İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 42 · 20 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 42

YUSHANA TAŞI (2. KİTAP)

1. BÖLÜM

YUSHANA TAŞI

•

∞ Her şey nişane seçimimle başlamıştı... Artık zihnim dipsiz bir kuyudan farksızken ben karanlığın görkemli tarafına doğru çekiliyordum. Yeni bir oyundu bu, farklı ama acımasız. Lanetli bedenin karanlığa olan susuzluğunu temsil eden bir yakarış.

•

₹ Ares

Sürekli bir ses yankılanıyordu sanki. Kulaklarımdan gitmeyen ve beni acımasızca parçalamak isteyen bir ses. Sonra hızlı adımlarla koşuyordum, bitmeyen bir yolda çaresizce sesten kurtulmak için tek hedefim kaçmak oluyordu. Kulaklarıma yaklaştıkça öldüğümü sanıyordum. Tekrar bu acıyı yaşamamak için alnımdan dökülen terler rüzgârın soğukluğu ile örtüşünceye kadar koşuyordum. Ayaklarımın altından kayıp giden yol sanki hayatımdan çalıyordu tüm yaşanmışlıkları. Benim nefes almamı istemiyordu.

Yine aynısı oldu.

Karşımda beliren siyah gölge yayı kendine doğru gerdi ve fırlattığı ok kalbimi delip sırtımdan geri çıktı. Elim kalbimin üzerindeyken dizlerim yere değdi çaresizce. Koluma bakmak istediğimde ise gördüğüm şey damarlarımda dolanan zehirdi. Yeşilimsi ama derimin altında parlayan bir dumandı. Tüm bedenimi kaplamaya devam ettiği sırada ben hep aynı noktaya geri dönüyordum.

Yeniden.

Sürekli tekrar eden bir döngünün içerisindeydim. O sesten kaçıyordum, sanki o ok kalbimi delmemişti ama yine siyah bir gölge yayı gerip zehirli oku kalbime fırlattı. Aynı şeyi yaşıyordum, ben devamlı öldürülüyordum. Bu çok acı vericiydi ama artık farklı bir şey oldu.

Uyandım.

Derin bir uykudan gözlerimi aralayınca gri tavanla ve sönmek üzere olan meşale ile karşılaştım. Başımı aşağıya doğru eğmek istediğimde çıplak gövdeme sarmış oldukları beyaz sargı bezlerini fark ettim. Aynı zamanda yer altı sığınağında Yetilerin koluma baltayla açtığı derin yaramla da ilgilenilmişti. Sargı bezlerinin üzerinde bulunan kan damlaları beni kurtarmak için çabaladıklarının bir işareti gibi görünüyordu ama uzandığım yatağın bulunduğu yer parmaklıklara sahip bir zindandı. Küflü ve eski bir zindan. Aslında beni amaçları için kurtardıklarını anlamıştım ama sebeplerini gerçekten çok merak ediyordum.

Sırtımı yatak başlığına yasladığım an göğsümde hissettiğim ağrı yüzünden ağzımdan inilti sızdı. Acıdan dolayı fazla kıpırdayamıyordum. Başımda dolanan sitemli ağrının eşliğiyle yanıma yaklaşan bir gölge yere yansıdı usulca. Merakla parmaklıklar ardına bakıyordum. Gelen pelerinli bir muhafızdı. Pelerini sayesinde görünen ama aslında bir ruh olan ırkın tamamen ilgi odağı olmamın tek nedeni vardı: Büyülü kılıç.

Bu defa işim çok zor. Buradan kurtulmam için mucizeye ihtiyacım olacak.

-Aslında kurtulmanı biz istiyoruz.

Ne?

Parmaklıklar ardına uzun bir süre bakan muhafız yüzünden gözlerimi başka yöne kaçırdım. Uyandığımı haber etmek üzere yanımdan ayrıldığı gibi beni yalnız bıraktı. Ne zamandır uyuduğumu bilmesem de uyanmam iyi sonuçlar getirmeyecekti bana. Peki gördüğüm düş... Bunu görme sebebim neydi? Sürekli aynı rüya başa sarıp zihnime gösteriliyordu. Ben devamlı ölmüştüm ama şimdi nefes alıyordum. Hepsi kâbustu, peki gerçek hayat? Bu daha da kâbus.

-Kasraha Sarayı bizler için çok önemlidir. Bir gün senin içinde olacak.

“Ben de seni çok özlemiştim,” dedim muzipçe. “Uzun zamandır sesini duymadığıma üzülmüştüm. Bilirsin, artık biz ayrılmaz bir ekip olduk. Aslında bir gün seni kaybedersem diye düşünmüyor da değilim.” Onunla dalga geçmiştim. Karanlık ruhumla ahbap gibi konuşmama ben bile inanamadım bir süre. Artık düşüncelerimin karıştığı ve ölüme yakınken kurtarıldığım anlarda aklımı kaybetme noktasındaydım.

Duvarlardaki meşaleler yaklaşmakta olan gölgeleri yere çizince, dikkatim zindan dışına toplandı. Gölgeler sadece pelerinlere aitti ama ortalarında yürüyen birinin pelerini yoktu. Parmaklıklara yaklaştıklarında liderleri Mersah’ın yanlarında olduğunu gördüm. Bir kez daha hayretle baktım çünkü tamamen şeffaflığını geride bırakmış ve bedenine kavuşmuştu. Bunun nasıl olduğunu merak ediyordum ama parmağındaki Desina’ya ait altın kaplamalı, tılsımlı yüzüğün parlaklığı gözlerimin içine nüfuz edince bu beni tekrar şüphelendirdi. Yüzük tuhaf görünüyordu.

“Beni gördüğüne pek mutlu olmadın sanırım Ares?” dedi tek kaşını kaldırıp. “Aslında seninle çok iyi anlaşacağımızı biliyorum ama sen çok nazlı çıktın. Artık bazı konularda uzlaşmak zorundasın.”

“Beni neden kurtardınız? Elinize geçen fırsatı neden değerlendirmediniz? Akıllı olduğunuzu düşünüyordum ama yanılmışım.”

Sırıtarak parmaklıklara dokundu. “Elimdesin ama hâlâ büyük bir cesaretle laf dokundurmaya devam edebiliyorsun. Bunu nasıl başarıyorsun, yani nasıl oluyor da korkusuz şekilde davranabiliyorsun? Yoksa hâlâ kendine gelemedin mi?”

“Hım...” dedim elimi çeneme koyarak. “Neden böyleyim acaba... Düşünelim bakalım.” Cevabı bulmuş gibi yapıp aniden yüzüne baktım. “Çünkü Astantra Krallığı’nın veliahttı oluyorum. Bundan olabilir mi?” Öfkeyle kaşlarını çatınca dudağımın tek tarafı kıvrıldı. “Yüzünden anlaşıldığı üzere doğru cevapladım. Artık aklındaki sorunun cevabını aldığına göre rahat edebilirsin. Seni lanetli ruh.”

Yüzünü muhafızlarına çevirdi. “Ares’i hazırlayın, önceden kararlaştırdığımız gibi.” Tekrar gözlerime bakıp gülümsüyordu. “Bakalım... Uslu bir veliaht olacak mısın...” Arkasına dönüp gidince neler olduğunu kavrayamamıştım ama artık bunları düşünecek pek halimde yoktu aslında. Maalesef istediklerini yerine getirmediğimde zaten işimi bitirirlerdi. Hayır, asla pes ettim sayılmazdı bu. Bunu hiçbir zaman aklımın ucundan geçirmemiştim. Sadece bulunduğum yer bana neler olacağını önceden hissettiriyordu. Özellikle yanıma gelen muhafızlar eşliğindeki cariyeler... Gözlerindeki siyahlık, karanlık ruhların bedenlerine musallat olduklarını belli ediyordu. Göz bebekleri tamamen irislerini ele geçirdiğinden endişeye kapılmama gerek yoktu aslında, sonuçta bende de bu durum kaçınılmadı. Öncelikle üzerimi giydirip, kum rengindeki keten gömleğin düğmelerini ilikliyordu. Göğsümde hissettiğim acıya aldırış etmeden ayağa kaldırdılar beni ve zindandan çıkardıkları gibi uzun ve karanlık koridora ilerlettiler. Yerlerin saydamlığı gözlerimden kaçmadı. Resmen alt koridor görünüyordu. Aşağıda gezen ırkın ne yaptıklarını rahatlıkla anlayabilirdim bu sayede. Duvarlarda asılı meşalelerin talazlanmaları şiddetlenince dikkatimi çeken birçok resimlerin canlandığını fark ettim ve ruhların çerçevelere de girebildiklerini anladım. Resimler onlar sayesinde hareketleniyordu. Pelerinli, elinde mızrak olan resimdeki insanın içine ruh girince kıpırdayan gözleri yüzünden endişeyle başka yöne bakmak istedim.

Koridor sonunda siyah, kabartmalı bir kapıyı açacaklarını düşünüyordum ama ben de dahil içinden geçip büyük, geniş salona ilerledik. Salonda gördüğüm kuru kafalar, ırkın öldürdükleri birçok insanlara ait olduğunu düşündürüyordu beni. Kuru kafalar her noktadaydı; raflarda, masada ve taşların oyuklarında... Gözlerim uzun masada bekleyen, siyah şamdanların eşliğiyle parlayan kadeh bardaklarına kaydı. Baş köşeye bekledikleri liderleri yüzünden hâlâ ayakta bekletiliyordum. Mersah geldiği gibi oturup cariyelerine beni getirmelerini işaret etti. Göğsümdeki sargıya rağmen oturttukları sandalyede belimi dikleştiremedim. Biraz eğik şekilde kollarımı yaslayıp masadan destek alıyordum. Ama onların bu durum umurlarında dahi değildi.

Cariyelerin kadehlere döktükleri kırmızı renkteki tuhaf kokulu içeceği anlayamadım. Bakışlarımı fark etmiş olacak ki, “Bize özel bir içecektir,” dedi Mersah. Gözlerine baktım, kendisiyle gurur duyar gibi sandalyesinde dik ve kabarık şekilde oturuyordu. Yakasındaki ve manşetlerindeki yünler siyah ve parlak gömleğiyle uyumluydu. “Kan şarabı. Bunu fazlasıyla tüketiriz. Eminim sende seveceksindir. Sonuçta bize ait karanlık bir ruh taşıyorsun.”

“Sen tüketmeye devam et ama benim bunu içmeye pek niyetim yok.” Aldırış etmediği için şaşkınlıkla baktım. Zorla içireceklerini düşünürken, cariyesi bana yeniden su ikram etmek üzere başka bir bardağa doldurdu. Yemem için bana özel ayarladıkları sunum tabağı da önüme gelince sırıtmaya başladım. “Sarayınızda ilk ağırladığınız misafiriniz ben oluyorum sanırım, heyecandan telaş yapmışsınız. Bana özel yemekler geldiğine göre.”

“Biz ruhlar kan şarabı dışında başka bir şeyle beslenmiyoruz diye, seni düşünmeyecek halimiz yoktu,” dedi ve ellerini birleştirip dirseklerini masaya dayadı. “Ayrıca sen bana en değerli şeyi getirdin. Bu yüzden sana minnettarlığımı göstermek istedim.”

Alaycı bir gülümseme yüzümde belirdi. “Senin için ne yapmış olabilirim ki? Dalga geçmenin hiç sırası değil. Artık neden beni öldürmediğini anlatmanı istiyorum. Benden ne istiyorsunuz? Amacınızdan bahset bana, çok sıkıldım.”

“Pars!” diye seslenince gözlerim hayretle açıldı. “Oğlum artık gelebilirsin, senin için yemekler yapıldı.”

Oğlum mu dedi?

Cariyeler eşliğinde getirilen Pars ile karşılaşınca gözlerim buğulandı. Onu koruyamadıklarını, aksine Mersah’ın kaçırdığını görünce üzüntümü gizleyemedim. Cariyenin ellerinden kurtulduğu gibi boynuma atlayınca birbirimize sımsıkı sarılıyorduk. “Benim babam sensin,” dedi fısıltıyla. Çaresizce kulaklarıma duyurmak istedikleri vardı ama korkudan buna pek cesareti yoktu. “Ben seni istiyorum. O kötü biri. Benim babam sensin.”

Bana baba demişti. Buna hâlâ inanamıyordum ama bir yandan onun korku dolu gözlerinden dolayı öfkelenmiştim. Mersah’a baktım. Kadehini zevkle yudumluyordu. Pars’ın kulağına, “Sakin ol, sadece sakin ol,” diye uyardım. “Bana güven.”

“Artık şuraya otur ve yemeğini ye Pars!” diye bağıran Mersah yüzünden titrediğini hissedebiliyordum. “Hadi! Ne laf dinlemeyen bir çocuksun!”

“Dediğini yap,” diye uyarınca göz teması kurduk. Yanağına kondurduğum öpücükle gülümser gibi oldu. “Yemeğini bitirirsen beni mutlu edersin.”

“Tamam baba.” Mersah baba dediğini duyunca hayretle Pars’a bakmaya devam ediyordu. Yanımdaki sandalyeye oturmayı tercih etti. Cariye önüne yemesi için servis tabağını koyunca Mersah gözlerini bana odakladı. Onu umursamayan Pars gülümseyip elime çatal uzattı, bir yandan tedirginliğim geçmiyordu çünkü bana baba demesine çok şaşkındım. “Bu senin için. Ama sen de yersen ben de yerim baba.”

Gülümsedim. “Tabii ki.” Ona eşlik etmek için çatalıma aldığım balık etini ağzıma yaklaştırırken gözlerim tekrar Mersah’a kaydı. Öfkeli bakışları yüzünden gergindim çünkü Pars konusu ortalığı karıştıracaktı. Onu oğlum sanıyordum, hatta buna inanmaya başladığımı söyleyebilirdim. Pars’ın Mersah ile bağlantısının olabileceği aklımın ucundan dahi geçmemişti. Karanlık ruh senin oğlun diye kandırmıştı beni. Pars’ı alıp buraya getirmem için beni kandırmışlardı. “Bunu ona neden yaptın?” diye hesap sordum.

"Neyi?”

“Yanında söyleyemiyorum ama şu an beni sanıyor, neden duyguları ile oynadın? Neden ona bu şekilde söyledin?”

Öfkeyle kaşlarını çattı. “Ben ona gerçekleri söyledim ama o seni tercih etmek istediği için böyle söylüyor, onun gözlerini nasıl boyadıysan artık. Yoksa ona senin olduğunu söyleyecek değilim. Üstelik bu konuyu çıkaran da sen olmalısın ki, artık beni istemiyor.”

“Saçmalama. Karanlık ruh bana o şekilde duyurduğu için benim oğlum diye düşünmüştüm, hafıza kaybı yaşadığımı sanmıştım. Hem, ne önemi var bunların? Zihniyle oynamaya hakkımız yoktu.”

“Karanlık ruh sana hiçbir şekilde bunu duyurmamıştır. Asla bunu yapmaz, özellikle de bana yapmaz. Sadece oğlumu senin aracılığınla bana getirteceklerini biliyordum,” dedi ve Pars’a baktı. “Maalesef o istemeden doğdu. Yani onu hiçbir şekilde istemiyorduk. Elflerin yani Tusthas Krallığı’nın prensesini kaçırdığım o gün, bana sadece bir eş olmasını istemiştim. Ama o ne yaptı? Beni başka bir adamla aldatınca onunla kaçıp gitti. Ben de artık aşkın ve sevginin olmadığı bir kraliyet oluşturmak istemiştim. Sonra biz Efrasto Krallığı olarak yasak kalplere hapsolduk. Artık bizim için duygulara yer yoktu. Kimse sevilmeyi de hak etmiyordu. Ama baban, yani Kral Hetar bizden kurtulmak için canlarımızı büyülü kılıca mühürledi. Silik hale, işe yaramaz ruhlara dönüştük. Bunu yapma sebebi saçmaydı, hem de çok saçma. Tüm ırklara ve canlılara eziyet ediyormuşuz, kan döküyormuşuz. Bunun bizim için önemi zaten olmadı ve hiçbir zaman da olmayacak. Onun yüzünden lanete bulandık, ruhlara dönüştüğümüzden bu yana elimizden bazı güçlerimizi kaybettik.”

“Ama görüyorum ki, buna bir çözüm bulmuşsun,” dedim bedenini ima ederek. Artık o ruh gibi görünmüyordu. İlk Leda’nın bedeninden ayrıldığında ruh olduğunu anlamıştık. Ama şanslı ki en azından ırkına benzemiyordu çünkü onlar tamamen karanlığa bürünmüşlerdi.

“Evet,” dedi ve istemsizce parmağındaki yüzüğe dokundu. Tılsımlı yüzük ile bir ilgisinin olduğunu hissedince dudağımın tek tarafı kıvrıldı. “Bunu nasıl başardığımı bilmene gerek de yok.” Tekrar kadehinin doldurulmasını emrettiği sıra gözlerim Pars’a kaydı. O gerçekten karanlığa ait bir veliahttı. Keşke gerçekten benim oğlum olsaydı diye düşünmeden edemiyordum sürekli. O gerçek babasını öğrenmesine rağmen beni seçmişti ama Mersah bunu pek umursamayıp gözlerini oğluna odakladı. “Geyik avına çıkalım diyorum, ne dersin oğlum? Hem geçmişi bir kenara bırakmamızın zamanı geldi bence. Hepsini geride bırakalım. Geleceğimizi ve gerçekleştireceğimiz başarılarımızı konuşalım olur mu?”

“Ben senin oğlun değilim! Sen benim ailemi öldürdün! Senin yüzünden annem öldü!” diye bağırdı. Ani tepkileri yüzünden ona bir şey yapmasından endişe duydum. Sakin kalması için kolunu tutuyordum ama onun durmaya asla niyeti yoktu. “Senden nefret ediyorum, ailemi kaybettim! Büyük annem burada olsaydı senin gibi bir katile lanet okurdu!”

Mersah ayağa kalkınca arkama kaçan Pars’ın acıyan yarama baskı uygulamasına rağmen saklanmasına bir şey diyemedim. Arkadan göğsüme minik elleri uzanmasa da kollarımı geriye alıp sıkıca kavradım onu. Sakinleşmek istemiyordu ve bu yüzden gözyaşlarının ardına saklanmak istemişti ama yerden dirilen iki pelerinli muhafızın yaklaştığını görünce ayağa kalkmak zorunda kaldım. “O sadece bir çocuk. Onu rahat bırakın. Pars’ı korkutmanız doğru değil. Zaten yeteri kadar korkutmuşsunuz.”

“Oğlumda olsa babasına bu şekilde davranmamayı öğrenmek zorunda!” dedi öfkeyle. “Artık oğlumu korumayı da kes! Her şeye burnunu sokma Ares, sen onun babası değilsin!”

“Asıl sen benim babam değilsin!” diye söylenmeye devam eden Pars’ı sakinleştirmek için karşıma alıp boyun hizasına doğru çömeldim. Hâlâ öfke kusmaya devam ediyordu. “Seni istemiyorum, ailemi öldürdün! Gözlerimin önünde yere düşüşlerini izledim ben! Onları senin yüzünden kaybettim!”

“Onlar senin ailen değillerdi!” diye bağıran Mersah, öfkeyle yumruğunu masaya vurdu. Masadaki tabaklar ve bardaklar yumruğun etkisiyle titreyince gözlerimi yumdum. Masadaki mumlar öfkesine dayanamayıp söndü ve elindeki şarap bardağını fırlatıp attı. Pars korkudan gözlerini kırılan cam parçalarına çevirdi sonra gözyaşlarını silerken bana baktı. “Benim babam sensin. Beni bırakma, ben onu istemiyorum. Ben uyurken bana nasıl sarıldığını hissetmiştim, sen de beni seviyorsun. Hem-”

“Hem?” dedim merakla.

“Ernam abi babamın sen olduğunu söylemişti. Ama zamanı gelene kadar saklamamı söyleyince sana belli etmemiştim.”

Kahretsin... Yine işin içinden Ernam çıkıyor... Neden söyledin... Emirlerimi hiç dinlemiyor ki şapşal!

“Ayrıca Ernam abi senin beni kimseye bırakmayacağını da söylemişti. Ama ona kızma çünkü ağladığımı görünce gerçekleri anlatmıştı. Ben seni istiyorum baba. Çünkü benim babam kötü biri olamaz. O benim ailemi öldürdü.” Tekrar boynuma sarılınca parmaklarım saçlarının arasında dolanıyordu. Başına kondurduğum öpücüklerle teselli vermeye çalışıyordum ama gerçekten işim zor görünüyordu.

Yanımda olmasa dahi ortalığı karıştırmak gibi bir yeteneği var. Ernam’a söyleme demiştim! Belli değil demiştim!

“Pars’ı götürün,” diye emir veren Mersah muhafızlarına zorla yanımdan aldırıp uzaklaşmasını sağladı. Gözyaşları içinde “Baba,” diye yanımdan ayrılınca parmaklarımı avucum arasına alıp sıkıyordum. Çaresizce ne yapacağımı bilmediğimden gözlerimi öfkeyle yumdum. “Şimdi anlaşılıyor oğlumun aklına nasıl girdiğiniz. Ama zaten yaşı küçük, elbet bunları unutacaktır. Her neyse...” Tekrar sandalyesine geçip oturmamı ima etti. Göğsümü tutup yavaşça oturdum. “Artık asıl konumuza geçmemizin vakti geldi. Büyülü kılıcın yerini öğrendiğimizde onu saplandığı yerden sadece senin çıkaracağını biliyoruz.”

“Beni öldürmediniz çünkü kılıç çekilmezse sizler ruh olarak hayatlarınıza devam edeceksiniz, çekersem de sonsuza kadar uyumuş ve yok olmuş ırk olarak krallığınızın ismi dahi bu diyardan silinmiş olacak ve sen o kılıcı başka şekilde saplandığı yerden çekmemi isteyeceksin.”

Ama nedense bu kılıcın yerini zaten biliyormuş gibi hissediyorum... Başka şeyler saklıyor olmalı.

“Çok zekisin,” dedi tek kaşını kaldırıp. “Neden Kral Tansar’ın değil de baban tarafından krallığa senin seçildiğini anlayabiliyorum. Kral Tansar gerçekten aklını kullanamayan zavallının teki. Onun yerine seninle iş birliği yapmak isterdim ama işte sen zeki bir adam olduğun için bunu kabul etmezdin.”

“Doğru, iş birliğinizi kabul etmek aptalca,” diye dudağımın tek tarafı kıvrılıp küçümser gibi baktım. “Ben babama asla ihanet etmem. Yani demek istediğim o ki, beni ikna etmek için boşuna çabalarsınız.”

“İkna etmeye uğraşacağımı kim söyledi ki? Zaten yapmak zorundasın, başka çarenin olduğunu düşünmüyorum.”

Sessizliğe bürününce ortamın soğukluğu iliklerime kadar işleniyordu. Mersah’ın kendinden emin tavırları karşısında ne diyeceğimi bilemezken önümde yeniden talazlanan mumlara gözlerim kaydı. Yavaşça eriyen damlalar üzerinden kayıp giderken şamdanlara akıyordu. Bu damlalara benzeyeceğimi düşünüyordum çünkü işkenceleri ve tehditleri elimden tüm güçlerimi eritecekti. Planları zorlu olacaktı ve ben bunları düşünürken yerden dirilen iki muhafız kollarımdan tutup Mersah’ı takip etmek adına yürütülüyordum. Pelerinleri ve eldivenleri onları tutabilen ve görünebilen yapıyordu. Bunları giymeselerdi üzerimden geçip gidebilen saydamlığa sahiplerdi ama Mersah? Kesinlikle Desina’dan aldığı yüzüğün tılsımını çözmüştü. İlk Yostor Periler Şatosu’nda gördüğümde yüzük parlamıyordu, şimdi ise gözlerimi kamaştırıyordu.

Ama o yüzüğü almam lazım.

-Buna almak demeyelim... Çalmak.

Karanlık ruhumun benimle olan diyaloğundaki değişimleri gözümden kaçmamıştı. Neden bu şekilde karşılık verdiğini anlamıyordum ama aklıma gelen en tehlikeli şeyin gerçek olmamasını diliyordum. Uzun süredir uyuduğum için bana başka bir şey yapmış olabilirler miydi? Aklımda dolanan gizemli sorulara ulaşmam zor görünüyordu. Mersah karşımdaki her farklı koridora geçiş sağlarken peşinden yürümeye devam ettikçe saydam yerle temas eden ayaklarımın karıncalandığını hissettim. Saydam yerler yüzünden yükseklik ve her an düşebilirim travmalarıyla karşılaşma olasılığım vardı. Birinci kata kadar görünen sarayın merdivenleri önünde duraksadık. Mersah yüzünü bana çevirdi. “Düş duvarını bilir misin? Efrasto Krallığı’na ait düş duvarını duymuş muydun?”

“Düş duvarı da ne?” diye sordum merakla.

“Uyanmadan önce sürekli aynı düşü gördüğünü hatırlıyorsundur. Sürekli ölümden kaçıyordun ama her defasında yakalanıp göğsüne ok saplanıyordu. Sen tekrar geriye dönüyordun ve yine aynısı oluyordu. Bundan bahsediyorum.”

Zor yutkundum fakat gerginliğimi belli etmemek adına gülümsedim. “Güzeldi. Zaten karanlık ruhu taşıdığımdan bu yana sayenizde kâbuslarım bitmiyor bir türlü. Her defasında ya boğuluyorum ya da ölüyorum. Ama korkulacak bir şey değillerdi. En azından benim açımdan bu böyle.”

Ah kahretsin. Umarım bu defa yalan söylemeyi becerebilmişimdir. Korktuğumu belli etmemek adına gelişme gösteriyor olabilirim aslında.

-Yani... Kısmen, bu defa işe yaramış gibi görünüyor.

Benimle dalga geçmeyen bir sen kalmıştın, minnettarım.

-Rica ederim.

Ne bu saçmalık...

Karanlık sesle konuşmaktan davranışlarımı kontrol edemediğimi fark eden Mersah kaşlarını çattı. Ne kadar güzel bir durumdaydım! Karanlık tarafın dahi maskarası olma yolunda durmadan ilerlemeye devam ediyordum! Ama gerçekten benimle dalga geçtiğini ve ciddi olmadığını belli ediyordu, ama neden? Neden bunu bana yapıyordu? Yine gizemli ve farklı oyunlar beni bekliyor olabilirdi ama benim buradan çıkamayacağım kesindi. Yavaş adımlarla karşıma doğu gelip göz teması kurdu. “Karanlık ruh seninle ne konuşuyor bilmiyorum ama, sanırım hoşuna gitmiyor Ares.” Gözlerini öfkeyle üzerimde gezdirip tekrar kollarımı tutan muhafızlara baktı. “Hadi, odaya bırakın.”

Neler döndüğünü anlamadığımdan şaşkındım. Önümde bekleyen birkaç basamağı çıkıp karşıma çıkan siyah, sisli kapının içinden geçirerek beni bıraktılar ve kendileri geri çıktılar. Kapının ardında gerçek olmayan, hayallere benzeyen rüyalara atılmıştım sanki. Onlara dokunamıyordum ama görüyordum. Tam merkezde Mersah’ın bahsettiği küp şeklinde düş duvarı vardı. Duvarın üzerinden sızan kan damlalarının bana ait olduğunu hissedince hayali orman gözlerime yansıtıldı ve rüyamda gördüğüm muhafız... Aynı şekilde yayı çekip bana doğru uzattığı ok kalbime saplanmış hissi veriyordu ama görünürde saplanmamıştı. Her şey sahteydi... Buranın saçma olduğunu düşünsem de karanlık tarafından nasıl düşlerin gösterildiğini artık biliyordum. Düş duvarı etrafa ışık saçmaya başladığında Desina’nın yansıması ile karşılaştım. İyi görünüyordu ve at arabasındaydı. Ama önündeki atların birinde gördüğüm adam yüzünden hayretle ne yapacağımı bilemedim.

Desina, Tansar ile birlikteydi. Astantra Krallığı’na doğru gidiyorlardı.

Gördüklerimin önce yanılmadan ibaret olduğunu düşünsem de aslında gerçek olduğunun kanıtıydı ağlamaları. Desina üzgün görünüyordu, gözyaşları kalbime huzursuzluk verince odadan çıkmak istedim. Kapıya yaklaşıp ardına geçtiğimde Mersah ile karşılaştım. “Desina’yı kaçırdınız mı, Ne yaptınız ona söyle!”

“Hayır, ne alakası var?” dedi yeni duymuş gibi. “O kendi sevgili eşini çağırmış sadece. Artık evlilik düşündüğünü söylemiş. Yani... Bu iş fazla uzamıştı, Tansar ve Desina kavuşmalı artık.” Sırıtmaya başlayınca öfkeden parmaklarımı avucumun arasında sıkıyordum. “İnanmıyor musun? Düş duvarı sana gösterdi işte. Artık şu şaşkın bakışlı adamı diğer gerçeklerle buluşturun.” Sırıtmaya devam ediyordu beni öfkelendirmek için. Muhafızı yanıma yaklaşmadan Mersah’ın yüzüne indirdiğim yumruk karşısında yere kapaklandı. Muhafızları kollarımı tutup beni yakaladıklarını düşündüklerinde ateş çemberim etrafımı kuşattı. Ruhların pelerinleri alev alınca Mersah’ın yakasına yapıştığım gibi ayağa kaldırdım. Boynunu nefes alamayacak şekilde sıkıyordum fakat parmağındaki yüzüğü çevirip yeniden şeffaflığa büründü. Ona dokunamıyordum. “Beceriksizler! Yakalayın şunu!”

Avuçlarımdaki alevi üzerlerine yollamayı düşünüyordum ama arkamdan dirilen karanlık ruhun boynuma bıraktığı koku bayılmama neden oldu.

...

Bayıldığım andan beri sürekli Desina diye sayıkladım ama kalkamıyordum yerimden. Bilincim açık şekilde uzanıyordum sadece. Gözlerimi aralayamaya çalıştığımda göz kapaklarımı aşağıya çekenler oluyordu sanki. Hayallerimi değil de başkalarının planlarını yaşamak zorunda kaldığımda tanınmaz birine dönüştüğüm için pişman değildim, çünkü benim hayallerimi çalmak isteyenlerin ölümle karşılaşacakları günlere adım atmalarını sağlayacaktım. En kısa sürede bunu yaptığımda sadece bana itaat edecekleri bedenleri dahi ortada görünmeyecekti. Çürümeye yüz tutmuş kalpleri de dahil, toprağın altında da onlara huzur vermeyecektim. Gerçeklerle yüzleşmeye asla cesaretleri olmayacakları anlar elbet yakındı ama bunu şimdi yapamamak bana işkence ediyordu. İçimde dolanan intikam perdesini araladığımda karşımda durabilecek kimsenin olmadığı bir zamana doğru yürümek istiyordum bir an önce.

Artık bu intikam kendi hedeflerimin dışına çıkmıştı. Onların hedefleri doğrultusunda kuralları yeniden yazmam gerekecekti.

“Az daha öldürecekti beni,” diye Mersah’ın sesini işitince yanımdan gitmediklerini anlamış oldum. “Sanki öldürmesine izin vermiş gibiydiniz! Neler oluyor size! Güçlerini kullanmasına engel olan sıvıyı içirmenizi söylememe rağmen, nasıl oluyor da ateş çemberi ile karşılaşabiliyoruz! O sıvıyı içirmediniz, sözümü çiğnediniz!” Öfkeli şekilde bağırmaya devam ediyordu. Muhafızlardan biri zindana girip dudaklarıma dokundurduğu şişeden içmemi sağladığı sıvı yüzünden artık güçlerimi kullanamayacaktım. Bu ne kadar sürerdi bilmiyordum ama artık zamanım gittikçe daralıyordu. Desina, o lanet adamla sonsuza kadar hayatını birleştirecekti.

Eğer böyle bir şey olursa... O zaman beni görmek dahi istemeyeceksiniz!

-Uyandığında sakin olmayı denemelisin.

Sakin? Nasıl bir şey olduğunu unuttum bu kelimenin!

-Artık ruhlar seni seçti.

Ne? Ne demek bu?

Karanlığın bana duyurmak istedikleri vardı ve ben bunlara henüz hazır değildim. Ne söylemeye çalışıyordu bilmiyordum ama sanırım büyük bir yol ayrımı beni bekliyordu. Nişane seçimlerimde olduğu gibi yeni bir teklif ile karşılaşmam mümkündü. Bu nasıl olurdu, hangi açıdan bu şekilde karşıma çıkabilirlerdi kesin bir bilgim yoktu ya da düşüncem... Ama ne olursa olsun karşımdaki ırk karanlık için her şeyi yapabilecek kadar kaos ve kan seviyordu. Bu yüzden onlar açısından kârlı bir şey olacağı kesindi.

Gözlerimi sakince aralamayı başardığımda yine aynı tavan ve duvara asılmış meşale ile karşılaştım zindanda. Belimi yavaşça doğrultup yatağın önünden hızla geçen fareyi takip ettim. Mersah ayağının altına yaklaşan fareyi acımadan ezip bana baktı. Ölen hayvandan sızan kan sonrası öfkesi biraz olsun yatışmış görünüyordu ama mahkûm olmama rağmen son yaşanılandan dolayı benden anlamsızca korkuyordu. Bunu yüzünden anlamak mümkündü.

“Artık mahkûm olanın sen olduğunu düşüneceğim,” diye yüz ifadesi karşısında dalga geçtim. “Karanlığın Varisi, elindeki mahkûmundan korkuyor. Zavallı.”

Parmaklıklara yaklaşıp sırıttı. “Seni her an öldürebilirim.”

“Öldür o zaman, neyi bekliyorsun!”

“Yushana taşı,” dedi kafasını sallayarak. “Maalesef bu taşı alabilecek tek kişi olduğun için sana katlanmak zorundayım.”

Gülümsedim. “O taşı biliyorum. Ama çok beklersin. Taşı senin için almayacağım. O taş sadece bana ait. Bunu sende çok iyi biliyorsun zavallı ruh.”

Yushana taşını istemesindeki nedeni biliyordum ve bu şekilde kendi amaçlarına ulaşmayı hedefliyordu ama buna nasıl ve ne kadar direnebileceğimi bilmiyordum. Bu taş çok eski yıllara dayanıyordu ve Astantra Krallığı’na ait Güneş kütüphanesinin önünden geçtiğim sıra, elime uzattıkları gazete parçasında okuduğum bilgilerle donanmıştım. Aslında taşın sağladığı güce erişebilmem imkânsız derecede zordu ve uyumlu olduğu bilinen kılıcın kabzasına yerleştirmek ise ölümle dans etmek gibi bir şeydi. Mersah’ın bu zorlu görevi bana vermesindeki neden çok basit. Kendi bulaşmadan, risksiz şekilde hem üzerlerindeki lanetten tamamen arınacaklardı hem de kılıcın taşla uyumundan güç elde edeceklerdi. Bunu bana yaptırabilmesi için çok önemli bir sebebi olmalıydı ve ben bundan korkuyordum. Ona belli etmiyordum ama elinde bir kozu olmadan da bu teklifi bana sunmayacağından emindim.

“Neden sustun?” diye sorunca gözlerindeki başarının parıltısını gördüm. “Bakıyorum dilindeki o cesurca kelimeler seni terk etti.”

Kahretsin... Umarım aklıma gelen şey değildir... Yani ölüm büyüsü...

Sırıtıp küçümser gibi baktı. “Aslında senin yapman gereken bir vazife olduğu için hiç sorun etmeyip rahatça elime taşı teslim etmeni bekleyeceğim. Yapmazsan da... İsmini dahi unutmaya devam edeceksin.” Tepkisiz hallerime bakıp gülümsüyordu. “Şimdi de sen sustun. Son kalan iki zinciri çöz ve unutmanın önüne geç. Sonra o taşı bana ver. Kılıcı bulduğumda ise taşın gücüne sahip olmak için sabırsızlanıyorum.”

Sessizliğe büründüğüm dakikalar, omuzlarıma binen yükün ağırlığına şahit oldu. Kendisi ile gurur duyar gibi sırıtıp yanımdan uzaklaştığında zindanda tek bırakıldım. Gözlerim karşı duvarda dalgınca geziniyordu ve düşünceler yakama yapışmıştı. Zorlu sürecin alacağım kararla başlayacağını nasıl tahmin edebilirdim ki? Üstelik Desina’nın o adamın yanına gittiğini gördüğüm an ölmek istemiştim. Kendi isteği ile gitmemiş gibi görünüyordu çünkü ağlıyordu. Aslında bu yanılgıdan ibaretse ve kendi isteği ile gitmiş ise, sonuç asla değişmeyecekti. Ben yine onu sevmeye devam etmek zorundaydım çünkü bu aşk benliğimi kaybetmeme engel oluyordu.

-Yine kendini kandırıyorsun... Onu gerçekten kaybettiğini düşündüğün için öfkeden saçmaladın. Benliğini kaybetmemek için değil... Sen ondan vazgeçemediğin için böyle düşünüyorsun.

“Neden bana bunu yapıyorsun?” diye sordum şaşkınlıkla. “Neden bir dost gibi benimle konuşuyorsun? Neden?” Sorumun karşılığını alamayınca başımı yastığa koyup gözlerimi tavana çektim. Kasraha Sarayı tamamen geceye aitti, burası Güneş almıyordu ve hiçbir zaman aydınlanmıyordu. Bana olan tek katkısı içimde olan karanlık ruhu rahatsız etmiyordu ama ben buraya geldiğimden bu yana tamamen boşluğa itilmiştim. Kendimi iki duvarın arasına sıkışmış, ezilmiş gibi hissediyordum. Özellikle de Desina’yı o adamla görünce... Delirmiştim! Aslında karanlık ruh doğruyu söylemişti. Ondan vazgeçemediğim için böyle düşünmüştüm.

Ben ondan vazgeçmek istemiyordum ki zaten...

Pars aniden parmaklıklar ardına gelip beni görmek için nefes nefese kalmış şekilde bana bakıyordu. Gövdemi tutup hızlıca ayağa kalktım ve parmaklıklara yaklaştım. Göz göze gelecek şekilde dizlerimin üzerine çöküp parmaklıkların arasından ellerine ulaştım. “Buraya gelmemeliydin. Kendini tehlikeye atıyorsun.”

“Buraya geldiğimden kimsenin haberi yok,” dedi ve yeri işaret etti. Yer saydamlığını kaybetmişti, bunun nedenini anlamadığım için kaşlarım çatıldı. Pars gülümseyip avuçlarında olan kırmızı gülü bana uzattı. “Bunu sana pelerinli bir ruh iletmemi söyledi. Senin için yeri opak hale getirdi, yani kimse fark etmeden gülü sana verebilmem için. Şimdi gitmem lazım baba, sen bu gülü cebinde saklamayı unutma.”

“Ama Pars-” derken ardına bakmadan yanımdan uzaklaşıp gidince ne yapacağımı bilemedim. Onun gidişiyle yer tekrar saydamlığına kavuştu. Yine alt katı görmem zor değildi. Elimdeki kırmızı güle bakıp yavaşça ayağa kalktım. Avucumun arasında siyah, tüylü bir örümceğe dönüştü aniden. Ne yapacağımı bilemeden gömleğimin içine girip kolumda gezinmeye başladı. Kolumu açmak istiyordum ama hissettiğim ısırık tüm gücümü benden çekip aldı. Yatağa zorlukla adımlarımı attım ama başımdaki zelzele bitmeyecek gibiydi. İşini bitirip kolumdan ayrıldığı üzere ölen örümcekten geriye kalan ışıltılar havaya karışarak yok oldu. Ayaklarım yere dokunur vaziyette gövdemi tamamen yatağa yatırıp gözlerimi yumdum. Zelzele geçene kadar açmamaya niyetliydim çünkü bunu yaşamak ölmekten daha can alıcı olmalıydı. Bir yandan kalp ritimlerim göğsümü titretecek kadar şiddetlenirken verdikleri gülün sebebini sorguluyordum. Bana ne vermişlerdi, bunun nedeni gerçekten neydi?

Belki de ölüyordum.

.

.

.

.

Herkese merhaba. İkinci kitaba başladık artık. Düzenleme işlemlerim devam ediyor bitirdikçe atıyor olurum bölümleri. Bana şans dileyin, hemen tamamlayıp finale kadar atayım.

Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Düşüncelerinizi paylaşmayı unutmayın. Görüşmek üzere, çok seviliyorsunuz. :)

Bu arada fantastik kategorisinde birinci sırada yerimizi almışız, bu sizin sayenizde. Çok Çok teşekkür ederim. ♥

Bölüm sonu

4 yorum