
...
Ayna önünde gözüme çarpan şeftali tonlarındaki allığı fırça yardımıyla yanaklarıma dokundururken odamın kapısı aralandı. Gülümseyen gözlerle yanıma gelen İlnaya hemen saçlarımı avuçladığı gibi dokunuşlar yapmak için kollarını sıvamıştı. Üzerinde gül kabartması bulunan tarağı saçlarımdan aşağıya indiriyordu bir yandan. “Nasılsın kızım? O kadar güzel görünüyorsun ki... Sanırım makyaj yapmana gerek görünmüyor.”
Dudaklarıma sürdüğüm hafif pembe tonlarındaki rujun kapağını kapatıp aynadaki yansımasına baktım. “Öyle deme İlnaya. Yoksa müstakbel eşimi törende rezil etmiş olurum. Bakımsız, gösterişsiz görünürsem çenesinden kurtulamam. Sonuçta o soylu biri, bana karşı önerilerini bir duysaydın. Sanırım zorunlu evliliğimiz onun için de geçerli.”
“Pislik adam... Onun nasıl biri olduğunu biliyordum ama bari sana nazik davransaydı. Senin gibi güzel kadını bulmuşta... Bir şey diyecektim de neyse. Artık seni önemseyen, seven ve değer veren biri karşına çıkar umarım. Hayatını mahveden biri için üzülmene değmez.”
“Benim için başka biri yok artık İlnaya,” dedim ve parfüm şişesini elbiseme püskürttüm. “Ben zaten evliyim.”
“Yapma ama böyle. Sana bir şey olacak diye korkuyorum, neden böyle konuşuyorsun?”
“Merak etme,” dedim gülümseyerek. “Aklımı yitirmedim, tam tersi daha aklı başında biri oldum sayelerinde. Ama senden rica ediyorum artık beni başka biriyle düşünmeyi bırak. Ben böyle iyiyim, hem evlenmeme gerek mi var? Tek başıma da sarayı idare edebilirim.”
“Orasını biliyorum, sadece sanki iyi...”
“Ben iyiyim,” diye bunalıp ayağa kalktım. Saçlarımı omuzlarımdan aşağıya salmıştı ve ışıltılı taç geçirmişti. Görüntümü beğenince sarıldım. “Sen bu işleri biliyorsun, minnettarım.”
“O pislik sana kötü bir şey söylemesinde... İyi olmanı çok istiyorum.”
Sarılmayı sonlandırdım. “Kocam duyarsa bu söylediklerin için bizi dar ağacında sallandırır İlnaya. Aman aman duymasın.”
Sırıttı. “Aman doğru. Dikkat edelim.”
“Kahretsin... Kocam mı...” dedim yüzümü buruşturarak. “Yok, bu imkânsız. Asla onu istemiyorum. Bana şans dile olur mu?”
“Zaten hiç aklımdan çıkmıyorsun.”
Oda kapısı aralanınca yanıma doğru yaklaşan Tansar çoktan siyah takımlarını üzerine giymiş ve hazırlanmıştı. Geriye doğru yatıştırmış saçlarını elleriyle düzeltirken gözlerini üzerimden ayıramıyordu. Kendime gelmek adına yüzümde sahte bir gülümseme yer edindi ve adımlarımı yanına yaklaştırdım. “Nasıl olmuşum? Umarım önemli misafirlerine karşı iyi görünüyorumdur?”
Gülümsedi. “Güzel görünüyorsun, yalnız...” dedi ve adımlarını yanıma yaklaştırdı. Elinde bulunan takı kutusunu aralayınca gözümü alacak kadar parlayan elmastan yapılma kolyeyi eline alıp boynuma asmak istedi.
“Kolyem vardı,” dedim boynumdakini tutarak.
“Bu saçma kolyeden mi bahsediyorsun?” Yüzümde beliren durgunlukla arkama döndüm ve saçlarımı omuzumda topladım. İlnaya ile göz göze gelince gözlerimdeki öfkeyi fark etti. Kolyeyi takarken ellerini tenimde hissetmem dahi canımı sıkıyordu. “Senin için özel olarak yaptırdım. Kolye çok değerli... Yani bana yakışır bir şeyin boynunda görünmesini istiyordum. Saçma kolyelerinden birini bu özel günümüzde takmana izin veremezdim. Bence bir an önce onlardan kurtulmalısın ve giyim dolabına kadar değiştirmelisin. Gündelik kıyafetlerin cariyelerin kıyafetlerinden farksız görünüyordu. Saçma kıyafetlerini ve takılarını görmek istemiyorum.”
Saçlarımı tekrar arkama atıp gülümser gibi yüzüne baktım. “Sen nasıl istersen. Zaten şu an üzerinde olan takımına bakılırsa çok zevkli biri olduğun görünüyor.” Üzerindeki kıyafet gerçekten çok tuhaf görünüyordu. Sanki cenazeye katılacak kadar siyah ve karanlığın bünyesine sinmiş kadar da kötüydü. Zihninin nasıl olduğunu seçtiği takımdan anlamak gayet mümkündü. Ama Tansar tam tersi onu övdüğümü sandığı için kibirle bakıyordu yüzüme. Koluna girmemi işaret edip artık törenin yapılacağı salona gitmemizin gerekliliğini gösterdi. Odadan ayrılıp koridorda muhafızların gözleri üzerimizde dolanırken yürüyorduk. Eteğimi hafifçe kaldırıp topuklu ayakkabılarımla merdivenleri iniyordum ve bir yandan bizi ağırlayan cariyelere göz geçiriyordum. Ardımdan önceki cariyenin elbiseme eklediği tülleri İlnaya tutarken nihayet törenin yapılacağı alt kata inebilmiştik. Uzun koridoru süsleyen kırmızı halı ve çevresinde bekleyen büyük bir kalabalığın bakışlarıyla salona doğru yürüyorduk. Salonun kapısı ardına kadar açık olduğu için daha koridordayken önceden yapılmış hazırlıkları görmem mümkündü. Etrafımdaki insanlara bakarken, “Herkes gelmiş sanırım,” dedim tedirginlikle.
“Tabii ki...” dedi Tansar. “Herkesi bu mutlu günümüzde olmaları için davet ettim. Nihayet soyumu devam ettirmem için tüm engelleri aşıyorum.”
Çatık kaşlarımla gözlerine baktım. “İzdivacının tek nedeni soyunun devamlılığı mıydı? Bir kadınla bunun için izdivaç düşünüyor olamazsın.”
“Başka ne olacaktı ki? Tamam, seni başta istememdeki neden güzelliğin için olmuş olabilir ama en büyük nedeni bana bir veliaht vermendir Desina.”
“O zaman başka biriyle de evlenebilirdin? Bazen gerçekten seni anlayamıyorum...”
“Doğru... Ama Ares...” deyince salona giriş sağladık. Bir yandan bizi alkışlayanları görmezlikten geldim çünkü gözlerimi Tansar’da sabitlemiştim. “O öldü ama... Seni her şeye rağmen ona inat istediğim gün kendime yemin etmiştim. Seni ona vermeyecektim.”
Öfkelendiğimi anlamasın diye gözlerimi salona kaçırınca tekrar adımlarımızı bize özel olarak ayarladıkları tahtlara doğru atıyorduk. Yüksek altın işlemeli platformun iki basamağını çıkıp iki kişilik olan kırmızı tahtta Tansar ile birlikte oturduk. Elimi tutup kendine doğru çekiştirerek yakın durmamı istiyordu sonuçta herkesin önünde güç ve duruş gösterisi yapmayı seviyordu. Ares’e inat benimle izdivaç düşündüğünü öğrendiğim için ona daha çok kin besliyordum ve bir an önce şu saçma ânın bitmesini diler olmuştum.
Umarım bir an önce biterdi şu saçmalık...
Kıymetli veliahtlarının bu mutlu gününü duyan birçok kraliyetlerden gelmiş soylular pahalı ve değerli hediyelerini iletmek üzere hizmetlilere emanet ediyorlardı. Gözlerimin önünde sergiledikleri mutlulukları tamamen gereksiz ve ciddiyetsiz geliyordu bana. Kral Tansar için gelmiş olan insanlar Astantra’nın geleceğini düşündükleri için değil, çıkar için buradalardı. Sonuçta Astantra Krallığı’nın tamamen karanlık ırkların ellerinde oyuncağa döndüğünü biliyorlardı ve bu gerçekten Kral Hetar’a karşı büyük bir utanç olarak kalbime yerleşmişti. Onun amaçlarını gerçekleştirmek yerine Efrasto Krallığı’nın ve beceriksiz bir veliahttın yönetiminde krallık idare ediliyordu.
“Artık biraz gülümser misin?” dedi elimi sıkarak. “Zorla burada olduğunu düşünecekler. Eğer tören bitiminde ardımdan böyle bir söylenti yayılırsa sebebini senden bilirim. Umarım uyarılarımı dikkate alırsın?”
“Sadece heyecanlıyım. Bu yüzden durgunlaştım. Hemen kendime çekin düzen veriyorum.” Derin bir nefes bırakıp zorlukla gülümsemeye çalışıyordum. Salonda olan kadınların bakışlarına karşılık veriyordum bir yandan.
“İşte böyle...” dedi fısıltıyla. “Artık kendini bana odakla ve hayatıma uyum sağlamaya başla. Eğer bunları yapamazsan benim için güzelliğinin pek bir önemi kalmaz Desina. Benim için önemli olan kendi itibarım.”
Gece senin itibarın son bulduğunda... Bakalım çok güvendiğin soyluların ve muhafızların leşini dahi önemsemediklerinde, yalnız bana itaat ettiklerinde Astantra Krallığı’nda neler olacak kim bilir... Senin de bunları görmeni çok isterdim ama sen maalesef yanımda olamayacaksın sevgilim...
Tören salonuna giren çalgıcılar lir eşliğinde bizlere bu gecenin ölümsüz olacağını duyurmak amacıyla eğlenceleri başlatmış bulundular. Salonda olan herkes masalarında şaraplarını yudumlarken eğleniyorlardı ve bir yandan içeriye giren ateş dansçıları uzun ve kraliyete yakışır parıltılı, ipekten mor renkteki elbiseleri ile dansın özgür ruhunu göstermek istediler. Ucu alev almış ince, uzun çubukları dairesel şekilde çeviriyorlardı. Tören alanı tamamen kızıla boyanınca herkes alkışlarla çalgıların ritimlerine ayak uydurmuştu.
Kapı ardından sesler yükselince lir sesi aniden kesildi ve tüm dikkati kendi üzerine çekti. Kapıdaki nöbetçilerle boğuşan kişileri merakla beklerken aniden içeriye girmişlerdi. Tanımadığım üç adam öfkeli şekilde Tansar’a bakıyordu ve herkes telaşla ayaklanmıştı. “Demek buradasın!” diye bağırdı içlerinden biri. Esmer adam nöbetçileri takmadan yanımıza yaklaşmaya devam ederken Tansar’da gelmelerini ister gibi nöbetçilerin durmasını işaret etti. “Her yerde seni aradık! Son yaşanılanlardan sonra burada keyif çatacağını düşünememiştik ama görüyorum ki bizleri yine yanılttın!”
Kaşları çatıldı. “Siz kimsiniz? Sizi tanımıyorum bile.” Onları hayatında hiç görmemiş gibi yapmacık davranışlara bürünmüştü.
“Köyümüzü yağmaladığını ne çabuk unuttun?” dediğinde şaşkınlıkla tören sakinleri fısıltılara boğuldu. İtibarım diye sürekli kendini önemseyen Tansar kendi itibarını yerler altına almıştı bu gece. Tansar tedirginlikle çevresindeki muhafızlara bakıyordu ama karşımızdaki adamın susmaya niyeti yoktu. “Kime diyorum leş köpek! Köyümüzü yağmaladığın için mi ziyafet veriyorsun! Bizim gibi fakir bir köyden ne istedin de elimizde kalan son varlığımızı da aldın! Hemen aldıklarını geri vermen için uyarıyoruz! Yoksa senin gibi rezil veliahttın son sözlerini duyacaklar!”
“Ben söylediklerinizden bir şey anlamadım. Buraya gelerek en özel gecemi mahvetmek adına planlar kurduğunuzun farkındayım ama halkım buna inanacak kadar aptal değildir. Hem... Sizin çulsuz köyünüzü basarak ne elde edebilirim ki? Daha fazla saçmalamadan burayı terk edin! Yoksa...” diye uzatıp muhafızlarına baktı. “Sizi yaşatmam.”
“Herkesin ortasında bir şeyden haberin yokmuş gibi davranarak iyice rezil ediyorsun kendini! Köyümüzün kadınlarına kadar göz diktiğinizi de mi göz ardı edeceksiniz! Sizi aşağılık köpekler!” der demez üzerlerine atılan oklarla sesleri kesilmesi bir oldu. Gözlerimin önünde yere yığılan adamlar son nefeslerini verdiler. Muhafızlar eşliğiyle bedenleri saray dışına taşınıyordu. Herkes şaşkın gözlerle neler olduğunu anlamaya çalıyordu fakat tüm bunların iftira olduğunu düşünenlerde vardı içlerinde. Sonuçta Astantra Krallığı’na ait bir veliahttan bu denli katliam ve onursuzluk beklenemezdi.
Çünkü zihinlerinde sahte, iyi bir veliaht olarak kazınmaya çalışan biri vardı.
Çalgıcıya işarette bulunan Tansar, “Çalmaya devam et. Bu tür iftiraların özel günümü bozmasına izin verecek değilim,” dedi. “Herkes eğlenmesine kaldığı yerden devam etsin. Eğer bu tür saçma iftiralara da inanan varsa töreni terk edebilir. Benim gibi son veliahttın zavallı bir köyü yağmalayacağını düşünecek kadar akılsız olmayacağınızı düşünüyorum.” Gayet rahat tavırlarla elimi tutup yeniden tahtta oturduğumuzda çalgıcılar eğlenceye devam etmek üzere harekete geçmişlerdi. Salondaki insanlar kralın açıklamalarından sonra rahata kavuştuklarında bir şey olmamış gibi eğlenmelerine devam ediyorlardı. Tansar gözlerime bakınca gerginleştim. “Bu saçmalıklara inanmadın umarım?”
Kaşlarım çatıldı. “Tabii ki de inandım... Sen nasıl olurda masum bir köye zarar verebilirsin? Nasıl olurda kadınlara göz dikersiniz?”
“Kadınlar köle tüccarlarında işe yararlar bilirsin,” dedi yaptıklarını onaylayarak. “Fazla şu konuyu uzatmayalım, senin kocan böyle... Bana alışsan iyi olur çünkü ben asla değişmem Desina. Krallığımızın geleceğini düşünmem suç mu yani?”
“Krallığın geleceği masum insanlardan çalıp çırptığın mal veya kadınlarla mı sağlanacak? Geleceği bu şekilde mi kurtarıyorsun? Sen nasıl bir-”
“Kes artık...” dedi lafımı bölerek. “Seni dinleyecek değilim. Artık lanet olası çeneni kapat ve kocanı memnun edecek işlerle meşgul ol. Sadece beni mutlu etmelisin sen, başka bir amacın olamaz. Krallıkla ilgili şeylere burnunu sokmayı da kes.” Gözlerimi ateş dansı yapan dansçılara çevirip öfkeyle dişlerimi sıkıyordum. Göz bebeklerimde yer edinen alevler aslında göğsümde sıkışmış olan intikamın ve yapacağım katliamın resmedilmiş imgesiydi. Artık yeniden gerçekleşecek olan düzeni benim sağlayacak olmam zorunlu hale gelmişti çünkü Astantra bunu hak etmiyordu. Krallığın itibarını tamamen yerler altına alanların hesap vermeleri gerekiyordu. “Yine ne düşünüyorsun? Ellerindeki sıcaklığı hissediyorum Desina. Sakın büyü yapmaya falan kalkışma yoksa seni herkesin içinde öldürürüm.”
“Saçmalama ne büyüsü? Hem... Sana gücüm yetmez ki benim. Ateş varisi olduğunu unutuyorsun sanırım.”
“Tabii ki yetmez ama aptalca ortalığı karıştırmanı istemiyorum hepsi bu,” dedi uyarıcı bir sesle. “Ayrıca çok sevdiğin Su Elisleri törene katılmadı. Bakıyorum tenezzül dahi etmediler seni görmeye. Sana bu kadar değer veriyorlarmış belli ki.”
“Belki önemli işleri çıkmıştır... Ayrıca onlar sayesinde hayattayım, bunu unutmamalısın.”
“Çok önemseme onları. Kimse çıkarı olmadan iyilikte bulunmaz.” Kibirle boynunu dik tutup kapıya odaklandı. “Artık gelse şu tapınak kâhini. Herkesin önünde yemin edip kutsandığımızda tamamen bana ait olacaksın.” Kapı aralanıp konuşmamızın üstüne gelen kâhin, görüş açımıza ulaşınca üzüntüyle gözlerimi yumup araladım. Tansar mutlulukla ayaklandı. “Nihayet gelebildi.”
Salon sessizliğe bürününce artık beklenen an gelmişti. Yeminler edilip, kutsandıktan sonra kâhinler nezdinde izdivacımız gerçekleşmiş sayılacaktı ama benim için bu ölümden farksız sayılıyordu. Maalesef artık sona yaklaşıyordum ve sonucunda ne ile karşılaşacağımı zaten tahmin eder gibiydim. Tapınak kâhini, “Sizleri selamlıyorum, umarım gelecekte de birbirinize değer veren eşler olursunuz,” dedi ve bizi tam karşısına alıp elindeki uzun kılıcı önce Tansar’ın sol omuzuna sonra benim sol omuzuma yerleştirip ağzında bir şeyler mırıldanıyordu ama ne söylediğini anlamıyordum. Gözlerini sımsıkı yumup sözlerine devam ederken gözlerimin buğulanmasına engel olamadığım dakikalar kalbime zulmediyordu. Kolumdaki ikimize ait olan mührün hareketlendiğini hissedince artık üzerine eş anlamını taşıyan Hilâl simgeleri yerleşmişti. İkimizi birbirimize bağladığı için sonsuza kadar ayrılmaz bir çift olmuştuk. Tapınak kâhini gözlerini aralayıp gülümsedi ve önce Tansar’a baktı. “Artık sonsuza dek eşine sadık kalacağına yemin etmeni istiyorum.”
“Yemin ederim,” dedi hemen. Ama gözlerinde kuzgun bir dipsiz kuyunun yattığı sahtelik vardı. Sonra tapınak kâhini bana döndü. “Sonsuza dek eşine sadık kalacağına yemin etmeni istiyorum.” Kalbim kaskatı kesilmişti. Ellerim tamamen üşüyordu sanki ve tüm vücuduma yayılıp beni zihinsel çöküntüye hazırlamak istiyordu. Nefes alışlarım düzensizliğini korurken başımı çaresizce aşağıya eğdim. Tapınak kâhini sorusunu tekrarlayınca Tansar elimi sımsıkı kavradı. Söylemem için baskı uygular anlamında sıkıyordu.
“Yemin ederim,” dedim başımı kaldırıp. “Sonsuza kadar sadık kalacağıma yemin ederim.”
Tapınak kâhini son kez, “Artık Astantra Krallığı’nın tüm sakinlerinin huzurunda bağlılığınızı kanıtladınız. Aranızdaki bağlılık büyüsü umarım sonsuza dek size mutluluk getirir,” dedi ve parmaklarımıza takacağımız yüzüklerimizi uzattı. Tansar yüzüğünü takıp benimde takmamı bekliyordu. İsteksizce parmağıma geçirdiğimde artık tören son bulmuştu. Tapınak kâhini görevini tamamlayıp salondan ayrılınca yeniden eğlencenin sağlanacağı gösteriler hızla devam edecekti ve kulağımı tırmalayan seslerin karmaşasında boğulmak üzereydim. Yeniden Tansar ile tahtta geçeceğimiz vakit gözlerime yansıyan her şey bir anda bulanık görünmeye başlamıştı. Seslerin kulağımda karıştığı, ışıkların ve insanların iç içe geçtiği, ateş dansçılarının alevden çemberlerini daha hızlı çevirdiklerini gördüğüm noktada adımlarımı ileriye atamadım. Tansar’ı çift gördüğüm an artık gözlerim için salon tamamen kararmıştı.
...
Ne zamandır baygın yattığımı bilmiyordum ama yanımda olan İlnaya endişeyle uyanmamı bekliyordu. Gözlerimi araladığımı fark edince mutlulukla ellerimi okşadı. “Nihayet uyanabildin kızım. Şükürler olsun uyanabildin.”
Belimi hafifçe doğrultup sırtımı yastığa dayadım. Odamda olduğum için biraz olsun kendimi rahat hissediyordum. “Ne zamandır baygınım?”
“İki saat oldu kızım,” dedi buğulu gözlerle. “Sana bir şey olacak diye o kadar çok korktum ki.”
“Üzülme İlnaya, şimdi iyi hissediyorum. Ayrıca şifacı bu durumuma bir şey dedi mi? Neden sürekli başım dönüyormuş?”
“Nedeninin üzüntü olduğunu söyleyip duruyor sadece. Törende kendini zor tuttuğunu fark ettim, çok gergindin.”
“Evet, öyleydim fakat bu kadar belli edeceğimi düşünmüyordum,” dedim hüzünle. “İstemediğin biriyle izdivaca zorlanmak çok zormuş. O anı yaşadığıma inanamıyorum.”
“Seni anlayabiliyorum ve gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum kızım.” Başını aşağıya eğdiğini görünce kalbim kaskatı kesildi. Söylemek istedikleri vardı ama zorlanıyordu. Elimi tutup gözlerime baktı. Merakla söyleyeceklerini bekliyordum. “Tansar... İyi olduğunda odanıza gitmeni söylemişti. Yani size özel odada kalacaksın artık kızım. Ben de onu onaylamak zorunda kaldım.”
“Bize özel değil, zaten orası Tansar’ın odasıydı. Orayı biliyorum... Peki herkes dağıldı mı, yani törendekiler sarayı terk ettiler mi?”
“Evet, herkes senin son durumundan sonra fazla endişelendiler ama saat geç olduğu için tören erkenden iptal edilince gitmek zorunda kaldılar. Yani Tansar...”
“Bu durumdan rahatsız oldu ve yine beni suçladı değil mi?” diye lafını böldüm.
“Maalesef öyle. Çok öfkeliydi. Senin iyi olmadığını söylesem... Acaba yarın mı yanına gitsen Desina? Şu an ona görünmeni istemiyorum. Sana bir şey yapacağından korkuyorum kızım.”
Gülümsedim. “Ne anlayışlı bir kocam var... Görüyorsun işte. Hastalığımı önemsemeyen, ayrıca elimde olmadığı halde bayılmamda dahi beni suçlayan biri. Neden? Çünkü herkesin gözleri önünde hastalıklı bir kadınla evlendi.”
“Ama sen yine de şimdilik görünme ona. Tamam mı kızım?” Üzerimdeki örtüyü açıp bacaklarımı yataktan sarkıtınca panik yaptı. “Yapma Desina. Yarın...”
“Ondan korkmuyorum,” dedim gülümseyerek. “Bu saate kadar beklememin ve davranışlarına katlanmamın tek nedeni vardı İlnaya. Onu yapmak için gidiyorum.”
“Ama-”
Ayağa kalkıp omuzlarını ellerimin arasına aldım. “Sen odana çekil ve normal yaşantına devam et. Beni düşünmene gerek yok.” Çaresizce gözlerime dalıp giderken sessiz çığlıklarını işitebiliyordum. Bana bir şey yapacağından korkuyordu ama ne olursa olsun yanına gitmek zorundaydım. Onu ardımda bırakıp oda kapısını araladım ve koridora geçtim. Tansar’ın odasına gitmek üzere merdivenleri elbisemin etek kısımlarını kaldırıp çıkıyordum. Sarayın en üst koridoruna ulaşıp odasına doğru ilerlemek benim için güçleşmişti. Kalbimde nefes almak üzere patlak veren gerginliğimin esiri olmuştum bile. Yeniden bayılmak istemiyorum bu yüzden zihnimi boşaltmak için derin nefes almamın dışında, yarına uyanacağım güzel günün sabahını hayal etmeye çalışıyordum. Artık odasının önünde bekleyip kapıyı hafifçe tıklattım ama içeriden ses gelmedi. Kocam olduğunu unutup kapıyı tıklattığımı hissedince kendime hayret edip içeriye girdim. Tansar, oda balkonuna çıktığı için duymamıştı beni. Hâlâ öfkeli görünüyordu ve her şeyin hesabını bana ödeteceğine emindim. “Tansar?” diye seslendim endişeyle.
Gözlerini aniden bana çevirip balkondan ayrıldı ve yanıma geldi. “Sonunda uyanabildin.”
“Evet, hâlâ başım kötü ama gelmemi istediğin için-” Yüzüme attığı ani tokadın şaşkınlığı ile yere yığıldım. Gözlerim yerdeki halıda sabitlenirken burnumdan sızan kan damlasını fark ettim.
“Aptal!” diye bağırıp kollarımı kavradı ve zorla beni yerden kaldırdı. Kollarımı geriye iteliyordu. “Senin bulaşıcı bir hastalığın varda benden mi saklıyorsun yoksa! Neyin var senin sürekli bayılıyorsun! Şifacı üzüntüden olduğunu söyleyince asla inanmadım, aklıma başka şeyler geldi durdu! Sen yoksa hamile misin!”
“Ne?” dedim şaşkınlıkla. “Sen ne saçmalıyorsun?”
“Bilmiyorum artık...” dedi şüpheyle. “Sen benimle izdivaç düşünmeyen bir kadınken ne olduysa hemen Su Elislerinde olduğunu haber edip seni almamı söyledin! Ne yapmaya çalışıyorsun, söyle! Yoksa yemin ederim karnındakini ve seni öldürürüm!”
“Sen kesinlikle aklını kaçırmışsın...”
“Doğru konuş benimle!” diye bağırıp geriye doğru ittirince yeniden yere düştüm. Ardına dönüp balkona doğru yürüyordu. “Lanet olası... Beni kandıracağını sandın ama senin karşında aptal yok Desina. Ares’in bebeğini taşıdığın ortada! Lanet kadın!” Ayağa kalkıp sakin adımlarla yanına yaklaşıyorken öfkeyle konuşmaya devam ediyordu. “Karnındakinin benden olduğunu öne sürecektin ama sadece akıllı olduğunu düşünen zavallı bir büyücüsün.” Eteğimin altında kalan cepten aldığım hançeri sertçe sırtına saplayınca ağzından dökülen karamsar kelimeleri çıkaramaz hale geldi. Dizleri sertçe yere değdiğinde karşısına geçtim. “Sen...”
“Şimdi nasılsın sevgilim?” dedim tek kaşım havalanırken. Burnumdaki kanı elimin tersiyle silerken dudağımın tek tarafı kıvrıldı. “Seni pek üzgün görüyorum.” Gözlerindeki korkuyu hissedince gülümsedim. “Ayrıca... Öne sürdüğün konu gerçekten doğru olsaydı da keşke Ares’in bebeğini doğuracak olsaydım. Bunu çok isterdim ama onu senin yanında büyütmeyi düşünecek kadar da aptal değilim. Sahi... Böyle bir şey olsaydı senin yanında büyüteceğimi nasıl akıl edebilirsin? Çok aptalsın... Gerçekten zavallının tekisin.”
“Yardım... Et,” dedi çaresizce çünkü bedenine sızan zehir tüm uzuvlarına ulaşmaya devam ediyordu. Dizlerinin üzerinde sabitçe kalmasına daha fazla dayanamadım ve omuzunu ittirip bedeninin geriye doğru yığılmasını sağladım. Sırt üstü yatarken halıya yayılmaya devam eden kan biraz olsun içimi rahatlatmayı ihmal etmiyordu. Hançer iyice gövdesinin içine girmişti. “Lütfen... Yapma...”
“Zehir seni tamamen öldürdüğünde artık sarayı ayağa kaldırmam gerekecek sevgilim. Çünkü... Tanımadığım kişiler seni hançerleyip kaçtılar. Keşke onlara yetişebilseydim ama maalesef çok hızlı hareket ettiler. Yoksa yağmaladığınız köylülerden biri olmasın? Ya da başka yağmaladığınız yerde yaşayan biri de olabilir çünkü M. San adındaki kişiyi bulmaları gerçekten zor olacaktır. Bu isim küçük yaşlarda yanımda yaşayan evcil köpeğimin ismiydi. Onun ismini babam vermişti.” Ağzından sızmaya başlayan kanları fark edince kilitlenmiş bedenine göz geçirdim. Hiçbir yerini kıpırdatamıyordu, kaskatı kesilmişti ama hâlâ nefes alıyordu. “Tırnaklarımı bedenine geçireceğim günü bekle demiştim sana. Ölümünün ellerimden olacağını hissediyordum zaten ve sürekli aşağıladığın kadının elinde ölmen senin açından can sıkıcı olmalı. Sanırım zavallı bir büyücüyü hafife almamalıydın. Sen sadece ateş elementine ve veliahtlığına güvendin ama aklını kullanamadın sevgilim. Aklını kullanamazsan güçlerin varlığı aslında yoktur, hiçbiri işe yaramazlar.” Sakince gözlerini yumunca elimi boynuna yerleştirdim. Nabzı hissedilmiyordu ve nefes alamıyordu. “Elveda. Artık saray senin gibi bir pislikten arınmış oldu.”
İşte, asıl zor kısmı şimdi başlıyor Desina...
Ayaklanıp odada bulunan aynanın karşısına geçtim ve saçlarımı dağıtıp hırpalanmış gibi görünmesini sağlıyordum. Elbisemin ucundan da koparıp adamlarla boğuştuğumu düşünsünler diye belli edince, Ares’i aklıma getirip ağlamak zorundaydım. Aslında bu zor olmadı çünkü onun ismini duymam zaten hemen gözlerimin buğulanmasına neden oluyordu. Tansar’ın baş ucuna çömelip sesli şekilde ağlamalara başlayınca nöbetçi kulelerinde olan muhafızların duyması için çabalıyordum. Sesimin duyulmadığını düşünüp balkona çıktım ve kuledeki okçunun beni fark etmesini sağlamak adına bağırıyordum. Okçu bir şeylerin olduğunu anlayıp kuleden inmek üzere harekete geçince tüm saraydaki askerleri ayaklandıracaktı. Tekrar Tansar’ın yanına dizlerimi kırıp oturdum. Ağlamalarıma devam edince oda kapısı aniden aralandı. Muhafızlar beni perişan halde gördüklerinde hemen çevreyi aramaları için Baş Muhafız Kun emirlerde bulunuyordu. Yanıma gelip Tansar’ı kontrol etti ve bana baktı. “Bayan Desina, burada neler oldu?”
“Bu-” dedim zorlukla. “Buraya geldiğimde bir adamla boğuşuyordu. Biliyorsunuz törende baygınlık geçirmiştim. Nasıl geldiklerini bilmiyorum. Uyanınca odaya geldim, Tansar’ı kurtarmak için çok çabaladım ama sırtına hançeri sapladı ve hızla odadan çıktı.” Muhafız Kun, Tansar’ı yüz üstü çevirip hançeri sırtından çıkardı. Hançere göz geçirirken tedirginlikle bakıyordum. “Lütfen o kel adamı bulun ve yakalayın!” Hançeri fazla incelemesine izin vermeden ayaklanmasını sağladım. “Yüzünü gördüğüm kadarıyla gür, siyah kaşlı ve sakallı, geniş burna sahip biriydi. Dudak üstünde büyük bir ben bulunuyordu.”
“Emredersiniz efendim. Merak etmeyin o adamı bulup size getireceğiz. Zaten hançerde kendisinden geriye bir isim bırakmış. M. San diye birini hemen soruşturacağız. Başka dikkat çekici bir durumu var mıydı?”
Düşünüyormuş gibi yaptım ve imkânsız olması için aklıma geleni söylemek istedim. “Parmaklarından biri de kesikti. Sanırım sol eli olması lazım. Onu sakın bulmadan gelmeyin!” dedim ağlayarak. “Bu gece size uyumak yok, her yerde o lanet adamı aramanızı istiyorum!”
“Hemen efendim.” Aceleyle odadan çıkınca hançeri unutup gitmişti. Odaya giren diğer muhafızlar Tansar’ın ölü bedenini sırtlayıp son kez şifacının yanına götürmek istediklerinde hayretle baktım. “Nereye?” diye sordum.
“Şifacıya efendim. En azından ölümü ile ilgili bilgi alabiliriz.”
“Hayır,” dedim aniden. “Bu hançerle öldürüldü, daha neyi sorguluyorsunuz? Onun için son vazifemizi yapacağımız vakte kadar huzurla yatağında beklemesini istiyorum.” Kafalarını hafifçe sallayan muhafızlar bedenini yatağına serip odadan ayrılacaklarken durmalarını söyledim. “Katili bulana herkesten üstün bir unvan vereceğimi ve sandık dolusu altın vereceğimi tüm askerlere duyurun. Şüpheli kişiyi sadece ben gördüm ve bu yüzden ilk önce bana göstermelisiniz.”
“Tamam efendim,” dediler gözleri parıldarken.
Vaatler üzerine ölümünü dahi unutacak hale gelen askerler odayı terk ettiklerinde gülümsedim. Gözlerimi Tansar’ın ölü bedenine çevirip yavaşça yanına yaklaştım. “Sanırım tekliflerden dolayı ölümün anında unutuldu sevgilim. Çok önem verdiğin itibarın ortalıklardan kayboldu. Seninle birlikte mezara girdi sevgili eşim. Eşim demişken...” Çıplak tenime bakıp mührü aradım ama artık yoktu. Bizi birbirimize bağlayan mühür tamamen yok olmuştu. “Tüh... Senden geriye kalan tek şeyi de kaybettim desene. Maalesef sabaha kadar yanında bekleyip yas tutmak zorundayım. Mezarın için hazırlıklar başladığında artık toprağına çiçekler yerine itibarını ekerim kralım.” Odanın kapısı tıklatılınca girmesini söyledim. İçeriye giren İlnaya ölü bedenin yanında yas tuttuğumu sandığı için hayretle hırpalanmış saçlarıma ve yırtılmış kıyafetime bakıyordu. “Sakin ol, bir şeyim yok.”
“Kızım, o,”
“O öldü,” dedim kibirle. “Artık Astantra bir pislikten kurtuldu.”
“Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum. Halini görünce sahiden üzüldüğünü düşündüm ya da onunla boğuştuğunu sandım kızım.”
“Böyle olmak zorundaydı çünkü ben bir veliahttı öldürdüm. Maalesef artık bunun lanetini nasıl yaşarım bilmiyorum. Ben artık lanetliyim İlnaya.”
Gözyaşlarını tutamayıp beni kollarının arasına aldı. “Ah kızım... Şimdi ne yapacağız? Sana bir şey olursa yıkılırım ben.” Kollarımın arasından geri adım atınca korkuyla gözlerime bakıyordu. “Desina... Se- Bu... Sen misin?”
“Ne oldu?” Cevap alamayınca aynaya bakmak için hızlandım. Yansımamda gördüğüm kişi ben değildim. Siyah ten, kırmızı gözler ve en kötüsü alnımda beliren dağılmış kan simgesi beni kendime yabancılaştırmıştı. Ellerime bakmak istediğimde uzun siyah tırnaklarım canavarı anımsatıyordu. Artık canavardan farksız bir görünüme sahip olmuştum. “Aslında bunu tahmin ediyordum İlnaya.”
Şaşkınlıkla aynadaki yansımama baktı. “Sen artık böyle...”
“Evet ama sadece hava karardığında böyle görüneceğim. Maalesef Astantra Krallığı’na ait bir veliaht öldürürsen üç çeşit lanete bulanma riskine girersin. Ben sonuncusuna layık göründüm. Gündüzleri eski görüntümle güne başlayıp geceleri yeni görüntüm yüzünden ortalıktan kaybolmak zorunda kalacağım.”
İlnaya sessiz kalıp ağlamalarına devam edince benim gözlerimden tek damla yaş akmamıştı çünkü buna en başında kendimi hazırlayıp bilerek bulaşmıştım. Zaten bu durumda üzülmemi gerektirecek bir şey yoktu benim açımdan çünkü amacım Tansar’ı öldürmekti ve bunu nihayet başarmıştım. Artık sarayda lanetli bir kraliçe olarak hüküm sürerek bu toprakları yeniden emanet üzere yönetmek için elimden geleni son nefesime kadar sağlayacaktım. Ama bazı konularda tam bir bilgim yoktu. Özellikle başıma gelen lanetin başka bir sonuçlarıyla karşılaşacak mıydım, bilmiyordum. Sadece üç lanetten birine bulanacağımı bilirken devamında ne ile karşılaşacağım konusunda en ufak bir tahminim yoktu.
Belki de bazı güçlerime sınır gelebilirdi ya da tahmin edemeyeceğim şeyler de olabilirdi.
Ama en kötüsü ise artık geceleri bir canavara dönüşecektim. Bir an önce bu çirkin görüntüme alışmam lazımdı. Zordu ama buna mecburdum.
Sonuçta intikam uğruna attığım adımlarım Ares ve krallık için değerdi.
.
.
.
.