İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 50 · 20 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 50

2. Kısım

...

“Ben şu elbiseye son kez göz geçireyim kızım,” dedi ve ağlamaklı yüzüyle ahşaptan yapılma kafası olmayan cansız mankenin giydiği elbiseye yaklaştı. Gizli cep tamamlanmıştı ama önceki cariyenin arka etek kısmına eklediği tüllerin dikişi yarıda kalmıştı. İlnaya onu hallederken bir an önce Samiv’in yanımıza gelmesini umuyordum ve pencereye yaklaşıp anlamsızca etrafa göz geçirmeye başlamıştım. Aslında yaratacağım kaosun zamanı yakındı ama benim için zaman geçmek bilmiyordu. Sanki tören yarın değildi, saatler günlere eş değer gibiydi beklerken. Sarayda herkes derin uykudayken biz ayaktaydık. “Elbise de çok güzelmiş.”

Gözlerimi aniden ona çevirdim. “Bence berbat.”

“Giymenin bir anlamı olmayınca kötü geliyor insana. Her şey anlam bulunca güzelleşiyor. Ne kadar zormuş güzelliklerle dolu sarayda mahkûm olarak yaşamak. Ne acı ki... Her şeyi ellerimizden alan kişilere hizmet etmek.”

“Bunlara son vermek için nefes alıyorum,” dedim tek kaşım havalanırken. “Saray yeniden eski haline kavuşacak. Bunun için nefes alıyorum.” Aniden kapı tıklatılınca kapıya doğru ilerledik. Gelen Samiv’di. Endişeli gözlerle son kez koridoru kontrol edip içeriye geçti. “Biri seni görmedi değil mi?”

“Yok hayır, kimse buraya geldiğimi görmedi. Gecikmemin sebebi ise bir muhafızla laf kalabalığı yapmak zorunda kalmıştım maalesef. Beni görünce susmadı, saçma konulara kadar anlatıp durdu. Kusuruma bakmayın.”

“Önemli değil,” dedim gülümseyerek. Elime gümüşten yapılma işlemeli kınına yerleştirilmiş hançeri uzatınca hiç düşünmeden aldım. “Bunu nereden buldun? Umarım seni zor durumda bırakmamışımdır.”

“Bu ölen eşimin,” dedi İlnaya. “Ona aitti. Zaten Samiv’in bunu getireceğini hissetmiştim.”

Samiv annesine sarılıp başını öptü. “Babamın hançeri bize şans getirecektir. Bu yüzden aldım, umarım işine yarar Desina,” dedi gözlerini bana çevirip. “Başka bir isteğin varsa yapmaya hazırım, istersen o adamı ben-”

“Hayır,” dedim lafını bölerek. “Sen yapman gerekeni yaptın, artık gerisi bende. İkinize de minnettarım.” Gülümseyerek baktıklarında hançeri kınından çektim. Üzerindeki yansımama dalıp giderken yapacaklarıma adım adım yaklaşıyordum ama bu sıradan bir hançer olduğundan hemen odadan dışarıya çıkmak için acele etmeliydim. Dolabımdan üzerime aldığım pelerinli kıyafetimin başını örtünce şaşkın gözlerin benden bir cevap beklediğini fark ettim. Hançeri yastığımın altına saklayıp yüzlerine baktım. “Merak etmeyin. Sadece büyü odasına gitmem gerekiyor. Zaten fazla uzakta değil. Ayrıca orası bana ait, buna da bir şey demezler sanırım?”

“Aslında...” dedi Samiv. “Odan mühürlü. Bay Tansar odaya geçmeni yasaklamıştı ve bizlere emir vermişti. Yani kapının ardına geçebilmen için nöbetçiyi atlatman gerekiyor.”

“Kahretsin, gerçekten kahretsin...”

“Bize eğer bir gün unutursam diye ip ucunun kardelen olduğunu söylemişti.”

“Nasıl yani?” diye sordum merakla. “Bu ip ucu neye aitmiş?”

“Bilmiyorum. Zaten o gün fazla içmişti. Senin hakkında ileri geri konuşmuştu ve odan hakkında söze başladığında ip ucunu geveleyip durmuştu. O adam seni gerçekten sevseydi o gece lanet olası kelimeleri askerlerin içinde senin için söylemezdi. Sakın ona hiçbir şekilde inanma Desina. O seni sevmiyor, sadece bu evliliği inat olsun diye istiyor.”

Dudağımın tek tarafı kıvrıldı. “Ona inandığımı kim söyledi ki? Hem... Benim için ölmüş birinin hakkımda ne söylediği umurumda bile değil. Siz merak etmeyin.” Kafamı teşekkür edercesine hafifçe eğip odadan ayrıldım. Odamın koridoruna ait duvarda yanan meşaleyi alıp ilerliyordum. Büyü odasında dönen gizemi çözememiştim ama bir an önce sır perdesini aralamak istiyordum. Bu yüzden bulunduğum katın ilerisine doğru hızlanıp alt kata inmek için merdivenlere geçtim. Sarayın sessiz koridorlarında sadece bana eşlik eden meşalelerdi ve tabii ip ucu: Kardelen...

Alt katın koridorunda sakince ilerleyip bana ait büyü odasına adımlarımı hızlandırdım. Koridorun sonundaki odaya yaklaşırken nöbetçinin sandalyesinde uyukladığını fark ettim ama bu beni asla rahatlatmamıştı. Sonuçta mühürlenmiş bir odaydı artık benim için. Nöbetçinin yanına yaklaşıp elimdeki meşalenin aydınlığı bir örtü gibi üzerine serilince net görebildim onu. Derin uykusunda boynu önüne düşmüş, kolları da sandalyesinin iki yanına salınmıştı. Kapının sağ tarafında uyuklarken büyü odasına iyice yaklaşıp elimi üzerine yerleştirdim. Büyülü kelimelerimi mırıldanınca kapının mühürlü olduğunu yeniden anlamış oldum. Elim üzerindeyken irislerim mora boyandı. Kapı ardını görmek için kelimelerimin ahengine kapılınca gözlerime odanın son hali yansıdı. Oda benden sonra kullanılmamıştı. Bıraktığım gibi her şey yerinde öylece duruyordu. Sadece gözüme çarpan faklı şey, örümcek ağları ve tozlar oldu.

Yanımdaki nöbetçi kıpırdar gibi olunca telaşa kapılıp elimdeki meşaleyi yere düşürdüm. Sesi duyan muhafız derin uykusundan sıçrayıp göz göze geldi benimle. “Burada ne işiniz var Prenses Desina? Odaya girmeniz yasak.” Yerden meşaleyi alınca tekrar alev yüzlerimizi kapladı. “Hemen buradan gitmelisiniz.”

“Biliyorsunuz, yarın Kral Tansar ile törenimiz var. Odadan bir şeyler almam gerekiyordu. Elbiseme büyüyle ışıltılar eklemek istiyordum. Bu özel günümde isteklerimin Tansar da yerine getirilmesini emrediyor.”

“Üzgünüm. Kral Tansar’dan bir mühürlü kâğıt ya da yüz yüze ağzından bir onay almazsam bu isteğinizi gerçekleştiremem. İsterseniz sabah erkenden sizin için sorabilirim. Şu an saat çok geç, uyumuştur.”

“Söylemene gerek yok,” dedim gergince. “İp ucunu söylesem... Bu şekilde girmeme izin verir misiniz?”

“Biliyorsanız, tabii... Sizi kıracak değilim. Size ve babanız Ronza’ya çok değer veriyoruz.”

“Minnettarım,” dedim başımı aşağıya eğerek. “İp ucu: Kardelen. Kral Tansar söylemişti zaten, odadan istediğini alabilirsin diye.”

“Peki efendim.” Kapıyı cebinde bulunan anahtarla açınca, “Buyurun,” dedi. Tuttuğu anahtar farklı görünüyordu. Mühürlü kapıyı yalnızca bu anahtar açabilirdi. “İsterseniz bulacağınız şeyde size yardım edebilirim.”

“Memnun olurum.” Ardımdan içeriye girince gözlerim raflarda dolanıyordu. Küçüklüğümden bu yana birçok anılar barındırmıştım burada. Babamın benim için oluşturduğu ve özenle düzenini birlikte sağladığımız bir odaydı. Büyü odası, şimdi eski anılara gömülmek için tozlanmış raflara kaldırılan kitaplar gibi görünüyordu ve bu benim canımı çok sıkıyordu. Her şey için göze alarak çalıştığım, büyü alanında kendimi geliştirdiğim odanın son durumu yüzünden gergin olsam da kendime gelmek adına gözlerimi nöbetçiye çevirdim. “Işıltı büyüsünü sağlayacağım özel karışıma ihtiyacım var. Zaten şişelerde hazırdı ama bulmamız zaman alabilir. Karışımlarım oldukça fazladır.”

“Tamam efendim, hemen aramaya başlıyorum sizin için.”

Nöbetçi yanlış şişeyi bulmaya çalışırken aklımda dolanan ölümcül zehir için gerekli olan karışımı arıyordum. Bu karışımla alakalı birçok sıvı bulunuyordu. Bazıları acı hissetmeden ölmesini, diğerleri acı çekmesini ve hemen ölmeyi arzu etmesini sağlıyordu. Ama ben en acı vereni seçecektim tabii ki. Kral Tansar için sadece bedeninde hançerin tadı kalmayacaktı. Vereceğim tat tüm uzuvlarına ulaşıp acı çektirerek ölmesini sağlayacaktı ki, ben de hayatında yaşayabileceği en güzel ânı ona sunacaktım eşi olarak. Sonra tamamen kanatlanıp uçmasını izlediğimde asıl serüven bizler için başlayacaktı.

“Bu mu efendim?” diye soran nöbetçi elindeki yeşil renkteki sıvıyı görebilmem için yaklaştırdı. Avuçlarıma alıp sıvıyı inceliyormuş gibi yapıp hayır anlamında kafamı salladım. Biraz daha oyalanması için gönderince tekrar önceden arka taraflara gizlediğim kırmızı renkteki ölüm iksirini alıp eteğimin gizli bölmesine sakladım. “Peki... Bu mu efendim?” Bu defa beyaz renkteki sıvıyı gösterince sahte gülücükler yansıtıyordum. “Umarım budur.”

“Mükemmelsin. Evet, bu. Şimdi sayende elbisem daha parlak ve ışıltılı bir görünüme kavuşacak. Minnettarım.”

Utangaçlıkla başını aşağıya eğdi. “Bir şey değil efendim, ben vazifemi yaptım sadece.”

“Mütevaziliğin hiç sırası değil,” dedim ve rafta bulunan gri renkteki sıvıyı alması için eline verdim. “Bunu sana hediye ediyorum, umarım kabul edersin.”

“Ederim tabii ki ama bu nedir efendim?”

“Bunu içersen daha güçlü olmanı sağlayacaktır. Bence askerlerimizin en çok buna ihtiyaçları var diye düşünüyorum,” dedim gülümseyerek.

Heyecanla elindeki şişeye bakıyordu. “Minnettarım. Bunu hemen içeceğimden emin olabilirsiniz. Böyle bir şeyi bana layık gördüğünüz için orduya Baş Muhafız olarak atanmaya yolumu açmış olacaksınız.”

“Hayallerini gerçekleştireceğine sevindim çünkü bunu içersen bende ayrıca Kral Tansar ile konuşacağım. Senin vazifeni değiştirsin diye istekte bulunmak istiyorum.”

“Gerçekten mi? Tekrar minnettarım efendim.”

“Gerçekten. Artık ben gidiyorum, bir gün yeni görevinde tekrar karşılaşmak üzere.” Heyecanlı gözlerle onu yalnız bırakınca odadan uzaklaşıp onu görmek için koridorun köşesine gizlendim. Büyü odasından şişeyi sonuna kadar içerek çıktı. Hâlâ güç vereceğini sanıyordu. “Umarım verdiğim sıvı hemen işe yarar,” diye mırıldandım.

Büyü odasının kapısına bakıp, “Ben bu odayı neden açmıştım? Kral Tansar beni görmesin, açıklama dahi yapamam,” dedi. Elindeki boş şişeye bakınca da ne olduğunu kavrayamadı. Önemsemeden cebine yerleştirdi. Kapıyı tekrar örtüp sandalyesine geçti ve uyumak için gözlerini yumdu.

En son yaşadığı her şeyi unuttu... Şimdi koyunları rahatça sayabilir...

Hemen geldiğim noktaya geri dönmek için merdivenleri çıkıyordum. Koridorda meşale yardımıyla ilerleyip odama doğru hızlandım. Tekrar elimdekini duvara asıp kapıdan içeriye girince beni merakla bekleyen gözlerle karşılaştım. Benim için endişelenmişlerdi çünkü nöbetçiyi atlatacağımı düşünmüyorlardı. Gizli bölmeye sakladığım iksiri masaya bırakıp, “Merak etmeyin, tamamdır,” dedim gülümseyerek. “Endişelenecek bir şey yok.”

“O nöbetçiyi nasıl atlattın?” diye sordu Samiv. “Bu imkansızdı. Ya her şeyi Kral Tansar’a anlatırsa?”

“Aslında kolay olmadı ama önceden bu sarayda yaşamış olmam işleri kolaylaştırıyor diyebilirim. Sonuçta ben bir büyücüyüm. Bir büyücü ile izdivaç oldukça zordur.”

İlnaya gülümserken Samiv’e göz geçirdi. “Desina’yı hâlâ tanıyamadın mı oğlum? Bu sarayı ters düz eder, bizi bile gömer.”

“Aşk olsun İlnaya,” dedim hayretle. “Siz benim kıymetlimsiniz.”

“Lafın gelişi söylüyorum sen bana aldırma kızım.”

Gülümsedim. “Sevindim.” Hançeri sakladığım yerden alıp iksiri üzerine dökmek için şişenin ağzındaki tıpayı çıkardım. Kırmızı renkteki sıvıyı hançerin üzerine dökerken temas ettiği gibi buharlaşıp havaya karışıyordu. Sıvı hançerin yüzeyine ve hatta içine yuvalanıp artık hazır hale gelmişti. Sıradan gibi görünen hançerim, şimdi daha ölümcül bir atak kazanıp amaçlarımı gerçekleştirebilmem için bana destek olacaktı. Ayrıca hançerin görünüşü eskisini andırmıyordu ve zaten buna ihtiyacım vardı sonuçta hançer Samiv’in babasına aitti. Belki saray halkının hançerden haberleri olmayabilirdi ama işimi garantiye almak zorundayım. “Şükürler olsun.” Hançeri kınına yerleştirip tekrar yastığımın altına sakladım.

“Şimdi ne yapmamız gerekiyor Desina?” diye soran İlnaya başka vazifeler vermem için heyecanla bekliyordu. “Boş durmayı pek sevmem, biliyorsun.”

Gülümsedim. “Artık sabah olmasını bekleyip tören için her şeyin normal bir şekilde hazırlanmasına destek verin, bu bana yeterli İlnaya. Normal hayatlarımıza geri dönüyoruz, şimdi odanıza gidin ve güzelce dinlenin olur mu? Her şey için minnettarım.”

“Bu kadar mıydı?” diye sordu Samiv. “Ama sadece bir hançerle plan yaparsak burada seni yaşatmazlar Desina. Başka planlar da oluşturmalıyız.”

“Bana güvenin. Hem... Başka yapacağımız bir şey kalmadı.”

“Pekâlâ sen nasıl istersen. Ama biz her zaman yanındayız, bunu sakın unutma olur mu?”

“Biliyorum ve iyi ki varsınız.” Onların yanımda oluşu beni mutlu ediyordu.

“Sen de iyi ki varsın,” diye ekleyen İlnaya sarılıp sıcaklığını hissettirdi. “Sabah görüşmek üzere kızım.” Kafamı hafifçe sallayıp onları uğurlarken odada tek başıma kalmıştım. Hançer konusuyla zaten onların başını derde sokmuştum çünkü Samiv babasına ait bir hançer getirmişti bana. Görünüşü değişmiş olsa da içim pek rahat değildi. Aslında bu riski en aza indirmek için hançerin üzerine herhangi bir isim kazımak iyi bir fikir sayılabilirdi. Yeniden aldığım hançerin üzerine sihirli kelimeleri mırıldanıp üflediğimde parlak kısmına M. San yazmış oldum. Hançer elime ilk geldiğinde çok eskiydi ama şimdi yenisinden farksızdı. Masada bırakmış olduğum boş iksir şişesine elim çarpınca yere dağılan cam parçalarına karşı öfkelendim. Hançeri tekrar saklayıp yere dağılan parçaları toplamak zorunda kalmıştım. Elimin kesilmemesi için her ne kadar dikkat etsem de parmağımı kanatmayı başarmıştım ne yazık ki.

Kahretsin...

Odamda bulunan sargı bezini alıp parmağımın üzerine doladım ve tamamen örtüp durması için biraz bastırdım. Acısından kaşlarım biraz çatılır gibi oldu ama umursamak istemediğimden dolayı topladığım parçaları tekrar avuçlayıp camdan aşağıya bıraktım. Karanlığın ensesinde toprakla buluşan camlardan kurtulup dinlenmek için biraz yatağıma uzandım ve meşalenin eşliğiyle sabah olmasına kalan iki saatimi uyuyarak geçirmek istedim. Ama gözlerimi her kapadığımda aklıma Ares geliyordu. Göz kapaklarımda yüzü belirince uyuyamayacağımı anlayıp yatağımın başlığına sırtımı dayadım. Komodinin üzerinden aldığım kandil avuçlarımı ısıtırken yanan ateşin arasına karışmıştım sessizce. Sanki Ares’i geri getirecekmiş gibi yanıyordu ya da ben böyle hissediyordum çünkü ona gerçek anlamda çok ihtiyacım vardı. Varlığına ve sevgisine bu kadar aç kalacağımı hiç düşünmemiştim. Bana yaşattığı duyguların çığlıkları kalbimin her bir ritminde hissettiğim kaostu. Aslında ben onun yokluğuyla çoktan kaosa bulanıp kaybolmuştum.

“Neden gittin... Neden bıraktın beni...” dedim hesap sorar gibi. Gözlerim kandildeyken güç toplamak için derin bir nefes bıraktım üzerine. Talazlandı ama sönmedi. “Beni de bu şekilde söndürmeye çalışıyorlar ama sana yemin ederim ki, seni ellerimden aldıklarına pişman edeceğim onları. Efrasto Krallığı’ndan gelen o ulak artık Astantra’ya adımını dahi atamaz hale gelecek. Ben bu sarayı senin eşin olarak korumaya yemin ediyorum Ares. Beni duyuyorsan eğer... Umarım eşin olmamı kabul edersin.”

Elimdeki kandili komodine bırakıp sabah olmasını beklemek üzere pencereden görünen yıldızlara dalıp gitmiştim...

...

Kapının tıklatılmasıyla daldığım uykudan sıçradığım için sabah olduğunun yeni farkına vardım. Yıldızları izlerken uyumuştum. Yataktan doğrulup oturunca, “Girebilirsiniz,” dedim seslenerek. İlnaya tepsiye yerleştirdiği birçok yemeği benim için odama getirmişti. Yiyeceğimden emin tavırlarla komodinin üzerine yerleştirdi. “Canım istemiyor, neden getirdin ki?”

“Yapma böyle Desina. Yemek yemediğini aşçıdan işittim. Neden bunu kendine yapıyorsun? Saraya geldiğinden beri aç olduğuna inanamıyorum kızım. Lütfen benim için bitirir misin şunları?”

Derin nefes verdim. Üzerine yorgunluk düşmüş gözlerimle tepsiyi inceledim ama pek iştahım yoktu. “Evet, çünkü yiyecek durumda değilim. Sanki son yemeğimi getirmişsin İlnaya. Bunu bu şekilde hissetmem normal mi sence?”

“Aa... Artık kızdırıyorsun beni. Uzan bakalım şöyle.” Tekrar sırtımı yatak başlığına yasladığımda kucağıma tepsiyi yerleştirdi. “Eğer sen yemezsen çocuk muamelesi yaparım ve şunları ağzına veririm Desina. Hadi ama kızım, şaka yapmıyorum. Hem bugün gerçekleşecek olan planlarına güç toplamalısın. Benim hatırım için yemiyorsan Ares için yemelisin. Ares için güç topla.”

Ares deyince aniden gözlerine baktım. “Tamam,” dedim sıkıntıyla. “Ben yemin ettim, Ares’e yemin ettim.” Elime kaşığı alıp kâseye doldurduğu tavuklu un çorbasından alıp zorlukla yudumlamaya çalışıyordum. Biraz sıcaktı, soğumasını sağlamak için üflemeyi de ihmal etmiyordum. İlnaya yememden ötürü sevinirken ben çorbamı yudumlamaya devam ediyordum. Bir yandan ballı ekmek diliminden ısırıyordum. Çorbam bitince midemin küçüldüğünü hissettim ama İlnaya diğer yemekleri yemem için zorlayınca onu kıramadım. Maalesef zorlukla sığır etli bulgur pilavını da bitirmek zorunda kaldım. İki günlük yemek yediğimi hissetmiştim sanki. “Neden bu kadar ısrarcısın bilmiyorum ki...”

“Saraya geldiğinden beri yemek yemediğini öğrenince nevrim döndü. Açlıktan dolayı miden küçülmüş kızım. Yoksa önündeki yemekler gayet ölçülüydü. Sen daha çorbada doydum diyorsun.” Önümden tepsiyi alıp saçlarımı okşadı. “Hadi ben şunu bırakayım sonra hazırlıklara yardım edeyim. Benden bir isteğin olursa hemen haberdar et tamam mı? Seni çok sevdiğimi sakın unutma.”

Gülümsedim. “Asıl benim seni çok sevdiğimi sakın unutma, bakıyorum hiç annemi aratmıyorsun Bayan İlnaya.” Sırıtınca elimi okşayıp odadan çıktı ve beni yalnız bıraktı. Ayaklanıp tören hazırlıklarını kontrol etmek istedim sonuçta herkesin gözünde isteksiz görünmemem gerekiyordu. Artık Tansar için nasıl sonuçlanmış olarak görülen oyunlar varsa, benim için de sonuçlanmasını beklediğim oyunlar vardı ve asla pes etmeyecektim onlar karşısında. Sevdiklerimden aldığım güç ile gündelik mavi uzun elbiseyi üzerime geçirdim ve saçlarımı açıp belime doğru saldım. Ayna başına oturup cariyelerin bırakmış olduğu allıktan ve pembe rujdan sürüp solgun görünen tenime canlılık vermek istedim. Saraydakilerin ne kadar mutlu olduğumu görmeleri için odadan çıkıp salonun avlusuna bakan balkonuna doğru adımlarımı hızlandırdım. Koridorlarda denk geldiğim muhafızlar saygılarını göstermek adına başlarını eğerken, bende onları gülümseyerek selamlamayı ihmal etmiyordum.

Balkona vardığımda tören için birçok süslemeler, biblolar ve masaları renklendirecek örtülerin geldiğini gördüm. Törenin yapılacağı salona doğru taşıyorlardı. Herkesin gözlerinin önünde Tansar ile yeniden mühürlenip yüzüklerimizi takacaktık. Saraya geldiğimde bedenimdeki mühür yeniden kolumda ufalmış ve küçülmüştü. Çünkü Tansar ile aynı sarayda olduğumuz için mühür eski haline dönmüştü. Bu tören sayesinde artık krallığa benim de hükmüm geçecekti. Benden gizli en ufak bir şey dönmeyecekti ama Tansar için bu geçersiz sayılıyordu sonuçta kadına değer vermeyen ve zorbalık eden biriydi. Hükümlerini benden gizleyeceğine adım gibi emindim. Düşüncelerimin arasında yanıma yaklaşan adımları telaşla bekliyordum. Gelen Tansar’dı ve sözünü çiğneyip yanıma gelmişti. Öfkeli gözlerimle temasta bulunup sırıttı. “Seni törene kadar görmeyeceğimi sanıyordum? Bakıyorum hemen yan çizmişsin,” dedim karşıya bakıp. “Attığın tokadı unuttuğumu sanıyorsan yanılıyorsun.”

“Saçmalama artık Desina. Kocan olmama az kalmışken hâlâ saçma kaprislerinle uğraşıyorum.” Öfkeyle gözlerine bakınca tek kaşını kaldırdı. “Ne? Neden öyle bakıyorsun? Herkes nasıl bana karşı boyun eğiyorsa senin de bana eğmeni istiyorum. Benimle izdivaç yapıyorsun diye senin hükümlerini önemseyeceğimi sanma.”

“Ben senin cariyen değilim ama,” dedim kafamı sallayarak. “Farkındaysan eğer, buraya gelip tören hazırlıklarına bakıyorum. Bir eksiklik olmasın diye özen gösteriyorum ama sen yanıma gelerek tüm hevesimi kaçırıyorsun. Dün attığın tokat için pişmanlığını dile getirmiştin. Sanırım sadece beni oyalamak için özür dilemiştin, yanılıyor muyum?”

“Ne düşünürsen düşün Desina, umurumda değil. Zaten özür dilesem de bana karşı katı ve kuralcısın. Bu yüzden-”

“Ben miyim kuralcı?” dedim şaşkınlıkla. “Dün ne yaptığını unutuyorsun sanırım?”

“Seninle anlaşmamız zor, ben en iyisi buradan gideyim. Herkes bize bakıyor, sayende izdivacımız olmadan kavga ettiğimizi düşünecekler.” Yanımdan ayrılacakken tekrar geldi. “Ayrıca, şu şımarık hallerinden kurtul ve gece bana layık olduğunu göster. Cariyem değilsin belki ama benim için güzel bir kadınsın sadece. Yani kadın ol, kaprisli bir çocuk olma bana karşı. Umarım anlatabilmişimdir?”

Yanımdan ayrılınca dudağımın tek tarafı kıvrıldı. İstemsizce sırıtmalarıma devam ettiğimi görenler oldu ama bunları pek önemsemeden balkonun mermerlerini sıkıyordum bir yandan. Derin nefes verince, “Sana gayet layık bir eş olacağımdan hiç şüphen olmasın,” dedim kendi kendime. “Bir an önce şu saçma tören bitseydi... Bazen neden kadınların Ares’in peşine düştüğünü anlamıyor değilim. Hem yakışıklı hem de kadınlara değer veriyor. Kadınlara değer veriyor? Hayır, o sadece bana değer verebilir. Ama yaşasaydı kimseyi yanına yaklaştırmazdım orası ayrı. Sanırım hâlâ onu kıskanmaya devam ediyorum, kahretsin...” Balkondan ayrılır ayrılmaz merdivenlere yönelip üçüncü kata çıkmak üzere hızlandım. Babamın bulunduğu koridorda ilerledim ve oda kapısını aralayıp içeriye geçtim. Beni mutlu gözlerle karşılayınca sevinçle yanına yaklaştım. “Nasılsın benim güzel babam?”

“Seni görünce yüzümdeki mutluluktan iyi olduğum anlaşılıyordur kızım.”

“Evet, seni daha iyi gördüm.” Baş ucuna oturup elini avuçlarımın arasına alıp öptüm. “Artık iyileşeceğine söz veriyorum ve ayaklandığında yeniden burası çiçek bahçesine dönecek.”

“Seni mutlu eden şey ne kızım? Seni çok mutlu görüyorum.”

“Çok ama çok mutluyum çünkü... Artık güzel günlerin yaklaştığını hissediyorum diyebilirim. Biraz daha sabret ve sana vereceğim haberleri merakla bekle olur mu?” dedim gülümseyerek.

“Merakla bekleyeceğime emin olabilirsin ama seni ne mutlu ediyorsa zaten ben mutluyum güzel kızım. Yeter ki yüzündeki gülümseme hiç solmasın.”

“Artık kızın yeniden ayaklanmak için hazırlıklarda. Kızına şans dilemeni istiyorum. Sıcaklığına ve yanımda oluşuna çok ihtiyacım var baba. Bana sonuna kadar güvendiğini duymak istiyorum.” Gülümsediğini görünce yüzümü eline yasladım. “Elinden kalbime doğru bir sıcaklık, bir tatlılık yayılıyor sanki. Yoksa al al olmuş yanaklarından dolayı mı bu?”

“Güldürdün yine beni Desina,” dedi sırıtarak. “Utandığımı nereden çıkardın? Hem... Ben sana sonuna kadar güveniyorum kızım. Senin asla benim yüzümü yere eğdirecek bir şey yapmayacağına aksine dik başla işte bu benim kızım diye söyleneceğime eminim.”

“Yani... Sonuçta beni büyüten sensin Büyücü Ronza. Büyü alanında ve krallığın yönetiminde başarıları dilden dile yayılmış koca çınarsın. Sana ne kadar minnettarlığımı dile getirsem kifayetsiz kalır. Asıl ben gururla; işte bu benim babam diye seslenirim herkesin içinde. Seni sonsuza kadar seveceğimi asla unutma olur mu?”

Kaşları çatıldı. “Sen neden benimle vedalaşır gibi konuşur oldun kızım? Umarım bir sorun yoktur?”

“Hayır,” dedim gülümseyerek. “Sadece seni ne kadar sevdiğimi duymanı istedim, hepsi bu.”

“Umarım kızım. Ben seni daha çok seviyorum. Benim en değerli hazinem sensin. Şu hasta yatağımda sadece sen ve Ares aklımdan çıkmıyor bir türlü. Keşke onunla senin evliliğinizi gerçekleştirmek ellerimde olabilseydi.”

Ares... Babamın çoktan bize onayı var ama sen hayatta değilsin. Şu işe bak. Keşke yanımda olsaydın.

“Ama sana demiştim ya, o başka bir kadını-”

“Biliyorum,” dedi lafımı bölerek. “Baban daha bunamadı kızım. Sadece en büyük isteğim buydu ama olmadı işte. Sahi... Kimmiş âşık olduğu kadın? Sen dururken kime tutuldu bu saf oğlan? Seni hiç mi fark etmedi?” Şaşkınlıkla gözlerine odaklandım ama konuşamadım. “Kızım... Duyuyor musun beni? Kimmiş bu saf oğlanın sevdiği kadın, ben tanıyor muyum?”

“Sen neden bu konulara takıldın ki baba? Hem kimi seviyorsa seviyor,” dedim hayretle. “Ares ile beni düşüneceğin hiç aklıma gelmezdi. Beni neden onunla düşünüyorsun ki? Hem... Ben başka bir kadını seven adamı istemem hayatımda.”

“Sanırım artık söylemem gerekiyor kızım,” deyince merakla söyleyeceklerini bekliyordum. “Kral Hetar ile konuştuğumuz vakit onun da seni görünce aklına düşen ilk şey Ares olmuş. Aslında ben de Hetar gibi birinin oğluna seni düşünmedim değil. Yani anlayacağın büyüdüğünüzde ikinizi düşünmüştük. Ama bizim oğlan başka bir kadına bağlanınca tüm hayallerim suya düştü. Sahi... O kadın kim Desina?”

“Bilmiyorum baba,” dedim başımı aşağıya kaçırıp. “Kadını tanımıyorum.”

“Ama onu seviyorsun. Senin için çok üzülüyorum kızım.”

“Hayır üzülmene gerek yok. Ben şimdi yanından gidiyorum ama artık şu konuları düşünüp kendini üzmeni istemiyorum, tamam mı? Ben gayet iyiyim ve senin de iyi olmanı istiyorum.”

“Peki kızım.” Eline ve alnına buse kondurup yanından ayrıldığım gibi koridora geçtim. Ağlamamak için kendimi zor tutunca kaçmak zorunda kalmıştım yanından. Ares ile bizi düşündüklerini söylediği her an kalbimde geçmek bilmeyen sancılar gün yüzüne çıkıyordu. Tekrar tekrar kalbim onun öldüğünü duyduğum ilk güne gidince ben gerçekten ölüden farksız ve ruhsuz biri olduğumu düşünüyordum. Bazen onun sadece kokusunu duyabilmek için her şeyimi verebileceğimi anlıyordum. Ares ile yalanla başlayan karşılaşmamıza zamanın eşsiz dokunuşları eklenince kalplerimizi birbirimize kaptırdığımızı anlamıştık. Hiç düşünmeden gerçekleşen bu aşkın ardında, aslında bizi birbirimiz için düşünen iki insanın da var olduğunu anlayınca daha çok yıkılıyordum.

Duvarların üzerime doğru geldiğini hissettiğim koridorda zorlukla adımlarımı ilerletip başımı tuttum. Koridorda dolanmaya devam eden insanları çift görmeye devam edince nefesim kesildi ve yere yığılmamak için muhafızlara seslendim. Telaşla yanıma geldikleri gibi kollarımdan tutup şifa odasına yetiştirmeye çalışıyorlardı. Koridorun ilerisindeki boş odaya varınca hasta yatağına uzanmamı sağladılar. Şifacıyı sarayda bulmak için yanımdan ayrıldıklarında gözlerim tavanda dolanıyordu. Islak gözlerim kalbimin ritimlerini daha çok şiddetlendirirken odaya gelen şifacı telaşla benimle ilgileniyordu. “Neler oldu?”

“Az daha koridorda bayılacaktı,” dedi muhafızlardan biri. “Onu son anda tuttuk ve size getirdik.”

“Aç mı kaldı acaba?” Şifacı sağlık çantasından çıkardığı uzun çubuğu ağzıma verip ısınmasını bekliyordu. Bir yandan bileklerime dokunup nabzıma bakıyordu ve neden bu hale geldiğimi anlamayınca gözlerime odaklandı. “Prenses Desina, bir şeye mi üzüldünüz?” Ağzımdan çubuğu alıp üzerindeki rakama baktı ama oda normal görünüyordu. “İyi görünüyorsunuz.”

Bedenimi doğrultup hasta yatağında oturdum. “Ben yeni felç geçirmiştim. Belki ondandır. Şimdi daha iyiyim, merak etmeyin.”

“Öyle mi?” dedi şaşkınlıkla. “Bilmiyordum ama atlatmanıza çok sevindim. Aslında felç zor bir hastalıktır.”

“Çok değer verdiğim biri sayesinde iyi oldum diyelim.” Ayağa kalkıp odadan ayrılacakken, “İlginiz için minnettarım,” dedim ve yanından ayrıldım. Muhafızlar odama kadar beni takip etmek istediler çünkü ani rahatsızlığıma karşı bir önlem almak zorundalardı sonuçta Tansar’ın eşi olarak sarayda önem veriliyordum. Odama geçip muhafızları ardımda bıraktım ve kapıyı örtüp yatağıma oturdum. Gözlerim asılı olan elbisede gidip gelirken maalesef artık onu giymemin vakti gelmişti. Avuçlarımda sıktığım çarşafı bırakıp yavaşça ayağa kalktım ve elbiseye doğru yürüdüm. Aslında daha gösterişli ve kabarık bir şeyler ayarlamayı istemişlerdi ama ben reddetmiştim. İstemediğim bir adam için giyeceğim elbiseye özenmek mide bulandırıcıydı. Zaten gözlerime yansıyan elbise benim ölüme hazırlandığım kıyafetimdi.

Askılığından indirmeden önce üzerimdeki kıyafetten kurtulmak için yandan fermuarımı açtım ve kollarımı çıkarıp yatağa bıraktım. Saten elbiseyi alıp başımdan geçirdim ve askılıklarını kollarıma alınca omuzlarımdan bacaklarıma kadar saldım. Sadece fermuara ulaşamıyordum, İlnaya’nın gelmesini beklemem gerekiyordu. O sıra boy aynasına geçip yabancı Desina ile yüzleşmek istedim. “Bitseydi şu lanet gece,” dedim bıkkınlıkla. Aynada olan yansımam bana olacakları göstermeye çalışırken asıl olacaklar zihnimde yankılanıyordu ansızın. Aslında benim hayallerim vardı. Birçoğunu gerçekleştirmemi babam sağlarken hayatım Ares’in ölümüyle değişti ve şimdi istemediğim adamla evlenmek üzereydim. “Sakin olmalıyım... Kötü şeylerin aklımı karıştırmasına izin vermemeliyim.” Aniden kapının aralanmasıyla aynada gözlerime çarpan Tansar, gülümseyip yanıma doğru yaklaşıyordu. “Neden kapıyı tıklatmıyorsun? Korkuttun beni.”

Baştan aşağıya dolanan gözlerini üzerimden çekmedi. “Seni görmek istemiştim sadece. Hazırlanıyor musun diye, kontrol etmek istemiştim.”

“Gördüysen artık gidebilirsin odamdan.”

Yanıma yaklaşıp fermuarımı sertçe kapattı ve çenesini omuzuma yaslayıp aynadaki yansımama bakıyordu. “Çok hırçınsın. Artık evleniyoruz ama sen değişmiyorsun Desina. Tören salonunda da bu tavırlarını sergilersen olacaklardan ben sorumlu değilim.”

“Gördüğün gibi gerginim,” dedim ona dönüp. “Sanki normal bir günmüş gibi davranmayı bırakamıyorum. Sen fazla rahatsın, bunu görebiliyorum.”

“Ben çok rahatım çünkü benim için sıradan bir gün. Sadece...” dedi omuzumdaki saçlarımı geriye alarak. “Sana kavuşmak için bir an önce törenin bitmesini istiyorum.”

Gülümsedim. “Tabii... Bende öyle ama artık saçlarımın yapılması gerekiyor. Yoksa hazırlanamadan insanların karşısına çıkmak zorunda kalacağım. Bunun olmasını istemeyiz değil mi?”

“Ben de hazırlanmaya gidiyorum. Artık bir soylunun eşi olacaksın ve bana yakışır şekilde davranmayı sakın unutma. Beni rezil edersen, ben de seni rezil ederim sevgilim,” dedi ve gözü parmağımdaki sargı bezine kaydı. “Parmağına ne oldu?”

“Şey...” dedim zorlukla. “Takı kutusunun kapağına sıkıştırdım. Kapağı aniden kapanınca oldu.”

Kaşları çatıldı. “Dikkatli olmalısın. Sakar olduğunu bilmiyordum.” Sargıda olan parmağımı avuçlayıp gözlerime odaklandı. “Umarım bir haltlar karıştırmıyorsundur?” Bir yandan parmağımı sıkıyordu. Acıyla dişlerimi sıkıyordum ama o yaptığından zevk alıp gülümsemeye devam ediyordu.

“Canımı acıtıyorsun.”

Parmağımı sertçe geri bırakınca dudağının tek tarafı kıvrıldı. “Görüşmek üzere.” Kapıya doğru ilerledi ve son kez bakıp beni odada yalnız bıraktı. Sızlayan parmağımı tutup derin bir nefes verdim sakin kalmak için ama bu lanet adam, her eline fırsat geçince bana rencide edici uyarılarda ve davranışlarda bulunmaktan asla vazgeçmiyordu. Nasıl karanlık çıkmazdaydım ben böyle? Sanki her şey üzerime geliyordu ve hayatımın son bulması için çabalıyordu. Elim alnıma gidince tekrar dönen başım yüzünden makyaj masasının sandalyesine oturmak zorunda kaldım. Üzüntüden geldiği açıktı bu baş dönmeleri ama benim içim rahat etmiyordu. Sanki veliahttı öldürdükten sonra yaşayacağım lanet şimdiden yakama sarılmıştı ve beni ablukaya almıştı. “Bence başıma gelecek olan lanet şimdiden kendini hissettirmeye başladı,” dedim aynaya bakarak. “Ama sonucu ne olursa olsun o lanet adam mezara girecek ve benim kim olduğumu öğrenecek. Sonucunda lanete uğrasam da bize yaşattıklarının karşılığını almak için sabırsızlanıyorum.”

Yemin ettim sana Ares... Bu yüzden senin için olan son vazifemi gerçekleştirmeden göçmek istemiyorum bu hayattan...

.

.

.

.

Bölüm sonu

2 yorum