
...
Birinci katın koridorunda birçok öğrencinin hedefi haline gelmiştik. Yabancı olduğumuz belliydi ve yeni öğrencilere yapılan hoş geldiniz anlamında birinci göz hapsine maruz kalmıştık. Sonuçta acemi olarak girdiğimiz bu yolda Desina için büyücü okulunda eğitim almak üzereydim. Bir Astantra Krallığı’nın veliahttı olarak garip bir durumdu. Buna ek olarak Efrasto ırkının lanetini ve nişanesini taşıyan bir veliaht olarak buradaydım.
Hayatım zaten karışıktı, iyice yokuşa kayıyordu.
Koridorun sonundaki iki kapılı salona giriş sağlayınca gördüğüm manzara Desina’yı bulamayacağımı bir kez daha hatırlatmıştı bana. Çünkü odayı baştan sona kaplayan, dikdörtgen şeklindeki masayı dolduran birinci dereceli öğrenciler vardı ve bu sadece bir sınıfa ait odaydı. Tavandan sarkıtılan geniş avizeler mumların eşliğiyle yüzlerini sarıya hapsetmişti. Ahşap masaya özenle yerleştirilmiş şamdanlar ve çanak tabaklar bulunuyordu. Metalden yapılma kaşıkların yanında küçük su testileri de mevcuttu.
“Büyücüler Tapınağı’na yeni katılan öğrencilerimiz ile iyi anlaşmanızı umut ediyorum,” diye başladı sözlerine Norya. Öğrencilerin gözleri üzerimizde dolanmaya devam etti. “Adna, Sorya ve Herin kardeşlerdir ve artık eğitim sonuna kadar bizimle birlikte olacaklardır.” Eğitim sonuna kadar deyince şaşkınlıkla birbirimize baktık. Başımıza büyük bir bela aldığımızın habercisi gibi zihnimize uğramakla gecikmemişti bu eğitim. “Hadi yerlerinize oturabilirsiniz.”
Neredeyse görünmeyecek kadar uzun olan masanın sonuna doğru adımlarımızı hızlandırdık. Baskıcı gözlere karışmamak için öğrencilerden yüzümü kaçırıp duvarlardaki renkli kabartmalara bakmayı tercih ettim. Masanın sonunda bulunan boş oturakların yanına gelince Leda ve Ernam yan yana, ben de Ernam’ın karşısındaki oturağa geçtim. Gözlerim önümde bulunan detaylara kaydı. Çanakların üzerinde büyücülere ait logo bulunuyordu. Masanın üzerine hareketli gölgeler düşünce gözlerim önümde yanan mumun alevine kaydı ve maalesef talazlanan mum, masaya Efrasto ırkından birinin geldiğini hissetmiş gibi öfkelendi. Bunu gören yanımdaki siyah saçlı ve kahverengi gözlü büyücü tedirgin olmuştu. “Bayan Norya,” diye seslenince tüm gözler ona doğru çevrildi.
Norya adımlarını yanımıza doğru hızlandırdı. “Ne oldu Pun? Nedir mesele?”
“Efendim, mumda talazlanmalar oluyor. Bunun nedeni Efrasto ırkı değil miydi?”
Beni tanımamış gibi davranan Pun...
Tüm öğrenciler bitişik oturaklardan telaşla kalktıklarında zor yutkundum. Ernam ve Leda öğrencilere uyum sağlamaya çalışıyormuş gibi davrandıklarında ben de sandalyeden kalkmak zorunda kaldım.
“Böyle bir şey mümkün değil Pun,” dedi Norya. “Onların burada olması mümkün değil. Efrasto ırkı pelerinleri olmadan gezebilen ruhlar değillerdir.” Gözlerini tüm öğrencilerde dolandırdı. “Hadi oturun. Telaş yapacak bir şey yok.”
Ama bedenlere musallat olan ruhları unuttunuz Bayan Norya.
Norya’nın uyarıları öğrencileri rahatlattı ama bizim gerginliğimiz geçmeyecek gibiydi. Donuk ifadeyle tekrar yerimize oturunca gözlerim yanımdaki Pun’da dolanıyordu. Gözleri hâlâ talazlanan mumdaydı. Efrasto ırkını hisseden alev, bana olan ürpertisini dile getirmekten vazgeçmedi ve buradan ayrılana kadar da devam edecek gibi görünüyordu. Diğer mumlara göre daha hızlı eridiğini de göz ardı edemedim. Bir an önce yemek salonundan ayrılmayı diliyordum. Yemek salonunun kapısı aralanınca beklenen yemekler nihayet giriş sağladı. Önümüzde duran çanaklara servis yapan aşçıların hızlı hareket ettikleri gibi servis işini kısa sürede yarıya indirmeleri tecrübe kazandıklarını gösteriyordu zaten. Bize sıra gelince tabağa yerleştirdikleri yiyeceklere gözüm daldı. Yeşil bitkilerle harmanlanmış patates lapası, tütsülenmiş balık ve pirinç bulunuyordu. İçecek olarak kırmızı meyvelerin kaynatıldığı soğuk şerbet de vardı.
Norya, kapıya yakın olan baştaki sandalyeye oturdu. “Hadi yemekleri soğutmayalım. Afiyet olsun.” Tüm salonda çatışan kaşık sesleri eşliğiyle yemeklerden tatmaya başladık. Hâlsizlik yüzünden kaşığı ağzıma zor götürüyordum. Alnımdan sızan ter damlalarını fark eden Leda, Ernam’ı uyarmakla gecikmedi. Yusufçuğun ısırığı yüzünden damarlarımda gezinen zehrin bir belirtisi olduğunu anladılar ve kesinlikle bunun şakası yoktu. Beni ele vermek için tüm çabasını sarf ediyordu. Elimde kaşıkla olduğum yerde duraksadım. Gece gördüğüm rüya tüm gerçekliği ile tekrar zihnime yerleşti.
★
Ruhların arasındaydım ve Mersah etrafımda alaycı bakışlarla dolanıyordu. Bunlar tekrar krallıklarına karşı yapılan tehditlere ayaklanmışlardı. Ayak bileklerime geçirilen prangalarla ortalarında duruyordum. Önüme yerleştirdikleri kana karışmış suyu içmem için zorladılar sürekli. İçmemek için direnmeme rağmen ısrarcıydılar. Kafamı birkaç defa kanlı suya daldırdıklarında kulaklarıma iğrenç gülümsemeleri yansıdı. Nefesim kesildi ve o sudan kafamı çıkarmasalardı ölümüm gerçekleşecekti.
“Ruhların şerefli krallığına hoş geldin,” dedi Mersah. “Senin için hazırladığımız eğlencelerimizin sadece başlangıcını tadıyorsun.”
Ağzımı araladım fakat hiçbir şey konuşamadım. Çünkü dilime mühür vurulmuştu. Sesimi kestikleri için tekrar tırmalayıcı gülüşlerini işittim. Ruhlar aldıkları emirle kafamı tekrar kanlı suya daldırdılar. Ensemdeki eller boğulduğumu hissettirince uyanmıştım.
★
“Adna,” diye fısıldadı Ernam. Daldığım düşüncelerden sonra irkilince yanımda oturan Pun şüpheyle bana baktı. “Yemeğini ye kardeşim.”
“O senden büyük değil mi?” diye atıldı Pun. “Ayrıca Herin hariç siz ikinizin yaşı büyük gibi görünüyor. Nasıl oldu da birinci sınıftasınız?”
“Biz hemen katılamadık. Daha doğrusu kardeşlerimi zor ikna ettim ve ben Adna’dan bir yaş büyüğüm,” dedi Ernam. Gerçekten yalan söylemekte başarılıydı.
“Sizi gözüm tutmadı.”
Tutmaz tabii...
“Abilerimle birlikte katılmak daha güzel oldu benim için. Hem öğrenmenin yaşı olmadığını düşünüyorum. Senin yaş da pek küçük değil gibi?” diye imada bulundu Leda. “Bence sen kendi yaşınla ilgilen. Abimlerin yanında yaşlı görünüyorsun.”
Pun şaşkınlıkla Leda’ya bakakaldı. Suratından dolayı gülümsememek için kendimizi zor tuttuk. Aslında Pun’un yaşı küçük değildi ama bizi gördüğü andan itibaren sevemediği için kinini belli ediyordu. Bunun nedenini biliyordum çünkü birbirimizi tanıyorduk. Mum olayını da Bayan Norya’ya bilerek yansıtmıştı.
Yemek salonunda metal sesleri kesilince Norya ayağa kalktı. “Artık yavaşça büyü odasına gidebiliriz. Bay Janıs ile yeni öğrencilerimizin tanışma vakti geldi.” Ayağa kalkan öğrenciler kapının ardına tek tek çıkarlarken onları arkadan takip ediyorduk. Ernam ve Leda endişeli gözlerle yanımda duruyorlardı. Bedenimde dolanan zehrin varlığını belli etmesi, hepimizi kuşkulara boğmuştu. Herkesin ortasında bayılmamak için kendimi zor tutuyordum ve çekilmez ağrılara da kapıyı aralamıştım. Alnımda dolanan ağrı tüm uzuvlarımı titretmekle gecikmedi. Görmemeleri için ellerimi saklamak zorundaydım.
Birkaç adım sonra koridorun sağında bulunan büyü odasına geçtik. Oturakların odanın sonuna kadar sıralandığı ve taştan oyuklara sahip duvarların aralarına iksirlerin yerleştirildiği geniş bir alandı. Yemek salonundan da büyük görünüyordu burası. Ahşap rengin dillendiği ve üzerlerine kesik kesik düşen kandillerin ahengine boyanan aydınlatmalara sahipti. Üçümüz bulduğumuz duvar yanındaki oturağa sıralandık. Önümüzü örten dikdörtgen masadan sonra Bayan Norya’nın yanında bulunan büyük, siyah kazanlar dikkatimizi çekti. “Bay Janıs gelene kadar bekleyin. Ben ona bakmaya gidiyorum.”
“Siz zahmet etmeyin Bayan Norya,” diye atıldı Ernam. Ani çıkışı yüzünden şaşkına uğradık. “Nerede bulacağımı söyleyin ben onu çağırırım.”
“Peki o zaman. Büyücülere ait konferans salonunda olması lazım. Salon bodrum katında.”
“Tamam efendim,” diyerek yanımızdan kalktı. Bize göz kırpıp odadan ayrılınca ne yapmaya çalıştığını kavramaya çalışıyordum ama maalesef bunu anlamam zordu.
“Ne yapmaya çalışıyor bu kâhin?” dedi Leda fısıltıyla.
“Bilmiyorum. Burada baygınlık geçirdiğim an benim Efrasto ırkı ile alakamın olduğunu anlayacaklardır. Kolumdaki nişanenin şakası yok Leda. Hiçbir şekilde gerçek kimliğimi kanıtlayamayız.”
Elini elimin üzerine koyup sımsıkı kavradı. “Başına ne gelirse gelsin, seni tek bırakmayacağım. Artık bu yolda biriz.”
Söylemleri karşısında şaşkına uğradım. Buğulu gözlerle diğer elimi elinin üzerine yerleştirdim. “Minnettarım. Sen çok iyi bir dostsun. İyi ki seninle karşılaştık.”
“İyi ki,” dedi gülümseyerek. “Yostor Periler Şatosu’nun bizim için anlamı çok büyük. Ama en güzeli, ben senin gibi bir abi edindim Ares. Oyunumuz olsa bile sen benim abim olarak kalacaksın. Tabii kabul edersen?”
Gülümsedim. “Tabii ki. Bu benim için bir oyun değil Leda. Sen benim kardeşimsin. Bu da hep böyle kalacak.”
Sevinçle başını omuzuma yaslayınca elini iyice avuçlarımın arasına aldım. Mersah’tan bana kalan tek güzel şeyin Leda olduğunu biliyordum. Bu yüzden onu hiçbir zaman bırakmamaya yemin ettim, kayıp kız kardeşimin yerine koydum. Hayatın zorlukları vardı elbet ama iyi yanları da oldukça fazlaydı. Bunların en önemlilerinden ikisi, sevgi ve dostluktu. Dostlukların karşısında kimsenin duramayacağını biliyordum. Bu yüzden onlara sımsıkı tutunmayı tercih ettim. Çünkü dostluklar ve sevgi, kalbinde yaşadığın kanamaya karşı merhem olurlar, bu kanamada sana eşlik ederler.
Peki ya aşk? Aşkın da gölgesi vardır elbet. Bu gölge dostluklardan biraz daha farklıdır. Kanayan yaranın verdiği acıyı hissetmemene neden olur. Sanki o yaraya hiç sahip olmamışsın gibi, onu çoktan geçmişte bırakmışsın gibi bir hisse kapılırsın. Üzerinden sızan kanın sana acı yerine huzur işlediğini görürsün.
Desina’yı her düşündüğümde hissettiğim duygular gibiydi bu... Gözlerinin ardında gördüğüm yansımanın huzuru gibiydi.
Aniden büyü odasının kapısı aralanınca tüm gözler iki kişiye çevrildi. Bay Janıs eşliğinde Ernam’ın içeriye attığı adımlarına takılı kaldık. Norya gülümseyerek, “Sizi görmek çok güzel Bay Janıs,” dedi.
“Sizi de öyle Bayan Norya. Çok geciktim kusuruma bakmayın.”
“Önemli değil. Size derslerinizde kolaylıklar dilerim. Ben artık gideyim.”
“Teşekkür ederim Bayan Norya.”
Norya kapıyı çekip gittiğinde Bay Janıs ile baş başa kaldığımız anlardaydık. Önünde bulunan papirüs bitkisinden yapılma kağıtları bir süre incelemeye geçti. Ben de o dalgınken gözlerimi Ernam’a çevirdim. “Nerelerdeydin sen? Yoksa Desina için mi gittin?”
Elini cebine atıp küçük bir iksir şişesini bana doğru uzattı. “Bunun için gitmiştim. Hemen şunu içmelisin Ares.”
Çatık kaşla, “O da ne Ernam?” diye fısıldadı Leda.
“Sakin olun. Herkesin içerisinde sizi zehirleme gibi bir planım yok, merak etmeyin. Bu şişeyi Bay Janıs’dan aldım. Yusufçuk ısırığına karşı olan zehri nasıl geçirebilirim diye sormuştum. O da şüphesiz bana bunu uzattı.” Leda ile gözlerimiz üzerinde sabit kalırken şüpheyle tedirginlik arasında karmaşık bir noktadaydık ve Ernam yüzünden gerçekten endişeliydim. “Ya, neden bana böyle bakıyorsunuz? Hadi iç şunu Ares. Gözlerinin altına morluk çökmeye başlamış.” Avucuma sıkıştırdığı iksir şişesini kimse fark etmeden sonuna kadar diktim. Leda endişeyle bakmaya devam ediyordu ve bir ses tüm dikkatimizi kesti.
“Adna kim?” dedi Bay Janıs. Tüm gözler bana çevrilince Ernam dirseğini koluma vurup sahte ismimi hatırlattı.
“Benim Bay Janıs.”
“Yusufçuğun ısırığına maruz kalmışsın. Umarım şifa bulursun ama bunu bir daha önceden söylemeni tavsiye ederim. Burada kimse hastalıklarını saklamamalı. Bu bulaşıcı bir hastalık da olabilirdi,” dedi tek kaşı havadayken.
“Kusura bakmayın Bay Janıs. Bu bir daha tekrarlanmayacak.”
Gülümsedi. “Anlaştığımıza sevindim Adna. Bayan Norya her şeyi bana anlatmıştı. Yeni öğrencilerimizi görmek çok güzel. Konuları birkaç gün tekrar niteliğinde gidelim istiyorum çünkü siz tapınağa geç gelmişsiniz. Ama sorun yok. İlk konularımızın üstesinden geleceğinize eminim. İksirlerin uyumunu ve büyücüler için yararlı karışımları hemen kavrarsınız. Diğer öğrencilerimiz de anlamış mı, bir bakalım...” Bay Janıs konuştukça ortamın sessizliğini yuttuk. Benim ise aklım avuçlarıma sıkıştırılan iksir şişesinde takılı kalmıştı. Ernam’ın getirdiği iksir sonrası kendime gelmem kolay oldu. Vücudumdaki rahatsızlıkların tek tek yok olduğunu hissedebiliyordum.
“Morlukların geçmiş,” dedi Leda fısıltıyla.
“İyi hissediyorum, artık endişelenecek bir şey kalmadı.”
“Senden şüphe duyduğum için kusura bakma Ernam,” dedi Leda pişmanlıkla. “Bu işi temiz bir şekilde halletmeni beklemiyordum açıkçası.”
“Neyse, unutalım bunu. Zaten aniden ortalığa bunu duyursaydık kesinlikle diş izlerine bakmak isteyebilirlerdi. Özellikle Bayan Norya’yı atlatamayabilirdik. Bu yüzden Bay Janıs’dan rica ettim. Gizli istememden dolayı biraz tedirgin oldu ama bir şekilde onu ikna etmeyi başardım.”
Ernam’ın elini sımsıkı kavradım. “Tekrar minnettarım.”
Diğer elini elimin üzerine yerleştirdi. “Kendimi affettirmek için elimden gelenin fazlasını yapacağım kardeşim.”
“Ben sana bir şans vermiştim zaten,” dedim gülümseyerek. “Sadece kendinle yüzleşmeni bekliyordum. Bakıyorum bu çabuk olacak gibi. Ayna ruhunu hazmetmişsin Ernam.”
“Tabii ki, ne sandın? Ben akıllı bir kâhinim. Buradaki büyücülerin arasında tam not alarak eğitimimi bitireceğime de eminim.”
“Yine saçmalamasan mı Ernam?” dedi Leda. “Hemen övdük diye kendini bir şey sanma. Hem ben senden daha iyi not alırım.”
“Öyle mi bilmiş kız?” diye aniden sesini fazla yükseltti. Tüm gözler bize çevrilince konuşmayı sonlandırdık.
“Sorya bize anlatsın,” diyen Bay Janıs, Ernam’a baktı. “İksirlerin uyumunu tek bir cümleyle anlatmanı isteseydim, bu ne olurdu? Beni dinlediğini umuyorum.”
Kahretsin. Biz dinlemedik ki. Bari şu soruda kâhin zekanı kullanabilsen Ernam.
“Şey... Aslında iksirlerin uyumu hakkında çok kavram vardır. Bence bunlardan en önemli olanı aşktır,” dediğinde göz ucuyla Leda’ya baktı. Ortamın gerginliğine tüm sınıfın gülüşmeleri de eklenince endişeye karışmakla gecikmedik.
“Aşkın iksirlerin uyumu ile ne alakası var Sorya? Bana bunu anlatır mısın?”
Ernam, bir kere de şaşırt beni Ernam... Bir kere de! Aşk ne alaka şimdi?
“Yani... İki iksirin uyumlu olduğunu bildiğimiz için karışım yaparız, öyle değil mi? Uyumlu olmazlarsa bir işe yaramazlar. Mesela Ner (Erkek) iksiri ile Zen (Kadın) iksirinin uyumundan doğan karışım bize aşkı verir. İki insanın doğasından gelen aşk ile bu iksirler de uyumludur. Yani doğal aşk ve iki iksirin oluşturduğu yapay aşk bence uyumları olarak denktir.”
Ortamın sessizliği herkesi düşüncelere iten teorileri ortaya sundu. Ernam’ın, Leda’ya karşı oluşan duygularının saçmalıklarını iksirlerin uyumları üzerinden unutmamız artık imkânsızdı. Aşk ile iksirlerin uyumunu karşılaştıran ilk şapşal kâhin olarak akıllara kazınacaktı.
“İlginçmiş,” dedi Bay Janıs. “İksirlerin uyumunu aşk ile karşılaştırmanı aslında çok sevdim. Âşık olan iki insanın uyumu gibi bir örnek oldu. Yani iki uyumlu iksirin karışımını bu şekilde tanımladın. Başarılısın bu konuda Sorya. Tam not aldın, oturabilirsin.” Ernam yerine oturunca şaşkınlıkla ona baktık. Hâlâ heyecanı dinmemişti. Kalbinin deli gibi attığını yüzündeki donuk ifadeden anlamak kolaydı.
“Âşık olmuş bir kâhine sahibiz,” dedi Leda. “Yoksa öğrencilerden birine mi duyguların oluştu?”
“Yok böyle bir şey. Sadece heyecandan ne uyduracağımı şaşırdım.”
“Kesin öyledir aşık kâhin. Ama sen de haklısın şimdi, burada çok kız var.”
“Böyle bir şey yok Leda. Her neyse kapatalım şu konuyu.”
“Peki, öyle olsun. Ama ben o kızı bulurum,” dedi gülümseyerek. “Ne de olsa tam not almanı sağladı.”
“Yani,” dedim gülümseyerek. “Leda haklı bu konuda. Nasıl bir kızsa artık... Tam not aldırdı sana resmen. Bu kız seni zirveye taşır.”
“Sen yapma bari Ares?”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Ernam, Leda’ya ilgi duyuyordu ama Leda ona karşı bir şey hissetmiyordu. Bu yüzden aralarındaki çekilmez zıtlığı ben de sezmiş oldum. İki zıt düşüncenin bir gün birbirlerini çekeceği uyumlu bir aşka dönüşebilirdi. Ama biraz zaman alacağını Leda’da hissedince Ernam’ın gerginliğini izlemek bana çok zevk verecekti.
Sonuçta kızın aklına yalancı, düzenbaz bir kâhin olarak kazındı. Zaman alması çok normal.
Ama bu zaman almaları benim açımdan çok keyifli olacak...
.
.
.
.
Ner: Erkek.
Zen: Kadın.
(Eski dilde)
