
...
Karanlık diğer yüzünü göstermişti. Neden bana yardım ettiklerini ve neden beni koruduklarını biliyordum artık. Aslında Ernam da konu sen olabilirsin diyordu, yani beni kendi taraflarına katmak istediklerini söylemişti ve artık bunun doğruluğu gün yüzüne çıkmıştı. Mersah’ı gözden çıkardıkları gibi beni liderleri olarak görmek isteyen ruhların amaçlarını merak ediyordum sonuçta ben onların düşmanıydım. Hâlâ şaşkınlığımın etkisindeydim olanlar yüzünden. Bunun da düzmeceden olma ihtimalini aklımdan çıkarmamalıydım. Çünkü Asa da bana yakın durmaya çalışıyordu. Ya da Mersah ırkından şüphelendiği için yanıma yaklaşmasına izin vermişti. Neler oluyordu gerçekten? Ben karanlığa hükmedemezdim.
Bu imkansızdı.
Pars kucağımda uyuklarken başımı yastığa bıraktım ve gözlerimi tavana çevirdim. Öğrendiğim gerçek beni çaresizliğe sürüklüyordu, ne yapacağımı bilmiyordum. Mersah onlar için artık bir anlam ifade etmiyordu. Bunun aslında benim açımdan hiçbir çıkarı olamazdı, sadece buradan kurtulmam için anahtar olabilirdi.
İstemsizce gözlerimi yumduğumda yorgun bedenimi rahat bıraktım. Artık uyumak ve tüm bu kâbusların son bulmasını istiyordum.
Lidermiş... Hem de ruhların... Bitsin artık şu saçmalıklar...
...
Gözlerimi aralayınca ne kadar zamandır uyuduğumu bilmiyordum ama Pars’ın çoktan uyandığını ve saçlarımı okşadığını fark etmemle gülümsemeden edemedim. Mavi dalgalarındaki harelerin parlaklığı kalbime dokunuşlarda bulunuyordu. Onu anlamsızca seviyordum fakat ona bağlanmam kesinlikle benim için hataydı. Zaten yollarımız ayrı düşecekti, bizim aramızda kan bağımız yoktu. Pars, Mersah’ın oğluydu. Görünüşünü ona pek benzetemesem de annesinin bir Elf soyundan olduğunu biliyordum. Kesinlikle Pars ona benziyordu.
“Baba saçlarını taramamı ister misin?” dedi gülümseyerek. “Saçların çok uzamış.”
“Uzadılar, aslında düzeltsen fena olmazdı. Yapabilir misin?”
“Tabii ki yapabilirim.”
“Yoksa saçlarım daha mı çok birbirine dolanır Pars?” Yanımızda tarak dahi yoktu ama taramak istiyordu.
Sırıttı. “Hayır baba.” Parmaklarını tarak gibi kullanmaya çalışınca yüzündeki gülümsemeye dayanamadım. Avuçlarımın arasına alıp gıdıklamaya başladım. Bedenini yatağa atıp sesli sırıtmalara devam ettiğimiz için sarayın merakını uyandırmış olacağız ki, adımlarını zindana yaklaştıranlar oldu. Duraksayıp gözlerimi parmaklıklar ardına çevirdim. Pars arkama saklanıp gizlenmeye çalışıyordu. Mersah, “Alın artık şunu! Şu saçmalıklara bir son verin!” dedi sitemle. Zindana giren muhafızlara çığlıklarla karşılık veren Pars yanımdan gitmemek için direniyordu. “Bir çocuğu almakta dahi beceriksizsiniz! Son zamanlarda fazla gözüme batan bir ırk oldunuz! Pars, yemin ederim seni öldürmemek için hiçbir sebebim yok! Gel artık şuraya!”
Muhafız Pars'ı tutacakken, “Burada kalmak istiyorsa kalacak,” dedim kolunu kavrayıp. Öfkeden göz bebeklerim irislerimi ele geçirince başını hafifçe eğip geri adım atmak zorunda kaldı. “Lanetli ellerinizi çocuğun üzerinden çekin. Yoksa...” Gözlerimi Mersah’a çevirdim. “O taşı hiçbir zaman elde edemezsin. Beni hafızamla ya da sevdiğim kadınla da tehdit edemezsin, bunu böyle bil.”
Pars gözlerimi fark edip korkudan geri adım attı. “Gözlerin... Yoksa sen de onlar gibi...”
“Hayır, ben onlar gibi değilim.” Gözlerimi sakinleşmek üzere yumup geri araladığımda karanlık irislerimi terk etti. “Pars... Sana doğruyu söylüyorum. Korkulacak bir şey değil.”
“Ares seni kandırıyor Pars,” dedi sırıtarak Mersah. “Alın artık şu lanet çocuğu yanından!”
Pars’ın elinden tutan muhafız şaşkınlığını fırsata çevirdiği an zindanın dışına çıkarabilmişti onu. Gözleri hâlâ üzerimdeyken yanımdan uzaklaşıyordu. Karanlık gözlerimle karşılaştığı için hayal kırıklığı yaşatmıştım ona. Beni farklı sanıyordu ama onlara benzememden dolayı ailesinin katilleri arasına katılmıştım. Özellikle liderleri olarak seçildiğimi bir bilseydi belki de hiçbir şansım kalmayacaktı.
Yalnız bırakılacağımı sanırken zindandan çıkarılıp Mersah ile birlikte yemek salonuna doğru yürüyorduk. Gözlerim parmağındaki yüzüğü aradı ama yoktu. Son yaşanılandan sonra yanımda saydamlığa bürünmüştü. Kendince önlem alıyordu zavallı ruhların lideri. Gerçeklerden habersiz göğsü kabarık şekilde yürüdüğünü görünce dudağımın tek tarafı kıvrıldı. Buradan çıkmak ve onun ölmesi için ruhlarla birlik olmayı kabul etmekten başka çarem yoktu. Artık aralarındaki en değerli kıvılcımı kendi lehime çevirdikten sonra buradan kurtulabilirdim. Ama Yushana taşı için ne yapacağımı sabırsızlıkla bekliyordum. Aklıma sadece devasa bir yaratığı öldüreceğim geliyordu ya da gizemini koruyan tılsımlı bir koridor beni bekliyordu.
Yemek salonunda tekrar karşılıklı şekilde oturup kan şarabını içmeye koyuldu. Bana özel yiyecekler gelmişti bile. Cariyelerin özenle yerleştirdikleri altın kaplamalı sunumlarında ballı çörek, pirinç, patates lapasında közlenmiş et ve yeşil sebzelerin harmanlanmasıyla yapılan domates ezmesi bulunuyordu. Şarap bardağıma doldurdukları sarımsı karışımın kokusundan anladığım kadarıyla papatya ile kuşburnu çayıydı. Sanırım duyacaklarıma karşı sakin kalabilmem için bu çay bana özel olarak yapılmış olabilirdi. Cariyelerden biri karanlık gözlerini bana çevirdi. “Başka bir isteğiniz var mı efendim?”
Mersah şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Ona başka bir arzusu olup olmadığını sormamalısınız. Bu sarayda neden herkes tuhaflaştı böyle?”
“Üzgünüm efendim,” diyerek başını aşağıya eğdi ve mahcup şekilde yanımızdan ayrıldı.
Sakince çatalımı alıp yiyeceklerden tatmak istedim. Lokmalara böldüğüm eti ağzıma alıp çiğniyordum sanki karşımda Mersah yokmuş gibi. Gayet rahat tavırlarıma karşılık şarabını yudumlarken konuya hangi açıdan gireceğini kararlaştırıyor ve boğazını temizliyordu. Ben çayımdan yudum alırken gözlerimle onu süzüyordum. Bardağı sakince masaya bırakıp gülümsedim. “Keşke sen de bu lezzetli yemeklerden tadabilseydin Mersah. Cariyelerin iyi iş çıkarıyorlar, yemekler gerçekten tam bana göre yapılmış. Sahi... Cariyelerin benim damak tadımı nasıl tahmin edebiliyor? Gerçekten hayret verici yeteneklere sahipler. Bazen diyorum ki, senin yerinde ben mi olsaydım?”
Kaşlarını çattı. “Sen ne saçmalıyorsun? Kasraha Sarayı’nın tek lordu benim. Ruhlar senin gibi aciz bir veliahttı mı dinleyecekler yoksa benim gibi kaosu ve kanı tecrübe edinen birini mi?”
“Doğru,” dedim onaylayarak. “Sen ailemi dahi öldürmüş birisin. Kral Hetar’ı öldürdüğün için sana olan bağlılıkları ilelebet devam eder çünkü imkansızı başarmışsın. Astantra Krallığı da istediğin kişinin emri altında olunca, neden beni istesinler ki...”
“Kısa kes. Ne anlatmaya çalışıyorsun? Beni övmediğinin farkındayım.”
“Yemek masasında karşılıklı oturduğumuza göre seninle sohbet edebiliriz diye düşünmüştüm, yoksa yanılıyor muyum? Ayrıca şu gerçekleşecek olan taş meselesinin asıl rotasını anlatmalısın,” dedim dirseklerimi masaya yerleştirip. “Rotam neresi? Taşı nerede bulmamı istiyorsun?”
“Taşın yeri belli sadece gideceksin ve alacaksın Ares.”
“Bu kadar basit yani?” diye sordum sırıtarak.
“Evet, basit. Neora Krallığı’na gideceksin ve orada Kraliçe Helsa Goels ile tanışacaksın.”
Kaşlarım çatıldı. “Kim bu kadın? Taş onda mı?”
“Evet taş onda,” dedi ve şarabından bir yudum daha aldı. “Kadın çok güzel... Onunla görüşebilmek tek hayalimdi ama benim yerime sen görüşeceksin.” Cariyesine bakıp daha önceden yapılması gereken şey için işarette bulundu. Neler olduğunu merak ediyordum, taşın kadınla ne alakası olabilirdi? “Hayatımda onun kadar güzel biriyle karşılaşmadım. Benim sadece adımı duymuştur, karşısına çıkacak cesaretim pek olmadı. Sonuçta lanetli bir liderim. Ayrıca güneş ışığında gezemediğimizi unutmamışsındır umarım?”
“Tüh,” dedim üzülmüş gibi yaparak. “Yasak kalbini harekete geçiren bir kadın olduğunu bilmiyordum. Siz ruhlar... Yasak kalp taşımıyor muydunuz? Sakın bana çöpçatanlık yapacağımı söyleme.”
“Hayır saçmalama. Buna aşk demeyelim, sadece kadını beğendiğimi söylüyorum. Onu uzaktan bir defa görmüştüm hepsi bu.” Cariyesinin getirdiği siyah kutuyu aralayıp içinden çıkardığı elmastan kolyeyi bana gösterdi. “Kolyeyi güven aşılamak için hediye edeceksin ve Mersah olarak sarayına gireceksin. Gerisi sana kalmış. Sarayın artık neresinde ise o taşı bul ve zincirlerin ikisini de çöz. Ben sadece güçlerimi fazlası ile geri istiyorum sonra da bu krallığı yeniden inşa etmeyi.”
Başım belada. Ben o saraya Mersah olarak girdiğimde nasıl taşı almış olarak çıkabilirim ki?
-Merak etme. Biz sana yardımcı oluruz...
Karanlık ruhların bana olan yardımları olacaktı elbet çünkü beni liderleri olarak seçtiklerini belirtmiştiler. Kasraha Sarayı’nda büyük bir kaos gerçekleşecekti. Mersah’ın ırkı iki parçaya bölünüp benim tarafımda olan ruhlar kan dökeceklerdi ve ben bunu fırsata çevirecektim. İlk önce Desina’dan aldığı yüzüğü ele geçirmek zorundaydım ve bunu ilk fırsatta gerçekleştirmek için harekete geçmeliydim. Ruhların bazı planlarımı anlamaması adına iç sesimle konuşmayı kendime yasaklamıştım şu dakikada. Açık vermemek için gizli tutmalıydım. Yushana taşını aldıktan sonra burası benim emrimle cehennemi aratmayacak sıcaklığa sahip olacaktı. Mersah çok büyük bir hata yaptığını canını verdiği an anlayacaktı.
“Bu kadın seni hiç görmedi ama ya benim sen olmadığımı anlarsa? Sence de yine beni riskli göreve soktuğunun farkında değil misin? Gerçi... Zaten bu hoşuna gidiyordur. Benimle dalga geçer gibi tüm vazifelerini bana yaptırıyorsun. Bu çok saçma... Sen bu sarayda ne işe yararsın?” dedim sırıtarak. Kadeh bardağını üzerime doğru fırlatıp ayağa kalkınca muhafızlar önlem almak adına yanımıza yaklaştılar. Üzerimi kana buladığı için parmaklarımı avucumda sıkıp sakin kalmaya çalışıyordum ama göz bebeklerim irislerimi ele geçirdiği için bu zor görünüyordu.
“Yanlış yapıyorsun,” dedi öfkeyle. “Bana olan davranışlarının bedelini ödeteceğimi biliyorsun!”
Boynumu geriye yatırıp çıtlattım. Umursamaz tavırlarımın farkındaydı ve bu onu daha çok öfkelendiriyordu. “Beğendiğin kadının yanına bu kılıkla gidemem. Odandan seni andıracak giysiler giymeliyim. Mesela karanlığı temsil eden gömleğine benzeyebilir.”
“Hemen giyin ve görevini yap.” Muhafızlarına işaret edip beni kollarımdan tutmalarını istedi. “Gözünüzü dört açın. Yanlış bir şey yaparsa bana bildirirsiniz. Ayrıca onu çok şık giydirin, bir Efrasto Krallığı’nın Lordu gibi görünsün. Eğer Kraliçe Helsa gerçekleri anlarsa taşı sonsuza dek kaybedebilirim.”
Çok da umurumdaydı...
Sırıtıp muhafızlar eşliğinde yanından ayrıldığımda beşinci kata çıkmak için merdivenlere doğru yöneldik. Yanımda olan muhafızların benim tarafımda olmaları için şansa ihtiyacım vardı sonuçta saraya ihanet eden ruhları tanımıyordum. Zaten hepsi de birbirlerine benziyordu. Kapıyı araladıklarında içeride bekleyen iki cariye önceden ayarladıkları kıyafetleri yatağın üzerine bırakıp odadan ayrıldılar, muhafızlarla baş başa kaldık. Odada krala yakışacak işlemeli büyük bir yatak ve sağında bulunan anlayamadığım siyah çerçeveli bir boy aynası bulunuyordu. Sanki başka bir boyuta geçmeyi sağlayan portal gibi görünüyordu. Gözlerim odanın giyim dolapları dışında bronz renkli, beş çekmeceli komodine kayınca hemen yanına yaklaştım. Çekmeceleri açma isteği kalbime dokundu ama gözlerim muhafızlara gidip geldi. Çünkü ne yapacaklarından pek emin değildim. Biri komodine yaklaşıp üçüncü çekmeceyi araladı ve kilitli sandığı bana doğru uzattı. Liderlerine ihanet eden muhafızlar olduğunu anlayınca gülümsedim. Sakince elinden alıp sandığı aralamaya çalıştım ama olmamıştı. Diğer çekmeceye bakmak istedim, belki anahtarına ulaşabilirim diye ve son çekmeceye kadar baktım ama yine de yoktu. Sandıktan sadece menekşe kokusu alıyordum, belki de tılsımlı yüzük içinde değildi.
“Kahretsin... Tılsımlı yüzüğü bulamadım.” Vakit kaybetmeden yatağın üzerindeki kıyafetleri giymek için kana bulaşmış gömleğimin düğmelerini aralıyordum. Alt bedenimdeki keten pantolondan da kurtulunca üzerime siyah, ipekten gömleği geçirip alt bedenime siyah pantolonu giydim. Kalan parçayı tekrar kollarıma geçirip; siyah ipeğin üzerine dağıtılmış altın işlemeli, parlak kaftanı omuzlarımdan aşağıya saldım. Yakasında boynumu saran kabarık kürk bulunuyordu. Kaftanın boyu diz kapaklarıma yakındı ve düğmelerini ilikleyip hazır olacaktım tamamen. Aynada kendimi görmek isteyince karanlık ruhum yeniden bana görünür oldu. Yani nasıl göründüğümü bilmeden odadan ayrılmayı düşündüm ama boy aynasında dalgalanmaların olduğunu fark edince duraksadım. Parmağım içine dalıyordu ve bunun iyi bir fikir olabileceğini sanmıyordum. Tekrar kilitli sandığı açabilmem için bir şey bulabilirim düşüncesi ile içeriye hiç düşünmeden girdim. Gizli bir odaya denk gelmiştim. Birçok renkli sıvılara sahip parfümlerin ortamı hoş bir kokuya buladığı bir odaydı. Herhangi birini seçip üzerime sıktım.
Kokusu; tarçınlı, ballı çöreği anımsatıyordu.
Büyük ihtimalle kadının yanında yeni fırından çıkmış çörek gibi kokacağım... Ama sakin... Sonuçta ben Mersah’ım...
-Berbat kokuyorsun...
“Biliyorum,” dedim sırıtarak. “Başka bir parfüm daha mı sıksam?” Elime geçen diğer yeşil renkli parfümü önce bileğime sıktım ama kokusunu net alamadım. Sanırım kıyafetlerle örtüşünce kokuları ortaya çıkıyordu. Parfümü üstüme boca edince bu defa oda tamamen üzüm kokmaya başladı. “Ah... Olamaz... Şimdi de üzümlü, ballı, tarçınlı çörek gibi kokuyorum. Bu saçma yerde neden hep yiyecek kokuları var!” Gül kokusunu aramak isterken renginden dolayı pembe şişeyi seçmiştim ama endişeyle kıyafetimin kol kısmına sıkıp denemek isteyince parfümü yere düşürdüm. Parçalara bölünen cam şişesinden yayılan koku beni bayıltmak üzereydi. Buradan kaçmak için hemen aynadan çıkıp odaya geçtim. “Kim üzümlü, ballı ve tarçınlı çörek gibi kokmak ister ki? Bu Mersah kafayı yemiş.”
-Sanırım Kraliçe Helsa kendi elleriyle sana taşı verip oradan gitmeni isteyecektir.
Umarım kadın koku alamıyordur.
Yatağın üzerine bıraktığım sandık gözlerime çarpınca menekşe kokusu ile bir ilgisinin olabileceğini düşündüm. Yine aynanın ardındaki odaya ulaşıp menekşe kokan bir parfüm bulmaya çalışıyordum. Ufakta olsa birkaç şişeden koluma sıkıp deniyordum ama bu zamanımdan fazlası ile çalmıştı. En son şeffaf sıvı görünümlü, oldukça parlak bir şişe denk geldi elime. Koluma doğru sıktığımda burnuma ulaşan menekşe kokusu yüzümü gülümsetmeyi başarmıştı. Odaya geçip sandığın hemen üzerine sıktım. Kilidinden tık diye ses işitince sandığı aralayıp tılsımlı yüzüğe ulaşabilmiştim nihayet. İlk defa yakından görüyordum; altın kaplamalı, üzerinde serçe figürü bulunan bu yüzüğü.
Ben normal bir anahtarla açılacağını düşünüyordum halbuki... Sanırım tüm parfümlerin bir amacı var ve çoğunu üzerime sıkmıştım. Umarım başıma bir iş açmam.
Ruhlardan biri çekmeceli komodini işaret edip önündeki sandalyeye oturmamı istedi. O sıra sandığı tekrar yerine bıraktım ve çekmeceyi kapatıp sandalyeye oturdum. Karşımda bulunan yüz aynasında sadece karanlık ruhumu görebiliyordum ve bu yüzden saçlarımın son durumundan pek haberim yoktu. El aynasını bana uzatınca kendi yansımamla karşılaştım. Farklı bir ayna olduğu belliydi. Uzun zaman sonra yüzümü görebildiğim için mutluydum ve saçlarımı elime aldığım tarakla şekillendirmeye çalışıyordum. Geriye doğru taradığımda yüzüm biraz olsun aralanmıştı. Sakallarım kısaydı, kesmeye gerek duymadan ayaklanıp hemen buradan ayrılmak üzere harekete geçtim. Mersah’ın odasından ayrılıp sarayın dışına çıkmak üzere merdivenlerden iniyordum. Dışarıda beni bekleyen at arabasına doğru yürürken aniden Pars yanıma koşarak gelip sarıldı. Bana karşı oluşturduğu duvarları aştığını hissedince gülümsedim. Kucağıma alıp, “Beni affettin mi?” diye sordum.
“Ben sana küsmemiştim ki... Sadece biraz korkmuştum.”
Yanağına buse kondurunca gülümsedim. “Benden korkmana gerek yok minik prensim. Sadece lanetliyim, gözlerim bazen karanlığa bulanıyor ama bir gün bunlardan kurtulacağım.”
“Ben seni her hâlinle seviyorum baba,” dedi ve gözlerini üzerimde dolandırdı. “Çok yakışıklı olmuşsun. Nereye gidiyorsun ki? Yoksa beni burada mı bırakıyorsun?” Korkulu gözlerle bakıyordu.
“Sadece biriyle görüşmek için gideceğim ama hemen dönerim sen merak etme olur mu?” Sarı saçlarını okşayınca sırıttım. “Hem babanı yakışıklı bulmana sevindim.”
“Evet, öylesin. Kadınlar peşine takılacak.”
Hayretle baktım. “Sen bu tür şeyleri nereden öğreniyorsun bakalım?”
“Bilmem...” dedi sırıtarak. Aniden gülümsemesi son buldu ve başını aşağıya eğince endişelendim. Çenesinden tutup ne olduğunu sorar gibi gözlerine baktım. “Peki gerçekten beni oğlun olarak görüyor musun baba? Yani... Beş yaşımda beni görmek istedin. Önceleri benden nefret mi ediyordun?”
“Hayır, asla.” Duraksadım. Gözlerimi kaçırdığımda derin nefes alıp verdim ama ona yalan söylemek istemediğimi anladım. “Ben aslında Pars... Ben aslında senin-”
“Hadi neyi bekliyorsunuz?” diye soran Mersah, Asa ile yanıma doğru yaklaşıyordu. “Bir an önce yola çıkmalısınız. Sanırım gideceğin yeri bir saatlik yol sanıyorsun Ares?” Gözlerini Pars’a çevirdi. “Artık sen de gir içeriye! Yoksa kendi ellerimle canını alırım! Zaten bana o lanet kadını hatırlatıyorsun!”
“Sakın!” diye bağırdım. “Sakın ona dokunma yoksa yemin ederim bu sarayı başına yıkarım!”
“Oğlum hakkında alacağım kararları sana soracak değilim Ares. Ayrıca bize hiçbir şey de yapamazsın.”
Sen öyle san... Sadece doğru zamanı kolluyorum.
Pars’ın yanağından öpüp kucağımdan indirdim. Karşısına çömelip korkudan titreyen ellerini tuttum. Buğulu gözleri ile kesişince, “Benim oğlum güçlüdür,” diye fısıldadım. “Benim oğlum güçlüdür ve ağlamaz, anlaşıldı mı? Senin için geleceğimi sakın unutma, sana bir şey olmasına dayanamam.”
Gülümseyip boynuma sıkıca sarıldı. “Tamam baba, söz. Ağlamak yok.”
.
.
.
.

