
...
Uzun koridor girişinde duvarları süsleyen birçok resim çerçeveleriyle karşılaştık. Biri beyaz kanatlara sahip olan kralın portresine aitti. Bu kral derin bakışları ve dikkat çekici kumral saçlarıyla üstünlüğünü ve gücünü hissettiriyordu. Kırmızı kıyafetli kralın, beyaz kanatlarına saklandığını sezdim. Bu beyaz kanatlar ruhunun ölümsüzlüğünü belirtiyordu. Yani bedeninden geriye kalan tek gerçeği...
Gözlerim ressamın diğer çalışmasına kaydı. Bu çalışma savaşı temsil eden iki tarafın düşmanlığını belirtiyordu. Pelerinlere sahip olan Efrasto Krallığı’nın ve siyah, uzun tırnaklı Gornasno Cadılarının savaşını belirtirken, ortalarında boynuna halat geçirilmiş kader mahkûmu bulunuyordu. Bu mahkûm onlar için sıradan bir ölümlüydü. Savaşın küçük bir örneğini gözler önüne çeken tutsaktı ve zaferin çağrısını bir an önce duymak istedikleri için ölümün uğultusunu çalacaklardı.
Ressamın bir diğer muhakeme yeteneğine sahip olduğu sanat eserinden gözlerimi alamayınca olduğum yerde duraksadım. Leda ve Ernam, Bayan Norya’yı takip etmekle meşgullerdi ve onların farkında bile olmadıkları an resme iyice yaklaştım. Beyaz kanatlara sahip olan kral, denize açılmıştı ama bu bilinen bir denize açılma şekli değildi. Kader mahkûmu diye tanımladığım bu kralın öldüğünü belirten bir resimdi. Yani ruhunun sonsuza kadar denize açıldığını anlatmak istiyordu. Denizin yakınında bulunan mezara birçok gözlerin eşlik ettiğini fark edince bakışlarım daha da derinleşti. Krala gözyaşları içerisinde son dileklerini ileten insanları işitir gibi oldum.
“Ensemdeki nefesin uğultusunu hissettim. Görünmeyen gerçeklerim tam arkamdaydı ve benim için tasarlanan ölüm kuytusuna beyaz bir güvercini sakladı. Beyaz kanatlarını araladığında tek hedefi, gücünü aldığı mavi denize açılmak oldu. Çünkü orası sonsuzluktu. Çünkü orası kurtuluşuydu,” dedim kendi kendime. Ağzımdan sızan cümleler kalbimden gelmişti aslında. Nedenini anlamamıştım.
“Adna,” dedi Ernam yanıma gelerek. “Kardeşim artık gitmemiz gerekiyor.”
“Bu resimlerin anlamı nedir?”
Sorumu duyan Norya, “Astantra Kralı Hetar Eslorad’ın acımasızca katledildiği çalışmalarıdır,” dedi. “Yani temsili olarak.”
“Ne?”
“Evet Adna. Resimler ünlü ressam Bohs’un çalışmalarıdır. Kral Hetar’ın anısına yapmak istemiş.”
Babamın ismini duyunca olduğum yere sabitlendim. Nefes alışlarım derinleşti ve hatta fazla çekilmez bir hâl aldı. Gözlerim tekrar çerçeveye kayınca gördüğüm adamın babam olduğunu geç de olsa anlamış oldum. İlk defa suretini bir resim çerçevesinde hatırladığım için gözlerim buğulandı. “Peki nasıl öldürülmüş?” diye sordum boğuk bir sesle. Bildiğim hâlde bilmiyormuş gibi davrandım.
“Maalesef onu ölüm çukuruna iten ırkların savaşları arasında kalmış, yani alevlerin arasında. Kral Hetar çok iyi bir insanmış ve bizden önceki tapınak büyücülerine çok yardımları dokunmuş. Maalesef savaşların acı gerçeklerini yaşamış ve Kral Hetar’ın ölümü biz büyücüleri derinden etkilemeye devam etmiş. Ressam Bohs, onun anısına böyle ölümsüz eserler oluşturmak istemiş. Bu sayede Astantra Kralı Hetar, geleceğin büyücüleri için beyaz kanatlarıyla daima ölümsüzlüğün simgesi olarak kalacak.”
Buğulu gözlerimi saklamak için yumunca gözyaşlarımı içime akıtmayı tercih ettim. Gözlerimi araladığımda kalbime işlenen öfke yüzünden karanlık ruhum irislerimi ele geçirdi. Etrafımda bulunan birçok nesne daha canlı ve net görünüyordu. Ernam bu hâlimi fark etmesiyle, “Bayan, şu ileride gördüğüm resmin anlamını çok merak ediyorum,” dedi ve Norya’yı oyalamak için başka sanat eserlerine doğru yönlendirdi.
“İyi misin Ares? Ben çok üzgünüm. Bu şekilde babanla karşılaşmana hayret ettim doğrusu. Buna hâlâ inanamıyorum.” Karanlığın esiri olan gözlerimi Leda’ya çevirdim. “Gözlerin,” diyerek birkaç adım geri gitti.
“Endişelenme. Sen Bayan Norya’yı ve Ernam’ı takip et. Ben peşinizden geliyorum.”
Leda, kimseye belli etmemek üzere Norya ve Ernam’ın yanına doğru hızlandı. Gözlerimi birkaç dakikalığına yumdum ve sakinleşmek için derin bir nefes aldım. İçimdeki öfkeyi dışarıya salmak için verdiğim nefes, tekrar iki kişiliğe ait zihnimi hatırlattı. Duygularımı köreltmek için uğraşan karanlık öfkeye yenik düşersem baştan kaybedenlerin arasına karışırdım ve bu benim için çekilmez bir yenilgi olurdu.
Çünkü bunu sana yaşatanların benimle hesaplaşması büyük olacak baba. Sana yemin ederim ki çok büyük olacak.
Gözlerimdeki karanlık irislerimi terk etmişti. Sakinleşmek için çabaladığım şu anlar gerçeklerin bir başlangıcı olarak görünüyordu. Efrasto Krallığı’nın ve Gornasno Cadılarının aynı tarafta olduklarını, bu oyunları gerçekleştirenlerin en planlı davranan ırklar olduklarını görmüş oldum. Karanlık taraf, gizemin kuytusundan çıkarılmayı bekleyen sırlarıma eşlik ediyordu ve böylece geleceğime yön verebilmeyi, yeniden o gizemin fısıltılarını duyabilmeyi arzuluyordum.
Geçmişimin en sessiz sırları, en çığlıklı zamanlarıma dönüşmüştü.
Arkasından takip ettiğim Norya’nın Büyücüler Tapınağı’nı tarif ettiğini işittim. Uzun koridor sonucu geniş bir sofaya geçince gözlerim sonu yokmuş gibi görünen ahşaptan merdivenlere kaydı. “Bu merdivenlerin hikayesi çok farklıdır,” diye atıldı Norya. “Büyücüler Tapınağı’nın sonsuzluğunu simgeler ve geleceğimize atacağımız adımlarımızı gösterir. Yani eğitimlerimiz bizim gücümüze güç katar ve daima birlik olmamızı duyurur.”
“Şu merdivenlerin üzerindeki desenler de nedir?” diye sordu Leda.
“Bunlar büyücülere ait kabartma sanatlarının bir kısmıdır. İksirlerin olağanüstü kıvamlarıyla kabartma sanatlarına oldukça düşkünüz. Yani renklerin ve büyünün vazgeçilmez ilişkisinin muazzam görüntülerinden sadece biri.”
Norya anlattıkça gözlerim tavanlarda oluşturulan kabartma sanatlarına kaymıştı. Avizelere kondurulan mumların tavanla örtüşmesi gözlere farklı bir boyut kazandırıyordu. Kabartmaların desenleri eğik ve dairesel şekillere sahipti. Bu şekillerin başlangıcı vardı ama sonu yoktu. Hepsi sonsuzluğun temsili olmak için sıraya dizilmiş gibiydiler.
Merdivenlere geçiş sağladığımızda yavaş adımlarla Bayan Norya’yı takip ediyorduk. Merdivenlerin dayandığı duvarlar yoktu, boşluktaydık. Sadece birinci kata geçmemizi sağlayan taştan köprü geçişleri vardı. Katlarda öğrenim açısından sınıflandırılan acemi büyücüleri görmek mümkündü. Büyük kısmı odalarına geçmek üzere son hazırlıklarını yaptıkları için önümüzde sağa ve sola koşuşturmakla meşgullerdi.
“Birinci katta kalacaksınız,” dedi Bayan Norya. “Burası ilk kez eğitim alacak olan acemi büyücülerimize aittir. Sizin iki hafta kaybınız olduğu için eğitimlerinizin hızlanmasını sağlamak zorundayım. Şimdilik geceyi geçirin ve yarın birinci derecedeki büyücülerle toplanacağımız yemek salonunda buluşalım.”
Norya’nın gösterdiği koridorun sonundaki odaya geçtik. Burada üç ayrı yatak bulunuyordu. Temiz kıyafetler ve yıkanmak için bulunan hamam vardı. Adımlarımı demir parmaklıklara sahip olan camın yanındaki yatağa doğru hızlandırıp yorgun bedenimi yatağa bırakıverdim. Ernam karşımda bulunan yatağa geçince, Leda’da kapıya yakın olan yatağa oturdu.
“İnanamıyorum,” dedim sıkıntıyla. “Büyücüler Tapınağı’na geldiğimiz yetmezmiş gibi bir de eğitim almak zorunda kalacağız. Hep senin yüzünden bunlar Ernam! Neden yalan söyledin ki!”
“Başka çarem yoktu. Büyücüler Tapınağı’na kesinlikle bizi almazlardı. Hem fena mı işte? Desina buradaysa işimiz kolay demektir.”
“Sen bizi buraya Desina’yı kasıtlı olarak bulalım diye getirdin, değil mi?” diye sordu Leda. “Çünkü Kral Tansar’ın yanına Desina olmadan gidemezsin. Bize oyun oynadığın ortada.”
“İnanamıyorum sana. Bana güvenmediğini biliyordum ama bu kadarı da fazla değil mi sence?” Yataktan doğrulduğum gibi oturdum. Gözlerim Ernam’da gezinirken Leda’nın doğru söylediğini düşünüyordum bir yandan. “Sen de mi Ares? Yapmayın lütfen. Kendimi haksız yere baskı altında hissediyorum.”
Kahretsin. Leda haklı olabilir. Ya düşünceleri doğruysa? Bize Desina’yı buldurarak Kral Tansar’a teslim etmesi planının küçük bir evresiyse?
“Her neyse. Bence Ernam doğruyu söylüyor,” diye şimdilik göz ardı ettim. “Artık uyumamız gerekiyor. Yarın sabah ilk işimiz yemek salonundan ayrılınca Desina’nın bulunduğu kata çıkmak olacak. Onu bulmalıyız ve daha sonra buradan nasıl çıkacağımızı belirlemeliyiz.”
“Nasıl yani? Buradan kolayca çıkmamız gerekmiyor muydu?” dedi Leda.
“Bilmiyorum. Belki hemen izin vermezler. Büyücüler Tapınağı’nı Desina bizden daha iyi biliyordur. Umarım kolay ve ikna edici yöntemleri vardır.”
“Umarım,” diye bana destek vermişti Ernam.
Leda öfkeyle ona baktı. “Şu işe bak! Bizi sahte isimlerle buraya öğrenci gibi getiren kâhin, şimdi buradan kolay çıkmayı diler oldu.”
“Ama gerçekten başka çaremiz yoktu. Desina’yı sorsak bile kimliği hakkında bilgi vermeyebilirlerdi. Neden beni anlamak istemiyorsun Leda?”
“Peki, öyle olsun,” diyerek gözlerini devirdi.
Birbirimizde dolanan tedirginliğimizi bastırmak için yataklara uzandık. Duvarlara bırakılan kandiller eşliğinde uyumak için yorgun geceye veda etmek üzereydik ama benim aksine uyumam zor olacaktı. Aklımdan ve zihnimden çıkmayan o portrenin, kalbime sızdırılmış esaretine kapılmıştım. Bu esaret yeniden zihnimle kalbim arasında bulunan ana yoldaydı. Yolun başı ve sonu yoktu çünkü ben tam ortasına bırakılan ve hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı bir köleydim. Bu köle sadece anılara karışmak için vardı.
Anılarda yürümek isteyen zihnime adım atınca dalgınlaştım.
★
Sıcak bir yaz günüydü. Avucumdan akıp giden toprak tanelerini çömeldiğim yerde suya karıştırıyordum. Avuçlarımın arasına alarak sıktım ve şekil verdim. Üst üste dizdiğim şekillerle kule inşa etmek için çabalıyordum.
“Kule yapımında iyi gidiyorsun Ares,” dedi babam.
“Minas yardım etmesi gerektiği yerde, hemen bez bebeğimle oynamak istiyorum diye bahane uydurdu. Bana hiç yardım etmiyor baba.”
Gülümseyerek başımı okşadı. “Kuleni kendin inşa etmelisin Ares. Sana yardım etmelerini beklersen hiçbir zaman zaferine ulaşamazsın. Zafer kolay kazanılan bir şey değildir ama zor da değildir. Zorlaştıran bizleriz. Kuşkularımız ve önümüze çekilen korkularımız engellerimizin en büyüğüdür. Kuleni inşa etmek istiyorsan önce bunlarla yüzleşmelisin.”
“Nasıl yani? Şimdi benim bu küçük kule yapımından korktuğumu mu söylüyorsun baba? Kesinlikle böyle bir şey mümkün değil.” Gülümseyip başımı okşadı ve ayağa kalktı. Gözlerini ileride görünen mavi denize doğru çevirdi. Nereye baktığını merak edince ben de ona uyum sağlamak istedim. Yanına gidip elini sımsıkı tuttum. “Çok güzel değil mi baba?”
“Evet oğlum, çok güzel. Bize anlatmak istedikleri de bir o kadar çok.”
“Nasıl yani?” diye sordum şaşkınlıkla.
“Bence bu deniz kadar büyük güçlere sahibiz. Yani gizemini koruyan ama vakti geldiğinde ortaya çıkacak olan güçlere. Seninle bir gün denize açılalım Ares. Hem de uzun bir süre. Ama beyaz kanatlarımızı da unutmayalım.”
★
O an babamın ne demek istediğini anlamamıştım. Şimdi gözyaşlarının ardına saklanan o küçük çocuk ne demek olduğunu biliyordu artık. Babam öleceğini bildiği için denize açılacağını söylerken ben o denize atılan çakıl taşıydım. Denizin arasına karıştım ve bize oynanan oyunları anlamadan denizin derinlerine battım. Nereye sürüklerse oraya doğru gittim ve en sonunda bilinmeyen bir diyarın kıyısına vurdum. Bileklerime geçirilen halat ile köleliğe doğru sürüklenmem bana kendimi, duygularımı ve tüm lanetleri taşıdığımız krallığımızı dahi unutturdu. Bu unutmalar sadece bana özgü değildi. Kardeşim Minas, kendinden habersiz büyüyen bir kız olarak kaldı ve kimlerin elinde bakıldığı konusu kilitli bir kutuydu. Denize atılan çakıl taşından önce kilitli kutu da suya salınmıştı. Bilinmeyen yolculuğa doğru yüzdü ve sır olarak hayatımızın bir köşesine gizlendi.
Maalesef öleceğinden haberin varmış baba. Sen hep bunu söylemek istemişsin...
Düşünceler sırayla zihnimde belirirken gözyaşlarımı silmeye yeltendim. Kalbim birkaç parçaya bölünmüştü ve bunları toparlamam zor olacaktı. Tüm düşünceleri karanlığa gömmek istedim. Zorlukla gözlerimi yumdum ama bu gece uyku benim için çetin görünüyordu.
Çünkü her şeyi karanlığa gömmek istiyordum.
...
Kolumda hissettiğim dokunuşlar sayesinde gördüğüm kâbusu ardımda bıraktım. Camdan sızan güneş yüzeme dokunarak tüm uzuvlarımı titretmekle gecikmedi. Bu bir isyan biçimiydi. İsyanını dindirmek için bedenimi yataktan doğrultup gözlerimi yeniden kapatmak isteyen gün ışığına savaş açtım. Karşımda uyanmamı bekleyen Ernam ve Leda bulunuyordu. Onlar çoktan büyücülere ait kıyafetleri giyinip, hazırlanmışlardı.
“Artık sen de hazırlanmalısın sonra yemek salonuna geçmeliyiz,” dedi Ernam. Yatakta gördüğü kan damlaları yüzünden yanıma telaşla yaklaştı. “Bu da ne böyle! İyi misin Ares?”
Gözlerim beyaz çarşafa kayınca sonra kolumdan sızan kanı gördüm. Kolumda taşıdığım iki minik diş izinden sızan kana şaşkınlıkla bakakaldık. “Kanlı kılıç nişanesinden sızmış olmalı. Bu küçük yaranın bu kadar büyüdüğüne inanamıyorum.” Bir yandan gece gördüğüm kâbusun etkisindeydim.
“Bu çarşafı kimse görmeden yok etmeliyiz. Büyük ihtimâlle seni zehirlediler Ares. Öncelikle hamamda yıkanmalısın. Maalesef suya karşı zaafın var ama buna mecburuz. Zihnini açık tutmak için bunu yapmalıyız. Sonra şu zehri temizlemek için çözüm yolu bulmamız lazım.”
“Ne yapacağız böyle? Ya bir şey olursa?” diyen Leda Ernam’ın uyarılarını duymamıştı bile. Endişeyle bana baktığı için olduğu yerde buğulu gözlerini üzerimde gezdiriyordu.
“İyi olacak, sen merak etme,” dedi Ernam. Omuzlarını iki elinin arasına alıp kendine gelmesini bekledi. “Leda... Şimdi bunların hiç sırası değil. Güçlü durmalıyız.”
“Peki.”
Leda buğulu gözlerle büyücülere ait olan dolaba yaklaştı ve benim için temiz kıyafetler ayarladı. Bu kıyafet; siyah, diz kapaklarıma kadar uzanan, önden gizli düğmelere sahip olan bir gömlekti. Yakalarında büyücülere ait daire şeklinde logo bulunuyordu. Yarısı beyaz, diğer yarısı siyahtı ve ortasına serçe resmi yerleştirilmişti. Alt kısma giyilen siyah keten pantolon gömleği tamamlayan parçaydı.
Odada bulunan hamama adımlarımı hızlandırıp deri ayakkabılarımı çıkardığım gibi sandaletleri ayaklarıma geçirdim. Betondan yapılma zeminde ilerlerken üzerimde bulunan kahverengi keten gömleğimin düğmelerini aralıyordum. Kahverengi keten pantolonumu da çıkarınca su çeşmesinin yanına oturdum. Hamamlarda su ihtiyaçları sarnıçlardan sağlanıyordu ve suyun depolarda rezervi mümkündü. Elime aldığım oval şeklindeki kapla, sıcak suyu başımdan aşağıya döktüm. Karanlık ruhumun vücuduma karşı sitemlerine rağmen yıkanmaya devam etmek zorundaydım. Omuzlarımdan akıp giden su bedenime tazelik vermek istiyordu ama ruhuma işkence ediyordu. Silindir şeklindeki metal kutudan aldığım sabunu su ile köpürttüm. Kil tabletlerde yakılan yağların küllerle kaynatıldığı bir sabundu. Lavanta kokusuna sahip olan yağların eşliğiyle tüm bedenimi süngerle ovalayınca Desina’yı hatırladım. Kokusu yanı başımdaydı. Onu kervanla gönderdiğim gün aklıma geldi ve bir süre gözlerim dalgınlaştı, hatta buğulandı. Kendime geldiğimde son kez başımdan döktüğüm sıcak su ile üzerimdeki köpükten arındım. Hamamın ortasında bulunan silindir şeklindeki sütuna doğru ilerleyip banyo havlusunu alt bedenime sardım. Başımı kurulamak için diğer havluyu saçlarımda gezdirip suyun fazlalığını havluya geçirdim. Leda’nın verdiği büyücü kıyafetlerini bedenime geçirince son olarak üzerimdeki uzun gömleğin düğmelerini ilikliyordum. Hamam kapısını araladığımda Leda’nın ve Ernam’ın odayı terk ettiklerini fark ettim. Kapı ardına geçince Bayan Norya ile çoktan sohbete karışmışlardı.
“Adna da hazır olduğuna göre artık yemek salonuna geçebiliriz.”
“Peki efendim,” dedi Ernam. Göz ucuyla bana bakıp elini koluma geçirdi. Bir yandan Bayan Norya’yı takip ediyorduk. “İyi misin? Kolunda bulunan kanamanın durmasını sağlamamız gerekiyor.”
“Kanama durdu ama üzerinde yeşil bir kabuk oluştu. Sanırım bedenimde gezinen zehrin etkilerini görmem çok yakınlaştı. Buna çözüm bulamazsak kolumdaki nişane büyücüler tarafından fark edilebilir. Sonra bize ne yaparlar bilmiyorum. Maalesef Hetar’ın oğlu olduğumu bu nişane ile kimseye kanıtlayamam. Ben artık karanlığa aitim.”
“Doğru,” dedi tedirginlikle. “Kesinlikle Efrasto ırkından olduğumuz açığa çıkarsa bizi öldürebilirler. Nişane yüzünden kanıtlamamız imkânsız. Şu yemek salonundan sonra büyü odasına geçiş sağlayacakmışız. Orada bir şekilde yaranın zehrini akıtmak için çözüm yolu bulmamız gerekiyor.”
“Umarım. Umarım her şey yolunda gider.”
Yoksa Desina’yı bulamadan işimiz bitmiş olur.
.
.
.
.
