İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 48 · 14 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 48

7. Kısım

...

“Bunu biliyorum zaten,” diye karşılık verince adam kendisine söylediğimi sandı.

“O zaman bu ateşe bilerek atılıyorsun, üzüldüm şimdi sana,” dedi sırıtarak. “Kadın seni neden harcıyor bilmiyorum ama gerçekten aklını yitirmiş.”

“Sevdiğin birini kaybedince belki sende aklını yitirebilirsin... Neden olmasın?”

Durgunlaştı. “Seni sanki bir yerden hatırlıyor gibiyim? Yüzün hiç yabancı gelmiyor.”

“Aynı şekilde düşünüyorum.”

“Adın ne senin?” diye sordu merakla.

“Bende kalsın.” Cariyenin tekrar yanıma geldiğini fark edince ayağa kalktım. Yanlarından uzaklaşıp giderken cariyenin yönlendirdiği yöne doğru yürüyordum. Arena için tüm hazırlıklar tamamlanmıştı ve bu yüzden bekleme alanında neler olup bittiğini görebilecektim. Kemer şeklindeki taştan geçide doğru ilerleyen iki gladyatör meydana doğru yürüyordu ve ben de merakla bize ayrılan bekleme alanında olacakları izleyecektim. Ardımdan yaklaşanın Kraliçe Helsa olduğunu sezince ayağa kalktım. “Bir sorun mu var?”

Gözlerini üzerimde gezdirirken dudağının tek tarafı kıvrıldı. “Bir sorun yok, sadece seni görmeye gelmiştim. İyi görünüyorsun ve canavarı öldüremezsen seni kaybedeceğim için çok üzülürüm.” Kolumdaki nişaneyi görünce derin bir nefes verdi. “Umarım karanlık ırkın elinden kurtulursun. Senin iyi olmanı çok istiyorum, gerçekten. Bunu kalben söylüyorum.” İnanmamış bir tavırla bakınca gözlerini devirdi. “Beni kötü biri olarak görmeyi bırakmalısın. Ben aslında kötü bir insan değilim, sadece eşimin intikamı için yaşıyorum. Sadece bu.”

“Alalım bakalım şu intikamı,” deyince gülümsemesiyle karşılaştım. Ben aksine yüzümü karşı tarafa kaçırmak zorunda kalmıştım çünkü irislerim karanlığa bulanmıştı. Kraliçe Helsa sürekli intikamdan bahsediyordu ama asıl intikam benim için alevleniyordu. Bir türlü ailemin intikamını alamadığım lanet geceler yüzündendi bu öfkem.

“Peki, görevini tamamlayıp hemen gidecek misin?” diye sordu. Sakinleşmek için gözlerimi yumdum ve sonra ona çevirdim. “Yani... Gitmesen olmaz mı?”

“Taş için geldim ve aldığım gibi buradan gitmek istiyorum Kraliçe Helsa. Sevdiğim kadına gitmek istiyorum,” dedim tavırlarına son vermesi için.

“Senin gibi sadık bir eş bulabilmek gerçekten zor.”

Konuyu değiştirmek istedim. “Rosdaso canavarı için göz kuşağı, yay ve ok ayarlatırsanız memnun olurum. Onu başka türlü öldürmem imkânsız.”

“Pekâlâ. Ben hemen söylüyorum.”

Sessiz kalmayı tercih edip söylediklerimi yerine getirmek için cariyelerine emir verdi ve yanımdan uzaklaşarak gitti. Tekrar arenayı izlemek için tahtına kuruldu. Gözlerim arena için yatırılan altınlara kayınca, eline aldığı keseyle insanların arasında dolaşan bir adam topluyordu bunları. Herkes bahis oynamak adına gladyatörlerin cüsselerine ve görünüşlerine göre kumar oynayacaktı. Artık şanslarına hangisi kazanırsa ceplerini doldurmak adına bu girişime atılmışlardı. Tokmağı ile duvarda asılı olan yuvarlak çana vuran adam birinci karşılaşmanın başladığını duyurdu. Kılıcına sarılan iki gladyatör sol elindeki kalkanlarına gizlenip kendilerini korumaya almışlardı. Giyinme odasında konuştuğum adam gerçekleştirecekti ilk karşılaşmayı. Onu bu kadar tanıyor olmam zihnimi kurcalıyordu. Rakibine karşı hoyratça kılıcını savurmaya başladığında iri cüssesinden dolayı arena sakinlerinin gözdesi olmuştu bile. Rakibinin kılıcını yere düşürünce ağzından çıkan insan dışı sırıtmalar mide bulandırıcıydı. Kılıcını gövdesine sapladığı gibi canını alıp yeni rakibini sabırsızlıkla bekliyordu.

Sanırım Rosdaso canavarını bulduk... Fazla uzakta aramışım.

Aynı şekilde devam eden karşılaşmaların benim açımdan bir faydası yoktu ama siması yabancı gelmeyen adamın işine gelmişti. Artık tek kazananın kendisi olacağını düşünüp iyice hırsa kapılmıştı. Yalnızca kılıç ve kalkan kullanımına izin verilen karşılaşmada sıra bana gelmişti ve adımı söylemediğim için, “Yeşil Gözlü Prens,” diye alınmıştım içeriye. Bu saçma ismi kimin verdiğini tahmin eder gibiydim. Tahtına kurulu şekilde oturan kraliçe ile göz göze gelince başımı hafifçe aşağıya eğdim ve “Desina...” diye mırıldandım. “Seninle ne zaman karşılaşacağız artık...” Gözlerime yansıyan adam yüzünden tüm dikkatimi toparlamak adına kılıcımın kabzasını sıktım ve kalkanımı yarım şekilde önüme çektim. Arenada güçlerimi kullanmam doğru olmazdı sadece bileğime göre hareket etmek zorundaydım.

“Korkuyor musun?” diye sordu adam. “Aslında Kraliçe Helsa seni yem olarak buraya atmadan önce bir kez daha düşünmeliydi. Yazık oldu.”

Gülümsedim. “Ben kendi isteğimle buradayım. Bence sen kendini kollasan iyi olur.”

“Bana bu çok önceleri emirlerini uyguladığım bir efendimi hatırlattı. Senin gibi birini yem olarak atmıştı köle tüccarına. Sonra da onun ne sesini işittim ne de yüzünü gördüm.”

Kaşlarım çatılınca simasını birine benzettiğim adamın aslında kim olduğunu anlamıştım artık. Beni hatırlamadığını biliyordum ve bu yüzden yüzümde çarpık bir gülümseme belirdi. Bu adam beni Petro’nun kalesinden alıp köle tüccarına altın karşılığında veren zindan görevlisiydi. Onun neden esirlerin arasında olduğunu anlamasam da elbet bir pislik çıkardığını tahmin edebiliyordum.

Tokmakla çana vuruldu ve bizim için kavga başladı.

Sırıttı. “Seninle sohbet etmek güzeldi ama üzgünüm. Bu arenayı kazandığımda canavarı ben öldürüp taşı aldığım gibi hayallerimi gerçekleştirmek için yola çıkacağım.”

“Hayallerin neymiş?” diye sordum merakla.

“Özgürlüğüme kavuşmak istiyorum. Burada fazla zaman harcadım.”

“Zindana düşmek için ne yaptın?”

“Karımı öldürdüm ve altın için kızımı sattım ama pişman değilim, asla da olmam.”

“Ben seni pişman etmesini bilirim,” dedim baskıcı bir sesle.

“Sen kim oluyorsun ki bu kadar rahatsın? Sen kraliçenin dibinde yaşayan süs köpeği değil misin? Kimsin sen! Senin bedelin bedavaydı sanırım!”

“Şanslısın. Bence bu konuyu fazla kurcalama,” dedim tek kaşım havalanırken. “Bu cümle sana bir şeyi hatırlattı mı? Özellikle Tarosan kentine ait pazarda.”

“Ne? Olamaz...” dedi hayretle. “Sen... Ama nasıl olur... Gerçekten sen o olmalısın. Ben nasıl oldu da senin yüzünü unutabildim? Ama cidden çok değişmişsin.”

“İntikam,” diyelim. “İntikam hırsı değiştirdi beni.”

Tekrar tokmakla çana vurulunca ikimize uyarılar yapıldı. Savaşmamız için insanların bağırmaları arenayı dolduruyordu ve bir yandan arena görevlisi ikimizi de ölümle tehdit ediyordu. Bunu duyunca hayretle bana bakan adam kendini toparladığı gibi kılıcını üzerime sert hareketlerle bırakmaya başladı çünkü artık karşılaşmamız eşitlenmişti ve birbirimize savurduğumuz kılıçlarımızın maziden kalmış bir nedeni olacaktı. “Sen efendimiz Petro’nun katiliydin!” diye bağırıp üzerime bıraktığı darbeleri kalkanımla önlüyordum. “Onu öldürdüğünden bu yana fakirleştim ve katil oldum! Hepsi senin yüzünden!” Başımı aşağıya eğip kaçtığım kılıç darbesinden sonra bacağına derin yara açtım. Daha çok öfkelenip üzerime yürüyordu. Darbesine engel olamadığım için yüzüme kalkanıyla vurup beni geriye doğru yere serdi. Aniden aldığım darbe zihnimi bulandırdı. Başım dönüyordu ama kollarımdan güç alıp yerden kalktığım an yanıma yaklaşmasını fırsata çevirip kılıcımı gövdesine sapladım. Gözlerini yüzümde şaşkınlıkla sabitleyip elindeki kılıcı ve kalkanı yere düşürdü. Göğsüne sapladığım kılıcı çaresizce tutuyordu.

“Keşke köleler üzerinden zengin olmak yerine başka işlerde başarın olsaydı,” dedim ve omuzunu geriye ittirip sırt üstü düşmesini sağladım. “Ayrıca kızını altın karşılığında satan bir adamın çaresizce ölmesi en doğru karardı benim için.”

Geri adım atıp Kraliçe Helsa ile göz göze geldiğimde arenada anlamını bilmediğim bir rüzgârın şiddeti herkesi telaşlandırdı. İsteklerimi yerine getiren cariye elime ok sadağını, yayı ve göz kuşağını verdiği gibi uzaklaştı. Artık Rosdaso canavarıyla karşılaşmamın vakti gelmişti. Omuzuma sadağı asıp göz kuşağımı takmadan önce beklemek istedim ama görünürde kimseye rastlayamadım. Bu yüzden göz kuşağımı bağlamak için hareket edince kapalı gözlerle canavarın göründüğü fark etmiş oldum. İki metre boyuyla, ölümcül görünen gövdesiyle bana doğru yaklaşıyordu. Gövdesine saplanmış çivilerden kan sızıyordu ve ayak bileklerine bağlanmış pranga sayesinde adımları yavaş kalıyordu. Grimsi ten rengi güneşin parlaklığıyla göz alıcı renge dönüşürken kel başı da buna eşlik ediyordu aynı zamanda. Kırmızı gözlerindeki dalgalar alevli bir yanardağını anımsatıyordu ve onun bu zamana kadar neden öldürülemediğini hissettiriyordu.

Oku yaya takıp ipi gerince üzerine bıraktım ama eğitimdeki gibi canavarı etkilemiyor aksine güç katıyordu. Bu yüzden hayali bir canavara hayali bir ölüm hazırlamam şarttı. Aynı şekilde ayaklarımın altındaki kumdan çevresine çember çizip onu zindana hapsettiğimi düşünmesini sağlamak istedim. Ağır adımlarla içine hapsolan canavar başka bir yöne kaçamıyordu ama elindeki zehri üzerime bırakmak için hazırlanıyordu.

“Güçlerinin olduğunu bilmiyordum,” dedim hayretle.

Avuçlarındaki zehri bana doğru bırakınca etkisine kapılmamak için hareket halindeydim ama oku yayda gerip ayak bileklerini birbirine bağlayan prangaya doğru bırakmayı da ihmal etmedim. Bileklerini karanlık sis kuşatıp bedenine doğru yayılmakla gecikmiyordu. Bu karanlığın bana bahşettiği güçlerimden biriydi sadece. Canavarı kaplayan sis bedenini etkisiz hale getirip canını almamı sağlayınca ölümüyle birlikte yoğun bir ışık her yere yayılmış oldu. Göz kuşağımın kifayetsiz kaldığı dakikalarda ellerimle gözlerimi kapatıp arkama dönmek zorunda kaldığım için neler olup bittiğini göremiyordum. Zaten yoğun ışık buna izin vermiyordu. Rahatsız edici ışığın biraz hafiflediğini anladığımda son kez gökyüzüne huzmeler bırakıp söndü. Artık canavar yok olmuş, kendisinden geriye Yushana taşını bırakmıştı.

Kumun arasından aldığım taş avuç içimi dolduracak boyuttaydı. Kırmızı, elmas tanesini anımsatan görüntüsüyle karanlık ruhumun yansımasını üzerinde görebilmem zor olmuyordu. Arena sakinleri benim gördüklerimi görmeseler de artık lanetten kurtulduklarını ve Rosdaso canavarının öldüğünü anlamışlardı. Sevinç çığlıkları bu defa kazandıkları bahisten dolayı değil, aksine laneti üzerlerinden atmalarına seviniyorlardı.

Kraliçe Helsa sevinçle yanıma doğru hızlanıp aniden gözyaşlarını tutamadığı için sarıldı. “Sana minnettarız, hem de çok minnettarız. Krallığımı bu lanetten kurtardın ve kocamın intikamını almamı sağladın.” Sarılmayı sonlandırıp gözlerime baktı. “Senin için ne istiyorsan yapabiliriz. Artık krallığım ve ben dostunuz.”

“Minnettarım ama ben zaten almak istediğimi aldım Kraliçe Helsa,” dedim elimdekini ima ederek. “Artık yola çıkmak istiyorum.”

Gözyaşlarını sildi. “O taş zaten senin. Ama sana teşekkürlerimizi iletmemiz adına yemeğe davetlisin. Bizi kırma lütfen.”

“Tamam, sadece sizi kırmamak adına kalıyorum.”

Zaten gidemem çünkü güneşin batışını beklemem gerekiyor. Ruhları unuttum...

Sevinçli gözlerindeki parlaklığa karşı bir şey yapamadığım gibi saraya gitmek için harekete geçtik. Kraliçe arena dışında beklerken ben giyinme odasına geçmiştim. Tek göğsümü kapatan zırhtan kurtulup soylu kıyafetlerimi giymeden önce cariyenin göğsümdeki yarayı tekrar kapatmasını bekliyordum. Benden etkilenmiş bir şekilde gözlerini üzerimden çekemediği gibi ellerinin titrediğini de fark ettim. “İstersen bırakabilirsin, sarayda ben hallederim.”

“Olur mu efendim, şimdi bitirmek üzereyim,” dedi telaşla. Son aşamaya gelince ağzımdan inilti sızıverdi. “Çok özür dilerim. Acele edeceğim diye yaranıza bastırdım.”

“Tamam, sorun yok. Artık bittiyse giyinebilirim.” Gözlerime bakmaya devam ederken kaşlarım çatıldı. “Sanırım odadan çıkman gerekiyor? Beni duyuyor musun?”

“Çok güzelsin...” dedi kendi kendine. Duymadığımı düşünüyordu. Hayretle davranışlarından utanıp ayaklandı. “Hemen çıkıyorum.” Cariye odadan çıktığı an soylu kıyafetlerimi yeniden giydim ve arenadan hızla ayrıldım. Kraliçe Helsa çoktan at arabasına binmişti. Ben de yanına geçince kalbimdeki huzurla karşılaştım. Avuçlarımda olan taş ile çıkmıştım tekrar yollara. Buradaki son yemeğimden sonra Kasraha Sarayı’na doğru yola çıkacaktık. Ama bu taş kesinlikle Mersah’ın olmayacaktı, hatta ırkının bile... Çünkü artık liderleri bendim, kendi ırkını öldürmek adına büyülü kılıcı çekecek olan da yine ben.

At arabasının ardımızda bıraktığı ize rağmen aklıma düşen tek bir konu yolumuzu uzatmış gibi hissettirmişti. Sahi... Ruhlar neden beni liderleri olarak görmek istediklerini hâlâ anlatmamışlardı ve bence kesinlikle büyük bir çıkarları vardı. Ama ne olursa olsun onlara boyun eğmeyecektim ve buradan Pars ve Yushana taşı ile gidecektim. Sonrası Tansar’ın canını alacaktım. Çünkü Desina benim kadınımdı, onun değildi...

“Artık unutmak yok Ares... Son iki zincirden de kurtuldun...” dedim fısıltıyla. “Artık unutmak yok.” Bu yüzden çok mutluydum.

“Bir şey mi dedin? Anlayamadım.”

“Size her şey için minnettarım demiştim. Artık sayenizde taşı alabildim.”

Gülümsedi. “Her şeyi sen yaptın, ben bir şey yapmadım ki.” Bir an duraksayıp gözlerime merakla baktı. “İnanamıyorum, ben hâlâ senin ismini bilmiyorum Yeşil Gözlü Prens?”

“Ares,” dedim sırıtarak. “Sadece Ares.” Gerisini bilmesine gerek yoktu.

“Bu ismi asla unutmayacağım. Benim için yapılması zor olan bir şeyi gerçekleştirdin.”

“Umarım öfkeniz bir nebzede olsa sönmüştür.” Elimi elinin üzerine dostça yerleştirip, “İntikam sevdiğin adamı geri getirmez ama emin ol artık geçmişte paslanmanın önüne geçip geleceğine bakabilmeni sağlar,” dedim. “Beni dost olarak kabul edersen eğer arena konusundan vazgeçmelisin. Her ne kadar suçlu ve elleri kanlı olsalar da bir gün aralarına masumlar karışabilir. Bilirsin, iftiralar adalet üzerine verilen hükmü köreltebilir.”

Diğer elini elimin üzerine yerleştirdi. “Emin ol, artık arena yapılmayacak. Sen tanıdığım en iyi dost ve güvenilir adamsın. Kesinlikle de dostluğumuzu kesmiyoruz, anlaştık mı?”

“Anlaştık. Ayrıca almış olduğun karara sevindim.”

“Ben de bu karara varınca rahatlamış gibi hissettim kendimi,” dedi gülümseyerek.

Sarayın önünde duraksayan at arabasından indiğimiz gibi surları aşıp içeriye girdik. Kırmızı halının eşliğiyle ilerlediğimiz koridordan sonra yemek salonuna vardık. Zaten hazır edilmiş yiyecekler benim saraya geleceğimden emin şekilde masaya yerleştirilmişti. Kraliçe Helsa oturmam için işarette bulununca hiç düşünmeden isteğini yerine getirdim. Cariyeler sunumlardan azar azar alıp tabağıma servis yapmaya devam ederken şarabım ben buraya gelmeden doldurulmuştu. Kraliçe Helsa’nın gözlerindeki mutluluğunu yeniden fark edince gülümsedim. “Sizi böyle görebilmek çok güzel.”

“Gerçekten çok mutluyum,” dedi ve dirseklerini masaya dayayıp çenesini elinin üzerine yerleştirdi. “Ömrüm boyunca bu anı beklemiştim, kocama yapılanların intikamını almayı istemiştim ve şimdi gerçekleşen sonuç beni bu yüzden çok mutlu ediyor diyebilirim. Sana gerçekten ne kadar minnettarlığımı söylesem de kifayetsiz kalır.”

“Artık bunu söylemenize gerek yok,” dedim ve elime aldığım şarap bardağımı içmek üzere dudaklarıma değdirmeden kokusundan dolayı içiyormuş gibi yaptım ve masaya geri bıraktım. Önüme yerleştirilen yiyecekler bana kuşku dolu hisler bırakınca gözlerim etrafta Asa’yı arıyordu.

“Bir sorun mu var?” Telaşımı fark etmişti.

“Evet,” diye onayladım. “Asa nerede? Onu göremedim.”

“Bilmiyorum,” dedi ve şarabından birkaç yudum aldı. Cariyesine bakıp Asa’nın bulunmasını ima edince tekrar gözlerime baktı. “Nereye gitmiş olabilir ki?”

“Siz yemeklere dokunmayın,” diye uyarınca şaşkınlığını gizleyemedi. “Şarabı da içmeyin.”

Öfkeyle ayaklanıp Asa’yı dört bir yandan aramaya devam ediyorduk. Aldığımız haber sonucu koridorda bekliyorduk onları. Avcılar tarafından bulunup yanımıza doğru getirildiğini görünce öfkeden yanına yaklaşıp yüzüne yumruk attım. “Sen ne yaptığını sanıyorsun aşağılık!” Cevapsız kaldığını görünce avcılar mahzene götürmek üzere harekete geçtiler. “Lanet olası...”

“Buraya seninle gelmemiş miydi?” diye sordu Kraliçe Helsa. “Neden bunu yaptı?”

“Onun derdi benimle. Sizinle alakası yok merak etmeyin. Sanırım zehri sadece benim şarabıma boca etti. Zaten tuhaf kokuyordu.”

“Hemen şarabınızı değiştirsinler ve yemeğe kaldığımız yerden devam edelim.” Arkasına döndüğü gibi salona doğru yürüyordu ve ben de onu takip ediyordum. Aslında hemen buradan ayrılmak istediğimi söyleyecektim ama konuşmama izin vermeden yemek masasına tekrar karşılıklı şekilde oturmak zorunda kaldım. Önümdeki şarap bardağı yenilenmişti ve içeriğini anlamak üzere önce kendi ilk yudumu alıp bana göstermek istedi. Sonuçta güvenim Asa yüzünden zayıf düşmüştü. “Kokusu gayet yerinde. Artık başlayabiliriz ve ayrıca seni daha yakından tanımama izin vermelisin Ares. Nasıl biri olduğunu öğrenmek istiyorum, tabii senin için de bir sakıncası yoksa...”

Her şeyi anlatmam doğru olur mu ki... Aslında neden yanlış olsun, sonuçta ben Astantra Krallığı’nın veliahttı oluyorum.

“Ben bu yaşa kadar köle olarak yaşadım. Ailem Efrasto Krallığı tarafından yok edildi. Aslında ben Astantra Kralı Hetar Eslorad’ın oğluyum.”

“Gerçekten mi?” dedi şaşkınlıkla.

“Evet, öyle. Ama krallığıma dair ellerimden bir şey gelmiyor. Şimdilik intikam için yaşıyorum ve bedenimdeki lanetten kurtulmak tek amacım haline gelmiş durumda.”

“Çok üzüldüm, bunların hiçbirini hak etmiyorsun,” dedi buğulu gözlerle. “Ama biliyor musun... Sana dürüst olmak istiyorum. Seni gören her kadın senden etkilenebilir Ares ve gerçekten seninle ilgili gelecek hayali yapmadım diyemem. Gerçek bir eş adayısın. Tamam bunu söylemek çok zor ve utanç verici ama hissettiğim duygular bu yöndeydi. Ta ki gözlerine yerleşen aşkı görmeme yardımcı olana dek. Kime aşıksan o kadın gerçekten çok şanslı. Ve seni tanıdıkça dost kalmamız her açıdan daha mantıklı geldi bana. Ben senin Astantra Krallığı’na yeniden sahip olacağına kalben inanıyorum ve destekçinim. Eğer bir gün yollarımız kesişirse askerlerimle aldığın kararlarda yanında bulunacağıma emin olabilirsin.” Ayağa kalktığı gibi yemek salonundan ayrılıp beni düşüncelerimle bıraktı. Fazla zaman geçmeden elinde yüzük kutusuyla birlikte geldi. Ayağa kalktım. “Bu yüzükleri almanı istiyorum.”

Kutuyu aralayıp gözlerime yansıyan kırmızı renkteki mercandan yapılma çift yüzüklerini görünce aklıma Desina yerleşti hemen. “Çok güzel görünüyorlar ama bunu verme amacınız nedir?”

“Öncelikle yaptıklarına karşılık benden küçük bir hediye,” dedi gülümseyerek. “Şimdi yüzüğü parmağına takmanı istiyorum.” Yüzüğün parmağımla uyumlu olmayacağını düşünüyordum ama taktığım gibi parmağıma uyum sağladı ve hatta biraz boyutu küçüldü. “Şimdi o karanlık ruh konuşmalarımızı duyamaz.” Gözlerine şaşkınlıkla bakınca yanıma yaklaştı. “Bu taşın birçok özelliği var ve senin açından en önemli nedeni; karanlığın tüm konuşmalarına şahit olmadığı bir ortamın oluşması. Yani hem sesini hem de işitmesini bu yüzüğü takarak kesebilirsin. İkincisi; eğer sevdiğin kadına diğer yüzüğü takarsan artık sizin aranızdaki aşkın simgesi olarak kollarınıza mührünüz yerleşir, sizi sonsuza kadar birbirinize bağlar.” Gözlerimin buğulandığını fark edince omuzuma dokundu. “Senin öfkeli hallerine şahit olurken duygusal anlarına da şahit olabileceğimi düşünmüyordum. Seni üzmek istememiştim.”

“Ondan değil sadece imkânsız gibi görünen şeyi şu an yaşamış olarak hissedince kalbimin nasıl attığını size tarif edemem. Ben Desina’yı hissettiğim her an böyleyim.” Derin bir nefes verip gülümsedim. “Ve siz... Gerçekten çok zeki bir kadınsınız. Ben de başka bir zamanda sizinle tanışsaydım şayet... Kesinlikle teklifinize hayır demezdim, bundan emin olabilirsiniz.”

“Ama artık çok geç, bunu biliyorum,” dedi sırıtarak. “Olsun, senin mutlu olman benim mutluluğumdur. Artık şu kadını daha fazla kıskanmadan yüzüğü ona tak Ares. Çok kıskanıyorum onu.”

Gülümsedim. “Umarım, umarım Kraliçe Helsa. Tekrar bu güzel jestiniz için minnettarım.”

“Hiç önemli değil, güzel insanların mutlu olmasını istiyorum sadece. Sen bunu herkesten daha çok hak ediyorsun. Hayatını ellerinden çaldıkları gibi geri aldığını da göreceğime inanıyorum. O canavarı öldürdüğünde zaten sana olan inancım tamdı.”

Elini tutup minik bir buse kondurdum. “Minnettarım. Kendinize çok iyi bakın, tekrar görüşmek dileğiyle.”

“Sen de kralım,” diye gülümseyip başını aşağıya eğdi selamlamak için. “Ve tekrar görüşeceğimize emin olabilirsin.”

“Elbette.” Onu selamladığım gibi yanından ayrılıp sarayın dışına çıkmak üzere koridorları aşıyordum. Beni takip etmeye başlayan karanlık ruhlardan dolayı havanın karardığını hissetmiştim. At arabasına binip ruhlarla birlikte Kasraha Sarayı’na olan yolculuğumuz başlamıştı. Kutudaki yüzüğe bakınca buruk bir gülümseme beliriverdi yüzümde. “Umarım o adamla... O adamla hayatlarınızı...” diye zorlukla çıktı kelimeler, devam ettiremedim. Bu konu her açıldığında ellerimin bağlı olduğunu hissediyordum. Bu karmaşık olayları nasıl çözeceğimi bilmiyordum ve en önemlisi de karanlığın pençesinden nasıl kaçacaktım? Çünkü onlar henüz bilmediğim amaçları üzerinden beni liderleri olarak seçmişlerdi.

“Bunu anlamak için hemen Mersah’ın ölmesini emretmeliyim,” dedim mırıldanarak. Karanlık ruhun bir şeyler sakladığımı anlamaması için yeniden yüzüğümü parmağımdan çıkarıp kutuya yerleştirdim. Artık ben istemediğim zaman beni duyamayacaktı ve konuşamayacaktı. Elime almış olduğum güç sayesinde asıl şimdi benim için oyun başlamış oldu.

.

.

.

.

Bölüm sonu

4 yorum

  • Bunu beklemiyordum hep ters köşe yediğim için mutluyum tşkelr yazariliçe

  • Selam, rica etsem kitabıma bir şans verir misiniz? Konusu antik mısır ve fantastik bir kitap🗡️✨ https://cizgi.studio/eser/yakici-ruzgar-689854