İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 6 · 14 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 6

ÖZGÜRLÜĞE GİDEN YOL

2. BÖLÜM

ÖZGÜRLÜĞE GİDEN YOL

•

∞ Ben sadece kendimi arayan biriyim. Gerçeklerle yüzleşmek için tüm kalbimi ortaya döktüm. Ortaya dökülenlerden herkes payına düşeni alır, alamayan da karanlığımda boğulur.

•

Zihnime dokunan gerçeklerin esaretinden bir türlü çıkamadım. Ailemin taht kavgalarına kurban gittiğine hâlâ inanamıyordum. Yokuş aşağıya doğru bırakılan at arabasının tekerleğine benziyordum. Durmak için desteğe ihtiyacım vardı ya da durmak için son şansım parçalanmaktı. Duramazsam parçalarımı kimsenin bulamayacağı bir kargaşanın içerisine fırlatılabilirdim. Üstelik bunu yirmi üç yaşımda öğrenmem bana hayatımı tekrar sorgulatmaya yetmişti. Kimseyi tanıyamaz bir hâldeydim, özellikle de kendimi.

Asıl ben şimdi büyük bir savaşa katıldım. Kendimle olan gizemli bir savaşa.

“İyi misin?” diye sordu Ernam. “Çorbana dokunmadın.” Cevap vermedim. “Ares?”

“Bir şey mi dedin?”

“Beni duymamışsın ki. Çorbana dokunmadın, bir şeyler yemen lazım.”

Aşçı mutfağa giriş yapınca oluşamayan sohbetimize son verdi. Masada duran çorba kâselerine bakıp, “Ares? Yemeğini yemiyorsan artık kalkabilirsin. Boş duracağınıza gidin gözcü kulesinin yapımına yardım edin,” dedi. Önümde duran çorba kâsesini aldığı gibi yanımızdan uzaklaşıp mutfağın ambarına geçti.

“Yaşlı bunak! Lanet olası, kaçık!” diye Ernam sitem etti.

“Boş ver, zaten yiyecek hâlde değildim.”

“Tüm gün aç duracaksın. Tamam, duydukların kaldırılacak şeyler değildi ama bunların cezasını sen çekmemelisin.”

Gülümsedim. “Ben çekmeyeceğim zaten. Kim dedi ki bunu?”

“İyi, böyle düşünmene sevindim.”

Son duyduklarım beni yıkama uğratmıştı ama belli etmemek için çabalıyordum. Soylu bir ailenin soylu bir veliahttı olan Ares, ailesinin katillerine hizmet eden zavallı bir köleydi! Kulağa nasıl geliyordu? İğrenç ötesiydi! Belli etmiyordum ama bunlara rağmen nasıl iyi olabilirdim? Aklımdan çıkmayan gerçeklerin nasıl sonlanacağını dahi bilmiyordum. Kalbimde gezinen zehir, aklıma ve sinirlerime ulaşmakla meşguldü. Engel olmak zorundaydım fakat buna katlanacak gücüm yoktu.

Ayağa kalktım. Adımlarımı mutfak çıkışına atınca, “Gitmem lazım,” diye mırıldandım.

“Nereye gidiyorsun?”

“Kerpiç toplamaya. Bir şeylerle meşgul olmak zorundayım yoksa burayı aleve vereceğim.”

Ernam tedirginlikle yanıma geldi. “Sakın. Sakın bunu aklından bile geçirme. Ani bir hareketin canımızı almalarına neden olabilir. Tamam mı?”

Kafamı olumlu bir şekilde salladım. “Kendimi tutma amacım canım için değil Ernam. Ölürsem intikamımı alamam. Bu yüzden içimde gezinen öfkeyi şimdilik zincire vurdum. Merak etme.”

“Pekâlâ, hadi gidelim öyleyse.” Adımlarımızı saray dışına doğru atınca avluda birçok kerpiç taşıyan kölelerle karşılaştık. Sarayın dışına gözcü kulesinin kurulma emrini almışlardı. Bu Efrasto ırkından ne kadar da korktuklarının bir diğer kanıtıydı. Pelerinli muhafızların geldiğini önceden haber edecek olan kişiler kulede bekleyeceklerdi. Ernam ve ben elimize aldığımız ağır kerpiçleri sarayın dışına doğru taşımak için kolları sıvadık. Gözlerim sarayı koruyan okçulara kayınca buradan kaçmamın bir kez daha kolay olmayacağını anlamış oldum. Yüz adım ilerisinde olan, temelini attıkları gözcü kulesinin kerpiçlerini yerleştirmeye devam ettikçe yorgunluğumuz da artıyordu bir yandan. Gözcü kulesi sarayın boyunu geçecek şekilde yapılacaktı. Kerpici yerleştirdiğim esnada, “Bu kulenin biteceği falan yok,” dedi Ernam. “Kolaysa kendileri kucaklarında taşıyıp buraya getirsinler! Şu sıcağın altında yaptırdıkları şeye bak. Sanırım kavrulup, akşama kralın önüne kuzu çevirme olacağız.”

“Bunların karşılığında verdikleri şey ne peki? Kuru ekmek ve su. Şu adamların hâline bir bak,” dedim diğer köleleri işaret ederek. “Kemikleri sayılıyor, belki de günlerce boğazlarından düzgün bir lokma geçmedi. Ama bu kralın yaptıklarını burnundan getirmezsem ben de Ares değilim. Lanet olasının tek bildiği şey sarayında oturup emir vermek!”

Ernam tedirginlikle, “Biri duyacak şimdi, sakin ol,” diye uyardı.

“Umurumda değil, duyarlarsa duysunlar!” Tekrar surlara doğru yaklaşıp kerpiç almaya gelmiştik bir yandan.

Yanımıza doğru adımlarını hızlandıran bir nöbetçi öfkeyle bana baktı. “Ne bu sendeki öz güven? Bakıyorum ceza almak istiyorsun. Kralın yanına gitmek istemiyorsan önündeki işinle ilgilen!” Tüm söylediklerimi duymuştu.

“Hadi ne bekliyorsun! Gidelim yanına!” diye bağırdım. Yüzüme atmaya çalıştığı yumruğunu sert bir şekilde kavrayınca nefeslerimiz yüzümüzde gezinen kargaşanın çanlarını anımsatıyordu. Başıma şimdiden bela aldığımın farkındaydım. “Bir daha elini kaldırırsan...”

Korkuyla, “Nöbetçiler buraya gelin!” diye seslendi. Ellerimde olan adamı almak için yanımıza telaşla vardılar. Tuttuğum kolunu sertçe geri bıraktım. Fazla sıkmış olmalıyım ki acısından dolayı kıvranıyordu. “Lanet olası! Bu yaptığın cezasız kalmaz!” Adımlarını surların ardına doğru atar atmaz gülümsememe engel olamadım. Tüm nöbetçilerin gözlerinin odağı hâline gelmemi önemsemeyip elime aldığım kerpiçle işime devam ediyordum. Bunu yapma amacım tüm yükü yanımdaki kölelere bırakmamak içindi. Aynı topraklarda yaşıyorsak herkesin adaletli bir şekilde hür yaşamaya hakkı vardı. Bu sistem adalet değildi. Tabii ki herkesin elinden iş gelebilirdi fakat bunun karşılığı kemikleşmiş bedenler olamazdı.

Kerpici yerleştirince Ernam yanıma yaklaştı. “Nereden geliyor bu güç? Adamın kolunu kıracaktın,” dedi gülümseyerek.

“Bilmem. Belki de babamdandır. Sonuçta Astantra Krallığı’nın hükümdarıydı. Ayrıca ona yakışır bir evlat olacağıma yemin ederim.”

“Umarım istediğin sonuca ulaşırsın. Ama ilk önce buradan çıkmamız gerekiyor. Sonrasında ne yaparız bilmiyorum,” dedi endişeyle.

“İnan, ben de bilmiyorum. Tek başıma krallığa savaş açmak akıl işi değil. Ama burası fazla sıkıcı öyle değil mi Ernam?” derken dudağımın tek tarafı hafifçe kıvrıldı. “Merak etme, birazdan isyan çıkartacağım.”

“Ne!” dedi aniden. “Sen ne dediğin farkında mısın?”

Göz kırptım. “Bekle ve gör.” Üzerimden sağ omuzu açık olan giysiyi çıkardım. Bu kölelere özel giydirilen beyaz kıyafetti. Sağ omuzunun açık olmasının nedeni omuzlarda vazifelendirilen yüklerin taşınmasını amaçlıyordu. Kısacası kaymalarını önlemekti. “Hey! Herkes buraya baksın!” diye seslendim. Tüm köleler ellerinde kerpiçlerle beni pür dikkatle dinlemek istediler. Aksine nöbetçiler ise üzerimi çıkarmamdan dolayı fazla paniğe kapıldılar.

Beyaz sakallı, kahverengi gözlü nöbetçi, “Giy şu üstünü, ne yapıyorsun sen!” diye bağırdı. Az önce kolunu kavradığım nöbetçi eşliğinde Kral Ronza ve Prenses Desina da saray dışına çıktılar. Surlar ardında oluşturduğum kargaşaların ardı ardına sıralanması Kral Ronza’yı öfkelendiriyordu. “Yine neler oluyor burada! Ares sen ne yaptığını sanıyorsun!” Elimdeki beyaz giysiyi ayaklarına doğru fırlattım. Öfkeyle ayaklarının önünde bulunan giysiye baktı. Özellikle de nöbetçiler bu ani çıkışım yüzünden korkudan ne yapacaklarını bilemediler sonuçta bir köleye sahip çıkamayan miğferli askerlerdi. “Şunu al! Sakın beni zorlama!”

“Neden? Onu sen giymelisin ve burada kerpiç toplamaya başlamalısın.” Kral Ronza elini kılıcına attı.

“Tamam baba, sakin ol,” diye çıkıştı Desina. Kılıcını çıkarmasına engel oldu.

“Yiyecek ve su istiyoruz,” dedim aniden. “Tüm kölelere kuru ekmek vererek bu düzeni sağlayamazsın! Kralım diyorsan krallığını bil!” Köleler aralarında konuşmaya devam edince söylediklerimin doğruluğunu kabul ettiler. Herkes üzerlerindeki giysileri çıkarıp kralın önüne doğru fırlattılar. Nöbetçiler kölelere engel olmaya çalışıyordu fakat Kral Ronza durmaları için elini havaya kaldırmak zorunda kaldı.

“Tamam durun! Ares doğru söylüyor,” dedi. Ağzından çıkan kelimelere inanamadım. “Herkese kuzu eti ve ballı ekmek dağıtılsın.”

“Sadece bugüne özel değil ama,” dedim çatmış olduğum kaşlarımla.

Burnundan öfkeyle nefes verip gözlerini yumdu. “Tamam her gün bu böyle olacak. Yanında da istedikleri kadar meyve yiyebilirler.” Kafamı onaylar gibi salladım. Kral Ronza öfkeyle sarayına geçiş yaptı ama şaşkınlığım hâlâ gitmiyordu.

Donuk gözlerle bakan Desina yanıma doğru geldi ve eline aldığı giysiyi bana doğru uzattı. “Giy şunu.” Elindekini almadım. “Ares... Tüm gün böyle çıplak mı kalacaksın?”

Ne söylüyor bu böyle? Şimdi de önemsiyor numaraları mı?

“Rahatsız mı oldun?”

Gözleri irice açıldı. “Ne demek bu? Konuyu farklı yönlere çekmeye çalışma.”

“Yani sen de haklısın,” dedim elindekini alarak. “Gözlerini üzerimden ayıramadığına göre bunu giymem en doğrusu. Ama kabul etmeliyim, benimle ilgilenmeni çok sevdim.”

“Saçmalama, çıldırdın mı sen? Her neyse...” Adımlarını saraya doğru atacaktı ki duraksayıp gözlerini tekrar bana doğru çevirdi. Üzerimi giyinmiştim ve ne yapmaya çalıştığını kavramaya çalışıyorum. Tekrar adımlarını bana doğru atınca göz göze geldik. “Şu diklenmelerini kes artık. Başına iş açacaksın, anladın mı beni? Bilerek isyan çıkarman seni buradan kurtaramaz. Sana düşen vazifelerini yap. Seni köle tüccarından isyan çıkarasın diye buraya getirmedim ben.”

“Buraya vazifelerimi yapmamdan çok, izdivaç için getirmiştin sanırım? Yoksa yanlış mı hatırlıyorum Prenses Desina? Özellikle de seni istediğimi belirtmiştim. Böyle asi birinin eşi olacaksın, bunu sakın unutma bence.” Zor yutkundu. Ne diyeceğini bilemedi. Sanırım onu istiyormuşum gibi davranmam kalp ritimlerini ele geçirmeme neden oluyordu. Kralın kızı olarak oyunu başlatan Desina, kendi kurduğu tuzağa bir yem gibi atılacaktı. Asıl beni buradan çıkaracak kişiyi çoktan bulmuştum. “Seni istiyorum dedim...”

“Peki, babam bunu kabul etmezse ne olacak?” dedi aniden. “Bir köleyle evlenmemi kabul etmeyecektir.”

Kulağına doğru yaklaşınca nefesim boynuna sokuldu. “O zaman buradan birlikte gideriz olmaz mı?” diye fısıldadım. “Seni bırakacağımı düşünmüyorsun değil mi? Seni deli gibi isterken nasıl bırakırım...”

Kulağından uzaklaşınca şaşkın gözlerini bana odakladı ve derin bir nefes verdi. “Sen şımarığın tekisin Ares.”

“Seni öptüğümde böyle dememiştin ama?”

Zor yutkundu, yanaklarının kızardığını görünce gülümsememe engel olamadım. Utancını gizlemek için yanımdan kaçarak uzaklaşmayı tercih etti.

Hadi bakalım. Özgürlük anahtarımı bul tatlı kız.

“Kralın kızı ne dedi sana? Üzerini giyinmeni istemesi de ne demek oluyor?” diye sordu şaşkınlıkla Ernam.

“Bilmiyorum. Sanırım bana kafayı taktı. Beni buraya getirmesinin nedenini anlamadın mı?”

“Ailenin katilleriyle akrabalık düşünmüyorsundur umarım? Çok tuhaf.”

Kaşlarım çatıldı. “Tabii ki hayır! Kızına kadar yaşatmayacağımı anlaman lazımdı. Hem özgürlük anahtarımız belki de Kral Ronza’nın kızıdır? Olamaz mı?” Ernam ne demek istediğimi anlayınca bana hayranlıkla baktı. Kaçış planlarımızın başlangıcı zaman alacaktı çünkü kralın kızı ile iş birliği yapmam gerekiyordu. Aklımı karıştıran başka konu daha vardı. Özellikle de Kral Ronza’nın hemen buyruğumu kabul etmesi aklımda soru işaretleri bırakmıştı. Bunu neden yaptığını anlayamadım. Astantra Krallığı’na zorla sahip olan bir kişi neden öldürdüğü adamın oğlunu burada tutmak istesin? Neden kızını oyununa alet etsin? Düşüncelerimin arasında gözlerim mutfaktan gelen kuzu etine ve ballı ekmeğe çarptı. Kral Ronza’nın emriyle tüm kölelere büyük bir şölen verilecekti. Bunu gören kölelerin mutluluğu kalbime yol alan huzurun sesiydi. Onları görünce özümü hissettim, babamdan kalan gerçek özümü yani fedakârlığı ve merhameti.

Ama bundan beni kopardıkları için pişman olacaklardı.

...

Akşamın karanlığı tüm Astantra Krallığı’nı kaplamıştı. Meşalelerin eşliğinde tüm surların çevresi kontrol ediliyordu. Sabaha kadar olacak olan nöbete karşılık, sarayın yakınına on binden fazla asker getirildi. Sanırım bu Kral Ronza’ya ulaşan bir haberdi ve büyük bir savaş bizi bekliyordu.

“Neler oluyor burada?” diye sordum.

“Bilmiyorum Ares. Kral Ronza askerlerini ya bir tehdit için ya da büyük bir savaş hazırlığı için toplar. Ama saraya kadar geldiklerine göre büyük bir tehdit aldık.” Gözlerim askerlerin en önünde duran birine çarptı. Pelerinli ve yüzü görünmeyen Efrasto ırkına ait bir ulaktı. Yanında birkaç muhafızla surları aşıp içeriye girdi.

“Ulak neden gelmiş olabilir ki?”

“Kahretsin,” dedi Ernam. “Kesin bir şey oldu.”

“Yoksa Efrasto ırkı saraya mı saldıracak?” Sessiz kalmayı tercih edince muhafızlar eşliğinde adımlarımızı saray içerisine doğru attık. Tüm köleler esir tutuldukları zindanlarına kapatılınca merakım daha da derinleşti çünkü Ernam'ın yanından aldıkları gibi odunların alev aldığı şömineye sahip olan farklı odaya getirildim. “Benim ne işim var burada?” diye merakla sordum.

“Öğrenirsin şimdi,” dedi muhafız. “Belki de bugün yaptıklarından sonra büyük bir cezaya çarptırılırsın...” Adımlarını dışarıya doğru atıp kapıya sürgüyü çekti. Şöminenin kızıllığı tüm odaya renk katmıştı ve duvara yansıyan gölgem dışında bir şey yoktu. Aklımda beliren kuşkularla cam kenarındaki taştan duvara oturdum. Dışarıda toplanan askerlerin büyük bir tedirginlik içerisinde oldukları görünüyordu. Kimin geleceğini veya sarayda neler olacağını merakla bekliyordum. Aklıma Efrasto ırkının lideri Mersah geldi. Kötü bir ruha sahipti ama yüzü tam tersi beyaz bir bulutu anımsatıyordu ya da kire bulanmış bir elması. Ondan fazlası ile şüphelenmem normal değildi. Bilmediğim bir şeyler vardı ve kesinlikle ondan hoşlanmamıştım. Bataklık gibi herkesi yutmayı amaçlıyordu.

Sanırım en büyük bataklık da bana aitti. Katillerimizin yanındaydım. Bu kalbime büyük bir yüktü ve bundan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum.

Aniden sürgü açılınca gözlerimi kapıya doğru çevirdim. Kapı ardından gelen kişi Desina’ydı. Muhafızlarına kapıyı kapattırdığı an adımlarını yanıma doğru attı. “Konuşmak istediğim şeyler var Ares. Bu ikimizi de ilgilendiriyor.” Tavırlarından hissettiğim buz gibi bir soğukluğa sahipti. Aklından neler geçtiğini anlayamıyordum ama beni oyununa çekmeye çalışacağı açıktı. “Şöminenin karşısında oturalım mı? Hava soğuk.” Derin bir nefes verip oturduğum yerden kalktım. Şöminenin yanına geçince yüzlerimize vuran kızıllık tüm uzuvlarımızı ısıtıyordu. Bir süre sessiz kalıp karşılıklı oturduğumuz alanda şömineyi izliyorduk. Ateşin içerisinde yanan duygularımın tarifi kesindi. Kalbimi körelmiş gibi hissediyordum, kilitli bir kutuydu sanki içine girebilecek biri yoktu. Yasaktı. “Seninle ilgili her şeyi öğrenmek istiyorum,” dedi aniden. Şaşkınlıkla gözlerimi Desina'ya çevirdim. Gözleri balın ahengine boyanmıştı. Ne koyu kahveydi ne de sarı. Kaşları özenle diziliyken, kıvrımlı dudakları kirazın rengini anımsatıyordu. Uzun, kahve saçlarını süsleyen sarı bir tacı da vardı. “Yani demek istediğim asıl şey-”

“Neyi öğrenmek istiyorsun?” diye lafını böldüm. “Bir köleyi odaya getirip hayatını neden merak edesin ki?”

“Neden bana karşı bu kadar soğuksun?”

“Ben böyleyim. Daha doğrusu hayatımın bana sağladığı etkisi diyebilirim. Kendimi arıyorum.”

“Kendimi arıyorum derken?” diye sordu kaşlarını çatıp.

Evet kendimi arıyorum. Ama bunu bilmiyormuş gibi yapman sinir bozucu.

Cevap alamayınca aniden ellerimi tuttu. Gözlerindeki anlam kalbime girmek isteyen sarmaşıklardı. Beni esir almaya çalışıyordu. Kalbiyle, güzelliğiyle ve duruşuyla yapmak istiyordu tüm bunları. “Benim gibisin yani kendini arayan biri,” dedi buğulu gözlerle. “Bazen yaşayacaklarımıza engel olamıyoruz. Ben de annemi hiç göremedim. Yani nasıl bir duygu olduğunu dahi bilmiyorum. Doğumda hayatını kaybetmiş.”

“Üzüldüm.”

“Sana bıraktığım kâğıt çaresizliğimi temsil eden bir yazıydı aslında. Babamla aram pek iyi değil. Bu yüzden onun yerine senin geçmeni çok istiyorum. Yani sende bir şeyler var. Bunu fark etmeni istiyorum. Zihinsel olarak değil, geçmiş ve gelecek hayatına dair farkında olmanı istediğim çok şeyler var. Tahtta senin geçmen gerekiyor Ares.”

Kahretsin! Oyununa devam ediyor...

“Ben istemiyorum,” dedim aniden. “Seni taht için değil, kalbin için istiyorum. Yanında olma sebebim bunlar değil.” Şaşkınlaşan bakışlarıyla gözlerime daha dikkatli baktı. Sanırım amacına ulaştığını sanıyordu. Kral Ronza ile planladıkları şey, beni uykudan uyandırmaktı ama bunun nedenini anlayamamıştım. “Anladın değil mi beni? Sadece sensin.”

“Ne diyeceğimi bilemedim, çok garipsin. Krallığı elinin tersi ile ittin. Gerçekten sen kimsin?”

“Bunu benden daha iyi biliyorsun Prenses Desina,” dediğimde ortamın gergin havasını soluyordu. “Yani bir köle olduğumu.” Saray dışından gelen ani sesler karşısında olduğumuz yerde irkildik ve ayağa kalktığımız gibi cama yaklaştık. Efrasto ırkına ait olan muhafızlar yerden dirildikleri gibi askerlere saldırmışlardı. Yere sızan kanlar bunların işaretiydi ve bir yandan gözlerim liderlerini arıyordu. “Bunlar ne yapmaya çalışıyorlar?”

“Efrasto ırkının tek isteği büyülü kılıç,” dedi Desina. Gözlerim ona doğru kaydığında bana baktı. “Büyülü kılıcın nerede olduğunu bilmiyoruz. Babamı bununla suçluyorlar. Üzerlerindeki laneti buna bağlıyorlar. Her gece bunun korkusuyla yaşıyoruz. Bugün ulak buraya geldi. Efrasto Krallığı’ndan gönderilmiş biri. Ne gönderdiler bilmiyorum ama Efrasto ırkının bize olan tehditlerinin yazılı olduğu bir kâğıt olmalı.”

Şüpheci bir sesle, “Ronza’nın büyülü kılıcın yerini bilmediğinden emin misin?” diye sordum.

“Dürüst olmam gerekirse bilmiyorum ama biliyorsa da saklaması en doğrusu. Efrasto ırkı bize büyük bir tehdit. Şunu görüyor musun?” dedi işaret parmağını Mersah’a uzatarak. Onu görünce kendimi tuhaf hissettim. Nasıl bir duygu olduğunu anlayamadım ama kalbime öfke yayılmıştı. “O kadar acımasız ki... Gözü kapalı hepimizi kana bulayabilir. Ona karşı dikkatli olmalısın ve asla ona güvenmemelisin. Tüm güçlerine engel olan lanetlerinin hiçbir zaman bozulmaması en güzeli. Kral Ronza’yı acımasız, merhametsiz, pisliğin teki gibi görmüş olabilirsin ama Mersah’ın babamdan bir farkı yok. Annemden kalan tek hatırayı da ellerimden aldı.”

“Neyi? Neyi aldı?” diye sordum merakla.

“Tılsımlı yüzüğümü. Bu yüzük bana annemden kalan tek şeydi. Onu öldürmek için kendimi büyüye adadım. Bu yüzden Efrasto ırkından nefret ediyorum.” Aniden başını göğsüme yaslayınca neye uğradığımı şaşırdım. Ellerini belime doğru sımsıkı kavradı. Gözlerindeki yaşlar önceden yaşadığı tüm acılarına işaretti. Tedirginlikle elimi başına yerleştirdim. “Karanlık tarafın her şeyi mahvetme gücü var.”

“Tamam sakin olmalısın. Hepsi geride kaldı.”

“Umarım Ares. Umarım bir gün her şey geçmişte kalır.”

Derin bir nefes verdim. “Merak etme, bir gün hepsi geride kalacak. Sen gördüğüm en güçlü kadınsın.”

“Ama ben tahmin edemeyeceğin kadar karanlığa karıştım. Ben söylediklerine layık değilim.”

Başını geri çekince ellerimi yüzüne yerleştirdim. Gözlerimi gözlerine sabitleyince buğulanmalarında kayboldum sanki. Yanaklarından akıp giden yaşlarına kapıldım. “Baban yüzünden mi karanlığa karıştın? Neler oluyor Desina? Bana anlatabilirsin. Anladığım kadarıyla tüm olanlarda bir alakan yok.”

“Aslında...”

“Aslında?”

-Duygularına ket vuruldu! Yasak kalbinin sesini dinle.

Ellerimin arasındayken duyduğum sesi belli etmek istemedim ama geri çekilmek zorunda kaldım. Ani tepkilerim yüzünden gözlerime şaşkınlıkla baktı. “Neyin var? Ares...”

“İyiyim, yok bir şey,” dedim nefes nefese.

-Duygularına ket vuruldu! Yasak kalbinin sesini dinle.

Tekrar işittiğim ses yüzünden zor nefes aldığımı anlayınca, “Nasıl bir şeyin yok... Korkutuyorsun beni... Nöbetçiler!” diye seslendi. Ayaklarım tutmaz hâlde dizlerimin üzerine çöktüm. Desina’nın çağırdığı nöbetçiler eşliğinde büyü odasına doğru taşınıyordum. Odaya geçince nöbetçiler bedenimi divana yerleştirdiler. Desina bir kaba hazırladığı garip şeyi bez yardımıyla alnıma sürüyordu. “Lütfen bir şey olmasın.”

Titreyen ellerini hissettim. “Endişelenme. Şimdi daha iyiyim.” Gözyaşlarını benim için akıttığına inanamadım. “Neden ağlıyorsun?”

“Korktum. Sana bir şey olacak diye çok korktum.”

Gözyaşları... Bunlar yapmacık olamayacak kadar gerçek.

Bedenimi doğrultmaya yeltenince elleriyle omuzuma dokundu. “Hayır, hemen kalkmamalısın. Senin için bir şey hazırlamam gerekiyor.” Yanımdan ayrıldığı gibi şişelerinin bulunduğu alana doğru gitti. Yeşil renkli sıvıyı, mavi renkli sıvının içerisine döktü. Ne yapmaya çalıştığını anlayamadım. İşlemini tamamlayınca hızla yanıma geldi. “Bunu içmelisin. Karışımın ismi Küfran.”

“Bu ne,” dedim aniden. “Bana nankörlük anlamını taşıyan sıvıyı içirme amacın da ne?”

Gülümsedi. “Küfran vücudunda olan zararlı hücrelerine nüfuz edecek bir ilaçtır.”

“İstemiyorum,” diye elindeki geri ittirdim. “Bilmediğim şeyi içmem ben.”

Şişenin ağzına dudaklarını dokundurdu ve birkaç yudum alarak içti. Amacı zararı olmayan bir sıvı olduğunu göstermekti. “Sıra sende,” dedi gülümseyerek. Elinde olan camdan şişeyi tekrar bana doğru uzattı. “Bu kadar korkak olduğunu düşünmemiştim. Beni çok şaşırtın. Aslında korkusuz olduğunu sanıyordum, yanılmışım.”

Kaşlarım çatıldı. “Kim korkakmış? Ben mi?” Elinden aldığım gibi ilacı sonuna kadar bitirdim ama tadından dolayı ağzım buruştu. “Tadı berbatmış.”

“Aslında güzeldir. Alışmak gerekiyor,” diyerek ayağa kalktı. “Bu geceyi burada geçir. Ayrıca dinlenmen gerekiyor. Bir isteğin olursa nöbetçilere seslenmen yeterli.” Dış kapıyı araladı. Son kez gözlerini bana doğru çevirince onu görmezlikten geldim. Kafamı başka yöne doğru çevirdim. Kapının kapandığını duyunca kendimle baş başa kaldım.

“O duyduğum ses de neydi öyle... Yasak kalp de ne demek oluyor şimdi?”

Aklımı kurcalayan ses, bana yeniden delirdiğimi hissettirmişti üstelik bunu Desina’nın kollarındayken duymam daha da ölümcüldü. Kalbimin köreldiğini hissediyordum fakat bunu yine o sesten duymam bir kez daha kendimle olan savaşımı hatırlattı. Sanki bu savaş Desina ve kalbim arasında gerçekleşiyordu.

Ama anladığım bir gerçek vardı ki...

Asıl ben o duyduğum sesin kölesiydim.

.

.

.

.

Not: Görseldeki Mersah.

Oy vermeyi unutmayın lütfen, seviliyorsunuz.

Bölüm sonu

2 yorum