İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 43 · 14 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 43

2. Kısım

...

Bir süre bu şekilde beklemeye koyuldum ve zaten başka seçeneğim de yoktu. Bedenimi hissedemediğim anlar, zamanın geçmek bilmeyen sillesi ile bana eziyetlerini sürdürmeye devam ediyordu ve bir yandan kolumda yanmalar hissediyordum. Zelzele şeklindeki olan ağrıya rağmen bedenimi doğrultup kolumda neler olduğuna bakmak istedim sonuçta yaşadığım ani değişimin nedeni bu sızıydı. Gömleğimi aralayınca nişanemin artık eskisi gibi olmadığını, yeni görünüme sahip olduğunu görünce hayrete düştüm. Kanlı kılıç nişanesinin üzerine konan kral tacı beni farklı sorulara iterken kafamdaki ağrının aniden beni terk ettiğini hissettim. Tamamen yok olmuştu. Yavaşça ayaklanıp zindana göz geçirmek isteyince her şeyin net, canlı ve oldukça renkli görünmesi bir şeyleri haber etmek için sanki öncesinden fısıldıyordu bana. Genellikle göz bebeklerim irislerimi ele geçirdiğinde karşılaştığım bir durumdu ama şimdi irislerim normal olsa dahi benimle kalacak bir özellik gibiydi.

“Neler oluyor böyle?” dedim kendi kendime. “Nişanemdeki bu anormal durum da neyin nesi?”

-Sadece nişaneni kimseye gösterme ve bekle.

Neden? Artık amaçlarınızı çözmek zor görünüyor.

Zindana yaklaşanların olduğunu görünce kolumu örtüp nişanemi sakladım ve gerçekten bunu neden yaptığımı henüz bilmesem de bunu görmelerinin gerekli olmadığını karanlık ruh duyurmuştu. Ama çok saçma hissettiriyordu sonuçta onların tutsağıydım ve aralarında neler döndüğünü anlayamıyordum. Ayakta dikilmeme şaşkınlıkla bakan Mersah, yanında tanımadığım yaşlı bir adamla gelmişti. Uzun beyaz sakala, yaşlılıktan kırışmış yüze, ince uzun buruna ve kahverengi gözlere sahipti bu yaşlı adam, yaşını epeyce belli ediyordu. Yaşından dolayı gözleri kısılmıştı, pek net göremiyor gibiydi. Elinde tuttuğu asası, bükülmüş beline destek oluyordu ve ayak bileklerine kadar uzun, ipekten yapılma kum rengindeki büyücü elbisesi oldukça eski görünüyordu.

“Söylediğin kişi bu olmalı,” dedi yaşlı adam. Zindana iyice yaklaşıp daha net görmeye çalışıyordu beni. “Bence hepsini kolayca yapabilir. Vücudu iyi görünüyor. Ben zayıf ve güçsüz birini anlatıyorsun sanmıştım ama tam tersi.”

“Buraya onu övmeye gelmedik. Zaten yapmak zorunda. Sadece aşamalarını kolaylaştıracak eğitimlerini vermelisin.”

“Orası kolay,” dedi yaşlı adam. Uzun sakalını okşarken düşünüyor gibi bakıyordu. “O taşı daha çok kendin için istediğinin farkındayım Mersah ama bu genç adama pek güvenmemeni tavsiye ederim. Gözlerinin ardındaki öfkeyi görebiliyorum. Krallığına tehdit olacak bir duruşu var. Sen gerçekten onun sana yardım edeceğinden emin misin?”

Sırıttı. “Eli kolu bağlı zaten yapmak zorunda. Yoksa kendi ismini dahi hatırlaması imkansızlaşır. Ayrıca ondan korkmuyorum, en ufak bir yanlışında eceli olurum.”

“Senin ecelin olacak gibi hissediyorum. Bence bu plandan vazgeçmelisin.”

Öfkeyle yaşlı adamın kolunu kavradı. “Sadece sana verdiğim vazifeyi yap ve bu saraydan defol yaşlı bunak! Hâlâ bana ne yapacağımı söyleyerek akıl vermeye çalışma!” Başını aşağıya eğip Mersah’ı onaylamak zorunda kaldı. Kolunu sertçe bırakıp bana baktı. “Ne o? Övgüleri hoşuna mı gitti?” Gülümsediğimi görmüştü.

“Olacaklar diyelim. Sadece olacaklar.”

“Yaşlı bir adamın söylediklerine inanacak kadar aklımı yitirmedim ben Ares. Ama seni bilemem, herkese fazla güvendiğin için tuzaklara bir yem gibi atıldığını unutuyorsun sanırım?” Yüzümdeki durgunluğa gülümseyip kafasını salladı. “Çok yazık. Tekrar yem olup bana getireceğin Yushana taşı için sabırsızlanıyorum. Görevin çok zor, sonucunda hayatını kaybetmekle baş başa kalabilirsin.”

“Yapacağımı kim söyledi? Ya, hafızamı kaybetmeye razıysam?” dedim tek kaşım havalanırken.

-Hayır! Sakın buna izin verme, o taşı almalısın.

Ama neden?

Mersah sırıtıp parmaklıkları avuçladı. “Komiksin. Hem de çok komik.” Gözlerini arkada bekleyen muhafızlara çevirdi. “Hadi meydana götürün onu. İhtiyar da ne istiyorsa yerine getirilsin,” diye emretti. Başlarını eğdikleri gibi emirlerini yerine getirmek üzere zindandan beni çıkarıp kollarımı avuçlarının arasına aldıkları an yönlendiriyorlardı. Merdivenleri teker teker indirdiklerinde son katın çıkış kapısına doğru yürüyorduk. Yine kapıyı aralamadan dışarıya çıkınca karşılaştığım görüntü karanlıktan farksızdı. Kasraha Sarayı’nda güneş doğmuyordu. Asla burada zamanı anlamak mümkün değildi. Bu yüzden yürüdüğümüz yol kenarlarında yanan meşaleler sayesinde çevremi görebiliyordum. Efrasto Krallığı için yanmıyordu bu meşaleler. Sadece benim için yanıyordu çünkü onların aydınlığa ihtiyaçları yoktu.

Ama nişanemin değişimi aydınlığa artık hiçbir şekilde ihtiyacımın olmadığını gösteriyor. Gerçekten neler olduğunu çok merak ediyorum.

-Bazen amaçların için bazı insanları ayıklamak zorundasındır.

Söylediğini yüzde yüz anlamasam da ister istemez bir ihanetin olacağını biliyordum. Sanırım Mersah’a bir ihanet söz konusuydu bu cümleleri. Ama neden? Neden liderlerine bunu yapacaklardı? Karmaşık olayların arasına getirildiğimde zaten bu planları önceden var mıydı? Maalesef zor bir aşamada buldum kendimi ve bu aşamada uçurumdan aşağıya sürüklenmeyi istemiyordum. Ruhlar tarafından Mersah için kullanılabilirdim. Kahretsin ki olan yine bana olacaktı.

“Baba!” diye bağıran Pars yanıma doğru koşturdu. Yanıma yaklaşınca Mersah ile göz göze geldik. Gözleri önünde bacaklarıma sarılmış beni bırakmıyordu ve bu onu öfkelendiriyordu.

“Burada ne işi var?” diye sordum. “Sakın benimle geleceğini söyleme.”

Mersah onaylar gibi kafasını salladı. “Evet, seninle gelecek. Oğlumun da eğitim almasını istiyorum.”

“O daha çocuk. Önünde kanlı sahnelere mi maruz bırakacaksın?”

“Kan?” diye sordu şaşkınlıkla yaşlı adam. “Eğitimde bu düzeye henüz geçmedik evlat. Fazla acelecisin.” Önümüzden yürümeye başladığında sarayın karşısındaki boş araziye doğru ruhlar tarafından yürütülüyordum. Toprak ve taşların olduğu alanın ardında zift gibi simsiyah göl de bulunuyordu. Bu göl tüm sarayın çevresini kaplayacak şekildeydi. Karşıya geçmeyi sağlayan minik kayıklar, gölün üzerinde dalgalar eşliğinde kıpırdıyordu ve üzerine vuran meşalelerin hareketli görselleri gözlerimden kaçmamıştı. Ama bu hareketlenme farklı bir şeye ait gibiydi. Tahminim doğruysa gölün içinde balığa benzer yaratıklar vardı. Boş araziye geldiğimizde ise Mersah sarayından uzaklaşmamıştı, bizi izlemek için bekliyordu. “Evet,” diye artık geldiğimizi ima etmişti. Muhafızların önüme koydukları uzun, ince tahtalara önceden yerleştirdikleri içi pamuk doldurulmuş bezden insan şeklindeki figürler aslında benim için hedefti. Yani kılıcımı bunlara savuracaktım. Sırıtmalarım herkesi şaşkına çevirecek düzeyde devam ediyordu çünkü bu saçmalığa bir son vermelerini istiyordum. Yaşlı adam elime tahtadan yapılma kılıcı verince gözlerimden yaşların geldiğini gördü. “Komik olan ne?”

“Benden içi pamuk doldurulmuş bezden hedef tahtalarına kılıç savurmamı mı isteyeceksiniz? Ben yirmi üç yaşındayım. Bunu sana söylemediler mi? Ya da veliaht olduğumu?”

“Bunlar alacağın eğitimleri değiştirmez.” Ruha işarette bulunup elindeki kalın bez parçasını gözlerimi örtmek için kullanmasını isteyince neler olacağını anladım ama yine de cansız şeylerle uğraşmak saçmalıktı. Dudaklarıma değdirdiği şişeden bir şey içirmişti. “Güçlerine ihtiyacın olacak, o yüzden tekrar sıvı içirildi. Şimdi zorluk derecesini anladığını umuyorum.”

Sırıttım. “Evet, anladım. Zaten cansız şeylerle olan mücadelemde gözlerimi kapatmanız şarttı. Sonuçta görev hemen bitebilirdi. Siz ciddi olamazsınız.”

“Hadi, biraz uzaklaşalım,” diye ruhları ve Pars’ı yönlendirdiği gibi yanımdan uzaklaşıyordu ve ben sadece rüzgârın tenime dokunuşunu hissediyordum. Bunun dışından hiçbir şey göremiyordum.

“Baba!” diye seslendi Pars. “Başaracağını biliyorum, seni seviyorum baba!”

Bana her baba deyişinde kalbimde oluşan duygular yoğunlaşıyor ve bizi ayrılmaz parçalara dönüştürüyordu. Maalesef duyguları ile oynayacaktım onun. Beni babası sandığı için büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaktı ama bana yeniden Pars senin oğlun deseler ya da artık o senin deseler, kesinlikle hayır demezdim. Kan bağımız olmasa dahi onu hayatım boyunca koruyacağıma söz verirdim.

Kılıcın kabzasını iyice sıktım. “Ben de seni seviyorum!” diye bağırdım.

Elimdeki kılıcın aniden değişime uğradığını hissedince hayrete kapıldım çünkü karşımdaki pamuktan yapılma hedef tahtalarının da sahte olduklarını anladım. Aslında hepsi canlıydı, verdikleri kılıçta tam tersi değdiği gibi ölümcül keskinliğe bürünmüştü. Yaklaştıklarını rüzgârın yönlerine göre anlamaya çalışıyordum ama bunun zor olacağı kesindi. Sağa doğru yan adımlarla daire çizip yönlerini yer değişimlerimle belirlemeye çalışıyordum. Geldiğim noktada hareket edeceklerdi ve böylelikle nerede olduklarını tahmin edebilecektim ama içlerinden birinin yakınıma yaklaştığını süratli nefes alışından anlayınca kılıcımı savurup saf dışı ettim onu. Biriyle oyalanırken diğerinin yaklaştığını yüzüme aldığım ağır yumruktan anladım. Bedenimin yere yığıldığını fırsata çevirip kılıcını saplamak üzere olan varlığın hamlesinden yuvarlanıp kaçtım ve ayağa kalktım. Sağımdan ve solumdan yaklaştıklarını hissedince önce birine sapladığım kılıç sonrası, kendi etrafımda daire çizip diğeri anlamadan kılıcım gövdesinin içinden girip geçti. İlk gördüğümde altı tane hedef vardı. Şimdi geriye iki tane kalmış olması gerekiyordu ve ben yanıma yaklaşmalarını beklemek zorundaydım. Geldiğini ayağının altındaki taşa çarpasından hissedip sağıma döndüm. Üzerime kılıcını savurduğunda çapraz şekilde kılıcımı değdirip hamlesine engel oldum. Avuçlarımdaki sıcaklığı saldım bedenine. Yalpaladı ve birkaç adım kendini geri çekti. Gelişigüzel üzerine kılıcımı bıraktım. Son varlık arkamdan sinsice yaklaşıp kılıcı savuracakken üzerine bıraktığım alev topuyla geriye savruldu.

Alkışlayarak yanıma yaklaşan ihtiyar, “Başaracağını anlamıştım,” dedi. “Artık gözlerini açabilirsiniz.” Ruhlar yanıma yaklaşmadan gözlerimi aralayıp yanıma doğru koşan Pars’ı kucağıma aldım. “Başardın baba.”

Yerlere baktığımda öldürdüğüm varlıkların cesetlerini bir şeye benzetemedim çünkü ilk defa onları görüyordum. Ama yere tek bir damla kan akmamıştı. “Korkmadın değil mi?” diye sordum yanağını öperek. “Bunları görmemeliydin.”

“Sen yanımda olunca korkmuyorum ki,” diye kollarını boynuma doladı. Sıkıca sarılıp okşarken onu gözlerim bakışlarını üzerimde sabitlemiş Mersah’a kaydı. Kollarını belinde bağlayıp ne olursa olsun alacağı taş uğruna sabrederek bekliyordu eğitimi. Aslında Pars’ı çok önemsemiyordu, sadece geriye krallık için veliaht bırakabilmek tek derdiydi. Maalesef Pars babasının gözünde bu açıdan değerliydi. Yoksa onu önemseyen biri neden başka bir ailede büyümesini isterdi ki? O sadece aldatıldığı kadından geriye kalan bir parça olarak görmüştü Pars’ı. Önceleri bu yüzden ondan uzaklaşmıştı. Şimdi işler ciddiye bindiği için krallığının devamlılığı onun açısından çok önemliydi. Ama ruhlar ona ihanet etmek üzere planlar kuruyordu. O daha hiçbir şeyin farkında değildi ve benimle ne işleri olacaktı... Bunu tahmin etmek zor görünüyordu.

“Hadi şimdi beni takip edin,” diyen yaşlı adamın peşine düştük. Muhafızlar kollarımdan tutmadıkları gibi kucağımda Pars’ın gelmesine de izin vermişlerdi. Bana hissettirdikleri güven duygusunun anlamı sadece taş olamazdı. Bana bu kadar sonsuz bağlanıp güvenmeleri saçmalıktı ama nedeni ne olursa olsun oyunlarına karşı Mersah’tan kurtulmalıydım. Bu benim tek ve son seçeneğim olabilirdi.

Oyuna oyun, ihanete ihanet tek hedefim olmalıydı.

“Şimdi ne yaptıracaksın bana? Sence eğitim almama gerek var mı gerçekten?” diye sordum şaşkınlıkla. “Bence burada son bulsun, yeter artık.”

İhtiyar asasına sarılıp yavaşça adımlarını sürdürüyordu. “Bence senin eğitime ihtiyacın yok ama, Mersah böyle emir verdi. İşini garantiye almak istiyor. Taş birçok kapıyı onun için açınca bu gezegenin lideri olacak. Her şeyi bunun için feda edecek, gerekirse oğlunu da. Tetora Herplerini neden yok etmeye başladı sanıyorsun? Kâhinlere inanır mısın?”

“Hayır, inanmam. Benim gözümde kâhinler sadece tahmin yürütürler. Kimse gelecekte neler olacağını bilemez.”

“Çok yanlış,” dedi gülümseyerek. “Kâhinler gelecekten haber verirler. Birçok söylediğim şey Mersah’ın yollarını açtı ve kral olmasını sağladı.”

Benim kâhinim neden hiçbir işe yaramıyor acaba?

Küçümser bakışlarla gülümsedim. “Dediğim gibi bu saçmalıklara pek inanmıyorum. Gerçekten neler olacağını tahmin etseydin beni çoktan öldürmüş olması gerekirdi. Taşı almam için beni hayatta tutması mantıklı değil.”

“Seninle ilgili birçok şey var aklımda ama Mersah’a inandıramadım. Öncelikle Astantra Krallığı’nın veliahttı olman onun için büyük bir tehdit. Seni bir an önce öldürmesinin gerekli olduğunu söylediğimde sadece hırslarına kapılıp taşı alma arzusuyla başka planlar yaptı. Aklında sadece taş var ve o kılıçla uyumlu olan tek şey de o. Kılıç onunla birlikte saplandığı yerden çıkarılırsa Efrasto Krallığı sadece bedenlerine kavuşmakla kalmaz, Mersah tüm gezegene hükmeder. Artık yeryüzünde karanlık ruhların hakimiyeti başlar.”

Böyleyse ruhlar neden Mersah’a ihanet etmek istiyorlar? Nedeni ne?

-Her şeyin bir zamanı vardır. Ama karanlığın bir zamanı yoktur. Ruhlar olarak sadece sonsuza dek boş bir hayalin peşinden giden adamla yollarımızı ayırmak istiyoruz. Ama onun bundan haberi dahi yok.

Karanlık ruhun söyledikleri beni hayretler içerisinde bıraksa da yine de ona tamamen inanmam hata olabilirdi sonuçta ortada büyülü bir kılıç vardı ve sadece onun bana ait olduğunun farkındalardı. Kasraha; ateş çemberinin ortasında kalan, eski bir barınak haline gelen, kapanlarla kuşatılmış zavallı bir saraydı. Düşmanlar her daim birlik gibi görünürlerdi ama onların da iç karışıklıkları mevcuttu elbet. Ben Kral Tansar ile sadece aralarında husumet olduğunu düşünürken Mersah’ın en yakınları yani ırkı kendisine savaş açmıştı. Bu durumda benim rolüm neydi... En merak ettiğim noktada buydu aslında. Onların ne yaşayacağı umurumda bile değildi. Sonuçta ailemin katili ve tüm insanlığın kanlı bir zanlısıydı. Tüm ırklar onun zulümlerinden dolayı hayatlarına devam edemiyor ve hep korku içerisinde yaşıyordu. Ama sadece Mersah değildi, Gornasno Cadıları da dahildi bu zulme.

Ayaklarımın altından akıp giden irin ile karşılaştığımda yerin altından sızdığını fark ettim. İhtiyarın asasının değdiği bazı noktalardan irin sızıyordu ve bunun nedenini anlayamamıştım. Pars’ı kucağımdan indirip uzun sıralı ağaçlar yerden dirildikleri üzere bizleri karşıladı. Zift rengindeki gölün kenarlarına sıralandıkları için yaşlı adam sakinlikle duraksayıp kısık gözlerini bana çevirdi. “Vads ağaçları gölün hazır olduğunu söylüyor.” Şaşkınlıkla baktığımı anlamış olacak ki gülümsedi. “Merak etme göl tehlikeli sayılmaz, en azından karanlık ruh taşıdığın için sayılmaz. Göl, Kasraha Sarayı’nı korumakla görevlidir. Ayrıca yerden dirilen ağaçlarda dahil.”

“Sıradaki eğitimim ne? Artık bitsin bu saçmalıklar.”

Eğitimim? Bu kadar da benimsememiştim aslında...

Muhafızlar ağaçların yanlarına yürürken üzerinden zift akan yapraklarını fark ettim. Dallarından nefes alıyordu ama zehrini sanki yapraklardan geri atıyordu. Üzerinde uçuşan parlak cisimler yaklaşan muhafızların çevresini kuşatıp ellerini gövdelerine yerleştirdiler. Dokunuşlarıyla gölün dalgalanmaları şiddetlendi, endişeyle Pars’ı kucağıma aldım. Gölden çıkan yaratık karaya doğru yaklaşıyordu ve bu yüzden tedirginliğim kalbime uyarılarda bulundu istemsizce. İki metreye yakındı ve tüm vücudu ziftle örtülüydü. Beyaz bir çift gözün dışında farklı bir renk yoktu bedeninde. Alt bedenini saran eski, yırtık ve zifte bulanmış peştamal dışında çıplak görünüyordu.

“Sadece ok kullanacaksın Ares,” dedi yaşlı adam. “Kılıç kullanmak yok. Yaratığı öldür ve görevini tamamla.” Muhafıza işarette bulunup kucağımdan Pars’ı almasını emredince beni yaratıkla tek bıraktıkları gibi uzaklaştılar. Bir muhafız elime tutuşturduğu yayı ve içi ok dolu sadağı omuzuma astı. Kolumdaki nişaneyi belli etmek için kendi koluna dokundu, sonra başını aşağıya eğerek saygısını gösterip yanımdan uzaklaştı. Bana karşı olan davranışları çok anlamsızdı ama sabırla beklemek zorundaydım. İrislerimi ele geçiren siyahlık gözlerimi tamamen karanlığa gömünce yaratığın daha fazla yaklaşmasını beklemeden sadaktan aldığım oku omuzumun ardına gerdim ve bıraktım. Göğsüne saplandı ama yanıma yaklaşmaya devam etmekte ısrarcıydı. Sırayla üzerine fırlattığım her ok darbesiyle ölmüyordu aksine daha çok güçleniyordu.

Sadece ok kullanmam istendiğine göre, bunun başka bir amacı olmalı. Ağaçların etkisiyle gelen yaratık aslında gerçek olmayabilir. Bu bir göz yanılmasından ibaret olabilir.

Yaratık ile aramdaki mesafe kısalınca ondan uzaklaşmak zorunda kalmıştım. Onun bir adımı neredeyse benim on adımıma eşitti. Bu yüzden her ne kadar uzaklaşsam da yakınlaşması kolay oluyordu. Ayaklarımla toprağa çember çizip çevresini kuşattım. Çemberden dolayı kendini kapalı bir alanda hissedip alanın dışına çıkamıyordu, kafasını karıştırmıştım. Bu defa okumun ucunu ateşledim ama üzerine bırakmadım. Gördüğü hayali duvara bıraktım. Kendini alevler içinde yanan duvarın arasında sanarak nefessiz kaldı ve yere yığılıp canını teslim etti. Tahmin ettiğim gibi ölü bedeni silinip ortalıklardan yok olduğunda ağaçlarda toprağın altına geri çekildiler. Hayretle bana bakan gözlerle karşılaştım.

Bunu başaracağımı tahmin etmiyorlardı. Sadece yaşlı adam başaracağımdan emindi. Ama kimseye kanıtlayamadığı için bu eğitimleri bana vermek zorundaydı.

“Sizlere demiştim...” diye yanıma adımlarını atarak konuştu. “Son görevinin de üstesinden geldiğin an, hazır sayılırsın. Artık Yushana taşı için bir eğitimin daha var.”

“Tüm bunları Mersah yapamıyor mu?” Sarayın kapısının önünde bize bakıyordu. Yaşlı adamda gözlerini ona çevirince gülümsedim. “Söyleyin ona korkmasın bu kadar. Tüm ırklara tehdit olarak nam salan Efrasto Krallığı, maalesef lideri yüzünden herkesin zihnine kara bir leke olarak kazınmak üzere. Sadece arka planda görevler ve emirler vererek liderliğin yürütüldüğünü düşünebilir ama korkak biri olduğunu hissettirdiğinde işler değişir. Sizce de bu konu tartışmaya açık değil mi?”

“Olabilir,” dedi gözlerime bakarak. “Ama sen de cesaretine fazla güvenmemelisin sonuçta köle olarak yetiştin, lider olarak değil. Birçok konuda eksiklerin var. Birincisi fazla dik başlısın. Liderlik de dik başlılıktan çok güç, akıl ve saygınlık gerekir. Bunlardan birini kaybedersen bence pek bir değerin kalmaz.”

“Sanırım biri bunlardan üçünü de kaybetmiş. Kimi tarif ettiğinizi hissedebiliyorum ve üstü kapalı olarak anlatmaya çalıştığınızı da. Aynı kişiyi konuşuyoruz.” Gözlerimi tekrar Mersah’a çevirdim. “Ayrıca o çok zavallı görünüyor.”

“Her neyse... Şakanın sırası değil,” dedi tekrar ileriye doğru adımlarını atarak. Ruhlar eşliğinde onu takip ediyordum. “Efrasto Krallığı’na ait siyah panterlerden haberin vardır sanırım? Onların yardımıyla son görevini tamamlamak zorundasın.”

“Nasıl bir görevmiş bu? Artık şunu da tamamlasaydım...”

İleriden hırlayarak yaklaşan beş siyah panteri işaret etti. “Onlar sana görevi gösterirler.” Gözlerini bana çevirip gülümsedi. “Sen fazla acelecisin. Bu yönünü çok da sevmedim aslında. Buna dikkat et, sabırsız olmak da zayıflıktır. Sana kaybettirebilir.” Yanımda bekleyen muhafız kolumdan tutup siyah panterlerin yanına doğru yürüttüğünde tek hedef noktam sarı gözleriydi. Karanlığın simgesi olan tüylerinde parlayan tek kısımdı ve ağızlarını araladıklarında aydınlığa gölge düşürüyordu çünkü dişlerinde kan vardı. Çevremde dolanıp beni koklamaya başladıklarında yerimde sabitçe bekliyordum korkmadan. Sonra kolumdaki nişanemin üzerinde gezinen burunlarının ne anlama geldiğini hissedip endişeyle Mersah’a baktım. Bir şey anlamasından dolayı korkuyordum sonuçta nişanemi saklamamı söylemişlerdi.

Tamam artık... Daha ne kadar koklamak zorundasınız?

-Merak etme... Onların her zamanki halleri.

Siyah panterler koklamayı sonlandırıp etrafta tehlikeli şeylerin olduğunu belli etmeye çalıştıkları için son görevimin yaklaştığını anladım. Aniden arkama bakınca çoktan beni tek bırakıp uzaklaştıklarını görmüş oldum, gittiklerinden haberim dahi olmamıştı. Bu defa elime hiçbir kesici alet vermedikleri için ateş elementinden ve yumruklarımdan destek almayı planlıyordum. Boynumu yan yatırıp çıtlattım. Panterler beni koruma altına aldıklarında tehlikenin gittikçe yaklaştığını söylüyorlardı ama ben henüz bir şey göremiyordum. İki avucumda yanan alevler sonucu karşıma aniden çıkan yaratıklar yüzünden panikledim. Panterler onlara saldırdıkları an üzerlerine alev yolluyordum. Bedenlerine değen her alev yaratıkların tüylerini yakıp kül ediyordu sonra kemiklerine kadar işlenip etlerini pişiriyordu. Yaratıklar avuçlarımın arasındaki alevlerin dışında kalınca görünmedikleri için alevi çevremde dikkatlice gezdirip nerede olduklarını bulmam gerekiyordu. Bunun sonucunda panterlerin dişleri arasında kalıp hepsini öldürmeyi başarmıştık.

Bu görev de tamamlanınca artık eğitimim burada son bulmuştu. Tüm bu görevlerin taşı bulacağım yerle alakalı olduğunu anlamıştım ama başka sürprizlerin beni karşılama olasılığı zaten her zaman yüksekti.

.

.

.

.

Bölüm sonu

1 yorum