
...
“Tebrikler baba. Başaracağını biliyordum,” dedi koşarak Pars. Kucağıma alıp sarıldım. Gururlu bakışları üzerimdeydi, bir yandan tedirginlikle çevremde dolanan panterlere bakıyordu. “Bir şey yapmazlar değil mi?”
Gülümsedim. “Umarım yapmazlar.”
Asasından destek alıp yanıma yaklaşan yaşlı adam, “Artık benim vazifem de bittiğine göre hastalıklı bedenimi dinlendirebilirim,” dedi. “Artık başarıyla eğitimlerini tamamladın.”
“Bunların ne işime yarayacağını söylemeyecek misin?” diye kaşlarımı çattım aynı zamanda. “Eğitim anlatarak olur, bana anlatmadan görevlerin içine bırakıp öğrenmemi sağladın. Bari şunların anlamlarını açıkla.”
“Hayır, yanılıyorsun. Her şey yaşayarak öğrenilir. Ben sana sadece olması gerekenleri yaşattım ve sende yapman gerekenleri öğrendin. Anlamlarını aslında az çok tahmin etmişsindir ve taşı alacağın noktada hepsini yaşayarak öğreneceksin.” Arkasına döndüğü gibi yanımdan uzaklaşıp gidiyordu. Gözlerim Mersah’a kaydığında sırıttığını gördüm. Sanki eğitimi ben değil de o tamamlamış gibi rahat görünüyordu. Arkasına döndüğü gibi sarayına girince ruhlar kollarımdan kavrayıp beni yine ait olduğum yere doğru götürüyorlardı. Yani zindana.
“Ben babamla kalmak istiyorum,” diye söylenip zindana benimle giren Pars ile gülümseyerek yatağa oturduk. Muhafızlar üzerimize kapıyı kapatıp bizi tek bırakmışlardı. “Bunlar neden sana eğitim veriyorlar baba? Sen okula gitmedin mi?”
Derin bir nefes verdim. “Gitmedim, ben bir köleydim. Sana dürüst olmam lazım, yalan söylemek istemiyorum. Ben hayatımda hiç eğitim almadım.”
“Ama yalan söylüyorsun,” dedi sırıtarak. “Kölelerin ellerinde ateş olmaz ki. Sen bir askersin. Hem de kimsede olmayan güçlere sahipsin baba. Kölelerde böyle güçler yoktur ki.” Hayatında birçok köle ile tanışmış gibi konuşuyordu.
Gülümsedim. “Yalan söylemeyi yine beceremedim desene?”
“Evet,” dedi sırıtarak.
“Pekâlâ... Öyle olsun bakalım. Ben bir askerim evet ama sen de benim küçük prensim olacaksın, tamam mı? Bir gün kendi askerlerimi yönettiğimde yanımda olacağını hissediyorum.”
Şaşkınlıkla gülümsedi. “Gerçekten mi?” Gözlerinin içi parlıyordu. “Ben prens mi olacağım?”
“Evet, gerçekten. Ares’in minik veliahttı Pars. Kulağa çok hoş geliyor. Kılıç ustası olarak eğitimini ben vereceğim, şimdiden anlaşalım ama.” Mutluluktan boynuma sımsıkı sarılınca kollarımın arasına alıp göğsüme bastırdım. “Senin kötü biri olmana asla izin vermem. Sen aydınlık için benimle savaşacaksın minik prensim. Onlar bizi av sanırken, biz avcı olacağız. Oyunun kurallarını bu şekilde değiştirelim.”
“Seni çok seviyorum, beni hiç bırakma olur mu?”
“Umarım,” dedim saçlarını avuçlarımın arasına alarak. “Umarım minik prensim. Asla bırakmak istemiyorum.”
“Hiçbir zaman asla dememelisin...” diye yabancı bir ses kulaklarımıza alaycı şekilde dokundu. Parmaklıklar ardına bakınca Asa ile karşılaşmayı beklemiyordum. Onun savaş alanında öldürüldüğünü düşünmüştüm. Pars’ın başını okşayıp parmaklıklara doğru adımlarımı hızlandırdım. Zafere ulaşmış gibi gülümserken fazla zavallı görünüyordu. “Beni beklemiyordun değil mi? Sen de haklısın, ellerim bağlı olunca kurtulmamın imkânsız olduğunu düşünmüşsündür. Ama karşındayım ve elimizde olan da sensin.”
Yüzümde çarpık gülümseme belirince kendinden emin tavırları son buldu. “Mersah tarafından kurtarıldığını övmem için mi yanıma geldin? Yoksa Rina’nın...”
“Kes sesini!” diye bağırıp demirliklere vurdu. “Öfkelenmem için yapıyorsun, beni tuzağa çektin! Onun adını ağzına alma!”
“Geç oldu ama anlamana sevindim diyebilirim. Keşke Rina ile odamıza muhafızları göndermeseydin... Hayallerimize burnunu soktun.” Gözlerini öfkeyle yumunca parmaklarını avuçlarının arasına alıp sıkıyordu. “Güzel kadın ama. Sende ne bulduğunu merak ediyorum. Aslında bana âşık olduğunu söylerken gözlerinin içi parlıyordu. Bu da oyununuzun bir parçası mıydı?” Sessizce ağlamaklı gözlerini yere kaçırdı. Onun ani değişimi karşısında şaşkınlaştım. Neredeyse her şeyi itiraf edecekti ve bunun nedenini gerçekten merak ediyordum. “Zuri ile olan ilişkin yalandan ibaretti değil mi?”
“Evet, maalesef Mersah oraya sızmam için tehditler üzerinden beni zorlamıştı. Hiçbirini isteyerek yapmadım. Rina da aynı şekilde oraya casus olarak gönderildi. Aslında biz önceden tanışıyoruz, sözde birbirimize aşıktık. Ta ki karşısına sen çıkana kadar. Kendi kurduğu tuzağa düştü ve sana âşık oldu. Zuri ile evlenip mutlu olmamı söylerken kendi yoluma bakmamı istedi. Aklını kurcalıyordun çünkü. Onun gözlerini boyamıştın. Senin ona ilgi duymanı beklerken, kendi sana ilgi duymaya başlamıştı.”
“Ve ona karşı duygularımın olduğunu sanınca da endişelendin. Odasına girmem, ona karşı ilgimin olduğunu kanıtlamıştı sana. Bu yüzden muhafızları aniden odasına yollamıştın. Benim ona dokunacak olmam korkutmuştu seni.”
“Evet,” diye gözlerime baktı çaresizce. “Bu yüzden sana çok öfkelendim. Seni kendine bağlamak için büyü kullandığını da itiraf edince artık kendimi açık edecek kadar öfkeme sahip çıkamadım. Bu yüzden sana karşı açık verdim. Aynı şekilde Zuri de babası için yaptığın uyarılarını bana söylemişti. Babasını benden korumak istediğini anlatmıştı.”
Kaşlarım çatıldı. “Zuri sana bunu neden söyledi? Yoksa... Yoksa Bay Tresya’nın kızı da...”
“Hayır,” dedi aniden. “O sadece beni çok seviyordu. Neredeyse kendimi düzeltmemi isteyecek kadar babasına ihanet edecekti. Sadece seninle ilgili beni uyarmıştı çünkü bir şeyler sezdiğini anlamıştı. Sakın ona kızma, onun hiçbir suçu yok. Sadece beni korumak istemişti ama hayatımda Rina’nın olduğunu öğrenince benden vazgeçti. Çünkü başka bir kadını sevdiğimi biliyordu artık.”
Öfkeyle kafamı iki yana salladım. “Zuri... Onun hesabı babasıyla. Planlarımın az daha bozulmasına sebep olacakmış. Artık kimseye güvenmeyeceğimi sayenizde öğreniyorum.” Sessizliğe bürününce tek kaşım havalandı. “Ayrıca Rina’yı başıma musallat eden de sizsiniz. Bu konuda bana öfkelenmen mantıksız. Bunun sorumlusu ben değilim. Benim sadece Desina’ya âşık olduğumu bilmesine rağmen kendi kurduğu tuzağa düşmüş.”
“Bu konuyu nasıl düzelteceğimi bilmiyordum. Tüm yaptıklarım için pişmanım. Senden de özür diliyorum Ares.” Aniden yanımıza yaklaşan Mersah yüzünden susmak zorunda kaldık. Asa’nın burada olmasına anlam veremezken aynı şekilde Pars’ı da zindanda görmüş oldu.
Gözlerimi Pars’a çevirdim. “Onun benimle kalmasına izin vermelisin.”
“Umurumda olduğunu mu sanıyorsun? Zaten büyüdüğünde senin adını dahi hatırlamadığı günlerin yakın olduğunu zevkle söyleyebilirim. Taşı bana getirdiğinde seni azat edeceğim.”
“Kılıç?” diye sordum merakla.
“Kılıcı sen merak etme, onun başka çözümlerini de buldum sayılır. Artık sana ihtiyacım kalmayacak,” dedi kendinden emin bir şekilde. Gözlerini Asa’ya çevirdi. “Sen burada ne yapıyorsun? Pars bitti şimdi de sen mi Ares’i baba edindin?”
“Hayır efendim sadece Pars’ı buradan almak için gelmiştim ama ısrarla burada kalacağını söyledi.” Kendini kurtarmak için yalan uydurmak zorunda kalmıştı. “Ama sizde umursamıyorsanız kalsın burada, sorun yok sanırım.”
Pars öfkeyle, “Gidin buradan!” diye bağırdı. “Ben babamla uyuyacağım!”
Sanırım cesareti bana benziyor... Ah Ernam hep senin yüzünden babası sanıyor beni...
Mersah, Asa’nın peşinden gelmesini ima ederek yanımdan ayrıldıklarında neler olduğunu hissetmiştim. Aslında Mersah’ın haberi vardı, zaten kendisi Asa’nın buraya gelmesini söylemişti. Bana yakın olmaya çalışıp ağzımdan bir şeyler öğrenebileceğini düşünüyordu. Sanırım ırkının garipliğini hissettiği için bunu yapmak zorunda kaldı ama benden neyi öğrenmek istediğini anlayamadım. Tek çarem buradan kurtulmak gibi görünüyordu fakat bu pek mümkün değildi. Maalesef benim buradan kurtulmam mucizelere bağlıydı.
“Benim uykum geldi baba,” diye seslenen Pars’ın yanına yürüyordum. “Uyumuyor muyuz?”
Gülümsedim ve yatağa uzanıp kollarımın arasına aldım onu. “Evet, artık uyku vaktimiz geldi. Burada saatleri anlayamasam da esnediğimize göre yatmamız gerekiyor galiba.”
“Bana uyumadan önce büyük annem hep masal anlatırdı.” Gözlerinin buğulandığını görünce saçlarını okşuyordum. “Onları çok özlüyorum. O kötü adam yüzünden öldüler.” Yanaklarından süzülen yaşları sildiğimi görünce başını göğsüme gömdü. “Gerçekten o benim babam değil. Babam olsaydı beni üzmezdi. Beni büyüten ailemi öldürmezdi.”
Zor yutkundum, ona ne söyleyeceğimi artık bilemiyordum. Yalan söylemek de içimden gelmiyordu sonuçta bana sonsuz güveniyordu. “Büyük annen sana hangi masalları anlatıyordu? İstediğin bir masal var mı, diye sormak isterdim ama ben pek bilmiyorum.” Konuyu değiştirmek istemiştim.
“Genellikle tavşan, maymun hikayesini anlatıyordu. İyi bir dost olduklarını ve maceralarını. Ama sen başka bir hikâye anlatır mısın baba?”
“Senin için denemek istiyorum tabii ki,” dedim ve başını öptüm. “Üstü başı eskimiş ve elleri yara içerisinde kalmış bir çocuk yaşarmış Tarosan kentinde. Boyuna aldırış etmeden kendinden büyük olan kiremitleri evlerini inşa eden insanlara yetiştirirmiş. Yetiştiremezse akşamları açlıkla cezalandırılır ve diğer gün erkenden çalışmak için uykudan kaldırılırmış.”
“Çok üzüldüm,” dedi gözlerime bakınca. “Çocuğun başına neler gelmiş aynı bana benziyor.”
“Üzülmene gerek yok minik prensim. Sadece bir hikâye.” Derin nefes verip devam etmeye karar verdim. Başını göğsüme yaslayıp sarılmıştı hemen. “Günleri diğerlerinden bir farkı olmaksızın hayatı bu şekilde devam ediyormuş. Ama bir gün kalbinde yatan huzursuzluk onu çepeçevre sarınca ailesini özlemiş. Özellikle sokaklarda anne ve babasının elinden tutan çocuklar onun için ağır bir sıvandan farksızmış. Kendi hayatını karşılaştırdığı birçok sınavlar, aslında ellerinden çalındığı geleceğinin nişanesiymiş. Bu nişane bedeninden ziyade kalbinde olan yaranın bir parçası olarak işlenmiş ritimlerine. Artık hayatına alıştığında ise diğer çocuklara imrenmeyi bırakmış. Kabullenmiş kaderini. Kabullendiği nokta onu daha güçlü biri haline getirdiğinden, artık kimse onu üzememiş. Çünkü acıtmıyormuş mazi.” Gözlerim göğsüme kayınca uyuduğunu fark ettim. “Sanırım ben hikâye anlatımında başarılı olamadım Pars. Ben hâlâ geçmişte çakılı kalmışım. Ben günümü dahi yaşayamayan ve hâlâ geçmişte nefes alıp veren bir köleyim. Aslında kendi kişiliğimden koparmayı başarmışlar beni. Ben sadece yeni hayatıma alışmaya çalışıyorum. Dışarıdan belli olmuyordur belki ama ben hâlâ o eski ve yırtık kıyafetleriyle dolanan çocuğum.”
Sessizliğe bürünüp kollarımın arasındaki hiçbir günaha bulaşmamış meleği izliyordum. Nefes alıp verişlerini dinliyordum. Bazen sadece ona bakınca kendi geçmişimi yaşamaması için dua etmek geliyordu içimden. Onun ve onun gibilerin özgürce yaşayabileceği bir hayat diliyordum. Ailesinden koparılmadan, hayallerine ulaşabilmelerini diliyordum. Zaten bunun için çıkmamış mıydım bu yola? Karanlık zihinlere ve düşüncelere engel olmak, onların hayatlarımıza dokunmasına engel olmak için göze almamış mıydım her şeyi? Astantra Krallığı aslında bunun için vardı. Gökyüzündeki yıldızların tekrar ışıltılarını yansıtması, güneşin çekinmeden doğması ve bulutların özgürce kuşlara eşlik edebilmesi için vardı. Zamanın eşsiz sillesine takılıp akıp giden yaşam, sadece bizden kalan iyi anılar bırakmalıydı ardımızda. Bırakmalıydı ki... Artık zamanın nasıl geçtiğini değil, bizlere hangi ışıltıyı verdi diye konuşmalıydık.
Keşke her şeyi bir anda düzeltebilseydik, güzelleştirebilseydik. Ama olmuyordu işte... Bazen karanlık tepemize aniden çöküyordu ve biz altında ezilip ufalanıyorduk.
-Sen karanlığın tek varisi olarak yaşamına ayak uydurmaya başladığında bizlerin sana olan sadakatini tadacaksın. O zaman kendinden vazgeçmek, bizden vazgeçmekten daha hoş gelecek.
Ne? Varis?
Ne söylemeye çalıştığını anlamamıştım. Yine aynı saçmalıklarına devam ettiğinin farkındaydım. Büyük ihtimalle karanlık ruhum bana oyun oynuyordu. Tek amaçları taş ve kılıç olunca ellerinden geleni yapmak için benimle iş birliğini dahi göze almışlardı. Artık ciddi anlamda yorgunluğumu hisseder hale gelmiştim. Bazen ne için çabaladığımı dahi unutuyordum ya da boşa çabalamış gibi hissediyordum kendimi. Sonra içimden bir ses hayır şimdi pes etmenin zamanı değil dediğinde kendime geliyordum ve amaçlarımı hatırlamaya çalıyordum. Bu kolay olmuyordu tabii, zaman alıyordu. Yorgunluğumu aşmamın diğer nedeni ise Desina oluyordu. Onunla geleceğimi düşünüyordum ve doğacak çocuklarımızı.
Sahi... Onunla bu hayallerimizin olma olasılığı hâlâ var mıdır? Desina ile biz...
-Sen karanlığa aitsin, artık Desina seni terk etti.
O beni bırakmaz, buna inanmıyorum.
-Tansar ile hayatını birleştiren bir kadını hâlâ sevmeye devam edemezsin. O artık yok. Sen seçildin. Sen artık onun için yoksun.
Bu ne demek şimdi? Yine ne saçmalıyorsun? Mersah ile olan yeni oyunlarınız mı?
-Hayır aksine. Sana hiçbir zaman bu kadar dürüst olmamıştık. Artık sen seçildin. Nişanende neden taç var, hiç düşündün mü? Sen Efrasto Krallığı’nın lideri olarak seçildin. Ruhlar seni seçti.
Bir şey söyleyecektim ama dilimde kalan kelimelerin hiçbir anlamının olmadığını düşündüm. Ne söylesem boştu çünkü harfleri yan yana getirecek kadar bilince sahip değildim. Zihnimi donmuş hale getiren gerçekler yüzünden gözlerim irice açıldı ve karşı duvarda sabitlendi. Kalbimden sızan ritimlerin hiç bu kadar ölü bedene can vermeye çalışacağını tahmin edemezdim. Kendimi ölüden farksız hissediyordum çünkü. Şimdi ben neydim ve ne oldum? Gömleğimi aralayıp tekrar nişaneme bakınca kılıcın üzerindeki taç her şeyi yeniden anlatıyordu.
Yani ben karanlığa hükmetmek için seçilmiştim.
Kanlı kılıç nişanesine...
.
.
.
.

