İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 40 · 16 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 40

3. Kısım

...

₹ Desina

Yozlaşmaya yüz tutmuş ırklar gezegenin birer ölümcül yüzleri olmaya devam ederken, gerçeklerle yüzleşmeye cesaretimizin olmadığı dönemlerde yaşıyorduk halbuki. Yaşıyorduk ama nefes alamıyorduk. Yaşıyorduk ama bedenlerimiz kaskatı kesilmiş kalplerimizi taşıyordu zorlukla. Ruhlarımız? Ruhlar bedenlerimize hapsedilmiş, bizleri hiçbir zaman istememiş kuşlardı. Özgürce gökyüzüne süzüleceği vakti bekliyordu kafesinde. Mağrur gözlerinde yatan isteksizlik katılaşmış kalplerimizden kaynaklanıyordu.

Ve haklıydı da...

Camdan gözlerime sızan ışıltılı toz tanelerinin zaten nedenini biliyordum. Benden gizliyorlardı, hem de önemli bir konuyu açık etmemek üzere yalan söylüyorlardı ama ben biliyordum nedenini. Rüyamda gördüğüm düş onlardan önce bana neler olacağını fısıldamıştı. Ares’e bir şey olduğunu iliklerime kadar hissedince yattığım yataktan kalkmak ve iyi olmak içimden gelmiyordu artık. Zaten zamanın durduğu bir zihinde hayata dair ne kalabilirdi ki? Ne olabilirdi ondan sonra ne olabilirdi hayatımdan eksilince? Hayatım... Bu aslında artık yoktu benim için. Sadece kalbimde küllerinden doğan intikam ateşinin belirtilerini işitiyordum. Artık yoluma çıkan tüm engeller yanıp rüzgâra salınana dek intikam alacaktım.

Onun içindi... Sadece onun için intikam almak istiyordum.

Kalbimdeki öfke görünseydi eğer, yanımda kimse kalamazdı.

Nefretin getirileri beni ayağa kalkmam için zorluyordu. Bu yüzden parmağımı yeniden hafifçe oynatabildim ama gerisi hâlâ zor görünüyordu. Saç diplerimden sızan terin göz pınarıma damladığını görünce gözlerimi yummak zorunda kaldım. Kapıdan birinin girdiğini işitmem gözlerimi aralamama neden oldu.

Yanıma Sidelya gelmişti aslında o Ares’in kardeşi Minas’dı. Ve ben hâlâ bunu kimseye anlatamayacak kadar çaresizce saplanmıştım lanet yatağa.

“Seni rahatsız etmedim umarım?” diye sordu yanıma oturunca. Elimi avuçlarının arasına aldı. “İyi olacaksın, az kaldı.” Alnımda fark ettiği teri silmek için ayaklandı ve raftan aldığı temiz bezi yüzüme dokundurdu. “Ayağa kalkmak için kendini çok zorluyorsun ve haklısında. Uzun süredir yatıyorsun Desina ama iyi olacaksın.”

Zaten olmak zorundayım. Ares için...

Raftan aldığı kitabın sayfalarını karıştırıyordu. Heyecanla okurken gözlerini bana çevirdi. “Bazen insan sayfaların içinde tek bir cümlede hayatından kesitler bulabiliyor. Eseri yazanla aynı hayatları paylaşıyormuş gibi bir his veriyor. Bazen de baş karakterin aslında yazar olduğunu hissediyorsun. Zor giden hayatını eline aldığı mürekkeple güzelleştiriyor olabilir mi? Kendini farklı bir evrene atıp orada yaşayamadığı hayatı yaşamak istiyor. Bence çok güzel bir his.”

Sidelya’nın söyledikleri beni geçmişe itmişti. Tüm gerçekliği ile dile gelmek için zihnimin aralanmış perdesinde loş ışığı eşliğiyle canlanıyordu.

★

“Baba!” diye bağırıp duruyordum bahçenin dört bir köşesinde. Evimiz bahçeli ve dört tarafı çitlerle örülüydü. Dışarıda kendi ektiğimiz fidelerimiz vardı ve babamın gençliğinde ekip çınar olan ağaçları. Hepsi bize kucak açıp gölgesinde saklardı ve bu yüzden oyun oynarken fazla sıcaktan etkilenmezdim. Sürekli bahçede oyunlar oynardım, babamla sohbet etmek oldukça hoşuma giderdi aynı zamanda.

“Ne oldu minik kızım?” diyen babam elinde bir sepet elmayla kendi elleriyle yontuğu ahşap oturağa geçti ve sepeti önündeki masaya bıraktı. Beni hep minik kızım diye çağırırdı. “Yoksa yine beni bilerek mi çağırdın? Görmek için ya da sohbet etmek için.”

“Hayır,” dedim gülümseyerek. Elbisemi kaldırıp karşı oturağa geçince boynumdan aşağısı görünmüyordu. Çok kısa kalıyordum. Masanın üzerine attığım kısa kolumla uzandığım elmalardan birini alıp ısırdım. “Annem evimizin bahçesinden daha güzel yerde yaşıyor demiştin ya hani? Ben de onu zihnimde hayal ettim ve senin söylediğin hikâyeyi değiştirdim.”

Gülümseyip uzun saçlarımı okşadı. “Merak ettim şimdi.”

“Annem hiç ölmemiş ve daima yanımızdaymış. Yani anlattığın gibi onun evi farklı bir yerde değilmiş. Geceleri bana masal okuyup uykuya dalıyormuşum ve sabahları beni öperek uyandırıyormuş. Uzun saçlarımı taradığında onun kucağında oturuyormuşum, başıma öpücük konduruyormuş bir yandan.” Buğulu gözlerini farklı yöne kaçırınca duraksadım. “Yoksa beğenmedin mi? Bence bu hikâye daha güzel.”

“Kesinlikle,” dedi yeniden gözlerime bakınca. “Sen bence hayal kurmaya devam etmelisin Desina. Tamam mı minik kızım? Seni mutlu ediyorsa devam et. Hatta büyücüler okuluna başladığında da annenin yanında olduğunu düşünebiliriz.”

Sırıttım. “Evet, çok güzel olur. İlk öğrendiğim büyüyü annemle sana göstereceğim eve geldiğimde. Bakalım beğenecek misiniz...”

“İlk hangi büyüyü öğrenmek istiyorsun?”

“Annemi geri getirecek büyüyü öğrenmek istiyorum,” dediğimde birkaç yaş gözlerinden akıp gitti. Tekrar ayağa kalkıp bahçede dolanmaya devam ediyordum.

★

O gün yaşımın küçüklüğünden babamı sorularımla ve hayallerimle üzdüğümü fark edememiştim. Geç anlamıştım hassas konulara değindiğimi. Beni doğumla hayata bağlayan annem kendi hayatını feda ederken geride gözü yaşlı babamı benimle baş başa bırakıp kanatlanıp uçmuştu. Hayatta tek arkadaşım babamdı, onunla büyümüştüm. Sonra hayallerimde prenses olduğumu düşlemeye devam edip Astantra Krallığı’nda bulmuştum kendimi. Ve altında yatan birçok sırlar tekrar yolumu farklı yöne saptırmıştı.

“Hikâyelerin çoğu imrenilecek türden,” dedi iç çekerek. Elindeki kitabı tekrar rafa kaldırdı. “Artık seni uyuman için yalnız bırakmak istiyorum. Umarım sabah güzel haberler bizleri karşılar.” Elimi okşayıp odayı terk edince tavanda sabitlenen gözlerimle düşüncelerle boğuşacağım uzun bir gece beni bekliyordu. Zaten her gün bu yatakta uyumaktan başka bir şey yapmamıştım ve bu yüzden bu gece uyumayacaktım.

...

Ne kadar süre geçti bilmiyordum ama kolumu kıpırdattığımı hissedince daha da hırslanmıştım. Gecenin bir yarısı duvarda asılı kandille baş başa kalınca gözümde uyku dahi yoktu. Kapı ardında işittiğim ses beni iyice geriyordu ve ardında kimin olduğunu bilmiyordum. İki muhafızın gece boyunca kapımda nöbet tuttuklarının farkındaydım ama bu defa ses farklı bir hisse kapılmamı sağlamıştı. Henüz uzuvlarımı oynatamıyor olduğumdan zihnimde baskın hale gelen asıl şey endişelerimdi.

“Gecenin bir yarısı burada ne işiniz var? Odaya giremezsiniz,” diye işittiğim ses muhafıza aitti.

“Ne demek ne işin var? Sadece Leda’nın yerine gece burada kalacak olan benim. Sırayla bu vazifeyi yaptığımızı bilmiyor musunuz? Leda çok üzgün, bu gece burada olamayacak, benim olmamı istedi.”

“Bu gece nöbet bize ait. Üzgünüz,” diye reddettiler.

“Pekâlâ... O hâlde sadece bir süre bakmama izin verin.” Muhafız kabul etmiş olacak ki kapının aralandığını duyunca tanımadığım bir kadın eşliğinde içeriye girdiler. “Yanımda mı bekleyeceksiniz böyle?” Muhafızlar cevap vermeyip odadan ayrılmayacaklarını hissettirdiler. “Tamam, dediğiniz gibi olsun. Zaten Bayan Desina uyumuyormuş, sizi gördüğüme sevindim,” dedi gülümser gibi yaparak.

“S-e-” diye ağzımdan zorlukla çıkardığım harflerin devamını getiremedim ama kadın bu harfleri işittiği için şaşkınlıkla bana bakıyordu. Gözlerindeki gizemli öfkenin nedenini anlayamasam da onun kötü niyetli biri olduğunu hissetmiştim zaten. Anlamak zor değildi, kalbinin kiri yüzüne yansımıştı. Kadın, muhafızların odadan ayrılmaya niyetlerinin olup olmadığını sürekli kontrol ederken irislerim mora boyandı.

“Demek ki, iyileşiyorsunuz. Tüm saray iyi olmanıza çok sevinecek. Ayrıca... Keşke Ares de burada olsaydı da iyi olduğunuzu görebilseydi,” dedi iç çekerek. “Hayatı sizin yüzünüzden...”

Cümlelerini tamamlayamadan içeriye giren Sidelya ile göz göze geldiler. “Rina... Senin burada ne işin var!” Muhafızlara baktı. “Bu kadını buraya almamanızı söylememiş miydim? Nasıl alırsınız!”

“Bayan Desina’nın nasıl olduğunu merak etmiş, bu yüzden...”

“Gecenin üçünde mi nasıl olduğunu merak etmiş!” dedi öfkeyle. Elleri titrerken kapıyı işaret etti. “Rina çık şu odadan! Hemen çıkarın şunu!”

“Nasıl olduğuna baktım sadece,” dedi hayretle. “Ne bu anlamsız öfken? Sizler gerçekten aklınızı yitirmişsiniz.” Hızlı adımlarla kapı ardına muhafızlar eşliğinde çıktı.

Sidelya yanımdaki sandalyeye oturdu. “Sana bir şey yapmadı değil mi? Muhafızları o kadar uyarmamıza rağmen bu hatayı yapmalarının bedelini ödeteceğim.” Hayır anlamında kaşlarımı havaya kaldırdım. Buğulu gözlerle sevincini gizleyemedi. “O kadar mutluyum ki... İyileşiyorsun, az kaldı. Hem de çok az kaldı.”

Rina denen kadın ne demek istemişti? Hayatı... Hayır hayır... Bu doğru değil. Yalan söylüyor, hayır... Yoksa gördüğüm düş gerçekten...

Yüzümden bakışlarını kaçırdı. “Neden uyuyamadığını biliyorum. Hem iyileşmenin verdiği hırs hem de Ares’in yokluğu. Bunları düşünmeyi bırakmalısın diyemem, nasıl diyebilirim ki? Uzun süre yatakta mahkûm kaldın. Düşünecek ne çok geceyi ardında bıraktın ama tüm bunlara sabırla dayanabildiğin için kendinle onur duymalısın.”

Sidelya sürekli bana güç verecek cümleler kurmaya devam ediyordu ama benim aklım sadece yüzünü göremediğim adamdaydı. Onunla son konuşmamız aklımdan çıkmıyordu. Benim için geleceğini söylemişti ama gelememişti. Hatta her şeye rağmen beni sevdiğini söyleyince kendimi huzurlu hissediyorum. Ama artık sonsuz, içi boş öfkenin kalbimde yuvalanması kaçınılmazdı çünkü o benim için kendi hayatını tehlikeye atmıştı. Kendimi çok suçlu hissediyordum onun gözlerini gördüğüm ilk andan beri. Tamam, belki zaten hayatı parlak değildi ama ben de onun hayatını aydınlatmış sayılmazdım. Fakat bu suçlamalar son buldu çünkü artık tek bir şey yaptıklarımı örtebilirdi. Tek bir şey.

İntikam.

...

Birkaç saat sonra yüzüme vuran gün ışığından dolayı uykuya daldığımı fark ettim. Sidelya boynu sağına düşmüş şekilde uykuya dalmıştı. Son yaşanılan tatsız olaydan sonra beni yalnız bırakmamıştı. Ellerimi gözlerimi ovalamak için hareket ettirdiğimde şaşkınlıkla gülümsedim. Yataktan belimi doğrulturken ağrılarım buna izin vermemek için bana savaş açmış durumdaydı. Ağzımdan acıyla ses çıkınca Sidelya panikle uykudan uyandı. Onu hareket ederek karşıladığımdan buğulu gözlerine engel olamadı. “Ah Desina, şükürler olsun yeniden seni iyi gördüm.” Yanıma gelip yatak başlığına sırtımı dayamam için yardımda bulunuyordu. Arkamdaki yastığı düzeltip sırtımı yaslamamı söyledi. “Kendini nasıl hissediyorsun?”

“Çok ağrım var. Bedenimi hareket ettiriyorum ama ağrılarım buna izin vermiyor sanki. Her yerim uyuşuyor. Ellerimin üzerinde karıncalar varmış gibi hissediyorum, hatta beni dişliyorlar. Dilim,” dedim zorlukla. “Dilimin üzerindeki soğukluk tüm uzuvlarıma titreşimde bulunuyor, her konuştuğumda bu böylece devam ediyor.”

Gülümsedi. “Şifacı bunların olabileceğini söylemişti, endişelenmene gerek yok. Ben hemen şifacıya haber vermeye gidiyorum. Bu arada kendini çok yormamaya çalış yine de. Sakın hemen ayağa kalkayım deme.” Kafamı onaylar şekilde sallayınca hemen odadan çıkıp beni tek bıraktı. Alnımı tutuyordum, şiddetli ağrı derimin altında dolanıyordu ve sert dokunuşlarla belirli bölgelere vuruyordu. Ağrı gözlerime doğru inmek isteyince başımın döndüğünü anladım.

Oda kapısı aniden aralandı. Şifacı beni görünce mutluluğunu gizleyemedi. “Şükürler olsun, iyisin Desina.”

“Pek iyi sayılmam. Başım dönüyor.”

“Bunlar çok normal,” dedi ve içmem için getirdiği sıvı şişesini bana doğru uzattı. “Bunu içmelisin, yıldız şurubunun ani reaksiyonlarını yaşamanı hafifletecektir.”

“Nedir bu?” diye sordum. “Kokusu yabancı gelmiyor.”

“Huzur karışımı. Hangi otlar olduğunu zaten biliyorsundur.”

Gülümsedim. “Evet, biliyorum. Otlarla iç içe olmayı özlemişim.” Elinden alıp içtiğim karışım sonrası başımı yastığa dayayıp yeniden uzandım. “Ares,” dedim merakla. “O nerede? Neden gelmedi Sidelya ve gece yarısı aniden odama giren kadın da kimdi?” Sorum karşısında gözlerini kaçırıyordu. Şifacı bizi yalnız bırakınca telaşla ellerini birbirine kenetledi. “Lütfen neler olduğunu söyle, ona bir şey olduğunu zaten hissediyorum ben.” Gözyaşlarımı tutamayınca yanıma oturup ellerimi avuçlarının arasına aldı. Nasıl anlatacağını, nereden başlayacağını tam bilmiyordu. Ellerini sıkıca tutup kendime çekiştirdim. “Ne oldu?”

“Önce bizde neler olduğunu bilmiyorduk. Ama gece yarısı buraya gelen ulak başına gelenleri anlatınca...” Gözlerini aşağıya çekti. “Ulak Efrasto Krallığı’ndan gelmişti.”

Derin nefes verip buğulu gözlerimi sıkıca yumdum. Ellerini sitemli şekilde sıkıyordum, sanki tüm bu yaşanılanlar onun suçuymuş gibi içimden bağırmak geliyordu ama bu ani öfkenin üzüntümün bir parçası olduğunu zaten biliyordum. Göz pınarlarımdan sızan iki yaş burun kenarlarımdan akıp dudaklarıma ulaşınca gözlerimi araladım. “Onu sonsuza kadar kaybettim... Öyle mi?” dedim titrek bir sesle. Elimi sertçe geri çekip ayağa kalkmak için üzerimdeki örtüyü açtım.

“Hayır, hemen kalkmamalısın Desina,” diye uyarıyordu ama onu dinlemeden bacaklarımı yatağın dışına atıp oturdum. Başımı tutuyordum ama kalkmaktan vazgeçmek aklımın ucunda dahi yoktu. Birkaç adımdan sonra bacaklarımın güçsüzlüğünü hissedip hazır olmadığımı anladım. Odanın kapısı aralandı. Ernam ve Leda beni ayakta gördüklerinde mutlu oldular ama başımın döndüğünü anladıklarında tekrar yatağa oturmam için direttiler.

“Hemen kalkmamalısın,” dedi Leda.

“Ares seninle miydi?” diye ani sorum karşısında Ernam ile göz göze geldik. “Onu son kez gören sen miydin?”

Kafasını hüzünle salladı. “Evet. Maalesef buraya tek gelmemi emredince onunla yollarımız ayrılmıştı.” Gözyaşlarını tutamayıp başını aşağıya eğdi. Tüm gece uykusuz kalmış kızarık ve şişmiş olan gözlerini fark ettim. Leda’nın gözleri de farksızdı. “Ben ne diyeceğimi bilmiyorum, Ares’i kaybettiğimi öğrendiğimden bu yana, ruhsuz birine dönüştüm. Kendime gelemiyorum. Meğer kısa zamanda ne çok şey katmış bizlere.”

“Ama onun öldüğünü görmedik,” dedim gözyaşlarımı silerek. “Her zaman bir umut vardır.” Dilim farklı kalbim farklı konuşuyordu. Onu kaybettiğimi kabullenemiyordum. Onu kaybettiğimi asla kabul etmeyecektim.

“Bay Tresya askerlerini göndermişti,” dedi Ernam. “Umarım ulağın söyledikleri yalandır.”

“Sonuç ne olursa olsun artık karanlığın oyunlarına el atmamın vakti geldi.” Şaşkınlıkla birbirlerine baktıklarında ne demek istediğimi anlayamadılar. “Bana boş bir kâğıt ve mürekkep getirir misiniz? Lütfen.”

Sidelya nedenini sormadan isteğimi yerine getirmek için odadan dışarıya çıktı. Ernam tam tersi endişeyle yüzüme bakıyordu. “Sakın öfkeden yanlış kararlar alma Desina. Kendini tehlikeye atacak şeyler yapmamalısın. Sakın bunu kendine yapma.”

“Sadece emanete sahip çıkmak için her şeyi göze alacağım. Öncelikle Kral Hetar ve Ares için. Sonrada sarayda esir tutulan hastalıklı babam için her şeyi göze almam gerekiyor,” dedim çarşafı avuçlarımın arasında sıkarak. “Onlar kazandıklarını sandıklarında her şey yoluna girecek.”

“Ne demek bu?” diye Leda sorunca kapıdan içeriye giren Sidelya kâğıdı ve mürekkebi masaya bıraktı. Kalkmama yardım ettiklerinde masanın önünde bekleyen sandalyeye geçtim ve kuş tüyünü mürekkebe batırdım. Bir süre boş sayfaya dalıp gittim çünkü yapacağım şeyden sonra işler yolunda gitmeyebilirdi. Ama bunu yapmak zorundaydım. Kararımı verince yazmaya başladım.

Sevgili Astantra Kralı Tansar Eslorad,

Notumu aldığınızda yaşadığımdan hâlâ emin olmayacağınızı biliyorum çünkü uzun zamandır benden haber alamamıştınız. Beni bulmak için her yeri aradığınıza eminim ve bu yüzden size yerimi söylemek istiyorum çünkü bir an önce mühürlendiğim adamla hayatımı birleştirmek istiyorum.

Sizden ayrı kaldığım noktada Gornasno Cadıları tarafından esir tutulmuştum. Sanırım sizin haberiniz yoktu ve bu yüzden beni bulamadınız çünkü güven duyduklarınız sizler için birer çıkarcılardı. Neyse ki ellerinden kurtulmayı başardım ama bu kolay olmadı. Su Elisleri yardımıyla hâlâ hayattayım ve buraya gelmenizi ve beni tekrar saraya, babamın yanına almanızı istiyorum.

Sevgilerle,

Büyücü Ronza’nın kızı Desina Asdeon.

Yazdığım notu zarfa koyup üzerine mühür basılması için Bay Tresya’ya iletmem gerekiyordu. Böylelikle notun gerçekliğini kanıtlamış olacaktım. Ayağa kalkıp merakla ne yaptığımı öğrenmek için bekleyenlere baktım. “Tamamdır, şimdi Bay Tresya’nın odasına gitmem gerekiyor.”

Ernam kaşlarını çattı. “Neler olduğunu anlatmayacak mısın? Bir şey söylemedin.”

“Sadece Astantra Krallığı’na gidecek bir not yazdım. Yani Bay Tansar’a iletilecek bir not.”

“Ona yerini söyleyemezsin. Ares burada olsaydı...”

“Buna izin vermezdi,” diye cümlelerini tamamladım. “Artık Kral Tansar ile hayatımı birleştirmeliyim, böylece savaş verebilirim. Beni anlamanızı istiyorum, başka çarem kalmadı. Benim bundan başka çarem kalmadı.”

“Onun eşi olmayı kabul etmen sence doğru bir karar mı?” diye atılan Leda, fazla öfkeli görünüyordu. “Ares’e bunu yapamazsın. Daha fazla saçmalamadan şu zarfı yırt, at!” Elimden almaya kalkışınca geri adım attım. “Desina, yırt şunu.”

Kaşlarım çatıldı. “Bana Ares’e ihanet ediyormuşum gibi bakmayı kesmelisin. Bu ihanet değil, olacakları duyduğunuzda ne demek istediğimi anlamış olursunuz. Ayrıca ben o adamın mührünü taşıyorum. Sadece mührü, iki ruha vurulmuş damga olarak mı görüyorsunuz?” Mührü açıp gösterince hayretle kolumu tamamen sarmaya devam eden lekeye odaklandılar. “Eğer hayatlarımız birleşmezse bu leke tüm vücuduma yayılmış olacak. Hatta yüzüme de. Bu ölümcül olan bir mühür Leda. Senin bildiğin sıradan bir mühür değil. Beni bir gün öldürmüş olacak.” Bir süre bekledim sonra derin bir nefes verdim şaşkın bakışlar karşısında. “Aslında ölmeyi tercih ederdim zaten ama gitmek zorundayım işte, anlayın beni. Bunu yapmak zorundayım.”

“Kusura bakma,” diye pişmanlığını dile getiren Leda gözyaşlarını tutamadı. “Ares için çok değerlisin ve senin o adama gitme olasılığın beni çok üzüyor.”

Yavaş adımlarla yanına yaklaşıp kollarımın arasına alıp sarıldım. “Biliyorum, ne hissettiğinizi çok iyi biliyorum ama bunu yapmak zorundayım. Sorun kesinlikle vücuduma yayılan leke de değil, sorun Astantra Krallığı.”

Ve ellerimden aldıkları Ares için... Aşk uğruna varacağım intikam için.

Sarılmayı sonlandırıp zarfla birlikte koridora çıktım. Adımlarım güçsüzdü ama yürüdükçe düzeliyormuş gibi hissediyordum. Tüm bu zayıflık yatağa mahkûm kalmamdan kaynaklanıyordu, hareket etmeliydim zaten. Sessizliğin peyda olduğu kalbimde hem acı hem de öfke çatışması hakimdi. İkisinin yan yana gelmesi ortalığı karıştıracak türdendi çünkü zihnimi meşgul eden merhametsizlik artık gün yüzüne çıkmıştı. Bize merhamet göstermeyenlerin dilinden anlayacakları Desina vardı artık.

Artık onların anladığı dilden konuşacaktım.

Düşüncelerimin yoğunluğu yüzünden Bay Tresya’nın odasına geldiğimi anca fark edebilmiştim. Kapıyı tıklatınca, “Girin,” diye işittiğim sesten dolayı biraz gergin gözüküyordum çünkü Bay Tresya ile ilk kez karşılaşmayacaktım. Bu beni endişelendiriyordu ama vazgeçemezdim.

Kapıyı hafifçe aralayıp kafamı uzattım. “İzniniz var mı?”

“Tabii ki,” dedi zaten geleceğimi hissetmiş gibi. “Seni yeniden görebilmek çok güzel Desina.” Masasının önündeki tekli sandalyeyi işaret etti. “Oturabilirsin.” Oturdum ama yüzüne bakacak cesaretim yoktu fakat odasına kadar gelmem aklıma takılan bir şeylerin olduğunu zaten açık etmişti. “Son yaşadıklarını isteyerek yapmadığını biliyorum, mecburen kolyeyi çaldığının farkındayım.”

“Evet,” dedim gözlerimi kaçırarak. “Maalesef bunları yapmam için zorladılar, birçok tehditlere maruz kaldım. Kolyeyi sizden çaldığım gün ben aslında kendi kişiliğime ihanet etmiştim. Babamın beni yetiştirirken verdiği emeklerine ihanet etmiştim. Ben çok üzgünüm, her şey için. Lütfen beni affedin.”

“Sadece o kolye Minas için çok önemliydi. Amacının olduğunu söylemişti Hetar. Bu açıdan çok üzülmüştüm. O kolye Minas’a yaklaşmamızı sağlayacaktı.”

“Evet, kolyenin amacını öğrenmiştim ama babam dışında kimseye bildirmemiştim. Herkesten saklamıştık hatta Mersah’tan da. Ondan saklamak kolay olmadı çünkü zaten kolyeyi çalmamı o söylemişti.” Derin nefes alıp verdim. Sakinleşmeye çalışıyordum. Sonuçta kendi kimliğimin dışına çıkmıştım, yaptıklarımdan utanıyordum. “Kader aynası,” diye cesaret bulduğum an gözlerine baktım. “Kolyenin içinden bir not çıkmıştı ve bu notta Zeor diliyle mahzen yazıyordu. Notun üzerinde aynayı işaret eden bir simge de vardı. Yani kader aynası aslında Minas’a ait Bay Tresya.”

Hayretle ellerini masada birleştirdi. “Kader aynasını bulduğunu söylemişlerdi. Hatta o ayna şu an Sidelya’da. Buna ulaşabilmen bir mucize.”

“Evet, cadılar mahzende bizi tutsak ettiklerinde aklımda notta karşılaştığım ayna simgesi vardı. Ama bu notla karşılaştığımı zaten babam dışında kimse bilmiyordu. Üstelik ben Ares’in kız kardeşinin kim olduğunu biliyorum,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Duyduklarınıza çok şaşıracaksınız.”

“Nasıl? Kader aynası ile mi bunu öğrendin?”

“Nottan sonra bunu kendimce çok araştırmıştım, bir yığın kitabı sırf bu konu için kurcalamıştım. Kader aynası ile Minas’ın ne alakası olabilir diye. En sonunda kitaplardan değil de yaşlı bir kâhinden öğrendim tüm gerçekleri. Aslında kader aynası Kral Hetar’dan Minas’a kalan değerli bir armağanmış. Minas doğduğunda güçlerini ortaya çıkaran tek şey bu ayna olmuş. Maalesef doğumunda yaşadığı hastalık, aileden güçlerini almasına engel olduğunda Kral Hetar konuyla bizzat ilgilenmiş çünkü hastalığı kalıcıymış. Zihin kontrol muhakemesini yerine getirememesi güçlerine engel olmuş. Bu yüzden eski bilge kâhinler kader aynası ile uyumunu keşfettiklerinde rüzgâr elementine sahip olduğunu anca öğrenebilmişler.”

Hayretle baktı öğrendiği bilgiler karşısında. “Peki kimmiş bu gizemli Minas?” dedi mutlulukla. “O nerede?”

“Şu an sarayda.” Gözlerime şaşkınlıkla dalıp gidince gülümsedim. “Sidelya, aslında Minas, yani Ares’in kardeşi Bay Tresya. Aynayı eline aldığında güçleri ortaya çıkmıştı, buna kendi gözlerimle şahit olmuştum.” Gözleri buğulanınca ne diyeceğini bilemedi. “Ama tüm bunları ona söyleyemedim çünkü ölüm haberini aldığı kişinin abisi olduğunu öğrenmesi... Kahretsin... Ben bunu ona nasıl anlatabilirim ki artık?” Kelimeler boğazımda düğümlenince başımı aşağıya eğdim. “Neyse... Bunları size anlatmam gerekiyordu, en azından ben buradan gittiğimde öğrenmesini uygun görürseniz her şeyi anlatırsınız Bay Tresya. Ama abisini kaybettiği için çok üzülecektir. Geçmişte yaşamış olduğu travmalara sahip. Bu yüzden anlatmasak sanırım daha doğru olur.”

Son söylediklerimi duymazlıktan gelip kaşlarını çattı. “Bu saraydan kimse iznim olmadan gidemez.”

“Biliyorum, bu yüzden sizden izin almaya gelmiştim.” Zarfı uzatıp masasına yerleştirdim. “Zarfa mührünüz gerekli efendim. Tansar’ın beni buradan almasını istiyorum.”

“Bunu neden yapıyorsun Desina?” diye sorarken kendimi suçlu hissediyordum. “Neden kendini ateşe atıyorsun?”

“Aramızda olan mührümüzden dolayı. Gerçi siz benden daha iyi bilirsiniz.”

“Evet,” dedi ayağa kalkarak. “Senin bildiğin şeyleri göz ardı ettiğini de biliyorum.” Gözlerimi kaçırınca masanın ardından karşıma doğru yürüdü. “Mührü yok etmek için başka yöntemlerin olduğunu benden daha iyi bildiğinin farkındayım ama neden zoru seçtiğini anlamıyorum. Aranızdaki mühürden aslında kurtulabilirsin, zor olsa da bunu başarabiliriz.”

“Ares’i kaybettiğimi öğrendiğim an herkese bunun bedelini ödeteceğime karar verdim diyelim.” Buğulu gözlerimi gözlerine sabitledim. “Artık karşılarında kimin olduğunu görmelerini istiyorum. Sevdiğim adamı ellerimden almaları, kabuğumdan çıkmamı sağladı.”

“Sen aslında hiçbir zaman kabuğunda olan bir kadın değildin Desina,” derken asasını sımsıkı kavradı. “Sadece karanlık ırklar tarafından baskı altındaydın.” Tekrar masaya doğru yürüyordu. Su Elislerine ait damgayı zarfa vurunca tedirginliğimi gizleyemedim. Kırmızı mührün üzerinde yıldız nişanesine ait simge bulunuyordu. Zarfı, seslenip çağırdığı muhafıza verince, “Bunu hemen ulak aracılığı ile Astantra Krallığı’na gönderin,” dedi.

“Peki efendim,” dedi ve aceleyle odadan çıktı.

Gülümsedim. “Beni anlayacağınızı biliyordum, minnettarım efendim.”

“Ares’i onlar yüzünden kaybettik. Bu yüzden benimde hüznüm çok ağır. Astantra Krallığı’nı Ares ile hayal etmiştim hep. Ama olmadı. Senin orada neler yapacağını tahmin eder gibiyim. Aklında ne varsa bunu bir an önce yerine getirmelisin.”

“Oldu bilin. Orayı içten cehenneme çevireceğim.” Ayağa kalktım. “Her şey düzelecek,” dedim ve başımı hafifçe eğip Bay Tresya’yı selamladığım gibi odadan ayrıldım. Kapıyı kapatınca hava almak için sarayın balkonuna doğru yürüyordum. Gerçeklere hazırladığım zihnimi olacaklara da hazırlamam gerekiyordu sonuçta büyük bir oyunun içine doğru sürüklenecektim. Kral Tansar’ın gerçekten karısı olmakla burun buruna gelsem de artık olacakların geri dönüşü yoktu, zarf yola çıkarılmıştı. Başımı gökyüzüne kaldırdım çaresizce. Ares’in ölümünü kalbim kabullenemiyordu ve bu yüzden çok acı çekiyordum. Dışardan belli etmiyordum pek. Ama bir de bunu kalbime sormak lazımdı. Sessizce köşesine çekilip ağlıyordu, teselli vereni intikamdı. Tek dayanağı buydu. Bu şekilde sakindim, aklımdakileri halledene kadar sakin kalmak zorundaydım.

.

.

.

.

Bölüm sonu

2 yorum