
...
Ernam, aşk konularından sonra bir süre sessiz kalmayı tercih etmişti. Özellikle Leda’nın imalarından dolayı ne yapacağını bilemediği için Bay Janıs’ı dinliyormuş gibi görünüyordu. Bacaklarını durmadan kıpırdatıyor ve ellerini birbirine kenetlediği gibi sıkıyordu. “Tamam, sakin olmalısın,” dedim kıpırdattığı bacağına dokunarak. Gözleri bana doğru çevrildi. “Tuhaf görünüyorsun.”
“Evet, maalesef tuhaflaştım,” dedi fısıltıyla. “Neden bu hâldeyim, onu da bilmiyorum. Garip davranışlar edindim. Kalbimde büyük bir patlama var sanki. Bunun anlamını dahi bilmiyorum. Sanki benden uzaklarda atıyor ve ritimlerini ağzımda hissediyorum.”
Gülümsedim. “Sana yardım edebilirim?”
“Nasıl?” dedi şaşkınlıkla.
Kulağına iyice yakınlaştım. “Bunların sebebi Leda. Sanırım kalbinle aklın arasına yerleşmiş yanardağ tam da yakınında oturuyor.”
“Benimle dalga geçme, hiç alakası yok,” dedi gözlerini kaçırarak.
“Sen kendini kandır kâhin. Çoktan kalbini kaptırmışsın,” dedim sırıtarak. “Ama bu durum bana bir şeyi hatırlattı.”
“Neyi?”
“Benimle dalga geçmiştin, şimdi bende sıra,” diye göz kırptım. “Yapma ama böyle. Yüzüne allık sürülmüş gibi şapşalca bakma bana.”
“Kahretsin...” Leda’ya duyduğu ilgiyi anlamamdan dolayı şaşkınlıkla yüzüme bakmaya devam ediyordu. Tekrar göz kırptım ve gözlerimi üzerinden çekip yüzümü Bay Janıs’a çevirdim. İksirlerin uyumunu Ernam’dan sonra detaylı bir şekilde anlatırken aklımdan Desina çıkmıyordu. Belki de aynı yerde nefes alıyorduk, birkaç adım ötemdeydi ama ona yaklaşamıyordum. Adımlarımı kesen rüzgâra takılmıştım. Geriye doğru iteledikçe zihnime sızan şüphelerle boğuşuyordum.
Belki de burada değildi. Bu olasılık beni delirtmek için vardı.
Bay Janıs, “Adna!” diye seslenince olduğum yerde irkildim. Kendinden emin iki gözle karşılaştım.
“Evet efendim, benim.”
“Yanıma gelmeni ve şebboy çiçeğinin kaynatılmasına yardım etmeni istiyorum,” dedi önündeki siyah kazanı göstererek. Kazandan tüten dumanlara gözlerim takılı kalınca kaşlarının arasına iki çizik yerleşti. “Yapabilir misin?”
“Elbette, tabii ki yapabilirim.” Gözlerim Leda ve Ernam’da dolanırken ayağa kalktım. Yavaş adımlarla Bay Janıs’ın yanına doğru yaklaştım. Elinde birçok beyaz renkli şebboy bulunuyordu. Uzun, üç katlı ve taç yaprakları özenle sıralanmış beyaz çiçeğin kokusu burnuma ulaşınca rahatsız olmakla gecikmedim. Tepecik bölümü inci gibi çiçeği tamamlayan ziynet eşyalarını anımsatıyordu bir yandan. Yeşil çanaklarını ise etrafını saran muhafızlara benzettim. Sanki çiçeğin eşsiz duruluğunu korumaya çalışıyorlardı ama kokusu bana işkence ediyordu.
“Kokusu keskindir,” dedi Bay Janıs. Gözlerine baktım. “Özellikle geceleri kokusu daha çok salgılanır. Ama yabani olanları büyücüler açısından önemli bir sebep taşır.”
“Neden?”
“Çünkü Efrasto ırkı bu çiçekten nefret eder. Geceleri gözlerini aralayan ırkın, korkulu rüyası olan bir çiçektir,” dedi gülümseyerek.
Kahretsin. Bu yüzden kokusundan rahatsız oldum. Burnumun ucunda büyük bir tehdit var.
Yanıma yaklaşıp çiçekleri ellerime tutuşturdu. Kazanlara atmam için bekliyordu. Avuçlarımda yanma hissedince tedirginleştim ve çiçeklerden uzaklaşmak istercesine kaynayan kazana hızlıca bıraktım. İçerisinde uzun, ahşaptan yapılma kürek bulunuyordu. Kürekle birkaç defa kaynar suyu karıştırdım. Çiçeklerin yaprakları pes edip hemen sıcaklığına yenik düşmüştü. Daire şeklinde dönen suya ben de karışıp geçmişe itildim.
★
Evimizin önünde yakılan ateşin yanındaydım. Boyumun verdiği sıkıntıya rağmen üst üste koyduğum kütüklere ayaklarımı yerleştirmiştim. Önümde kaynamakta olan çorbayı karıştırıyordum ve bir yandan annemin uyarılarını işitiyordum.
“Dikkat etmelisin Ares. Kazana fazla yaklaşmamalısın, yoksa dumanı tenini yakabilir.”
“Her şeyi öğrenmek istiyorum. Bence iyi gidiyorum, değil mi anne?” diye sorarken gözlerim kazandaydı. Annemin bize daima yaptığı kabak çorbasının kokusunu unutmam kesinlikle imkansızdı.
“İyi gidiyorsun,” dedi gülümseyerek. “Her şeyi öğrenme isteğini anlıyorum oğlum. Ben de senin yaşlarında böyleydim. Hep yeni şeyler öğrenmek için can atardım.”
Elimdeki küreği bırakıp inşa ettiğim minik kulemden aşağıya indim. Annemin yanına varınca elinin üzerinde yanık izine rastladım. “Eline ne oldu? Yoksa yemek-”
“Evet,” dedi lafımı bölerek. “Her öğrendiğin işin bir zorluğu vardır Ares. Bunlar senden alıp götürmezler, aksine tecrübe kazanmanı sağlarlar.” Parmağını sağ elinin üzerinde bulunan yaraya değdirdi. “Örneğin bu küçük yara da buna dahildir. Çabanın ve emeğin görselidir.”
“Bir şey itiraf etmek istiyorum,” dediğimde boy hizama çömeldi. Ellerimi ellerinin arasına alıp okşuyordu. “Etsem mi...”
“Nedir canım? Kötü bir şey mi oldu?”
“Ama kızmak yok?” dedim gözlerimi kaçırarak.
Gülümsedi. “Hayır, kızmam,” Gözlerine daha dikkatli bakınca zor yutkundum. Bu yutkunma, alacağım tepkileri hazmetmekte zorlanacağım bir lokma gibi görünüyordu bana. Bu yüzden çok çekiniyordum. “Ares?”
“Çorbaya söylediğin gibi tüm malzemeleri attım anne, ama bir şeyi çorbaya atmamam gerekiyordu. Yani tuz yerine şekeri.” Şaşkınlık ve bilinmezlik arasına gizlenmiş bir yüz ifadesi ile beni karşılayınca dişlerimi sıktım. “Anne...”
“Bu sefer çorbamızı tatlı niyetine yiyeceğiz desene Ares? Bence farklı bir tecrübe edinmemiz için güzel fırsat yakalamışsın,” dedi gülümseyerek.
Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. “Kızmadın mı yani? Ama her şeyi mahvettim.”
“Hayır, mahvetmedin. Böyle düşünmene gerek yok oğlum,” dedi ve beni kucağına alarak ayağa kalktı. Yanağıma minik bir buse kondurunca boynuna sarıldım.
“Seni seviyorum.”
“Ben de seni seviyorum,” dedi başımı öperek. Omuzuna yatırdığım başımı avuçlarının arasına aldı. Sıcacık parmaklarını saçlarımın arasında dolandırmaya devam etti. “Sen bulunduğun her yeri güzelleştiriyorsun. Sakın bunu unutma. Asla mahvettiğin bir şey yok aksine sen zor olanı dahi güzelleştirme gücüne sahipsin. Sen her şeyin üstesinden geleceksin, buna eminim. Gözelerindeki eşsiz gücü fark et. Birgün seni tanımayan kimse kalmayacak. Birgün senin gücünü herkes öğrenecek.”
★
“Adna,” diye seslenen Bay Janıs, dalmış olduğum geçmişimden beni çekip aldı. “Kıvam almaya başladı mı?”
“Evet, başladı.”
“Güzel,” dedi gülümseyerek.
“Efendim,” diye söz hakkı isteyen Pun ayağa kalktı. “Şebboy çiçeklerinin geceleri etrafa koku salmalarının dışında, Efrasto ırkına başka amaçla da savunma aracı olabilirler mi?”
Konuları kurcalamaya devam et bakalım Pun... Ya da ikinci ismin her neyse...
Bay Janıs gülümseyerek birkaç adım kazanın ilerisine doğru yürüdü. “Evet, Pun. Öncelikle güzel soru için minnettarım. Efrasto ırkının amaçları her ne kadar liderlik sağlamak üzere nefes almak ise, bizlerin de görevi onların amaçlarına ulaşamaması için çabalamaktır. Maalesef şebboylar her toprakta ekili değillerdir. Kokuları çok keskindir ve özellikle geceleri bulunduğu ortamlarda karanlık ruhlar gezinmeye çekinirler. Başka savunma aracı olarak ise... Kazanlarda kaynatarak bedenlerimize sıkacağımız parfümler elde etmemize yarar. Bu sayede bize yaklaşmaları zor olur. Güzel kokarlar ama Efrasto ırkı için oldukça rahatsız edici kokulara dönüşürler.”
Efrasto ırkının suya ve güneşe duyarlılıkları dışında, şebboylardan da etkilendiklerini öğrenmiş oldum. Bu yüzden Karanlığın Varisleri yok olmaktan korkuyordu ve babam Hetar onların canlarını büyülü kılıca hapsetmişti.
-Senin sayende büyülü kılıca ulaştığımızda, sen sadece karanlığa hizmet eden zavallı bir veliaht olarak kalacaksın.
“Sen öyle sanmaya devam et,” diye ağzımda geveledim.
“Bir şey mi dedin Adna?” diye sordu Bay Janıs.
“Hayır, önemli bir şey değildi efendim.”
Erimiş şebboyları karıştırmaya devam ettikçe karanlık ruhumun tekrar aynı şeyleri söylediğini işitiyordum. Bir taraftan tedirgindi. Çünkü şebboylardan uzak durmamı istiyordu ve kalbimden koparılan her bir ritmin ahengine bulanıp damarlarıma pençelerini geçirmişti. Bu yüzden küreği bırakıp geri adım atmak zorunda kaldım. Kazanın birkaç adım gerisine gidince Leda ve Ernam durumumu anladıkları için ayağa kalktılar. “Bu şebboyları yakından incelemek istiyoruz Bay Janıs,” diye atıldı Leda. “Hem abim Adna yorgun görünüyor.”
Bay Janıs, gözlerini bana doğru çevirip kaşlarını çattı. “İyi görünmüyorsun Adna. Her neyse... Sen oturabilirsin. Kardeşlerin devam etsinler.”
Kafamı olumlu anlamda sallayıp ileriye zor attığım bacaklarıma sarılan elleri görmemeleri için en arka sıraya oturdum. Sarılan eller, kanımda dolaşan pıhtılardı. Çiçeğin kokusu yüzünden ruhum bedenimden ayrılmayı arzuluyordu. Gözlerim, ellerime kayınca üzerindeki ince damarların kalınlaştığını gördüm. Damarlar gözle görünecek kadar belirginleşmişti. Morardıklarını görmemeleri için bacaklarımın arasına sıkıştırdım.
Efrasto ırkından olduğumu belli ediyorum. Anlamaları için hiçbir engel kalmadı. Kokudan dolayı burada ölebilirim.
Gözlerimi kazanın başında bekleyen Leda ve Ernam’a çevirdim. Endişeyle Bay Janıs’ı oyalamaya çalışıyorlardı ve bir yandan gözlerini üzerimden alamıyorlardı. Kokunun işkencesine daha fazla dayanamayacağımı bildikleri için ne yapacaklarını şaşırdılar. Gözlerime yansıyan bir çift göz sayesinde sağ tarafıma bakma gereksinimi hissettim. Pun, benden şüphe duyuyordu ve gözlerini üzerimden ayırmamakta kararlıydı.
“Sorum olacak Bay Janıs,” diye zorlukla seslendim.
“Evet Adna, nedir sorun?”
“Ruhlar bir bedeni ele geçirirse bundan kurtulmaları nasıl gerçekleşir?” Bir yandan titreyen ellerimi zor zapt ediyordum.
Tüm öğrenciler sorum karşısında şaşkınla birbirlerine baktıklarında Bay Janıs gayet normal karşıladı. “Güzel soru Adna. Ama karanlık ruhtan kurtulmak kolay bir durum değildir. Bu ruha sahip olanların kalplerinde yedi zincir bulunuyor demektir. Zincirlerin çözülmesi ile belki kurtulma şansı olur ama bunun da net bir şekli yok. Çünkü zaten o bedeni ele geçiren ruh yüzünden, zihnindeki her şey silinmiş demektir. Efrasto Krallığı kendi isteğiyle bu ruhu geri plana alırsa orası başka tabii.”
“Karanlık ruh, herkese kolay bulaşabilen bir lanet midir? Yoksa bu ruhlar zayıf bedenlere mi musallat olurlar?” diye ekleyince ortamın sessizliğini yuttuk. Ernam ve Leda sorularıma şaşkınlıkla bakıp birinin şüphelenmesinden oldukça endişe duydular. Özellikle öğrencilerden Pun, benden çok şüphe duyuyordu ve düşüncelerinden emin olmaya çalışıyor gibi görünüyordu.
Aslında düşüncelerinden gayet emindi. Ben de onun kim olduğunu buraya geldiğimde herkesten saklamıştım.
“Bence Efrasto ırkının musallat olduğu bedenler çok zayıflardır,” diye Pun laf dokundurdu. “Adna? Neden bu kadar Efrasto ırkına takılı kaldın anlayamıyorum. Sadece hazırlanan şebboyu üzerine sıkarsın ve o lanet olası ırktan korunursun, hepsi bu kadar. Yani endişelenmene gerek yok. Birazdan altını ıslatacağından şüpheliyim.”
Büyücülerin gülüşme sesleri kulaklarıma dokununca Pun’a hak verdiklerini sezmiş oldum. “Büyücüler Tapınağı’na geldiğimden beri, bana çekinerek bakan acemi büyücü mü bunları söylüyor?” dedim tek kaşımı kaldırarak. “Yoksa... Hoşlandığın kızın gözleri bende olmasından dolayı mı rahatsızsın? Rakipler listesine eklendiğim için üzgünüm Pun,” dedim. “Yanındaki kız bayağı güzelmiş aslında.”
“Sen ne dediğini sanıyorsun!” diye ayağa kalkınca öfkeden dişlerimi sıktım. “Bay Janıs, bununla aynı yerde eğitim almak istemiyorum. Böyle bir şeyi açık ederek saygısızlığını gösteriyor.”
Merak etme, burada fazla kalmayacağım. Ama sen de...
“Susun artık,” dedi Bay Janıs. Ortamın sessizliğini soluyorduk. Pun’un yanında bulunan kız arkadaşı gözlerini üzerimden utangaçlıkla alıp başka yönlere kaçırıyordu. Aslında benden fazlası ile etkilenmişti ama Bay Janıs’a korkulu gözlerle baktığını görünce neler döndüğüne anlam verememiştim. Bay Janıs şaşkın ve bir o kadar da endişeli görünüyordu. “Aranızda neler oluyor bilmiyorum ama, şu problemlerinizi çözmenizi tavsiye ederim. Yoksa ikinizin de bu tapınakta yeri yok. Derslerimde birlik olmanın önemini vurgularken siz büyücülerin arasını bozacak şeylerle meşgulsünüz. Özellikle sen Pun. Ayrıca Rina yanından kalk ve arkadaki boş sıraya geç.” Rina ayaklanıp arka sıradaki boş sıraya geçti.
“Ama-” diye çaresizce ayaklandı Pun. Rina’nın yanından kalmasını istemiyordu.
“Adna’nın her konu hakkında soru sormaya hakkı varken sen işi yokuşa sürerek dalga geçme peşindesin. Efrasto ırkından korkmadığını bu şekilde kanıtlama derdindeysen eğer, sana şebboy vermeyelim, olur mu?” Pun yavaşça yerine otururdu. Bay Janıs gözlerini bana doğru çevirdi. “Sana gelince Adna. Sorunun cevabı oldukça basit. Bu zayıf bedenlerle alakalı bir konu değildir. Karanlık ruhların birçok musallat olma şekilleri vardır. Özellikle ortadan yok etmek istedikleri kişileri hedef alırlar. Onları ya kendi ırklarına dahil ederler ya da tamamen sonsuzluk uykusuna yatırırlar. Astantra Krallığı’nın zayıf düşmesinin bir örneği de zaten budur. Krallık bu yüzden zayıf düşmüştür. Krallığa ait veliaht kalmamıştır.”
Hayır bir değil, iki veliaht hayatta. O da biricik kardeşim Minas.
“Cevaplarınız için minnettarım Bay Janıs. İzniniz olursa eğer yüzümü yıkamak istiyorum. Burası fazla kasvetli oldu,” dedim göz ucuyla Pun’a bakarak. Kokudan bunaldığımı biliyordu.
“Peki, gidebilirsin.”
Ayağa kalktığım gibi kapıya doğru ilerliyordum. Kazanın yanında bekleyen Ernam ve Leda’ya göz kırpıp büyü odasından ayrıldım. Birinci kattan ayrılmak için taştan köprüyü geçip merdivenleri hızla çıkmaya başladım. Şebboy yüzünden boğulduğum büyü odasından ayrılmak bir nebze bedenimi rahatlatmıştı. Bu yüzden fırsat kolladığım ânı iyi değerlendirmek için Desina’nın hangi katta öğrenim gördüğünü bilmem gerekiyordu. Bitmeyecekmiş gibi görünen merdivenlerden aşağıya inen eğitimciler gözlerini üzerimden alamadılar. Onları görmezlikten geldim ve Desina’nın en üst katta olduğunu tahmin ederek aramaya koyuldum. Koridorda tecrübeli büyücülere rastlamam doğru noktada olduğumu hissettirmişti bana. Büyücülerin arasında Desina’yı bulmam oldukça zordu, bunu biliyordum ama hiç düşünmeden eğitim görülen odanın kapısını araladım.
“Sen de kimsin?” diye sordu eğitmen.
“Birini arıyordum.” Tüm gözler üzerimde dolanıyordu ama Desina’yı bulma umuduyla odaya bakmaya devam ediyordum.
“Her kimsen odadan çıkmanı istiyorum,” diyen eğitmen odadan çıkarmak için üstüme doğru yürüdü. “Hadi çık.”
“Desina,” dedim. “Desina’yı arıyordum. Burada eğitim görmüştü.”
“Desina Asdeon eğitimini tamamlamadan çoktan ayrılmıştı. Bir daha da buraya gelmedi,” dediğinde şaşkınlıkla dudaklarım aralandı. “Neden onu arıyorsun?”
“Doğru söylüyorsunuz değil mi? Ama burada olması lazımdı.”
“Ben bir eğitmenim. Sana neden yalan söyleyeceğimi düşünüyorsun? Hem senin adın ne?” Geri geri adım atarken cevap vermeden yanından ayrılmak için merdivenlere yöneldim. “Hey! Kime diyorum ben! Adın ne, kimsin sen!” Merdivenlerden aşağıya doğru hızlanınca kalbimin ritimlerine karşı koyamadım. Burada bulmayı umut ettiğim kadın yoktu. Bu yüzden zihnimin algıları kapandı ve seslere karşı olan duyarlılığım zayıfladı. Kim olduğumu soranlara cevap vermeden aşağıya inmeye devam ettikçe çaresizliğimin esiri oldum. Artık ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Benim için tüm yollar kapanmıştı. Kervan ile gönderdiğim kadından geriye kalan hiçbir şey yoktu, bilinmezliğin ve çaresizliğin arasına sıkışmıştım. Boşluğun sonu belirsizdi ve ölüm çukuruna atılmış zihinle baş başa kaldığım anlardaydım.
Güvendiğim bölge, tehlikeli bir alan hâline gelmişti.
Merdiven sonunda birinci koridora geçiş sağladım. Adımlarını yanıma doğru hızlandıran Ernam, “Nereye gittin? Desina’ya mı baktın?” diye sordu meraklı gözlerle. Tepkisiz kaldığım için zor yutkundu. “Yoksa... Desina Büyücüler Tapınağı’nda yok mu?”
Kafamı olumlu anlamda salladım. “Kahretsin ki yok Ernam. Şimdi buradan nasıl çıkacağımızı mı, yoksa Desina’yı nasıl bulacağımızı mı düşüneceğim bilmiyorum. İşimiz bitti.”
“İnanamıyorum,” dedi hüzünle. “Burada olduğuna inanmıştım, Desina’nın Kral Tansar’dan kaçacağı tek yerin burası olduğuna emindim.”
Birinci derecedeki büyücülerin büyü odasından teker teker ayrılmaları eğitimin bittiğini gösteriyordu. Gözlerime öfkeyle bakan Pun yanımdan uzaklaşarak gitti ama Leda odadan hâlâ çıkmamıştı. “Leda nerde?” diye telaşla sordum.
“Büyü odasındaydı.”
Adımlarımızı büyü odasına doğru hızlandırınca Leda’nın tek olduğunu gördük. Kazanın yanındaydı ve elinde camdan parfüm şişesi bulunuyordu. “Gelin,” dedi gülümseyerek. “Kimse görmeden bir tane almam lazım.”
“Zaten verecekler Leda. Neden izinsiz alıyorsun?” dedi Ernam kaşlarını çatmış halde.
“Bunlar hemen kullanılmıyormuş. Bir hafta beklemesi lazımmış. Sonuçta biz Desina’yı buradan alıp gideceğiz, öyle değil mi? Bize hemen vermeyebilirler.” Sessizce kaynatılan karışımı parfüm şişesine dolduruşunu izliyorduk. Doldurunca hemen cebine saklayıp şaşkınlıkla yüzümüze baktı. “Ne oldu size böyle? Hem, sen neredeydin Ares? Desin’'yı sormaya mı gittin?”
“Maalesef Desina Büyücüler Tapınağı’nda yok Leda. Buradan sahte kimliklerle nasıl çıkarız bilmiyorum,” dediğimde adımlarını yanımıza yaklaştırdı.
“Şaka yapıyorsunuz değil mi? Büyücüler Tapınağı’nda eğitim sonuna kadar kalamayız. Bizim gerçek kimliklerimiz ortaya çıkarsa neler olur bunu biliyorsunuz.”
“Biliyoruz ve buradan çıkmak için plana ihtiyacımız var ya da hikâye uydurmamız gerekecek,” dedi Ernam. “Telaş yapmamalıyız. Yoksa çok dikkat çekeriz.”
“Kahretsin,” dedim aniden. “Hepsi benim hatam. Buraya gelmeyi ben direttim ve karanlık ruhu taşımama rağmen sizi tehlikeye atan yine benim.”
Leda yanıma yaklaşıp elimi tuttu. “Hayır Ares. Bu hepimizin sorunu. Böyle düşünmene gerek yok çünkü biz hep yanındayız, değil mi Ernam?”
“Tabii ki öyle,” dedi sırtıma dokunarak. “Senin başına karanlık ruhu musallat edenlere yardım etmiştik. Nasıl olurda seni bunlar için sorumlu tutabiliriz ki? Hem... Büyücüler o kadar da kötü değillerdir. Yani güzel düşünceliler, öyle değil mi? Yoksa... Bizi şu siyah kazana mı atarlar?”
Gözlerimi devirdim. “Anlayışlı olanları var ama, bana takıntılı olan biri de var. Bugün olanlara şahit oldunuz.”
“Ama güzel cevap verdin,” dedi Ernam gülerek. “Neydi o, yanındaki kız arkadaşının bana bakışları yüzünden mi böyle davranıyorsun falan. Fazla havalısın kabul et. Ama o kızdan bahsettiğini Desina duyduğunda tepkisini çok merak ediyorum. Kesin kıskanacak.”
Kaşlarım çatıldı. “Söylemezsen duymaz Ernam.”
“Bunu kesinlikle söylemeliyim. Olacakları şimdiden çok merak ediyorum.” Leda ile cevap vermeden büyü odasının kapısına doğru yürüyorduk. Odadan çıkmamıza rağmen konuşmaya devam ediyordu. “Ne dedim ben şimdi? Ares... Yani Adna! Zaten hep peşinden koştur tamam mı, seni kaprisli, peynir surat!”
“Duyuyorum seni Sorya. Hem ben buğday tenliyim. Başka bir yakıştırma bulman gerekiyor.”
Peşimizden geliyordu. “Sana gizlice hakaret de edemiyorum.” Hayretle baktı yüzüme. “Buğday tenliydin öyle mi? Evet, öyleymişsin... Gözlerim bozulmaya başladı sanırım.”
“Sus artık... Herkes bize bakıyor,” dedim bıkkınlıkla.
“İyi tamam, sustum Adna tamam...”
.
.
.
.
