
...
Kapı önünde inip başını örttüğü pelerini aralayınca Ernam olduğunu görmüş olduk. Sadece onu görmem kalbimdeki korkuya yenik düşmeme neden oldu. Karşıya geçmek için köprüde koşuyordum. Ernam yorgun görünüyordu, aynı zamanda ağlamaklıydı. Boynuna doladığım kollarımın arasında kalınca gözyaşlarımı tutamadım. Sesli ağlamalarıma karşılık verdi, gözyaşları içinde belime sarılıyordu. Herkes anlamıştı, Ernam’ın gerisinde kimsenin kalmadığını... Hepsini kaybettiğimizi anlamışlardı. Kollarımı boynundan geri çekip gözlerine baktım, iri ve sürmeli kahverengi gözlerine... Islak perçemlerinden akan damlalar yüzünde gözyaşlarını takip ediyordu. Kızarmış yüzüne işlenmiş endişesi herkesi meraklandırmıştı ama, zaten gözlerinin ardında yatanlar çoktan kalbimize sunulduğu için kötü haberler işiteceğimizi biliyorduk.
Elimi yüzüne yerleştirdim. “Hepsi...” diyebildim zorlukla. “Hepsi öl-” Kelimeler boğazımda düğümlenince sustum.
“En son ordunun yarısını kaybetmiştik ve bu yüzden Ares tarafından yıldız şurubuyla birlikte buraya geri gönderildim.” Gözyaşlarını silmeye yeltendi. “Seni bırakamam dedim ama beni dinlemedi. Asla dinlemedi, inatçılığı tuttu.”
“Yani hâlâ yaşıyor olabilir...” dedim öldüğüne inanmayarak. “Yaşıyor olabilir.”
“Ben...” Bay Tresya seslendiği için adımlarımızı yanlarına atıyorduk. Köprüyü aşınca Ernam bakışlarını mahcup şekilde kaçırdı. “Ordunuzun büyük bölümünü kaybettik Bay Tresya.”
“Sen Ares’den haber ver. Ona ne oldu?”
Yıldız şurubunu gösterdi. “Bunu almayı başardı ve bana teslim ederek geri gelmemi emretti. Maalesef Yetiler üstün gelmişti, ordu zayıf düştüğü için son durumlarından haberim yok. Ama...” dedi tekrar gözyaşlarını tutamayıp.
“Ama? Ne oldu Ernam, her şeyi anlat.” Yanında duran muhafıza, “Yeniden kalabalık bir ordu hazırlayın ve yola çıkın. Ares’i bulmadan da gelmeyin!” Muhafız, “Peki Lordum,” diyerek hazırlıklara başlamak için harekete geçti.
“Onları bıraktığımda gökyüzü tamamen kuzgunlarla kaplanmıştı ve hava kararmıştı. Yani...”
“Efrasto Krallığı,” diye tamamlayan Bay Tresya derin bir nefes verdi. “Onların eline düşmüş olabilir.” Gözlerini cariyesine çevirdi. “Yıldız şurubunu hemen şifacıya ulaştırın, karışımı hazırlasın bir an önce. Zaten Ares’in isteği de bu olurdu.”
“Tamam efendim,” dedi ve Ernam’dan aldığı yıldız şurubunu ulaştırmak için hemen saraya geçti.
Bay Tresya gözlerinin buğulandığını saklamak için saraya girerken onu takip eden muhafızlar bizi yalnız bıraktılar. Sidelya gözyaşlarını silip Benzar ile içeriye geçti. Ernam ile sarayın merdivenlerine oturup çaresizce sessizliğe gömüldük. Zordu birini kaybetmekle burun buruna gelmek, yüzleşmek ya da beklemek. Ellerimin içine gömdüğüm yüzümü sıkıca kapatıp ağlamalarıma devam ediyordum. Ernam kollarının arasına aldığı bedenimi gövdesine bastırıp başımı okşuyordu. Parmakları saçlarımın arasındaydı. “Seni teselli edecek gücüm kalmadı Leda. Şu an yalan söylemeye çalışsam da önce kendimi kandırmalıyım. Onu orada bırakmak zorunda kaldığım için kendimden nefret ediyorum... Ama Ares belki de iyidir, bunu henüz bilmiyoruz. Beni üzen başka şey de var ve ondan kalan bir parçayı bulamamamdan dolayı...”
“Ne?” diyerek gözyaşları içerisinde ona baktım. “Bu ne demek? Korkutma beni...”
“O anlamda değil... Yani Pars...”
“Pars kim?” diye merakla sordum. “Ares ile ne bağlantısı var?”
“Pars... Ares’in oğlu Leda. Buzul Vadisi’ne varmadan önce Zırh kentinde bulduk onu. Karanlık taraf duyurmuştu. Lanetli zincirlerin biri de Pars’tı.”
“Dalga geçiyor olmalısın... Kesinlikle şakanın sırası değil Ernam, yine başlama. Sen gerçekten ne zaman büyümeyi düşünüyorsun?”
“Şaka değil, ben gayet ciddiyim. Ama bunu sakın kimseye söyleme. Özellikle Desina’ya. Zaten Ares’e ne olduğunu bilmiyoruz. Bu konuda da üzülmesine neden olmayalım. Anlaştık mı?”
“İnanamıyorum,” dedim hayretle. “Artık neyi düşüneceğimi şaşırdım. Saray zaten karışık, Bay Janıs burada.”
“Ne! Kahretsin... Yani Rina ortalığı karıştırdı öyle mi?” Kafamı olumlu anlamda salladım. “Lanet olsun, Rina bir şeyler çeviriyor. Asa, Zuri’yi sevmiyor, sarayı ele geçirmek için onunla evlilik düşünmüş. Bunu Ares en başında anladığı içim Asa’nın kendi ağzı ile itiraf etmesini sağladı. Bu yüzden Ares o gece Rina’ya yaklaşmış, bu şekilde Asa’nın oyunlarını ortaya çıkarmak istemiş.”
Hayretle ağzım aralandı. “Asa ve Rina... Aslında Rina... Kahretsin ne söyleyeceğimi bilemedim.”
“Asa, Efrasto Krallığı’na hizmet ediyormuş ve Rina da oyuna alet edilince gerçekten Ares’den hoşlanmış olabilir,” dedi kaşlarını çatıp. “Yani Bay Janıs’ın kızı hain olabilir Leda. Sakın Desina’nın yanından ayrılmayın. En azından iyileşene kadar.”
“Tamam.”
Ernam ile sarayın girişine doğru ilerliyorduk ve bir anda duraksayıp gözlerime baktı. “Biz yokken sana bir şey yapmadılar değil mi?”
“Ufak çaplı laf dokundurmalar dışında bir şey olmadı. Zaten Bay Tresya’nın yanında en fazla ne yapabilirler ki?”
“Özür dilerim,” dedi aniden. Merakla nedenini bekliyordum ama gözlerinden anlamıştım. “Belki de ben seninle dost kalmayı başarabilseydim, aramıza bu kadar mesafe girmezdi. Benim hatam, seni çok üzdüm. Ama emin ol, bu konular daha fazla açılmayacak. Seni kaybetmek istemiyorum, dost kalmaya razıyım. Yeter ki yanımda ol.”
Yüzümde buruk bir gülümseme oluştu. “Buna biraz zaman versek olur mu? Çünkü ben seni hâlâ reddetmedim Ernam. Sadece düşünüyorum.” Yüzüme şaşkınlıkla bakıp gülümser gibi yapınca onu ardımda bıraktığım gibi ilerlemeye devam ediyordum. Evet, hâlâ onu reddetmemiştim. Onun yokluğunu hissedince kalbimde bir şeyin eksik olduğunu anlamıştım. Gözleri ile karşı karşıya gelince yeniden yaşamıştım bunu. Eksik parçamın o olduğunu ve kalbimdeki boşluğu onun tamamlayacağını anlamıştım... Kaybetme korkusunu sadece ben değil, oda yaşamıştı ve bu yüzden dostluğu göze alacak kadar duygularını bastırmaya hazırdı.
Ama en ufak bir şımarıklığında reddedebilirdim onu... Sonuçta Ernam bu, şakaya gelmez... İyice düşünmeliydim.
...
Bir saat sonra yıldız şurubunu karışımına ekleyerek yanımıza gelen şifacı Desina’ya içirmek için sabırsız görünüyordu. Desina’nın gözlerindeki endişe üzerimizde dolanıyordu aynı zamanda. Neler olacağını merakla bekliyordum ama karışımı içtikten sonra hemen ayaklanmasını bekleyemezdik. Bu zaman alabilirdi. Bu sebeple Ares’in yokluğunu anlamaması için yüzüne zorlukla gülümsemeye devam ediyorduk. Cariyeler kollarından tutup dik şekilde yataktan belini doğrulttuklarında şifacı dudaklarına yerleştirdiği camdan şişeden sıvıyı yavaşça içirmeye çalışıyordu. Sonuna kadar içmesini sağlayıp tekrar sırt üstü yatırdılar.
“Zaten parmağını hareket ettirmişti,” dedi Sidelya gülümseyerek.
Şifacı şaşkınlıkla baktı. “Geçekten mi?”
“Evet bayım, Desina inanılmaz biri.”
“Evet, evet...” dedi hayretle. “Önce Ares sonra Desina inanılmazlar gerçekten. Hırslarından korkmaya başladım. İkisi de savaşçı ruhlara sahipler.”
“Karışım ne zaman etkisini gösterir?” diye sordum çünkü Ares’in adını işitince gözlerinin buğulandığını fark ettim. Desina üzgün görünüyordu. “Umarım en kısa zamanda ayağa kalkmış olur.”
“Büyük ihtimalle yarın yavaşça uzuvlarını oynatmaya başlar. Şükürler olsun ki Ares yıldız şurubunu Ernam aracılığıyla göndermiş. Bu Ares gerçekten Astantra’nın kurtuluşu olacak. Onunla tanışmaktan onur duyuyorum.” Şifacı söylediği kelimelerle Desina’yı etkileyeceğini bilmiyordu. Bu yüzden mutlulukla yanımızdan uzaklaşıp kapıyı örttü. Desina’ya kaçamak gözlerle bakıyordum, bizden bir açıklama bekliyordu. Haklıydı da. Sevdiği adam onun için canını tehlikeye atmıştı, akıbetini öğrenmek istiyordu.
“Ares iyi merak etme,” dedi Ernam. Yalan söylüyordu, onun şu an ne durumda olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk ama yalan söylemek zorundaydık. “Sadece saraya gelemedi, başka bir yere gitmesi gerekiyordu. Ama senin için geleceğini söyledi. Hem... Ne zaman seni bıraktığına şahit oldun ki? Kötü bir mazi olsa dahi o senden asla vazgeçmedi Desina. O senin için geri gelecek.”
Gülümsedim. “Evet. En kısa zamanda burada olur.” Camdan gözlerime uğrayan ışıltılar dikkatimi çekmişti. Yağmur durunca ortaya çıkan gizemli ışıltıları benimle birlikte fark ettiklerinde Desina’ya belli etmeden, “Tekrar burada olacağım,” dedim ve odadan dışarıya adımlarımızı hızlandırdık. Kapı ardına çıkınca karanlığa bürünen sarayda tüm mumlar ahenkle yanıyordu. Sarayın avlusuna çıkıp gökyüzündeki parıltıların sebebini anlamaya çalışıyordum ama bu mümkün değildi. Uçuşan toz taneleri gökyüzünden yere iniş sağlamak üzere harekete geçince bir gölgenin buraya doğru yaklaştığını fark ettik. Cariye yanımıza gelerek, “Bay Tresya sizi kabul salonunda bekliyor,” dedi. Sonra gözlerimi yaklaşan gölgeye kaydırdım ama aniden karşımızda beliren Efrasto ırkı ile karşılaşmamız kalplerimizi korkuya hapsetti. “Merak etmeyin, sadece ulak. Buraya geleceğini Bay Tresya söylemişti.”
Sadece ulak mı, Ne kolay ama! Yer altından dirilen yaratıktan kesinlikle korkmamalıyız...
Cariyeyi takip ederken yanımızda yüzü görünmeyen pelerinli ulak ile kabul salonuna doğru yürümek gerginliğimizi tavan yapmıştı. Koridor daha uzunmuş gibi gelmişti gözüme, sanki bitmek bilmiyordu. Ernam elimi tuttu aniden. Şaşkınlıkla ona baktım, korktuğumu hissetmişti. “Sanırım Ares ile ilgili bir haber alacağız,” dedi endişeyle. “Umarım ona bir şey olmamıştır.”
“Sence bir şey olsaydı ulak gönderirler miydi?”
“Bunlardan her şey beklenir.”
Derin nefes verdim sakin kalmak adına. “Bence güzel bir haber almayacağız. Kötü şeyler olacak Ernam. Eğer böyle bir şey olursa...”
“İyi düşünelim,” dedi sakin kalmam için. “Ares’i son kez görmedim ben, yine gelip aramıza katılacak.”
Kabul salonuna geldiğimizde kırmızı renkteki kadife masa örtüsü ve üzerindeki şamdanların tüm odayı aydınlatırken tavandan sarkan avizelere eşlik etmesi gözlerimize hoş görünüyordu. Duvarlara yaslanmış kitaplıklar salonun büyüklüğü ile örtüşüyordu aynı zamanda, gizem barındırıyordu. Altın işlemeli beyaz kadifeden yapılma kumaşlara sahip sandalyelere geçince baş köşede bizi bekleyen Bay Tresya’ya baktım. Cariyesine işaret edip ulaktan getirdiği kâğıdı almasını söyledi. Ulak ayakta beklerken gözlerim bu defa Rina’ya kaydı. Kendinden emin tavırlarıyla bekliyordu gecenin haberini. Ares’in yokluğundan dolayı pek üzgün gibi de görünmüyordu aksine oldukça sakin tavırları vardı. Ara sıra ayaklarına bakıp, hareket ettiriyordu. Sanırım Sidelya’nın yapmış olduğu büyü bacaklarını uzun bir süre üşütecekti.
“Bu gerçek mi?” diye şaşkınlıkla söylenen Bay Tresya, hiç olmadığı kadar üzgün görünüyordu. “Yetiler tarafından göğsüne mızrak yemiş ve maalesef gerekli önlemler yapılmasına rağmen hayatını kaybetmiş. Tüm bunlar doğru mu?” Yazılanlara inanmak istemiyordu ama ulak ile gönderilen kâğıtta bunlar yazılıydı. Ortamın sessizliği hepimizi gözyaşlarına boğarken ellerim titriyordu. Ernam dayanamayıp masadan kalktı ve salonu terk etti. Ares’in başına gelenlerden sonra zaman durmuştu sanki, düşünme yetimi kaybetmiştim. Gözyaşlarımın ardına gizlenmek istiyordum ama hissettiğim acı buna izin vermiyordu. Gözlerimin önüne birlikte geçirdiğimiz zamanlar uğrayınca ağlamalarım daha da şiddetlendi.
“Bu gerçek olamaz,” diye ayağa kalkan Rina, ulağa doğru yürümeyi düşününce babası kolunu kavradı. Gözyaşlarını tutamadığı için sesi cılız çıkıyordu. “Bırak beni! Bunlar yalan! Ares’e hiçbir şey olmayacak!”
“Saçmalama Rina!” diye bağıran Bay Janıs zorla yerine oturmasını sağladı. “Kendine gel!”
“Ben kendimdeyim!” Aniden ayaklarına baktı. “Ne oluyor bana böyle... Ayaklarım donuyor sanki, üşüyorum.”
“Peki... Neden kalbini söktünüz?” diye soran Tresya’ya korkuyla baktım. “Ölmüş birinin kalbini neden söktüğünüzü anlayamıyorum.” Sadece ırkın sesini Bay Tresya işitiyordu ve bu yüzden neler olduğunu anlamıyorduk. “Pekâlâ.” Gelen ulak geldiği yönden gitmek için arkasına döndü ve kabul salonundan ayrılıp bizi acılarımızla baş başa bıraktı.
Zorlukla, “Ne- Ne sökmesi?” diyebildim. “Ne dedi Bay Tresya?”
“Çünkü Efrasto ırkının yasalarına göre Ares yasak kalp taşımıyordu ve bu yüzden kalbini söküp gömmüşler. Onlara göre kirli bir kalp, tamamen bedenden ayrılır ve toprağa gömülür. Bunları aslında biliyordum sadece emin olmak için sormuştum. Maalesef Ares’e yaptıkları bu. Ben ne diyeceğimi bilmiyorum, çok üzgünüm.” Buğulu gözlerle ayağa kalkıp salonu terk etti. Ardından umursamaz şekilde Bay Janıs kızının kolunu sıkıca kavrayıp dışarıya çıkardı. Salonda Sidelya ve Benzar ile kalınca uzun süre önümde yanan muma dalgınlaştım. Gözlerimin önüne sana güveniyorum Leda derken ki gülümsemesi geldi. O her şeye rağmen bana güveniyordu ve seviyordu. Beni hiç tanımamasına rağmen... Kim olduğumu bilmemesine rağmen...
Ayağa kalkınca, “Nereye?” diye soran Sidelya ile göz teması kurdum.
“Ernam’a bakmam lazım, aniden gitti. Onu da kaybetmekten korkuyorum.” Gözyaşları içerisinde ayrıldığım salondan koridorda hızlı adımlarla ilerliyordum. Ernam’ın nereye gittiğini bilmiyordum, bu yüzden onu göremeyince fazla telaşa kapıldım. Birkaç odaya baktım ama hâlâ onu bulamadım. Önce sarayın balkonuna, sonra şifacının odasına ve en sonunda avluya çıktığımda kafasını merdivenlerin uzun tırabzanına vururken buldum onu. Hızla yanına yaklaştım ve belini kavrayıp tırabzandan ayrılmasını sağladım. Alnında kan toplanmış gibi görünen büyük leke öfkeme yenik düşmeme neden oldu. Çünkü zaten duygu karmaşası yaşıyordum, onu böyle görünce kendimden geçtim. “Ne yapıyorsun! Kendine zarar vereceksin!”
“Bırak vereyim Leda, umurumda değil,” dedi gözyaşları içerisinde. “Ben onu tek bıraktım ya! Tek! Keşke orada ben de ölseydim! Keşke bende ölseydim!”
“Yapma böyle! Ne kadar üzgün olduğunu biliyorum ama bu senin suçun değil, onun ölmesi senin suçun değil! Ares’den sonra sende böyle davranmaya devam edersen ben zaten öldüm... Seninle aynı şeyleri hissediyorum,” dedim ve başımın dönmesiyle dizlerim toprağa bastı. Aynı şekilde karşıma çömelince göz göze geldik. “Aşk uğruna verdi bu canı, aşk uğruna gözünü karartıp gitti buradan. Onun yerinde olsam ben de aynısını yapardım. Çünkü aşk böyleymiş... Bunu sende öğrendim.” Gözyaşları ile başını kaldırıp gözlerime baktı. “Bu yüzden seni de kaybedemem.”
Kaybedemem çünkü onu sevdiğimi anlamıştım artık.
Gözyaşları içinde ellerimi tutup beni ayağa kaldırdı. Kollarının arasına alarak sımsıkı sarmalamıştı kendine. Bir yandan kalplerimiz konuşuyordu, bir yandan gözyaşlarımız. Duygu hengamesinde kaybolmuştuk ama tek tesellimiz vardı... Aşk.
Her şey aşk uğrunaydı. Katledilen yollar, aşılan dağlar ve en önemlisi onun için atan kalbi, onun uğruna verebilmekti. Son söz gibiydi, son nefes. Ölürken dahi kalbine seslenebiliyordun. Yalnızca o duyuyordu, o hissediyordu.
Ne güzel bir yok oluştu bu.
.
.
.
.
