
...
Zaten bu görevi yapmak zorundaydım sonuçta buraya taş için gelmiştim ve ayrıca o lanet olası zincirlerin tamamı sonsuza kadar beni terk edecekti. Unutmamın önüne geçtiğim zaman geriye sadece büyülü kılıcı bulduğumda beni liderleri sanan ruhları sonsuza kadar silip, artık onların olmadığı refah bir yaşama kapıları aralayabilecektim. Amaçlarım doğrultusunda gerçekleşen konular sayesinde babama layık bir veliaht olmam, yeniden Astantra Krallığı’nın şanını yüceltmemi sağlayacaktı.
Kraliçe Helsa, teklifini kabul etmemden dolayı gülümseyip yanımdan gidecekken kolunu kavradım. Gözleri gözlerime dokundu ve sonra kolunu tutmamdan dolayı elime baktı. “Anlaştığımızı düşünüyordum. Teklifimi kabul etmedin mi?”
“Hayır tam olarak değil,” dedim elimi kolundan çekip. “Arenayı neden ateşe vereceğimi söylemediniz. Sadece canavarı yok etmem gerekmiyor muydu?”
“Yarın arenaya birçok kraliyet mensuplarının katıldığı vakit nedenini öğreneceksin. Ama merak etme, masum insanlara kurduğum bir plan yok aklımda. Hepsinin geçmişi kirlidir ve benim başarılarıma engel olmak adına önüme set çekmişlerdir. Ben de bunları tek tek ortadan kaldırmak istiyorum, kaldırmak istiyorum ki yeniden Neora Krallığı’nın refaha ulaşmasını sağlayabileyim.”
“Aynı şeyler için çabaladığımızı hissediyorum Kraliçe Helsa,” dedim gülümseyerek. “Benim tam olarak kim olduğumu bilmeseniz de amaçlarımızın aynı olduğunu söyleyebilirim.”
“Sevindim.” Birkaç adım yaklaşıp gözlerime bakıyordu. “İyi tarafta olduğumu sakın unutma. Ben asla kötülere hizmet etmem.” Gülümseyip odamdan ayrıldığı üzere beni tek bıraktı. Görevimin bu kadar kolay sonlanabileceğini hâlâ aklım almasa da bir yandan işime gelmişti açıkçası. Helsa zeki bir kadındı ve maalesef gizlice saraya sızmaya çalıştığımı anlamıştı. Aslında bu Mersah’ın planıydı, saçma olduğunu biliyordum. İşe yaramadığı için kadının gözünde mantıksız hareket eden, başkasının ardına saklanıp işlerini hallettiren lider olarak görünmüştü.
Gerçekten Mersah zavallıydı.
Gözüme çarpan bir ışık beni uyardığı gibi camın yanına yaklaştırdı. Neyin gözüme yansıdığını anlamaya çalışırken kraliçenin anlattığı yarınki arena için çalışmalar geceden başlamıştı ve gün ışığınca ruhlar ortalıklarda görünmedikleri gibi beni tek başıma bırakacaklardı. Aslında tehlikeli bir anlaşmaydı bizimkisi. Beni tek yakalama ihtimalleri vardı ve bu anlattığı canavar gerçekten saraya musallat olmuş muydu? Zihnimin sorguladığı birçok düşünceye tezat, artık sorularımın cevaplarına birebir tanık olmam gerektiğini bilerek dolaba yaklaştım ve uyku için bıraktıkları kıyafetleri aldım. Kum rengindeki ketenden yapılma bluz ve aynı şekilde altını tamamlayan bir tür uyku kıyafetleriydi. Giyinince yatağa uzandım ama sabah olmasına sadece dört saat kalmıştı.
Yushana taşının saraya musallat ettiği canavar aklımdan çıkmıyordu ve bu yüzden uykuya dalmam zaman alacaktı.
...
Ormanın ortasında yalnızdım ve başımda uçuşan beyaz güvercinler sessizce ormana uyum sağlayıp kanatlarını çırpıyorlardı. Kafamın üzerinde çizdikleri çemberin pek bir anlamı yoktu benim için ve ağzıma tıkadıkları kumaşı sesimi kesmek üzere ensemde bağlamışlardı. El bileklerimi belimde kavuşturup bağladıkları gibi dizlerimin üzerindeyken otların arasında bekliyordum. İlerdeki ağaçların arasından yüklesen sisler tamamen görüş açıma perde şeklinde çekilince kalbimin soğuk ritimlerini hissettim. Gözlerimden sızan birkaç yaşın yere kavuşmasıyla siyah gölgeler, sisli perdenin ardından bana doğru yaklaşıyorlardı. Pelerinli ruhların arasında çaresizce kaldığım dakikaların ölümsüzlük aşıladığı bir güç vardı sanki damarlarımda. Biri eline aldığı kılıcı sol omuzuma yerleştirip gizemli sözcükleri sıralamaya başladı.
-Yıldızlar kadar uzak ama toprak kadar yakın olduğun evrenimize şeref verdin. Gündüzleri bizi hissedebileceğin güçlere kavuştun. Artık karanlığa ait tüm güçler senindir.
Kılıcın parlaklığı gözleri yoracak şekildeyken omuzumda hissettiğim sıcaklığın tüm uzuvlarımda gezdiğini anlayabiliyordum. Sanki özgürlüğüme ket vurulmuştu. Hislerim, duygularım, zihnim karmaşıktı. Aslında güçler beni özgür değil, karanlığa hapsediyordu. Dizlerimi toprağa gömüp belimi arkaya doğru bırakınca tepemde dolanan kuzgunlarla karşılaştım. Güvercinlerin yerine geçip çember çizmeye devam ediyorlardı. Göz bebeklerim irislerimi kuşattı ve dudağımın kenarından kan sızdı. Ruhum bedenimden alınıyor gibi hissedince uykudan gözlerimi araladım. Gördüğüm düş kâbustan farksızdı ve beni sırılsıklam etmişti. Bedenimi doğrultup dudağımın kenarında hissettiğim sızıntıya dokundum. Parmağıma yerleşen kan, aslında kâbusu gerçek anlamıyla yaşamış olduğumun kanıtıydı.
“Kahretsin... Şimdi ben...” diyebildim sadece. Cama doğru yaklaşıp gördüğüm manzaranın gizemi kalbime vurdu ve kaçtı. Avuç içimden yukarıya süzülen karanlık dumanı söndürmek amacıyla parmaklarımı sıkıca kapattım. Her şey nişane seçimimle başlamıştı... Artık zihnim dipsiz bir kuyudan farksızken ben karanlığın görkemli tarafına doğru çekiliyordum. Yeni bir oyundu bu, farklı ama acımasız. Lanetli bedenin karanlığa olan susuzluğunu temsil eden bir yakarış. "Ateş elementi... Kendi güçlerimi kaybetmiş olamam. Bu imkânsız.”
-Güçlerini kaybetmedin, sadece onların açığa çıkmasına izin vermiyorsun.
“Bunu nasıl başaracağımı bilmiyorum. Yeni güçlerim ateş elementinin önüne geçmiş durumda.”
Cevap vermesini bekledim ama bir karşılık alamadım. Zaten en gerekli olduğunu hissettiğim anda geri çekilip sessiz kalıyordu. Karanlığın saçma kurallarından biriydi bu. Eğitimleri yaşayarak öğrenmek, tecrübe edinip aşamaları geçmek. Güçlerimin açığa çıkması için ne yapmam gerekiyordu bilmiyordum ve aklıma Kraliçe Helsa’nın buyruğu gelince zorlukla adımlarımı dolaba doğru attım. Yeniden kıyafetlerimi giydiğim an odadan ayrılınca beni bekleyen avcılar yolu gösterdikleri gibi Kraliçe Helsa’nın yanına vardım. Üzerine giydiği altın rengindeki bileklerine kadar uzun olan elbisesi dikkat çekici bir parlaklığa sahipti. Başında bulunan kristal tacı elbisesini tamamlayan bir parçaydı ta ki parmaklarına dizdiği eşsiz yüzüklerini görene dek. Yüzüklerindeki ince işçilikler sayesinde, ametist, zümrüt ve akik taşlarına farklı şekillerde görsellik verilmişti. Koyu sürmeyle gözleri bir leopar gibi keskinleştirilmiş, dudakları sade bırakılıp geri plana atılmıştı.
“Hazırsan gidebiliriz,” dedi gülümseyerek. “Bugün için o kadar çok bekledim ki...”
“Hazırım, ne gerekiyorsa yapalım artık. Umarım beni zora sokacağınız bir görev değildir. Yoksa...”
“Yoksa?” dedi şaşkınlıkla.
“Yoksa krallığınız benim için kara listeye alınacak Kraliçe Helsa.”
Ne söylüyorum ben böyle? Kalbimdeki bu aşırı öfkenin sebebi de ne?
Gülümseyip iyice yanıma yaklaştı ve gözlerime odaklandı. “Sanırım gerçekleştireceğin kaosa kendini hazırlıyorsun. Aslında sevdim bunu. Öfke iyidir ama dikkat et, bu herkes için geçerli olmayabilir.”
“Siz benim yaşadıklarımı yaşamış olsaydınız, sadece öfkemin herkese geçerli bir neden olduğunu anlardınız. Ben artık bundan besleniyorum. Yoluma çıkanlara göstermekten hiç çekinmem.”
Gülümsedi. “Pekâlâ.” Kendisini takip etmesini ima edip sarayın çıkışına doğru ilerliyorduk. Yüzüne karşı söylediğim şeyler bana ait değildi sanki. Kendimi başka biri gibi hissediyordum; daha çok hırçın, yakıcı ve ezici taraflarımın ortalığı aleve vereceği bir döneme geçmiş olabilirdim. Nedeni bileğimde bulunan nişaneden çok bana bahşettikleri güçlerimdi. Kaosa ve kana sebebiyet verebilen güçlerdi ve bunlar kişiliğimi tamamlamak üzere beni etkisi altına almaya çalışıyordu. Bu güçleri kullanabilmem için etkiye kapılmam lazımdı.
Saray dışına vardığımızda kapıda bekleyen at arabasına bindik ve arenanın bulunduğu yöne doğru harekete geçtik. Asa’nın da bizimle geldiğini görünce öfkemi kontrol etmeye çalışıyordum ama bu zor olacaktı. Yushana taşını alana kadar kendimi kontrol etmek zorundaydım. Gözümüze çarpan açık havada gerçekleşecek arena, beyaz taşlardan oluşan üç katlı kemer şeklinde oyulmuş pencereleri ile kanlı sahneleri ağırlamak için görkemli bir yapıta benziyordu. Arenanın içten duvarlarına kadar devam eden merdivenlerine oturan insanların heyecanla bugünü bekledikleri aşikârdı. Ortada yapılacak karşılaşma için belirlenen gladyatörler hazırlıklarını yapmak üzere Kraliçe Helsa’nın gelişini beklemişlerdi. Kraliçe Helsa ve benim için ayarlanmış altın işlemeli taht, arenanın üçüncü katındaki kemerden görünüyordu. Helsa ile birlikte oturduğumuzda gözlerim arenada dolanmaya devam etti. İnsanların hâlâ geldiklerini ve bu heyecan verici gösteriyi beklediklerini görmek beni bir yandan hayrete düşürüyordu sonuçta kanlı sahneleri görmeyi seven bir topluluktu.
“Nasıl hissediyorsun?” diye sordu Helsa. “Sence de çok güzel değil mi?”
“Nesi güzel anlayamadım? Güzel olan şey kan dökmek mi?”
Sırıtıp gözlerime baktı ve elini elimin üzerine yerleştirdi. “Bu krallığı kara listeye ekleyeceğini söylerken, şimdi kanlı sahneleri sevmediğini dile getirmen gerçekten kafanın karışık olduğunu gösteriyor.”
“Olabilir,” dedim elimi geri çekip. “Ayrıca iyi biri olduğunu düşünmüştüm.”
“Bu arenadaki hiç kimse masum değildir. Buraya tonlarca altın yatırıp bahis oynayan insanların kan dökülecek diye endişeleri yoktur. Sence böyle kişiler iyi olabilir mi?”
“Değiller ama sen de bu tür şeylere kapıları aralamış sayılıyorsun,” dedim tek kaşım havalanırken. “Bu tür gösterileri düzenlemezsen konu kapanır. Yanılıyor muyum?”
Gülümsedi. “Doğru.” Aniden gülümsemesi son bulup sıkıntıyla nefes verdi. “Ama maalesef kocamın vefatından sonra intikamı alınmadan bunu yapamazdım. Kocam bu arenada canını verdi, hem de lanet yüzünden.”
“Bu yüzden mi burayı aleve vermemi istiyorsun?”
“Bu insanlar da eşimin üzerinden kazandıkları altınlarla hayatlarına kazanç kattılar. İçimdeki öfke yıllarca büyüdü ve intikam ateşiyle ruhumu besledi. Şimdi bunun bedelini hepsine ödeteceğim için mutluyum. Her şeyden önemlisi senin sayende,” dedi buğulu gözlerle.
Çok saçma... Burası zaten kaybetme ihtimalinin yüksek olduğu ve hilenin cirit attığı kanlı bir eğlence yeri. Bunun cezasını neden ben çekmek zorundayım ki? Üstelik lanetlenmiş bir arena.
-Neden yapmak zorunda olduğunu zaten biliyorsun.
Biliyorum...
“Her yeri aleve verince mi canavarın yerini bana göstereceksin?”
“Evet,” dedi arena salonuna bakarak. “Aslında arenanın son aşamasında Rosdaso canavarı zaten ortaya çıkmış olacaktır.”
Kaşlarım çatıldı. “Aslında eşini öldüren canavardı değil mi?” diye sordum. Asıl nedenini anladığım için şaşkınlıkla gözlerime baktı. “Neden bunu saklıyorsun, neden arenayı görmek için gelen insanlara bunun bedelini ödetmek istiyorsun?”
Kafasını aşağıya eğip derin bir nefes verdi. “Herkesten nefret ediyorum. Herkesten...”
“Burayı aleve vermek yerine o canavarı öldürdüğümde zaten intikamını almış olacaksın Kraliçe Helsa. Ama karşıma çıkaracağın gladyatörler gerçekten masum insanların kanına bulaşmış kişiler olmalı. Bunu sakın unutma, yoksa bu görevi asla yapmam.”
“Zaten genellikle gladyatörler suç işlemiş mahzenlerden getirilen insanlardır. Hepsi kadın ya da çocuk katilleri, bu konuda için rahat olabilir. Ayrıca sen son bir kişiyle karşılaşmada olacaksın. Canavarla savaşman için son gladyatör olmak zorundasın çünkü.”
“Umarım,” dedim şüpheci bir sesle. “Yoksa o canavarı burada bırakır ve taşı da umursamadan buradan giderim. Bir oyun olduğunu sezdiğim an kesinlikle seni hiçe sayarım.” Sessizce bekledi. Son göz temasından sonra karşılaşmanın yapılacağı kata doğru inmek üzere merdivenlere yöneldim. Kraliçe Helsa’nın giymem için ayarlattığı zırhı almak üzere birçok gladyatörlerin karşılaşmaya hazırlandıkları birinci kattaki giyinme odasına girdim. Hayretle bana bakan gözlerle karşılaştım. Kraliçe Helsa’nın yanında görmüşlerdi beni ve ayrıca üzerimde soylulara ait bir kıyafet taşıyordum. Bu yüzden benim karşılaşmaya katılacağımdan dolayı yüzlerinde alaycı bir gülümseme hâkim oldu. Onlara aldırış etmeden kraliçenin hizmetinde olan cariyenin uzattığı kıyafeti aldım ve giyinmek üzere perdesi olan boş alana girdim. Kıyafetlerimi çıkardığımda alt bedenim sadece eteği anımsatan siyah, deri bir parçaydı. Dizlerime iki parmak kalacak şekilde uzundu. Baldırlarımı örten deri çizmeleri giydikten sonra çelikten yapılma tek kola geçirilen zırh üstlüğüm tek göğsümü çapraz şekilde kapatıyordu ve bu aşamada cariyeden yardım almam gerekecekti.
Cariye yanıma geldiği gibi zırhın sırt bölümünde sabitlenen kilidini takınca bedenimi ona doğru çevirdim. “Miğferi bulamadım.” Dili tutulmuş gibi bakıyordu, gözlerini üzerimden alamayınca kaşlarım çatıldı. “Beni duyuyor musun?”
Gözlerini yumup kafasını hayretle silkeledi. “Kusura bakmayın efendim, ne demiştiniz?”
“Miğferi bulamıyorum, burada yok demiştim.”
“Ben hemen getiriyorum,” diye yanımdan fırlayınca perdeyi aralayıp diğer gladyatörlerin yanına uğradım. Hepsi hazırlanmıştı ve gerçekleşecek olan gösteriyi sabırsızlıkla bekliyorlardı. Biri merakla yanıma gelmek isteyince cariye o sıra elime miğferi uzattı. “Buyurun efendim.” Kafamı hafifçe salladım. “Ayrıca göğsünüzde olan sargı bezini çıkarmam gerekiyor.”
“Gerek var mı?”
“Var efendim,” dedi ve hasırdan yapılma ahşap sandalyeye oturmam için işarette bulundu. Yerleşince göğsümdeki sargı bezini sakince aralarken biraz canımın yandığını hissediyordum ama belli etmemek için kendimi zorluyordum. Cariye sargı bezini alıp benimle göz teması kurdu. “Kabuk bağlamış. Arenadan sonra tekrar yeni bir sargı bezi ile yaranızı kapatacağımdan emin olabilirsiniz.”
“Tamam.”
“Görünüşe bakılırsa sıkı çalışmışsın,” dedi aniden yanıma yaklaşan adam. Kel, uzun boylu ve iri cüsseli biriydi. Uzun sakalları arasında görünmeyen dudakları, uzun kavisli burnu bana hiç yabancı gelmiyordu sanki. Yanıma yaklaşıp karın kaslarıma göz geçiriyordu. “Kıyafetlerinden dolayı seni cılız biri sanmıştım.”
Gülümsedim. “Öyle mi?”
“Öyle... Kolların da iyi görünüyor.” Cariye heyecanlanıp elindeki eski sargı bezini yere düşürdü ve ardından yerden alıp hızla yanımızdan ayrıldı. Meraklı adam kolumdaki nişaneyi fark edince kaşlarını çattı. “Bu saçma şeyde ne böyle? Dövme falan mı?”
“Aslında dövmeye pek merakım yoktur sadece Kraliçe Helsa’nın emrine uymak için bunu yaptırmak zorunda kaldım.” Odadaki gülüşmelerin ne anlama geldiğini biliyordum ve gülerek onlara katılmıştım. “Komik olan ne?”
“Kraliçe Helsa kocasını kaybedince yerine seni bulmuş olmalı. Sana çok altın ödüyor mu?”
“Ya... Tabii. Çok altın ödüyor,” dedim göz kırparak. “Beni şimdi de arenada görmeyi hayal etti. Yeni vazifem buymuş.” Sırıtmalarına aldırış etmeden gülümsedim. “Sizce bu kadın nasıl biri, yani onunla ilgili başka bir bilginiz var mı?”
“Kocasından sonra halkını idare edemeyen ve başımıza Rosdaso canavarını musallat eden birisidir. Büyük ihtimalle seni şimdi bu açıdan kullanmak isteyecek. O canavarı kimse öldüremedi.”
Bu canavarı şimdi daha çok merak ettiğimi söyleyebilirim...
-Kasraha Sarayı’ndaki eğitiminin bir parçası olduğunu sakın unutma.
.
.
.
.


