İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 46 · 12 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 46

5. Kısım

...

“Aferin benim minik prensime,” dedim saçlarını okşayıp. Ayağa kalkıp son kez göz teması kurdum ve at arabasına bindim. Asa’nın da benimle gelmesini emreden Mersah, Pars’ın elini tutup içeriye girmişti. Atları harekete geçiren muhafız eşliğinde uzun yolculuğumuza ilk adımlar atılmıştı. Sağımda, solumda ve ardımda benimle birlikte gelen Efrasto ırkından oluşan ordu görenleri hayrete düşürecekti. Güneş doğmadan Neora Krallığı’na ulaşmamız gerekiyordu. Eğer gün ışığına yakalanırsak tüm ordu yere gömülerek karanlığa gizlenmek zorunda kalacaktı ve bu yüzden saraya tek gidecektim. Bunun olmasını istemiyordum.

“Sen ne kokuyorsun böyle?” diye sordu Asa. “Çörek mi yoksa bal mı, anlayamadım...”

“Neden, çok mu rahatsız edici?”

“Yani... Biraz. Sanırım kadınlar senden etkilenmesin diye sıkmış gibisin,” dedi sırıtarak.

Gözlerimi yola çevirdim. “Benim hayatımda tek bir kadın var. O da Desina. Gerisi umurumda değil.”

“Vay be... Tek bir kadına aşık kalabilen nadir erkeklerdenim diyorsun yani?”

Tek kaşım havalanırken yüzüne baktım. “Aşk oyuncak değildir. Tek bir kadını hayal kırıklığına uğratıp başka bir kadınla ilgilenmek senin gibilere yakışır bence Asa. Gerçi... Layığını da buldun sayılır.”

“Yine aynı konulara geçmeyelim istersen...” dedi kaşlarını çatıp. “Zuri konusu Mersah yüzünden planlanan bir oyundu, yani buna mecburdum.”

“Senin karşında aptal yok.”

“Ne?”

“Zindana gelip özür dilemeler, pişmanmış gibi tavırlara bürünmeler... Hepsi yeniden bana yakın olmak için oluşturduğunuz oyunlarınızdı. Sen kendini akıllı sanıyorsun ama değilsin.” Sessiz kalmayı tercih edince bakış attım. “Bence yol yakınken geri dön ve bana ayak uydur. Bu sana son çağrım, eğer benim tarafıma geçmezsen... Maalesef seni öldürmek zorunda kalırım.”

“Saçmalama...” dedi konuyu değiştirmek adına. “Ne oyunu, sana doğruları söylüyorum.”

“Sen bilirsin, ben üzerime düşeni yaptım.”

Bakışlarını kaçırınca benim tarafımda olmak istemediğini anlamıştım ve bu onun için artık son çağrıydı. Mersah yolda bana eşlik etmesini emrederken aslında ruhların arasında olan hengamenin farkındaydı ve doğruluk payını araştırıyordu. Aslında Asa gerçekten pişmanlığını dile getirse ve benim kurallarıma göre hareket etse, ona bir şey yapmazdım. Buna beni mecbur bırakacaktı ve ayrıca karanlık ruhların lideri olmamdan dolayı ben de tehlikedeydim. Onların lideri olmam demek, karanlığa ait olmam demekti.

...

Varacağımız yere yaklaşırken hâlâ havanın karanlık oluşu gözlerimden kaçmamıştı. Aslında krallık düşündüğüm kadar uzaklıkta değildi ya da biz hızlı geldiğimiz içindi. Bunun nedenini tam anlayamasam da yol boyunca aklıma takılan bir sorunla karşılaşmıştım. Kasraha Sarayı’nda gerçekleşen eğitimlerimle bu krallığın ne alakası olabilirdi ki? Ben neden o eğitimleri almıştım, bu çok saçmaydı. At arabam duraksayınca düşüncelerimden sıyrılıp Asa ile aşağıya indik. Ayaklarım yere değince bize doğru yaklaşan siyah panterlerin neden geldiklerini anlamadım. Muhafızların yönlendirmesiyle gözlerime çarpan kan kırmızısı saray, çevresinde yanan mumların ve kandillerin etkisiyle ortalığa güç gösterisi yapıyordu. Sarayda uzun, simetrik siyah camlar ve surların ardındaki beş, uzun kubbe görünümlü nöbetçi kuleleri göze çarpıyordu ve kulelerdeki okçuların çoktan hedefi haline gelmiştik. Surların ardına geçince bizi karşılayan muhafızlar vücutlarını sıkıca saran siyah kıyafetleri dikkat çekiyordu. Yüzlerini, saçlarını örttükleri siyah kumaş birer avcı olduklarını anımsatıyordu bana. Onlara muhafız demek de kulağa pek doğru gelmiyordu.

“Sizler kimsiniz!” diye soran avcının yakınına doğru ilerledim. Elindeki mızrağı bana uzatacakken muhafızlarım beni korumak adına yanıma yaklaştılar. “Kimsiniz!”

“Benim adım Mersah. Efrasto Krallığı’nın lideriyim ve Kraliçe Helsa ile tanışmak için buradayım. Bu bir dostluk adına atılmış ilk adımımdır.” Diğer avcıya işaret edip içeriye girmesini ve kraliçelerine haber etmesini istedi. Sonra tekrar yüzünü bana çevirince sadece siyah gözleri görünen adamla temas kurduk. “Beni böylece bekletmeniz hiç hoş değil.”

“Sizin şanınızı duymuştuk efendim ama önlem almamız gerekiyor. Ayrıca sizi görebilmek bir onurdur.”

Mersah’ı mı görmek bir onur... Her neyse...

Kafamı onaylar gibi salladım. İçeriden gelen avcı, “Kraliçe Helsa sizi bekliyor efendim,” diye seslendi. Muhafızlarımla birlikte yüksek merdivenlere sahip olan iki metre uzunluğundaki kapıyı aşıp içeriye geçiş yaptık. Saray dışarıdan karanlığı temsil ediyor gibi görünse de içerisi aksine aydınlık ve ferahtı. Kırmızı halının üzerine bastığım ince, uzun koridorun duvarlında kabartma sanatları bize eşlik ediyordu. Elinde flüt bulunan melek figürleri ile dolu kanatlı çalışmalardı. Duvarların rengi sade, küllü sarıydı ve aydınlatma görevini üstlenmiş fil dişinden yapılma şamdanlarda mumlar yanıyordu. Bizleri Kraliçe Helsa’dan önce mumlar ağırlamıştı, sevgilerini talazlanarak gösterdikleri için etrafta hareketli gölgelere neden oluyorduk her adımımızda. Sarayın sağ koridoruna geçince aynı şekilde bizi kırmızı halı karşıladı ve ayrı yönlere açılan kapıya kadar devam etti. Kraliçenin misafirlerini ağırladığı salona girdik ama gözlerim salondan çok, camdan dışarıyı izleyen kadında sabitlendi. Uzun, siyah beline kadar salınmış dalgalı saçları rüzgârın narin dokunuşlarına eşlik ediyordu. Gözlerim topuklu ayakkabılarını örtecek kadar uzun, dantelli, kırmızı elbisesinde dolanınca yüzünü bize doğru çevirdi. Kırmızı ruju, kalın dudaklarını belirgin kılmıştı. Parlak, yeşil gözlerine eşlik eden ince kavisli siyah kaşları, kalkık burnuyla çekici görünüyordu. Beni gördüğüne şaşkınlıkla bakıp yanıma doğru yaklaşırken gözlerini üzerimden alamadı. “İsminizi daha önceden duyduğum ama henüz karşılaşamadığım Mersah siz olmalısınız.” Elini uzattı.

“Evet, benim,” dedim elini tutarak. “Sürekli güzelliği ile konuşulan Kraliçe Helsa Goels de siz olmalısınız.” Elini nazikçe öpüp bırakınca gülümseyen yüzüyle karşılaştım. “Sizi görebilmek için ne kadar bekledim bir bilseniz. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.”

“Ben de çok memnun oldum,” dedi ve oturmam için işaret ettiği tekli koltuğa geçmek üzere yürüdüm. Ortamızda küçük bir masa vardı ve tam karşımda bulunan koltuğa oturunca gözlerini üzerimden çekmeye pek bir niyeti yoktu. “Kaç yaşındasınız? Çok genç görünüyorsunuz.”

“Yaşımı belli etmiyorum diyelim, otuz iki yaşındayım. Ya siz?”

Yani yirmi üç yaşında olan birine göre fazla oldu sanki ama...

Gülümsedi. “Gerçekten çok genç görünüyorsunuz. Ben otuz beş yaşındayım.” Kapıda bekleyen cariyesine, “Hemen misafirlerimize yemek masası kurulsun,” diye emir verdi. “Kan şarabı içtiğinizi biliyorum ama maalesef bu sarayda böyle bir şarabımız yok. Başka lezzetlerden tatmak sizin için sorun olur mu, bundan da pek bilgi sahibi değilim. Umarım hazırlattıklarımı tadabilirsiniz.”

Boynumdaki gömleği genişletmek adına parmaklarımla çekiştirdim. “Merak etmeyin, benim için hiç sorun olmaz.” Sorulardan ve ortamdan oldukça bunalmıştım. Taşın nerede olduğu ve nasıl alacağımı düşünürken sırtımdan aşağıya doğru ter döktüğümü hissedebiliyordum.

“Ballı çörek kokusu sizden geliyor sanırım?” diye sorunca Asa’nın gülüşmelerini işittik.

“Evet, maalesef. Sizi rahatsız mı ettim?”

“Yo, asla rahatsız olmadım aksine bu kokuya bayılırım. Ve...” deyince dudaklarını dişleyerek gülümsedi. “Gözlerimi yüzünüzden alamıyorum. Bunu söylemek çok anlamsız ama hislerimi saklayamadım.” Cevap vermedim, sadece gülümser gibi yapınca yüzü aniden dondu ve kaskatı kesildi. Benden bir etkileşim beklediği açıktı.

Ernam bana çapkın derken doğruluk payı mı vardı da ben kadınlarla sınanıyordum? Ah... Kahretsin kolye...

Muhafızlardan birine işarette bulunup, “Sandık,” dedim. Sandığı hemen getirince ayağa kalkıp kadına uzattım. “Bu size küçük bir hediye Kraliçe Helsa. Umarım beğenirsiniz.”

Heyecanlanıp sandığı araladığında içindeki elmastan yapılma kolye onun için tüm aramızdaki soğuk duvarları yıktı. Sandıktan aldığım gibi boynuna asmak istedim. Saçlarını avuçlarının arasına alıp sağ omzunda topladı. Göğüs dekolteli elbisesine sarkıttığım kolyenin zincirini ensesinde birleştirince ayağa kalkıp gözlerimin içine baktı. “Çok güzel, çok beğendim. Hediyeniz için minnettarım.”

“Bu kolyeyi ilk gördüğümde aklıma siz gelmiştiniz. Ve görüyorum ki doğru tespit yaptığımı anlamış oldum. Bence kolye güzelliğinizin yanında gölgede kaldı,” dedim ve omuzunda topladığı saçlarını arkaya doğru iteledim. “Güzel yüzünüzü örtmesin, böyle daha iyi.”

“Beni şımartıyorsunuz. Bu kolye karşılığında benim de size bir hediye vermem lazım. Dostluğumuzu pekiştirmek adına alırsanız beni çok memnun etmiş olursunuz.” Cariyesine buyurduğu emirle getirmesini söylediği sandığı ellerimin arasına uzattı. Sandığı aralayıp altı köşeli yıldızı anımsatan broşu elime aldım. Üzerinde dört yapraklı goncayı ağzında taşıyan kuzgun bulunuyordu. Elimden alıp yakama astı ve ellerini zevkle omuzlarımda gezdirip geri çekildi. “Umarım beğenmişsinizdir. Broş size şans ve aşk getirsin. Bizler Efrasto Krallığı için iyi bir gelecek istiyoruz.”

“Minnettarım ama Efrasto Krallığı’nın asla şansa ihtiyacı olmaz.”

“Böyle düşünmenize sevindim,” dedi ve salonun yan tarafına açılan kapıya doğru yürüyordu. Avcılar kapıyı araladıklarında tekrar yüzünü bana çevirdi. “Sizler için hazırlattığım yemeklerden tatmanızı istiyorum. Umarım beğenirsiniz.” Gözlerim Asa’ya gidip gelince Kraliçe Helsa’yı takip etmek üzere hareketlendim. Kırmızı masa örtüsünü süsleyen, beyaz güllerin ve beyaz şamdanların olduğu ince, uzun bir masa bizi karşılamıştı. Odanın duvarlarında bulunan kabartma sanatları bu defa birçok farklı türdeki çiçeklere eşlik etmişti. Baş köşeye oturmamı ima edip karşımda bulunan sandalyeye sakince oturdu. On dört kişilik masada sadece ikimiz baş başa kalmıştık. Salona cariyelerin dışında başka kimse uğramıyordu. Cariyelerin birkaçı servis tabaklarımızı ve biri kadeh bardaklarımızı doldurmakla meşguldü. Masaya yerleştirilen hindi etinden yapılma sarmayı yeşil yapraklı sebzeler süslerken, diğer tabakta bulunan mürekkep balığını pişmiş soğan halkaları ve sarımsaklar süslüyordu. Uzun şişlere geçirdikleri kırmızı etlerin sunumu farklıydı; yatay demire asılmış ve aşağıya doğru sarkıtılmıştı. Etin yağları düz tabağa yerleştirilmiş patates püresine doğru akıyordu. Daha birçok sunumun dışında kuru incir, üzüm, kayısı da masada yerini alınca çorba kâselerimize doldurulan mantar çorbasının kokusundan rahatsız olmuştum. Alışkın olmadığım lezzetleri tatmak için kaşığımı elime aldım.

“İlk defa tadacağım yemekler var,” dedim gülümseyerek.

Yemekler var? Mersah olduğunu unutma! Zaten hepsini ilk defa tadıyor olacaksın!

“Umarım beğenirsiniz. Hepsi Neora topraklarının çok tercih edilen sunumlarındandır. Sizin için hazırlattım.”

Kâseden aldığım çorbayı ağzıma yerleştirince boynundaki kolyenin parlayıp söndüğünü fark ettim. Kraliçe Helsa’ya hediye olarak vermiş olduğum kolye sıradan bir kolye değildi. Mersah’ın hangi amaçla verdiğini anlayamamıştım ama nedeni yakın zamanda ortaya çıkacaktı. Aksine yakama taktığı broşun da sıradan olmadığını zaten hissediyordum ve bu yüzden başıma bela alacağımın farkındaydım.

Kolyeyi hangi amaçla verdiğimizi artık bana söylemelisin.

-Kolye zihninden geçenleri sana iletebilmemiz için hediye olarak verildi. Kolyenin iki amacı var: Zihin okumak ve duygularını hissedebilmek. Kadın görünüşünden etkilenmiş durumda ve bu yüzden Yushana taşı ile ilgili en ufak bir bilgi zihninden geçmiyor. Ve sana güvenmiyor.

Olamaz... Ama neden güvenmiyor?

Bakışlarından kaçmak adına elime aldığım şaraptan birkaç yudum alınca kaşlarım çatıldı. İçindeki baskın aromanın farkına vardığımda Kraliçe Helsa gülümseyip tabağındaki eti parçalara böldü. “Keskin bir şaraptır. Yavaş içmelisiniz, ayrıca aromasındaki eşsiz tat Neora Krallığı’nın mutfak sırrıdır.”

“Evet, hissetmiştim. Farklı bir tadı var ve sanki boğazımdaki düğümü çözmek adına mideme doğru akıp beni iki saniyeliğine farklı biri yaptı. Garip bir histi.”

“Özellikle tabağınızdaki hindi etinden yapılma sarma ile içerseniz sağlığınıza destek olacağına kanaat getirebilirim.”

“Pekâlâ, sizi kırmamak adına denemek istiyorum,” dedim ve sarmayla birlikte şaraptan yudum aldım. Zihnimde oluşan kıpırdanmalara karşı gözlerimi birkaç defa yumunca kendime gelmek adına kafamı silkeledim. “Güzelmiş.”

Değil... Kesinlikle değil...

“Beğenmenize sevindim. Ayrıca sizin için özel olarak hazırlattığım odanızda geceyi geçirmenizi diliyorum. Sabah ilk izlenimlerinizi çok merak ettiğim gladyatörlerin çarpıştığı arenamıza davetlisiniz. Böyle şeyleri sevdiğinizi duymuştum. Hep sizi yakından görebilmeyi ne kadar çok istediğimi anlatamam ve bu hayalimi gerçekleştirdiğiniz için çok minnet duyuyorum.”

“Ben de sizi görebilmenin hayalini kuruyordum ve dostluğumuzu pekiştirmek adına sarayınıza gelmek istemiştim ve iyi ki bu karara varmışım.”

Ne söylüyorum ben böyle? Şaraptan dolayı saçmalamaya başladım.

“Hayallerinizde bana yer vermenize çok şaşırdım,” diye derin bir nefes verip dudağının tek tarafı kıvrıldı. “Bir an kalbimin hızla çarptığını hissettim. Bu size de oluyor mu? Yani beni gördüğünüzde bir şeyler hissettiniz mi?”

Kendime gelmek adına gözlerimi yumdum ve Kraliçe Helsa’ya göz geçirdim. “Aslında ben... Sizi önceden görmüştüm. Güzel bir kadın olduğunuzu sadece duymakla kalmamıştım. Belki de beni etkileyen ilk kadın olarak yasak kalbime bir ilki yaşatabilirsiniz? Neden olmasın?” Söylediklerime hayretle donup kalınca Helsa’nın utanıp gözlerini kaçırdığını fark ettim. “Güzelliğiniz diyorum... Sahi, neden bu kadar güzel olduğunuzu sorabilir miyim size?”

“Beni şımartıyorsunuz,” dedi gülümseyerek. “Sizi gördüğümde oluşan hayranlığım-”

“Tam olarak odam neredeydi?” diye saçma sorumla lafını tamamlamasına izin vermek istemedim çünkü konunun nereye gideceğini biliyordum. Daha fazla çapkınlık belirtileri göstermeden yanından ayrılmak istedim. “Kusura bakmayın, sadece başım biraz dönüyor da. Şarap dokunmuş olmalı. Midem bulanıyor.”

“Ah, hiç önemli değil,” dedi ve cariyesine odamı göstermesi için işarette bulundu. Kraliçeye hafifçe başımı eğip selam verdim. Cariyesini takip etmek üzere hareketlenmiştim ama ayaklarımı ileriye doğru zorlukla atıyordum. Bu yüzden koridorun duvarlarından destek alıp odamın kapısına nihayet yaklaşabildim. Kapıyı aralayan cariye, “Buyurun efendim... Bir isteğiniz olursa eğer, yatağınızın yanındaki komodinde bulunan zile dokunmanız yeterli olacaktır,” dedi. Kafamı hafifçe sallayıp onu onayladım ve odadan ayrılmasıyla kendimi hemen yatağa bırakıverdim. Avizede talazlanan mumlar karmaşık görünüyordu, sayamıyordum. Bana neler olduğunu anlamadığım için yatağa oturdum. Hava almak üzere pencereye yürümek isteyince buna cesaret edemeyeceğimi anladım. Kesinlikle yere yığılma ihtimalim yüksekti.

-Broşu çıkarmalısın. Seni bu hâle getiren şarap değil, broş.

Karanlık ruhun söylediğini hızlıca yapmak adına çift olarak gördüğüm broşu çıkardım yakamdan. Çıkarır çıkarmaz gözlerimin eski haline geldiğini hissedince Helsa’nın bana olan güvensizliği ortadaydı ve bu yüzden bana bu broşu neden verdiğini çözmüştüm. Beni zihin bulanıklığına katıp konuşturmak isteyecekti ve ben de kendimi sarhoş sanıp bu geceyi uyuyarak geçirecektim. Kadını istemeden de olsa masada şımartıp çapkınlık belirtileri göstermemden dolayı yanaklarımın kızardığını hissedebiliyorum. Hatta Helsa’nın az sonra nasıl olduğumu merak etme bahanesiyle odama geleceğinden şüphem yoktu. Maalesef broşu tekrar yakama takmak zorundaydım. Kapının tıklatıldığını işitince, “Girin,” dedim.

Kraliçe Helsa içeriğe adımlarını endişeyle attı. “İyi görünmüyorsunuz, sizin için şifacıyı çağırmama izin verin.”

“Hayır,” dedim gülümsemeye çalışarak. Ayağa kalkmaya çalışıp yere yığılacakken telaşla yanıma geldi ve bana destek olmak için kolumu kavradı. Tekrar yatağa oturunca kendi de yanıma geçti. “İyiyim ben, merak etmeyin. Sadece başım dönüyor ve sizi çift görüyorum.”

Evet, iyi biri kesinlikle bu belirtileri yaşamalı zaten. Broş yüzünden saçmalıyorum iyice.

“Siz aslında Mersah değilsiniz, değil mi?” dedi aniden. Şaşkınlıkla gözlerine baktım. “Siz kimsiniz bilmiyorum ama buraya zorunlulukla gönderildiğiniz açık ve net.” Yakamda olan broşu kendi elleriyle tekrar söküp alınca zihnim yerine geldi. Kendi de boynundaki kolyeyi çıkardığında endişeden kalbimin deli gibi attığını hissedebiliyordum. O her şeyi en başından beri anlamıştı zaten. “Siz erkeklerin hayal dünyasındaki kadınlar fazla aptal oluyorlar ama emin olun, biz sizin düşündüğünüz gibi değiliz.”

“Nasıl anladınız?” dedim sakinlikle. “Mersah’ı görmüş müydünüz?”

“Hayır, görmemiştim sadece onun gibi karaktere sahip olmadığını tavırlarından anladım diyebilirim. Karanlık bir lider asla nazik olamaz, saygı çerçevesinde kadınlara yaklaşmaz ve asla kadınların yanında gözlerini başka yöne kaçırmaz. Gözlerini benden kaçırabildiğine göre bir kadına âşık olduğunu düşünüyorum ve ruhlar yasak kalp taşırlar, asla âşık olamazlar. Otuz iki yaşında olamayacak kadar da genç görünüyorsun ve en önemlisi... Mersah olsaydın asla verdiğim broş sana dokunmazdı. Bu broşu test olarak vermiştim.”

Kadınlara aptal diyen aptallar da kim? Evet, kesinlikle şu an tek merak ettiğim konu bu.

Kafamı aşağıya eğdim. “Tamam yakalandım. Size direnemem ve asla zarar da veremem çünkü ben Mersah değilim. Sizin gibi masum birine zarar verirsem amaçlarımdan sapmış ve karanlık ırka benzemiş olurum.”

“Dürüst olmak gerekirse yaşıma yakın biri olsaydın ve başka bir kadına âşık olmasaydın seni asla kaçırmazdım.” Gülümseyerek ayağa kalktı. “Buraya ne için geldiğini biliyorum, onu sana vereceğime emin olabilirsin ama bir şartla.”

Aniden gözlerine baktım. “Nedir o şart?”

“Yarın gerçekleşecek olan arenayı karıştırmanı ve ortalığı ateşe vermeni istiyorum. Bunu yapabilir misin?” dedi tek kaşı havalanırken. “Bu görevi yap ve sana karşılıksız Yushana taşını vereyim.”

Ayağa kalktım. Gözlerimle temasta olabilmek için boynunu yukarıya kaldırdı. “Beni kandırmadığınızı nereden anlayacağım Kraliçe Helsa? Kimse o taşı isteyerek vermez.”

Adımlarını yanıma yaklaştırdı. Gözleri gözlerime dokunurken zor yutkundum. “Ruhlar ile savaşa girmek istemeyeceğimi anlamış olmalısın, aklımı yitirmedim. Buradan taşı alıp hemen sarayımı terk edin. Efrasto Krallığı’na bulaşmak istemiyorum. Umarım bir gün sende ellerinden kurtulursun.”

“Pekâlâ... Peki tam olarak ne yapmamı istiyorsunuz?”

“Taşın başımıza açmış olduğu beladan dolayı saraya musallat olan Rosdaso canavarını öldürmeni istiyorum. Canavarı öldür ve taşı bu saraydan bir an önce uzaklaştır. Sarayımda ve halkımda bu belayı istemiyorum.”

“Zevkle,” dedim gülümseyerek. “Zevkle bu isteğiniz yapılmış ve olmuş bilin.”

Rosdaso canavarı... Artık taşa ulaşmam yakın demektir.

.

.

.

.

Not: Görseldeki Kraliçe Helsa Goels.

Bölüm sonu

2 yorum