir aralar zihninde Büyücüler Tapınağı’na tekrar gitme isteği oluşmuştu çünkü Kral Tansar’dan uzaklaşmak istiyordu.”

“Yani... Oraya gitmiş olabilir, bunu mu ima ediyorsun?” diye sordum merakla.

“Bilmiyorum. Oraya gitti mi, bilemem ama Kral Tansar’dan kaçmak için bunu planlıyordu. Ama bir taraftan babası sarayda, onu bırakmış olabilir mi... Bilemem.”

“Bence oraya gitmeliyiz. Başka nereye gidebilir ki?” dedi Leda.

Sıkıntıyla nefes verdim. “Zaten başka çaremiz de yok. Bir yerden başlamalıyız. Büyücüler Tapınağı, Huna topraklarına çok mu uzakta?”

Ernam kafasını olumsuz anlamda salladı. “Çok değil ama maalesef Yahsar ormanını geçmemiz gerekecek.”

“Maalesef mi? Nasıl yani?”

“Yahsar ormanı birçok tuzaklara yuva yapmış alandır. Büyücüler dışında oradan kimse geçemez.”

Ayağa kalkınca yanımda bulunan iki kurdun ardına bakmadan bizi terk ettiklerini gördüm. “Nereye gidiyor bunlar?”

“Görevlerini tamamlamış olmalılar. Artık koruyucuların bizi terk ettiler.” Ernam her zincir sonucu koruyucularımın geleceğini söylemişti. Bu kadar çabuk gideceklerini beklemiyordum.

Büyücüler Tapınağı’na gitme konusunda kararlı olduğumu biliyorlardı ve benimle hazırlanmak için toparlanmaya koyuldular. Ernam ve Leda dağıtmış oldukları ortalığı temizleyince atları kontrol etmek istedim. İplerini çözdüğüm gibi Büyücüler Tapınağı’na gitmeye hazırdık. Ernam kendi atına geçince Leda arkama binip belime sımsıkı tutundu. Geceyi geçirdiğimiz evi terk edip yollara düşmüştük. Rüzgârın uğultusu saçlarımızı geriye doğru iteleyince kalbimin ortasından geçen esintiyi hissedebiliyordum. Bu hissiyat hiç olmadığı kadar karanlığın kucağına atıldığım ruhumu temsil ediyordu.

Arkamızda bıraktığımız tozlar etrafa konarken Ernam’ın yönlendirdiği tarafa doğru ilerlemeye devam ediyorduk. Büyük bir kayalığın ardına varınca atlarımız yürür vaziyetine geçti. Gözümüze Yahsar ormanı uğradı ve elli adım sonra sarmaşık ağaçların arasına karışacaktık. Yeşilliğin hakimiyetini kazanan bu ormanda zeytin ağaçları ve küçük bir göl de mevcuttu. Kelebeklerin kanatlarındaki boyalar, gölün kenarlarında uçuşan yusufçuklar neredeyse geceleri etrafı aydınlatma görevini üstlenecekleri kadar renklere sahiptiler. Elli adım sonrası ise önümüze serilen toprak yola giriş yapmıştık. Yolun kenarlarında sıralanan ağaçlar gölgelerini sermişti üzerimize ve ağaç aralarından sızan huzmeler kesik kesik yüzümüze vurmakla gecikmemişti.

Büyücüler Tapınağı’na erişebilmek için bu uzun ormanı geçmemiz gerekiyordu.

“Burada ne gibi tehlikeler olabilir ki?” dedi Leda. “Ernam, bize doğruyu söylediğine emin misin?”

“Evet doğruyu söylüyorum. Ağaçların şirin göründüğüne kanmayın. Hatta şu göl kenarında uçuşan renkli yusufçukların.”

“Ve tabii ki senin,” diye imada bulununca şaşkınlıkla Ernam ile birbirimize baktık.

“Beni şirin mi buluyordun yani?” diye sordu Ernam.

“Saçmalama. Hem sana inanmadığım için bunu söylemiştim.” Ernam gülümseyip yüzünü yola çevirince tekrar bu garip ilişkinin arasında sıkıştığımı hissettim. Bunlarla ne yapacağımı kesinlikle bilmiyordum.

-Ares’in yasak kalple tanışma vakti fazla gecikti... Nefret ettiklerin, karanlığa araladığın bir kapı gibi.

Atımın yularını kendime doğru çekiştirdim. Duyduğum ses yüzünden garip davranışlarımın farkına vardıklarında fazla telaş yaptılar. Bir şey gördüğümü sandıkları için öncelikle çevreye göz geçirdiler. Her şey gayet normaldi çünkü sorun zihnimde dolanan sesteydi. Tekrar karanlığa ait sesi işitmeyi beklemiyordum. Buna anlam verememiştim.

“Ares, iyi misin? Neden durdun?” diye soran Ernam endişeyle bakıyordu.

“Yine sesler işitiyorum.”

“Bu kadar çabuk olacağını beklemiyordum, kahretsin!”

“Maalesef,” dedim tedirginlikle. “Bay Tresya bana anlatmıştı. Kanlı kılıç nişanesini taşıdığım için bu seslerden kurtulmam zaten mümkün değildi.”

Leda, “Biraz dinlenelim,” dedi ve attan aşağıya inip elini bana doğru uzattı. “Hadi Ares.”

Elini tutup attan aşağıya indim. Ernam ve Leda beni göle doğru yaklaştırdılar. Yüzüme vurduğum her soğuk su, işittiğim sesi zihnimden silmeye yetmiyordu. Zihnime işlenip çıkmamak için sinirlerime yapışmıştı. Alnımda oluşan damarlar görünür hâle gelince tedirginliğimiz her dakika artıyordu. Neden bu hâle geldiğimi işittiğim ses bana öğretmişti zaten. İçimdeki düşman bana yeniden savaş başlatmıştı ve bu savaş kalbimde gezinen duyguları silmem için çabalıyordu.

Karanlık ruhum, benim varlığımla can bulduğu anlarını yaşamak için savaş açmıştı yeniden.

O ölmeden de bu savaş bitemezdi.

“Şimdi nasıl hissediyorsun?” diye sordu Ernam. Yüzümden akıp giden damlalar, serinlik vermek yerine sanki içimde bulunan gizemli ateşi tekrar harlamak için sıraya dizilmişlerdi. Ateşime değdikleri gibi yandılar ve buhara karıştılar. “Peki ne duydun?”

Gölden bedenimi doğrulttuğum gibi Ernam’a baktım. “Yeniden savaş açtılar. Leda’nın zihnini nasıl sildilerse, bana da aynısını yapmak için uğraşıyorlar. Önce kalbimdeki duyguları silmek istiyorlar.”

“Sakın Desina’ya kin besleme,” dedi aniden Leda. “Ondan koparsan, karanlığa teslim olursun. Hayatına sıfırdan başlayan bir zihinle yaşama tutunmak zorunda kalırsın. Aynı benim gibi.”

Öfkem ve duygularım arasında sıkışan bir kalbin bana hükmü vardı. Hüküm ağırdı ve Karanlığın Varislerine boyun eğmem isteniliyordu. Bu istek üzerine Desina’nın ve Ernam’ın bana yaptıkları her şeyi bir süreliğine göz ardı etmemin gerekliliğini anlamış oldum. Bunu aklımla değil, kalbimle yapmalıydım.

Kalbime hükmetmeliydim.

“Sakın üzülme,” dedim ve Leda’nın elini tuttum. “Bir gün geçmişine ait ne varsa hatırlayacaksın. Buna inanıyorum.”

“Umarım Ares. Bunu her şeyden çok istiyorum.”

Kulağıma kanat sesleri dokundu. Gölden uçan simli, kımızı renkli yusufçuk kollarımı sıvamış olduğum çıplak tenime yaklaşıp kanlı kılıç nişanesine kondu. Huna topraklarında siyahtan, kırmızı renge dönen bu nişaneyi artık Ernam da görmüş oldu bu sayede. Yusufçuğun nişanenin üzerine bıraktığı ısırığı hissedince, acıdan kolumu silkelemek zorunda kaldım. İki minik diş izini nişanenin üzerine bırakıp kaçmıştı.

Neler oluyor böyle? Efrasto...”

“Kızıl akbabaların ölümüyle yerlerini kimin alacağını merak etmiştim,” dedi Ernam. “Sanırım yerlerini alanlar belli oldu. Gölden uzaklaşsak iyi olur Ares. Hadi yolumuza devam edelim.”

“Peki bu nişane nasıl kırmızıya boyandı?”

“Siyah barışı, kırmızı savaşı temsil ediyor. Efrasto ırkının lanet kuralıdır. Nişanelerinden savaş açtığını görebiliyoruz. Yani kanlı kılıcı, tekrar akıtmak için çabalıyorlar.”

Kahretsin...

Atlara doğru düşünceli bir şekilde yürüyorduk. Başımıza gelen olayların sonu yok gibiydi ama mücadelenin sonucu karanlık tarafın ele geçirdiği bir zihin olamazdı. Buna izin vermemeliydim. Geçmişimi çalanların, anılarımı da silmesine iznim yoktu.

Karanlığıma sızan tek bir ışık vardı. Güneşini asla bırakma, yani Desina’yı.

Ayağımı üzengiye yerleştirip bedenimi atın üzerine doğru çektim. Ellerim atın yularındayken yavaşça yolumuza devam ediyorduk. Gözlerim karşıda farklı bir ağaca çarptı. Diğerlerinden farkı üzerine serpilen peri tozlarıydı ve tüm orman ona hayranlıkla bakıyordu. Parıltısı göz kamaştırınca, geçmişte yaşadığım anılarım gözlerimin önüne resmedildi. Hatta o resmin içine giriş yaptım.

★

Çiçeklerin ve bol meşe ağaçların olduğu ormanda Minas ile sakince yürüyorduk. Bizi cezbeden ağaç ile karşılaşınca etrafında toplandık. Hatta bu ağacın önceden tüm ormanın kutsal çiçeğini barındırdığını düşündüğümüz de olmuştu. Üzerinde bulunan farklı boyuttaki çiçeği elime alınca, yüzünü öfkeyle bana çevirmekle gecikmedi.

“Abi! Babamın bu tür çiçeklere dokunmanı yasakladığını düşünüyordum. Neden onu eline aldın ki?”

“Alt tarafı mor renkte, sıradan bir çiçek Minas. Neden bu kadar korkuyorsun?”

“O çiçeklerin yasak kalp taşıyanlara ait olduğunu babam söylemişti. Bunu bildiğin hâlde koparmaman gerekirdi.”

Elimde bulunan çiçeği ufalayıp yere bıraktım. “Oldu mu şimdi? Her şeyi bilmiş gibi konuşan kız kardeşim?”

“Oldu abi. Bence sen aşkı reddediyorsun.”

Şaşkınlıkla, “Bunu da nereden çıkardın şimdi?” diye sordum.

“Çiçeği almandan belli değil mi? Hem ben ileride Loy ile-” Çatık kaşlarıma maruz kalınca sesi bir anda kesildi.

“Bence arkana dahi bakmadan koşmalısın Minas. Abin ile bunları rahatça konuşabiliyorsan, uzun bir koşuşturma seni bekliyor demektir.”

Minas arkasına bakmadan yanımdan kaçar gibi koşmaya başlayınca gülümsememe engel olamadım. Aslında peşinden koşmadığımı, annemin ve babamın yanına varmasıyla fark etmişti. Ama bu Loy denen şahsı asla unutmayacağımı o da biliyordu.

★

Minas ile tatlı bir anımız yüzümü gülümsetirken ormanın derinliklerinden sesler işittim. Bu sesler peri tozlarının ahengine bulanmış ağaçtan geliyordu. Fazla kıpırdadığı için üzerinde bulunan tozlar havaya uçuştu. Her yeri kaplayan tozların yüzümüze ve atlarımıza çarpması görüş açımızı kapatıyordu. Atlardan inmek zorunda kaldık.

“Neler oluyor böyle...” dedim aniden ve arkama baktım. Gözlerim ormana giriş sağladığımız yola kayınca tüm ağaçların kıpırdadığını fark ettim. Endişeyle Ernam’a, “Hemen Leda’yı ata al ve ileriye doğru gidin!” diye bağırdım.

“Ne?”

“Dediğimi yap Ernam! Tüm orman bu ağacın emirlerine amade!”

Ernam ve Leda telaşla ata binip uçuşan simli tozlara rağmen ileriye doğru hızlandılar. Görüş açımızı zayıflatan bu lanet, peri tozlarını barındıran ağaca aitti. Tüm ormandaki sarmaşık ağaçları uyandırdı ve yere bırakılan dallar bana doğru salındı. Ata binip Ernam ile Leda’yı takip etmek üzere hızlandım. Onlara bilerek önden gitmelerini söylemiştim çünkü kendimi yem olarak kullanacaktım. Ardımdan bana doğru yaklaşmaya çalışan uzun dallar, kalbimin ritimlerini ele geçirmekle gecikmemişti. Atın bacağına sarılan bir dal yüzünden kişnemesi tüm ormanda yankılandığında yere düştük. Ayağa kalkıp elime aldığım kılıcımla önce atın bacağına sarılanı sonra yaklaşan dalları kesmeye çalışıyordum. Hasar verdikçe geriye doğru çekilmek zorunda kaldılar. Tekrar atımın yanına vardım. Geriye doğru fazla sürüklenmişti ama ayağa kalkıp gücünü göstermek istemişti bana. Ayağımı üzengiye geçirdiğim gibi bedenimi atın üzerine yerleştirip Ernam’ın ve Leda’nın gittiği yöne doğru hızlandım.

Üzerimize serilen kara bulutlar yüzünden gökyüzü karanlığa gömüldü. Güneşin son varlığı veda ederek bulutların arasına kapıldı. Tüm ormanın sessizliğini ayaklarımın altından kayan toprak yolda aşmıştım. Şiddetli bir yağmur eşliğinde Yahsar ormanını geçebilmiştim nihayet. Leda ve Ernam gelmeme mutlu olduklarında gözlerim ihtişamıyla dile gelen Büyücüler Tapınağı’nda dolanıyordu. Karanlık bulutların çevrelendiği tapınak, kandillerin ve mumların aydınlığı ile geceyi delmek için yanmak istiyordu sanki. Sivri çatılarına eşlik eden uzun kubbelerinin nizamı simetrinin adını duyurmuşken mazgallar tekrar düşmanlara karşı savunma görevlerini üstlenmişlerdi. Sivri çatılardan sarkıtılan cadı figürleri gözlerime yansıyınca kaşlarım çatıldı. Boyunlarından asılan heykeller ölüm çağrısını duyurup kulaklarımın arkasına yuvalandı. Büyücüler Tapınağı’nı çevreleyen uzun surların üzerine konan sivri çitler ise, bana esir olduğum zindanları hatırlatıyordu.

“Gözlerime inanamıyorum,” dedi Leda. “Bizi içeriye alacaklarından emin misiniz? Bence almazlar. Bu kadar korunaklı bir yapıta yaklaştığımızı bile görmüşlerdir.”

“Sanırım girişimiz zor olacak. Ama en azından Desina’yı sorar ve çıkarız. Olmaz mı?” dedi Ernam.

“Onu almadan geri dönmeyeceğiz Ernam,” diye atıldım. “Yahsar ormanının ölümüne karşı, Büyücüler Tapınağı ne kadar da zor olabilir ki?” Şaşkın gözlerini bana çevirdiklerinde kaşlarım çatıldı. “Ne oldu?”

Ernam hayretle baktı. “Karşımızdaki tapınağa bir kez daha bak istersen. Cadılarla yüz yıllardır savaşta olan bir topluluktan bahsediyoruz. Umarım senin Efrasto ırkına ait ruh taşıdığını anlamazlar. Kolundaki nişaneyi sakın birine gösterme. Yoksa işimiz biter.”

Ernam’ın uyarılarına karşı kalbime bir soğukluk işlendi. Büyücüler Tapınağı’na ulaşmamızı sağlayan taştan köprüye Leda ile birlikte geçiş yaptıklarında atım yürür vaziyetteyken onları takip ediyordum. Kalbimde dolanan bu soğukluğun getirilerini bilmiyordum ama, içimde bulunan karanlık ruhumu sezme ihtimâllerini düşündükçe aklımın bana oyun oynamasından korkuyordum. Bu oyun her şeyi bitirebilirdi çünkü kalbimi dinlemeyen bir akla sahiptim. Zihnimin oyunları karmaşıktı.

-Zihnin sana biçilen bir emanet Ares. Bu zihin, kalbini aralamak isteyen bir düşman. Oyunlar oynar ama sen buna engel olamazsın.

“Kes artık sesini!” diye bağırdım. Leda ve Ernam şaşkınlıkla gözlerini bana doğru çevirdiklerinde sesler duyduğumu anladılar.

-Karanlığın eşsizliğine kapılmamak için elinden geleni yapmaya çalışıyorsun ama, boşuna uğraşıyorsun. Hikâyenin sonunda geçmişinle değil, geleceğinle dilleneceksin. Sen geleceğe aitsin. Yani karanlığa.

Duyduğum sesin etkisine kapılıp tedirginlikle geçmiştim köprüden. Önümüzde duran, miğferli iki muhafız adımlarını bize doğru yaklaştırıyordu. Adımlarına dalgınlıkla bakınca yüzlerimizde şaşkınlık beliriverdi. Bu şaşkınlık ayna ruhunu anımsattı. Biz sadece bir çift gözle aynaya bakıp ardımızda dolanan gözlere izin vermemek için yola çıkmıştık. Artık bu yolun geri dönüşü yoktu. Yarı Efrasto olarak bedenimde dolanan ölüme rağmen hedefimden vazgeçemezdim.

Zaten istesem de artık bunu yapamazdım.

“Sizler de kimsiniz? Ormanı nasıl aştınız? Büyücüler Tapınağı’na yabancılar asla giremez," dedi muhafızlardan biri.

“Biz buraya-” diyecekken tapınaktan ayak bileklerine kadar uzanan yeşil elbiseli ve saçı arkadan topuz şeklinde bağlanmış, orta yaşlı bir bayan yanımıza yaklaştı.

“Burada neler oluyor böyle?” Gözlerini baştan aşağıya üzerimizde gezdirdi. “Siz Büyücüler Tapınağı’na ait olan kayıp üç kardeş olmalısınız.” Ne demek istediğini anlamayınca şaşkınlıkla birbirimize baktık. “Sürekli ailenizin şikayetçi olduğunu biliyorum. Okulunu aksatan üç kardeşi burada tekrar görebilmek çok güzel öyle değil mi Adna, Sorya ve Herin? Ailenizden bilgiler aldık ama bir türlü karşılaşamadık.”

“Evet, öyle oldu efendim,” dedi aniden Ernam. Yalanı karşısında zor yutkunduk.

Ne söylüyorsun, şapşal kâhin!

Leda, atın arkasındayken Ernam’ın belini dürtükledi. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadı duyabileceğim şekilde.

Ernam yavaşça attan inip Leda’ya elini uzattı. “Hadi ama Herin. Bu bizim okuldan atılmamamız için son şansımız olabilir. Farkındaysan ailemizin iznini alarak ve onları üzmemek için son kez söz vermiştik. Artık şu okulu tamamlamalıyız.” Leda şaşkınlıkla attan indi. Ernam’ın göz işaretinden sonra uyum sağlamak zorunda kalınca ben de attan indim. Ernam orta yaşlı kadının yanına vardı ve göz teması kurdu. “Efendim, izniniz olursa artık şu okulu bitirmek istiyorum. Kardeşlerim Herin ve Adna çok haylaz bir tip oldukları için onları ikna etmem kolay olmadı. Kaçak olmamızın sebebi de onlara uyum sağladığım içindir. Yani, yaptıklarımızı maruz görün. Aslında benim hiçbir suçum yok, hep kardeşlerim yüzünden.”

Şimdi de kaçan biz olduk! Bu konunun nedenini bile üzerimize yıktın ya, sana ne diyebilirim ki Ernam!

“Bu şapşal yüzünden belaya mı sürükleniyoruz abi?" dedi Leda fısıltıyla.

“Bilmiyorum kardeşim, ama kesinlikle bu adamı boğazlamamak için kendimi zor tutuyorum.”

“Bende.”

“Bu kararınıza çok sevindim,” dedi orta yaşlı kadın. “Ben Büyücüler Tapınağı’nın Baş Kâhini Norya. Bir sıkıntınız olursa yanıma gelebilirsiniz. Ayrıca eğitimleriniz için eşlik etmek istiyorum.”

“Öyle mi?” dedi şaşkınlıkla Ernam. İki kâhinin yan yana gelmesinden dolayı gülmemek için kendimizi zor tuttuk. “Çok iyi anlaşacağımıza eminim Bayan Norya. Şimdiden sizi kendime çok yakın hissettiğimi söylemeliyim.”

“Çok yakınsınız, çok,” diye Leda’nın duyabileceği şekilde konuştum.

“Sinek yağını fazla kaçırmış olabilir abi...” dedi şaşkınlıkla.

“Neyi fazla kaçırdıysa, eski hâline dönemeyecek gibi kardeşim.”

“Bu arada,” diye Ernam yüzünü muhafıza çevirdi. “Ormanı sadece büyücüler aşabilir. Bu soruyu bir daha sormazsın bize değil mi?” İnatla muhafıza büyücü olduğumuzu kanıtlamak istediği için sırtına vurdum. “Tamam yürüyorum Adna, sakin ol.”

Norya gülümseyerek tapınağa doğru adımlarını hızlandırdı. Ellerimizden Desina’nın bize sunduğu kılıçlarımızı, hançerlerimizi, sadaklarımızı ve yaylarımızı aldılar. Muhafızları ardımızda bırakıp Bayan Norya’yı takip ediyorduk. Yüksek, demirli kapıya gelince nereye doğru sürüklendiğimiz tekrar zihnime yerleşti. Kapıdan sızan kandillerin yüzümüze dokunuşlarıyla yeni ve bilinmedik maceraya adım atıyorduk.

Bu macera Desina için göze aldığımız uzun bir yoldu.

Tabii şapşal kâhin yüzünden ani gelişen olaylar da diyebiliriz...

.

.

.

.

Bölüm sonu

4 yorum