
2. BÖLÜM
KANLI HANÇER
•
∞ Sözler dahi kifayetsiz kalırdı gözlerine her baktığımda. Ama şimdi sen yoktun, gözlerin yoktu dilimi mühürleyen. Beni yalnızca harekete geçiren intikam vardı artık, herkes bundan çekinmeliydi.
•
₹ Desina
Aynada gördüğüm yansımam bana yabancıydı. Özellikle üzerime giydirdikleri beyaz, dantelli saten elbise içerisinde neler olduğunu pek kavrayamıyordum çünkü kendi ellerimle hayatımı mahvetmek üzereydim herkesin zihninde. Aklıma bir çift yeşil gözler düştüğünde istemsizce gülümsüyordum ama benim izdivaç töreni için mutlu olduğumu sanıyorlardı. Halbuki ben ölüme yürüyordum, kalbim başkasına aitken istemediğim bir adamla hayatımı birleştirmek üzereydim.
Ayna önünde olan tarağı alıp saçlarımı sertçe taramaya başladım. “Güzel yapamadınız, beğenmedim!” diye sitem edince panik oldular. Hemen saçlarıma yerleştirdikleri çiçekli tokaları almaya çalışıyorlardı. Ben buna izin vermeden tarağıma takılıp yere düşmelerine göz yumuyordum. “Ne gerek var bunlara? Şu an prova yapıyoruz zaten. Yeter, sıkıldım...” Ayna önünden hızlıca ayağa kalkıp elbisemi çıkarmak üzere cariyeden fermuarımı açmasını istedim sonra odadan çıkmalarını ima ettim. Ani davranışlarım hoşlarına gitmediği gibi bana hayretle bakıp yanımdan ayrıldılar. Bunlar Tansar’ın özel günümüz için ayarladığı Sasıba kentinden gelen cariyelerdi. Sözde işinde fazla tecrübelilerdi ama benim için bunların pek bir önemi yoktu. Törende giyeceğim elbisenin askılıklarını indirip üzerimden çıkardığım gibi yatağa öylece bırakıverdim. Gündelik gri renkteki elbisemi giydim ve fermuarını zorlukla çekip yakalarımda bulunan kırık beyaz rengindeki dantelleri düzeltip saçlarımı tepede gelişi güzel topladım.
Nasıl göründüğüm umurumda bile değildi.
Odamdan dışarıya çıkıp babamı görmek için adımlarımı sarayın üçüncü katına hızlandırdım. Merdivenleri çıktığım gibi kata ulaşıp babamın odasına doğru ilerleyince yeniden nöbette bekleyen bir muhafızla karşılaştım. “Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” dedi bıkmış tavırlarla.
“Sence ne yapmaya çalışıyor gibi görünüyorum? Aptalca sorularını kendine sakla ve çekil önümden.”
“Giremezsiniz Bayan Desina. Kral Tansar’ın emirlerini çiğnetemem,” dedi miğferinin altında kalan yüzüyle. Miğfer tamamen yüzünü örtüyordu sadece siyah gözleri ve pembe dudakları görünüyordu. “Lütfen zorluk çıkarmayın.”
“Buraya geleli bir hafta oldu,” dedim sesim titrerken. “Bir haftadır babamla aynı saraydayız ama onu görmeme izin vermiyorsunuz. Hepiniz bu sarayda Kral Hetar’ın askerleriydiniz ve şimdi aptal, beceriksiz bir adamın emirlerini dinliyorsunuz. Onun emri altına girmek sizin gibi askerlere layıkmış demek ki.”
“Yakında töreninizin olacağını sanıyordum, müstakbel eşiniz hakkında böyle konuşmamalısınız. Ayrıca hâlâ Kral Hetar için canımızı verirdik ama onu maalesef kaybettik. Krallıkta sadece tek bir veliahttın oluşundan dolayı kan bağının bizler için önemini anlamış olmanız gerekirdi. Maalesef babanız Ronza’nın Kral Tansar’dan üstün olması imkânsız. Ani tepkilerinizin nedenini anlayabiliyorum.” Babamın yerine Kral Tansar tahtta oturduğu için bu halde olduğumu düşünüyorlardı. Halbuki babam hastaydı.
“Adın ne?” diye sordum aniden. Şaşkınlıkla bakınca kaşlarımı çattım. “Sadece adını sordum... Merak etme bu sözlerinden sonra adını unutmak istemiyorum, belki bir gün ihtiyacım olur diye.”
Alaycı şekilde sırıttı. “Adım Ganyo. Bu ismi unutmazsınız çünkü babanız beni yakinen tanırdı. Babanıza zevkle hastalık kapması için Mersah tarafından verilen zehri içirmiştim de.”
“Öyle mi?” diye sorup gülümsedim.
“Öyle.”
Adımlarımı yanına iyice yaklaştırınca karanlık gözlerine öfkeyle bakıyordum. Elimde daire çizen ışıltı ile birlikte büyülü kelimelerimi yüzüne doğru mırıldandım. Ayaklarında hissettiği sarmaşıklarla panikleyen adam ne yapacağını şaşırdı ve yere yığıldı. Sarmaşıklar tüm vücudunu sarıp yüzüne kadar ulaşmaya devam ediyordu bir yandan. “Umarım bir an önce ölürsün. Yoksa bir dahaki karşılaşmamızda bu kadar merhametli olmayabilirim, zavallı Ganyo.” Hareketsiz şekilde yerde yatmasını fırsata çevirip babamın odasına geçtim. Yatağında hastalıklar içinde yattığını görünce gözyaşlarımı tutamadım. Odanın havasızlığından dolayı önce penceresini araladım sonra başucuna oturup elini avuçlarımın arasına aldım. “Baba, lütfen uyan ve bana iyi olduğunu söyle. Lütfen... Kızım demene, saçlarımı okşamana o kadar ihtiyacım var ki... Sana çok ihtiyacım var. Ares’den sonra seni de kaybetmek istemiyorum. Lütfen beni bu yırtıcı kuşların içinde yalnız bırakma.” Gözlerini kıpırdatır gibi olunca uyandığını hissettim. “Beni duyduğunu biliyorum. Minik kızın geldi, senin için geldi baba. Yine seni bilerek yanıma çağırdığımdan değil, bu defa gerçekten sana çok ihtiyacım var. Sesine, duruşuna, kalbine... Varlığına ihtiyacım var. Seni gerçekten çok özledim. Eski günlerimizi, baba kız olan sohbetlerimizi...”
“Desina-” dedi zorlukla. “Kızım...”
“Buradayım, yanındayım.”
“Ares,” diye merakla gözlerime baktı. Onun adını duymam kalbimin deli gibi çarpmasını sağladı. “Ona ne oldu?” Durgunlaştım, sessizliği bir sığınak gibi görünce sustum. “Desina... Lütfen ona bir şey olmadığını söyle. Hetar... Ona söz vermiştim.”
“Ares çok iyi baba,” diye yalan söylemek zorunda hissettim kendimi. “Sen onu merak etme sakın. O çok iyi.”
“Peki sen? Tansar sana bir şey yapmadı değil mi?”
Zor yutkundum. “Hayır yapmadı. Ben de iyiyim, merak etme.”
Ona en ihtiyacım olduğu zamanlarda, halbuki en çok onun bana ihtiyacının olduğunu öğrenmiştim. Hasta yatağında kendi canıyla cebelleşirken ona çaresizliğimi anlatmamın doğru olmadığını hissedince gözyaşlarımı içime akıttım ama içimdeki ses her şeyi ortaya dök ve ortalığı aleve ver diye bağırıyordu sürekli. Bunu yapamıyordum, babamı düşündüğümden yapamıyordum. Yüzünü görmeme dahi izin vermedikleri adamı öldürmek onlar için zor değildi çünkü.
“Kızım?” diye seslendi tekrar. “Neden sustun? Sesini duymayalı uzun zaman olmuş. Seni çok özledim minik kızım.”
“Ben seni daha çok özledim.” Elini uzunca öpüp gözlerine baktım yeniden. “İyi olacaksın ve yeniden ayaklanıp herkese kim olduğunu göstereceğin güne yemin ederim ki, sana bunu layık görenler bedelini ağır ödeyecekler.”
Ve tabii ki Ares’e... Sevdiğim adama...
“Ben artık sona yaklaşıyorum kızım. Seni üzmek istemezdim ama ölümüm yakınlaştı. Bu acı gerçekle yüzleşmeden önce kendini hazırlamanı istiyorum. Kalbim dayanamıyor artık, ben...”
“Hayır,” dedim susmasını ister gibi. “Hastalığın çok ağır, bu yüzden böyle hissediyorsun. Sen iyi olacaksın, yeniden ayaklanıp kızının yanında olacaksın.”
“Umarım kızım, umarım dediğin gibi olur. Biz Ares’e çok büyük hatalar yaptık. İsteyerek yapmasak da onu karanlığın avuçlarına teslim ettik. Umarım bizi affeder ve beni babası olarak kabul eder. En yakın dostumun oğlu tam karşımdaydı ama ona gerçek anlamıyla sarılamadım, öpemedim. Keşke ölmeden önce bunu yapabilseydim ve seni ona emanet edebilseydim kızım.”
Zor tutuyorum kendimi... Lütfen daha fazla Ares deme baba, deme. Onu kaybettiğimi hatırlatma. Çünkü artık o yaşamıyor...
Başımı aşağıya eğip buğulu gözlerimi sakladım. “Bunları düşünme artık. Zaten bir gün yan yana geleceksiniz ve onunla gerçek anlamda baba oğul olacaksınız. Ben buna inanıyorum ve asla umudumu yitirmedim, ama görüyorum ki benim güçlü babam umutsuzluğa kapılıp kızına kötü örnek olmaya başlamış.” Gözlerine bakınca gülümser gibi olduğunu fark ettim. “Yoksa yeniden buluşacağımız diyarda anneme seni şikâyet ederim. Yemin ederim yaparım bunu. Hem hayaller güzeldir diyen sen değil miydin? Aslında beklememe gerek yok. Senin bu umutsuz davranışlarını hemen şikâyet etmeliyim.”
“Tamam tamam,” dedi zorlukla. “Sakın şikâyet etme yoksa onu üzmüş olurum kızım. Annene ne kadar âşık olduğumu unutmuş olamazsın değil mi? Onun üzülmesini istemiyorum. Ondan geriye kalan tek anlamlı hediyem sensin. Ama işte... Kendimi asla affedemiyorum. Ares’e zorunlu şekilde gerçekleştirdiğimiz oyunlardan dolayı yaşamak ağır geliyor, artık bu anlamda ben bir an önce hastalığıma yenik düşmek istiyorum.” Gözyaşlarına engel olamadığı için ıslak gözlerine dalıp gitmiştim bir süre. Konuyu kapatmak adına gülümseyip ayağa kalktım ve alnına buse kondurdum. “Ben çok vicdan azabı yaşıyorum kızım. Çok.”
“Seni çok iyi anlıyorum ve seni çok seviyorum, bu sonsuza kadar böyle kalacak. Sakın kendini suçlu hissetme. Sen hiçbirini isteyerek yapmadın. Dostuna karşı da sözünü tamamen yerine getirdin, bunu sakın unutma. Ares her şeyi biliyordu baba. Bizim mecbur kaldığımızı biliyordu, bu konuda için rahat olsun.”
“Her şeyi öğrenmesine sevindim,” dedi ama gözyaşlarına sahip çıkamıyordu. Olanlar karşısında pişmanlığı göz pınarlarına yer edinmişti, hepsinden arınmak istiyordu sanki. İstemsizce süzülen yaşlarını silerken gülümsemeye çalıştı. “Aslında sizi düşünüyordum hep, bunu biliyor muydun kızım?”
“Nasıl yani?”
“Yani Ares ile seni düşünüyordum. Belki ikiniz evlilik düşünürsünüz diye. Ares, senin gibi güzel bir büyücüyü kaçırıyor, benden söylemesi,” dedi gülümseyerek. Utancımdan bir şey diyemedim. “Aynı annene benziyorsun. Gözlerin onun gibi anlamlı bakıyor ve bence gizlediğin şeyler var. Sahi... Ares senin hakkında ne düşünüyor? Yani olanlardan sonra pek bize iyi gözle bakacağını sanmıyorum ama soruyorum işte. Bu ihtiyar adamın konuşmalarına fazla aldırma.”
Zorlukla gülümserken derin nefes alıp verdim. “O biraz şımarıktı baba. Sanırım aklında başka bir kadın vardı. Maalesef beni istemedi, yani reddedildim.” Ağzımdan kaçırdığım için gözlerim irice açıldı. Her şeyi berbat ediyordum. “Ne söylüyorum ben böyle... Yani... Şey...”
“Onu seviyorsun,” dedi üzülerek. “Sevginin karşılıksız olmasına çok üzüldüm kızım. Umarım bunun üstesinden gelebilirsin.”
Kahretsin... Ares’i sevdiğimi açık ettim resmen! Üstelik reddedildim dedim!
“Hayır, üzülmüyorum baba. Sence buna üzülür müyüm hiç? Senin de dediğin gibi beni ellerinden kaçıran o, ben değilim. Hem gerçekten bana uygun biri değildi, fazla şımarık davranışları vardı.” Gözlerinden kaçmak adına telaşla başka yöne çevirdim yüzümü. “Şifacılar seninle ilgileniyor mu? Burada şifaya dair bir unsur gözlerime çarpmadı da.”
“Benimle ilgilenmiyorlar kızım. Sadece özel ihtiyaçlarımı hizmetliler yardımıyla gideriyorum ve ne pişiriliyorsa doymak için yiyorum. Tatları iyi değil. Bunlar dışında iyileşmem için pek bir uğraşları da yok. Sonuçta bu yatağa neden beni yatırdıkları ortada.”
Ah baba... Beni seninle tehdit ediyor, bu yüzden senin yatağa düşmeni sağladılar.
Yatağının yanındaki komodinin üzerinde gözüme çarpan kitabı elime alıp sayfalarını incelemek üzere araladım. Çok eski bir kitaptı, sayfaları sararmış ve tozlanmıştı. Üzerinde büyücülere ait özel karışımlar ve henüz denenmemiş, annemin mürekkebinden damlamış birçok güçler bulunuyordu. Bunların geçerliliği belli değildi ama kendince yeni güç buluşunda araştırmalar ve denemeler yapmayı severmiş. Her daim olanlarla yetinmeyip paslanmamak adına yeni alanlarda gelişmeyi önemsermiş. Onunla tanışabilmeyi çok isterdim. Yaşantısından, babamla olan anılarından ve büyücülerle ilgili yeni şeylerden bilgi edinmeyi çok isterdim. Bunlar olmasa bile onun yüzünü görmek bana yeterdi zaten. Annemden geriye babamdan başka hiçbir şey yoktu ellerimde. Sadece tılsımlı yüzüğü vardı fakat onu da ellerimden almayı ihmal etmemişlerdi ve şimdi babamı ellerimden almayı umut ediyorlardı.
“Kitabı hatırladın mı kızım?” diye sorunca dalgın düşüncelerden ayrılıp babamın yanına adımlarımı hızlandırdım. “Annen Veusna Asdeon kendi elleriyle yazmıştı onları. Mürekkebi kağıtlara dokundurmayı çok severdi.”
“Keşke onu görebilseydim.”
“Emin ol, bunu annen de çok isterdi. Ama bazı şeyler elimizde değil, yaşlanıyoruz kızım. Bir gün biz de onun peşinden gideceğiz. En azından iyi bir insan olarak can verebilmeyi diliyorum.”
Babam hastalığının sonucundan dolayı beni yaşayacağım gerçeklere hazırlamak istiyordu sanki. Sözleri, gözlerimdeki hareleri söndürünce elimdeki kitaba uzun uzun dalgınlaştım. Siyah mürekkeple yazılmış kelimeler birbirine geçince okumakta zorluk yaşadım. Buğulu gözlerle kitabı tekrar komodine bırakınca, “Desina!” diye çağrıldım. Merakla ardıma döndüğümde odaya girmemden dolayı öfkelenen Tansar ile göz göze geldim. “Neden babanı rahatsız ediyorsun? Dinlenmesi lazım.” Babamı önemsiyormuş gibi yanıma yaklaşıp sahte gülücüklerle bakıyordu bize. “Efendim, nasıl oldunuz? İyi misiniz?”
“Kızımı görünce biraz olsun canlandım. Ayrıca Desina beni rahatsız etmiyor, daha sık yanıma gelmesine izin vermelisiniz.” Babam Tansar’ın yapmacık davranışlarının farkındaydı ve benim odaya girmeme izin vermediğini de çoktan anlamıştı. Sonuçta onunla uzun zamandır görüşemiyorduk.
Sırıttı. “Tabii ki efendim. Siz isteyin yeter ki. Ama şimdi gitmemiz gerekiyor, değil mi Desina?” Babam, “Nereye?” diye sorunca Tansar konuşmama izin vermemek için soruyu yanıtlamak istedi. “Sarayda cariyeler ile ilgili bir problem oluştu. Desina’ya hangilerinin işine son vermemin gerektiğini sormam gerekiyor. Sonuçta kızınız bu sarayda onlarla daha yakındı.”
“Evet, öyle,” diye onayladım onu. Babama bakıp onun bir şey anlamaması için gülümsüyordum. “Tansar ile artık sarayın bir düzene ihtiyacı olduğuna karar vermiştik baba. Daha sonra hastalığına çareler bulmamız için tüm kentlerdeki en iyi şifacıları buraya toplayacağız, değil mi?” Onay almak için Tansar’a baktım.
“Hem de hemen.” Donuk yüzündeki öfkenin sessizliğini daha sonra yaşayacağımı hissedebiliyordum.
“Tamam kızım ama kendini özletme sakın. Seni görünce daha iyi hissediyorum kendimi.”
Gülümseyip elini öptüm. “Bende öyle, seni görünce bileklerimde söndürülmeye çalışılan güçlerime yeniden kavuştum sanki. Bana güç veriyorsun.” Yan gözle Tansar’a bakıp babamla son kez vedalaştıktan sonra odanın dışına çıktık. Kapının önünde sarmaşıklarla kaplanmış adam son canını vermişti. Aslında sarayda yaratacağım kaosu görmesini isterdim ama ölümünü kendi elleriyle erkene çeken o olmuştu.
Yazık... Babama vermiş olduğu zehrin bedelini geç de olsa ödemiş oldu.
Kolumu sertçe kavradı. “Sen ne yaptığını sanıyorsun! Muhafızı öldürdüğünü diğer askerlerimden biri görseydi eğer, izdivaç düşündüğüm kadından dolayı bana olan güvenleri zayıf düşecekti.”
“O zaman sende eşin olacak kadına yetki vermelisin, vermelisin ki bu şekilde beni hiçe saymasınlar. Ben de senin adını kirletmeden babamı ziyaret edebileyim sevgilim. Biz yakında hayatlarımızı birleştiriyoruz ama sen bunun farkında değilsin sanırım? Cariyeler bile beni umursamıyorlar.”
“Sen bana sevgilim mi dedin?” Şaşkınlıkla gülümseyip ellerimi tuttu. “Tamam, ordu dışında saraydaki tüm yetkiler benden sonra sana ait. Bunu bildireceğime emin olabilirsin.”
Gülümseyip dudaklarımı yanağına dokundurdum. Göz göze gelince, “Minnettarım kralım,” dedim. “Seninle her konuda anlaşacağımızı biliyordum. Artık sevgili eşim için bu sarayın daha güçlü olabilmesi adına elimden geleni yapacağıma emin olabilirsin.” Öpücüğün etkisinde kaldığından söyleyecek tek kelimesi olmayınca yanından uzaklaştığım gibi koridorda yürüyordum. Elimin üstüyle dudaklarımı sildim, yüzümün buruşmasına engel olamıyordum. Görmeye dahi tahammül edemediğim ucubeyi öpmek zorunda kalınca kendimden tiksinmiştim ama yaratacağım kaosta bana güven duymasına ihtiyacım vardı.
Sonuçta ben buraya intikam için gelmiştim. Ya bu hayatımızı birleştirerek gerçekleşecekti ya da onsuz olacaktı.
Sarayın taştan koridorlarında yanan meşalelerin yüzüme yansıttığı sıcaklık, tutuklulara ait olan kata uğramamı fısıldadı. Merdivenleri iner inmez koridorda sakin adımlarla yürüyordum. Birçok parmaklıklar ardında olan ayrı bölmelere ayrılmış zindanları aştığımda, Ares’in önceden kapatılmış olduğu zindana uğradım. Dilim lâl olmuştu onu buraya kapattığımızı hatırlayınca. Parmaklıkları avuçlayıp yere çömeldim ama gözlerim hâlâ onunla göz göze geldiğimiz noktada sabitlenmişti. O gün onu sıradan biri olarak görüyordum, kalbimde sadece köle olarak yaşıyordu sessizce. Ama sonra kalbime bir ağırlık çöktü ve sessizliğini bozdu. Kalbimdeki tüm kanalları açıp beni kendine hapsetti. Artık oradan çıkaramazdım onu, bunu yapamazdım. Belki onu kaybetmiş olabilirdim, sesini dahi duyamayacaktım ama o daima kalbimde yaşayan, eşsiz duyguları bana veren ilk ve son aşkım olarak kalacaktı. Evet, son diyordum çünkü Ares’den sonra başkasını sevebileceğime asla inanmıyordum. Kendimi ona ait, ölene kadar da ondan ayrılmaz bir parçaymışım gibi hissedecektim.
“Ne zaman gözyaşlarımın ardına sığınmaya çalışsam... Sen aklıma düşüyorsun, o zaman gözyaşlarımın ardı sığınak değil, açığa çıkmış sert dalgalara dönüşüyor Ares... Ben o dalgalarda boğuluyorum, çırpınmak dahi istemiyorum çünkü artık senden sonra hiçbir şeyin anlamı kalmadı benim için. Yokluğun zormuş, ıssızmış. Sen gittiğinden bu yana kalbim üşüyor, onu ısıtan senmişsin meğer.” Gözyaşlarımı silmeye yeltenirken, burnumu çektim. Parmaklıklardan destek alıp ayağa kalktım. “Seni sonsuza kadar seveceğimi unutma. Her şeyi halledince hemen ardından gelmek istiyorum. Zaten beni ve babamı yaşatmazlar.”
Gözlerim koridorda beliren muhafıza kayınca gözyaşlarımı silip kendime gelmeye çalıştım. Beni takip etmesi için Tansar’ın yolladığı belliydi. Daha sonra baştaki zindana ilerleyip parmaklıklar ardında kalan İlnaya ile göz göze geldik. Mutluluktan adımlarını bana doğru hızlandırdı. “Desina, buradasın. İnanamıyorum ben senin öldüğünü sanmıştım.”
“Merak etme iyiyim. Seni buradan almaya geldim.”
“Ne? Ama nasıl?” diye sordu şaşkınlıkla.
Gözlerimi yanıma yaklaşan muhafıza çevirdim. “Cariyemi çıkarmanızı istiyorum.”
“Pekâlâ efendim.” Tansar’ın bana yetki verdiğini anlayınca gülümsememe engel olamadım. Aynı şekilde İlnaya sevinçle çıkıp ellerimi öpmek isterken durmasını işaret ettim. “Hayır, buna gerek yok İlnaya. Ayrıca seni yeniden gördüğüme çok sevindim.”
“Ben de kızım. Sana minnettarım.”
“Benimle gelmeni istiyorum,” dedim ve muhafızı ardımda bırakıp odama doğru adımlarımızı hızlandırdık. İlnaya benim ve babamın özel cariyesiydi. Bizi çok iyi tanırdı ve daima sadakatine hayran bırakırdı. Beni kızı gibi gördüğünden ben de onu sürmelim diye çağırırdım hep. İlnaya sürmeli kahverengi gözlere, ince kaşlara ve arkadan zarifçe toplu siyah, kıvırcık saçlara sahipti. Çilleri esmer tenine eşsiz bir görüntü verirken al yanakları yüzüne çekingen bir görüntü katıyordu. Boyu benden biraz kısaydı ve yaşına rağmen genç görünüyordu. Onu gören kırk yaşlarında olduğuna asla inanmazdı.
Odamın kapısından içeriye girer girmez bizi karşılayan cariyelerin özel günümüz için hazırlıklara devam ettiklerini fark edince sakin kalmaya çalışıyordum ama bu zor olacaktı. Gözlerim askılıkta olan saten elbisemin son dokunuşlarını yapmak üzere elindeki iğne iplikle çabalayan kadına kaydı. Yanına yaklaşınca, “Bir sorun mu oldu efendim?” diye sordu. “Eğer elbisenin arka etek kısımlarına eklediğim tüller hoşunuza gitmediyse sökebilirim.”
“Hayır, sadece şu an odayı boşaltmanızı istiyorum. Ayrıca emeklerinizi görüyorum, minnettarım.”
“Ama bunu tamamlamamız gerekiyordu... Yarın her şeyin-”
“Anlıyorum sizi,” diye lafını kestim. “Ama şu an Bayan İlnaya tüm üzerinize düşen görevleri üstlenmiş bulunmakta.” Hayretle gözlerimize bakıyorlardı. “Artık burada işiniz bitti, tekrar emekleriniz için minnettarım.” Başını hafifçe eğdi ve elindekileri masaya bırakıp İlnaya için öfke dolu bakışlarını belli etmeden de yapamadı. Üç cariye odadan ayrıldıklarında baş başa kalmıştık. Uzun zamandır görüşemediğimizden birbirimizi kucaklayıp gözyaşlarımızı tutamadık. “Umarım sana zarar vermemişlerdir.”
“Ben iyiyim güzel kızım,” dedi yüzüme bakarak. “Asıl sen nerelerdeydin? Seni göremeyince artık hayatından şüphe eder olmuştuk. Oğlum Samiv de seni ne kadar çok sever bilirsin.”
Gülümsedim. “Biliyorum, bilmez miyim...” Aniden yüzümdeki gülümseme son bulunca endişeyle bakıyordu. “Maalesef işler iyice karıştı. Ares hayatını kaybedince...”
“Ne! Hayır onun öldüğünü söyleme bana. Bu krallığın tek kurtuluşu oydu Desina.”
“Çok üzgünüm ama doğru,” dedim buğulu gözlerle. “Ben artık intikam almak için yaşıyorum. Bu konuda yardımınıza ihtiyacım olacak.”
“Senin için yapmayacağımız şey yok, bunu biliyorsun güzel kızım. Ne istersen yapmaya hazırız.”
“Peki Samiv nerede? Onu göremedim.”
“Kral Tansar vazife vermişti. Onu gerçekleştirip geleceğini söylemişti,” dedi başını aşağıya eğerek. “Maalesef o lanet adam oğlumu benimle tehdit ediyor Desina. Bu yüzden vazifelerini yapıyor. Yoksa bilirsin, biz onun hiçbir emrini yerine getirmezdik.”
Omuzlarını kavrayıp bana bakmasını bekledim. Gözyaşları ile karşılaşınca kaşlarım çatıldı. “Biliyorum, sizi çok iyi tanıyorum ve sürmeli gözlerine asla ağlamak yakışmıyor. Senin ve Samiv’in babam için ne kadar değerli olduğunuzu zaten biliyorsunuz. Ayrıca en büyük tehlike artık benim yanımda.”
“Evlilik konusundan mı bahsediyorsun? Sahi... Sen onunla nasıl...”
“Eğer aklımdakini gerçekleştiremezsem onunla bu yola girmek zorunda kalacağım. İki planım var. Benim için şans dile ki ikincisini yapmama gerek kalmasın.”
“Umarım kızım,” dedi saçlarımı okşayarak. “Senin için her şeyin iyi olmasını diliyorum. Artık bana ne yapmam gerekiyorsa söyle ki, şu adamdan bir an önce kurtulalım.”
Gülümsedim. “İşte tanıdığım İlnaya...” Mutlulukla saten elbisemin yanına doğru yürüdüm. “Elbiseye gizli cep yapmanı istiyorum. Aslında bacağıma asacağım kın var ama bu Tansar tarafından fark edilebilir. Bu yüzden cep daha güvenli. Bunu yapabilir misin?”
“Hemen yaparım, sen iste yeter ki,” dedi ve iğne ipliği eline aldığı gibi işlemlere sorgusuzca başladı. Onunla gerçekleştireceğim iş birliği ile aklımdaki planın işlevini hızlandırmak adına Samiv’in bir an önce saraya gelmesini diliyordum. Asıl görev ondaydı. Babamla bana olan sadakatine güvendiğim için bu yüzden böyle bir riske girecektim. Artık işin sonuna yaklaştığımdan ölümü dahi göze alıp tüm kozlarımı oynayacaktım ve istediğim kanı akıtacaktım.
Ve bu kan sevdiğim adamı geri getiremese de içimdeki öfkeyi söndürmek içindi fakat bunun söneceğinden şüpheliydim. Sonuçta ben yaşama tutunmaya çalışan bir büyücüydüm.
Pencerenin yanına gidip güneşin batışına dalgınlaştığım da karmaşık duygulara kapıları araladım. Çıkmıyordu... O aklımdan çıkmıyordu. Onu kaybetmiş olmam benim çaresizliğimin bir göstergesiydi ama ben yine de onun için ayaklanmaya çalışıyordum. Eminim oda böyle olmasını isterdi. Hasta yatağımda felçli olarak onu gözlemlediğimde son kez sarılamadığım için kalbimde bir yara olarak kalmıştı. Beni sevdiğini belli edince nefesimin hançerle kesildiği noktadaydım. “Biz daha gözlerimize bakarken çekiniyorduk Ares. Ama şimdi... Senin yokluğunla nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum. Keşke bizi bırakmasaydın,” diye fısıldadım. Gözyaşlarım yakıcı şekilde yeniden yüzümde hareketlenirken İlnaya şaşkınlıkla yanıma geldi. Görmemesi için silmeye çalışıyordum ama geç kalmıştım.
“Zorunlu evliliğin için mi ağlıyorsun?” Cevap vermeden gözlerine bakmaya devam edince kaşlarını çattı. “Yoksa... Sen Ares’e...” Kendimi daha fazla tutamayıp sımsıkı sarıldım. Benim için acıyla çarpan kalbini hissedebiliyordum. Ağlamalarım sesli şekilde devam ediyordu bir yandan ve bu hallerimle iyice üzmüştüm onu. “Ne diyeceğimi bilmiyorum,” dedi sesi titrerken. “Seni ilk defa bu kadar yıkılmış görüyorum Desina. Ares’e bu kadar âşık olduğunu bilmiyordum.”
“Onu kaybettiğimi öğrendiğimde ben zaten her şeyimi kaybettiğimi öğrenmiştim. Ne yapacağımı bilmiyorum İlnaya... Ona bu kadar aşıkken kaybetmem canımı çok yakıyor. Güçlü durmaya çalışıyorum ama yıkıldığım zamanlar, aklımdan çıkmadığı anlar oluyor. Bazen yapmam gerekenler var diye ayaklarım yere sağlam basıyor fakat sadece görünürde böyleyim... Her şey görünürde böyleyken ben yapmacık davranışlarıma devam etmek zorundayım.”
“Canım kızım...” dedi yüzümü ellerinin arasına alıp. “Umarım bu zor zamanları en kısa sürede atlatırsın. Biliyorum, çok zor ve söylemesi kolay geliyor kulağa. Bu acıyı yaşayan sensin ama emin ol senin gözyaşlarını görünce ne kadar üzüldüğümü anlatacak kelime bulamıyordum. Ama son nefesimi verene dek senin yanında olacağımı unutma olur mu?”
Kafamı onaylar gibi salladım. Aniden odamın kapısı aralanınca korkuyla baktık. Gelen kişi Tansar’dı ve yüzündeki mutluluk bir anda öfkeye dönüştü beni görünce. İlnaya’nın odadan çıkmasını ima edince onunla baş başa kaldık. Hayretle yüzüme bakarken adımlarını yanıma doğru atıp kaşlarını çattı. “Neden ağlıyorsun sevgilim? Seni üzen şeyi bilmek istiyorum.”
“İlnaya uzun süredir zindanda kaldığı için biraz duygusallaştım. Sonuçta ona yeniden kavuş-” diyecekken yüzüme tokat attı. Yanağımın sızısını geçirecekmiş gibi elimi üzerine yerleştirip gözlerine baktım. “Sen ne yaptığını sanıyorsun?”
“Ne için ağladığını anlamadım mı sanıyorsun Desina! Ares denen o pislik için ağladığını anlamıyor muyum... Öldüğünü öğrendim!”
Tek kaşımı kaldırıp birkaç adım yaklaştım. “Bana vurdun... Yarın izdivacın yapılacak kadına vurdun!” Gözlerimi alaycı şekilde üzerinde gezdirip parmaklarımı avucumun arasında sıkıyordum. “Eğer bir daha bana dokunursan... Yemin ederim on binlerce askerinin ne düşüneceğini ve hangi lanete bulaşacağımı asla takmam ve seni zevkle öldürürüm!”
“Komiksin,” dedi gülümseyerek. “Astantra Kralı Tansar Eslorad’ın karşısında fazla cesurca cümleler kuruyorsun ama unutma ki güçlerim senin o güzel yüzünü dahi toza çevirir. Ölmüş eski sevgilinde artık sana yardım edemez. Bence sen bir an önce benimle uzlaşma yollarını aramalısın Desina. Sabah bana gayet hoş davranmıştın, aynı şekilde devam etmeni emrediyorum.”
Emrediyorum...
Tam arkasına dönmüş gidecekken, “Ares...” dedim. İsmini işitince öfkeyle bana baktı. “Ares benim eski sevgilim değildi. Ayrıca ben onun için ağlamıyordum. Bana hâlâ güvenmemen beni çok üzüyor. Sabahki davranışım sana samimi duygularımdı ama şu tokadından sonra yine beni hayal kırıklığına uğrattın.” Söylediklerime karşı pişmanlık yaşayan yüzüyle karşılaşınca sakin kalmaya çalışıyordum. “Artık sayende seninle olan izdivacım zorunlu olacak, bunu böyle bil.”
Yanıma yaklaşıp omuzlarımı ellerinin arasına aldı. “Ben çok özür dilerim. Öfkeden oldu, yani onu eski sevgilin olarak düşününce ve onun için ağladığını sanınca nevrim döndü. Yoksa sana dokunmaya dahi kıyamam biliyorsun Desina.”
Ya, bilmez miyim hiç...
“Lütfen, törene kadar yüzünü dahi görmek istemiyorum,” dedim net bir dille. “Biraz uzak dur da şu yaptıklarını unutmama yardımcı ol.”
“Hemen,” dedi tedirginlikle. “Yarın törene kadar yüzümü görmeyeceksin. Sen yeter ki yaptıklarım için beni affet. Ayrıca aramızdaki şu buzları eritelim artık.” Cevap vermeyip sessizce beklerken alnıma buse kondurdu. “Şimdi gidiyorum, yarın için güzelce dinlen ve İlnaya dışında istediğin biri varsa da söyle ki, hazırlıklarına yardımcı olsunlar.”
Gülümsedim. “Aslında var. İlnaya uzun zamandır oğluna sarılamamış, bu yüzden onları yan yana getirmek istiyorum. Tabii izin verirsen bu güzel ânı gerçekleştirebilirim. Biliyorsun onlar benim için çok değerliler. Törenden önce mutlu olmalarını ve törenimize katılmalarını çok istiyorum. Mutlu günümde beni yalnız bırakmasınlar.”
“Sen nasıl istersen,” dedi gülümseyerek. “Ben şimdi yanına gelmesini muhafıza söylerim.” Yanımdan ayrılacakken tekrar aklına takılanı sormak için baktı. “Unutmadan söylemek istiyorum. Baban maalesef törene katılmayacak Desina. Rahatsızlıklarından dolayı herkese hastalık bulaştırmasından korkuyorum. Üzgünüm, bu emrimi kimse değiştiremez.”
“Önemli değil, zaten babamın ayağa kalkacak hali yok. Senin dediğin gibi olsun.”
“Sevindim,” dedi ve beni odada yalnız bıraktı. Attığı tokadın öfkesi hâlâ geçmemişken yumruğumu camın mermerine vurdum. Normalde asla buna karşılık vermeden duramayan ben, planlarım için her şeyin sırasını beklemek adına sabır göstermek zorunda kalmıştım. Aslında onu çoktan öldürebilirdim fakat askerler babamı ve beni yaşatmazlardı. Gerçi artık yaşamak pek umurumda değildi ama Astantra Krallığı’nı onlara bırakmayacaktım. Ares’in ve Kral Hetar’ın emanetine sahip çıkmak üzerime düşen bir vazife olmuştu artık.
Umarım her şey dilediğim gibi gerçekleşir. Yoksa tüm planlarım suya düşecek.
...
Puslu havayı geride bırakmıştık. Gecenin karanlığında sessizleşen saray, ellerindeki meşaleler eşliğinde dolanan nöbetçileri penceremden izliyordum. Sarayın dört bir yanında nöbetçi kulelerinde bekleyen okçular yaklaşacak olan tehlikeler için ehemmiyetliydi. Saray sakinleri derin bir uykuya geçmişti ama benim gözlerimde yorgunluk belirtileri dahi yoktu. Aklımdaki düşünceler bana yeniden endişelere hapsolduğumu hissettirince yanıma gelmesini beklediğim iki kişiden hâlâ bir haber yoktu.
“Yoksa beni yalnız mı bıraktılar?” dedim buğulu gözlerle. “Eğer böyle bir şey varsa... Ben artık bu sarayda...” Devamını getiremediğim kelimelerimin ardından kapım tıklatıldı. Aceleyle açmak için adımlarımı hızlandırdım. Karşımda İlnaya ve Samiv’i görünce heyecandan içeriye davet etmeyi dahi unutmuştum. “Kusuruma bakmayın, hemen içeriye gelin.” Kapıyı sakince kapatıp şaşkın gözlerle karşılaştım. “Bir sorun mu oldu? Gecikince vazgeçtiniz sanmıştım.”
“Hayır,” dedi İlnaya. “Sadece Samiv’in işleri uzun sürdü ve kimse anlamasın diye geç saatte yanına gelmek istedik. Seni yarı yolda bırakır mıyız hiç?” Beni kollarının arasına alınca mutluluktan gülümsedim.
“Nasılsın Desina?” diyen Samiv dayanamayıp buğulu gözlerle sarıldı. “Seni gördüğüme çok sevindim. Sayende tekrar annemle kavuştuk.”
“Bunu sağladığım için daha iyiyim.” Gözlerine bakıp omuzuna dokundum. Parlak kahverengi gözlere ve kumral, dalgalı saçlara sahipti. Annesine değil de daha çok kaybettiği babasına benziyordu. “Ayrıca biz seninle kardeş gibi büyüdük, senin benim için yerin çok ayrı.”
“Benim için de öyle. Umarım hayatın yoluna girer, senin iyi olmanı istiyorum.”
“Umarım.”
İlnaya gözyaşlarını silerken daha fazla dayanamadı. “Yeter, şu duygusallıktan sıkıldım. Artık bir an önce harekete geçelim yoksa lanet olası Tansar ile karşılaşırsak zindanı boylarız.”
“Haklısın.” Zor yutkundum çünkü konuyu nasıl açacağımı bilmiyordum. Gözlerimi aniden Samiv’e çevirip derin nefes verdim. “Bana hançer ayarlayabilir misin? Biliyorum... Başını belaya sokmak istemezdim ama-”
“Asla,” dedi lafımı bölerek. “Sakın böyle düşünme, ben hemen geliyorum.” Daha bir şey diyemeden yanımızdan ayrılınca yalnız olmadığımı bana tekrar hissettirmişlerdi.
“Elbiseye bu yüzden gizli cep diktirdin, değil mi?”
“Evet, bu yüzden.”
“Ama bir veliahttı öldürürsen...”
“Ben her şeyi göze aldım. Sonucu ne olursa olsun onun yaşamasını istemiyorum. Onlar sevdiğim adamı ellerimden aldılar. Ben o lanet adamın eşi olmaktansa ölmeyi tercih ederim.”
“Küçük yaşlarından bu yana cesaretine hayran kaldığımı defalarca söylemekten vazgeçmem Desina,” dedi gülümseyerek. “Sen bu krallığı dahi idare edecek kadar güçlüsün. Benim sana güvenim tam. Bence aklındakileri gerçekleştireceksin.”
“Umarım. Umarım dediğin gibi olur yoksa... İşin sonunda kendi canıma kıyma ihtimalim var. Gerçi onu öldürmeyi başardığımda gerçekleri gizleyemezsem askerleri yine beni öldüreceklerdir.”
“Sakın,” dedi endişeyle. “Sakın canına kıyayım deme. Babanı çok üzersin, bizleri hiç mi düşünmüyorsun?”
“O adamın eşi olamam İlnaya. Ben Ares’e aitim. Kalbim ona aitken başka birini istemiyorum.”
Ağlamaklı yüzüyle sessizliğe büründü. Düşünceler zihnimi ablukaya almıştı bir yandan. Düşündüklerim çok acımasız davranıyordu bana ama başka çarem de yoktu. Artık benim için oyun sonu yaklaşıyordu. Ya bu plan gerçekleşecekti ya da... Ölecektim. Maalesef gerçekler buydu ve ben onun canını alamazsam, başka şeylerle karşılaşırsam karanlığın yüzü bu defa bana dönecekti ve ölümle yüzleşecektim. Ama tüm bunları göze almıştım. Sarayda yaşadığım tüm anılara, babama veda edip yarınki gerçekleşecek tören benim için kurallar üzerinden yeniden yazılacaktı.
Artık benim için kan dökme zamanıydı.
.
.
.
.
Not: Görseldekiler Samiv ve İlnaya.


