İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 38 · 13 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 38

AŞK UĞRUNA

10. BÖLÜM

AŞK UĞRUNA

•

∞ Her şey aşk uğrunaydı. Katledilen yollar, aşılan dağlar ve en önemlisi onun için atan kalbi, onun uğruna verebilmekti. Son söz gibiydi, son nefes. Ölürken dahi kalbine seslenebiliyordun. Yalnızca o duyuyordu, o hissediyordu. Ne güzel bir yok oluştu bu.

•

₹ Leda

Ares ve Ernam yola çıktıklarından bu yana düşüncelerimden bir türlü kurtulamıyordum. Sürekli Ernam’ın bana karşı olan duygularını düşünüyordum. Oysaki başka birini sevdiğini düşünmüştüm hep. Aslında Rina’yı dahi sevebileceği aklımı kurcalamıştı, ta ki her şeyi öğrenene kadar. Hâlâ öğrendiklerimi atlatamamış şekilde dolanıyordum sarayda. Neredeyse varlığımdan haberleri dahi olmayacaktı, ruhsuz ve soğuk bir duruşa bürünmüştüm. Gerçi geçmişte nasıl biriydim, kimdim... Bunları bilmesem de hep iyi bir kalbe sahip olduğumu düşünmek istiyordum.

Ne kadar zormuş kendini tanıyamamak, kim olduğunu bilememek. Gözümü Ares ile açmış ve hayata onunla başlamış gibi hissediyordum kendimi. Uyanıp kendime geldiğimde sadece o vardı, beni hiç tanımadan korumayı tercih etmişti ve ben ilk defa kalbimde sıcaklık hissetmiştim onun sayesinde. Nedenini bilmiyordum ama kalbim katıydı sanki ve o beni kendime getirmişti. Ares benim en iyi dostum olarak kalacaktı ama Ernam... Ona hiç farklı bir pencereden bakmayı denememiştim. Şimdi aramızda kalın ağlar örüldüğü için kendimi ondan soyutlamak istiyordum, ben yokmuşum gibi yaşamasını... Yani gizlenmeyi, kaybolmayı.

Sıkıntıyla nefes soludum. “Kısacası şuna kaçmayı istiyorum, yüzleşmeye cesaretim yok desene. Kandırma kendini...”

Doğruydu. Kaçıyordum. Ben aslında kendimden kaçıyordum. Nasıl geçmişini bilmeyen birini sevebilirdi ki? Bu çok saçmaydı. Asla buna izin veremezdim.

Sessizce gökyüzünü izlediğim sıra arkamdan bir sıcaklık yanıma yaklaşıyordu. Ares ve Ernam gittikten sonra saraydan soyutlamıştım kendimi. Yalnız hissediyordum. Ama Sidelya davranışlarımı fark etmiş olacak ki, beni tek bırakmamaya çalışıyordu. Onu ilk gördüğümde pek alışamamıştım ama sonradan kalbimdeki bu engebenin yersiz olduğunu düşündüm. “Çok güzeller değil mi?” dedi yanıma oturarak. Avlunun merdivenlerinde yıldızları izliyorduk. “Keşke hep görünebilseler. Karanlık için fazla ihtişamlılar sanki. Bu saatlere ait değiller gibi.”

Yüzüne baktım. “Desina ile nasıl tanıştınız?” Ani sorularım hoşuna gitmeye başlamıştı çünkü onunla pek konuşmuyordum. Nedensizce ona duvar örmüş gibiydim.

“Cadıların mahzeninde karşılaşmıştık. Çok cesurdu ve onun sayesinde oradan kurtulabildik. Onu görmeliydin,” dedi ışıltılı bakışlarla.

“Güçlerini kullandı mı? Güçlerini çok merak ediyorum.”

Gülümsedi. “Evet, kullandı. İrislerini görmeliydin, mor yahut gibi parlıyorlardı. Engel olmak için mahzenin girişini sarmaşıklarla kaplamıştı, gözlerime inanamamıştım. Gerçi...”

“Gerçi?” diye sordum merakla. Gözlerinin ardında yatan gizemler mevcuttu ve bunları paylaşmasını sabırsızca bekliyordum. Dalgınlıkla karşıda gezdirdiği gözlerine hayretle baktım. “İyi misin?”

“İyiyim, sadece Desina’nın kader aynasını ellerime vermesinden sonra yaşanılanlar aklımdan çıkmıyor bir türlü. Çok tuhaftı ve oldukça anlamsız.”

“Gitmeden önce kader aynasını sana teslim etmişlerdi, önemli bir ayna olmalı. Üstelik geleceği göstermesi ürkütücü,” diye gözlerimi karşıya çevirip sonra ellerimi dizlerime dayadım. “Aslında gelecekten bir kesit gösterse, kim olduğumu anlayabilir miyim, acaba...”

“Nasıl yani?” dedi kaşlarını çatıp. “Benim gibi sen de kim olduğunu bilmiyor musun?”

Düşünceli şekilde gözlerine baktım. “Maalesef, ben adımı dahi bilmiyordum. Karanlık ırk tarafından hafızam tamamen silindi. Onlar yüzünden neler oldu neler yaşandı hiçbir şey hatırlamıyorum. Kafamın içi çok boş.”

“Çok üzüldüm, gerçekten. Ama belki de senin yerinde olmayı dilerdim en azından geçmişte yaşadığım her şeyi unutmuş olmak için. Bazen farklı yaşamları kendimizde görmek istiyoruz galiba. Bu şekilde mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Kim bilir... Belki de yanlış düşünüyorumdur.”

“Sanırım kötü şeyler yaşamışsın,” dedim hüzünle. “Gerçekten herkesin iç dünyasında problemleri var, aslında yalnız değiliz. Yaşanmışlıklar yalnız hissettiriyor ama değiliz. Çünkü problemi olmayan kimse yok.”

“Doğru,” dedi içtenlikle. “Konuşmalarından aslında kim olduğun anlaşılıyor Leda. Güzel kalp taşıyorsun ve bence bu senin kimliğin.”

Yüzümde gülümseme belirdi. “Güzel düşüncen için minnettarım, umarım dediğin gibidir.” Ama ben kendimi tuhaf hissetmeye başlamıştım. Sanki kötü biriymişim gibi hissediyordum.

“Kesinlikle öyle. Bu arada...” diye uzatıp düşünceli şekilde gözlerime baktı. “Ernam ile iyi anlaştığınızı gördüm. Onunla aranızda...”

“Hayır, böyle bir şey yok. Zaten hafızam kayıp, aramızda bir şeylerin olması saçma olur. Daha ben kendimi tanımıyorum bile.”

“Anladım.” Gözlerini karşıya çevirdiğinde durgun bakışlarını fark etmiştim. Bir şeyler saklıyor gibiydi.

Yanımıza gelen kişiyi görmek için omuzum üzerinden arkama baktım. Ares’in saraydan uzaklaşmasıyla ve babası Bay Janıs’ın gelmesiyle rahatça kafesinden çıkan Rina, kibirle gözlerini üzerimizde gezdiriyordu. “Ne yapıyorsunuz? Ares’in yolunu mu gözlüyorsunuz yoksa?” Ayağa kalktığımız gibi cevap vermeden avlunun merdivenlerini çıkıp giriş kapısına doğru ilerliyorduk. “Ne sizdeki bana karşı olan bu öfke? Yeter artık.”

Parmaklarımı avucumun arasına alıp sıktım. Arkama dönünce Rina ile göz teması kurduk. “Ares gittiğinden bu yana sarayı birbirine kattın, bu da yetmedi babana Ares bana zorla sahip oldu dedin. Bunları yaptıktan sonra karşımıza yüzsüzce çıkabiliyorsan... Neyse...”

“Getir devamını... Bekliyorum, kusun içinizdeki öfkeyi.”

“Sen ne aşağılık bir kadınsın,” diye çıkışan Sidelya’nın kolunu kavradım. Sarayı karıştırdığı için Rina bize de iftira atabilirdi, bu yüzden ortalığın durulmasını ve Ares’in gelmesini beklememiz gerekiyordu.

“Ares’e âşık olmamın neresi kötü?” diye soran Rina sırıtarak Sidelya’ya bakıyordu. “Ona söylemiştim, kartları sonuna kadar açık oynayacağımı, onun için savaşacağımı söylemiştim.”

Kahretsin... Ares geldiğinde başı belada. Babası aracılığıyla aklındakileri tek tek gerçekleştirecektir.

“Ares Desina’yı seviyor, onun için Buzul Vadisi’ne gitti. Onun için canını tehlikeye attı. Duyguları başkasına aitken, üstelik ona iftira atmışken nasıl seni seveceğini düşünürsün!” diyen Sidelya’nın sakinleşmesi için gözlerine baktım. Ama öfkesinden beni görmüyordu bile. “Bir kadın olarak babanın önünde evlilik düşündüğün adamın itibarını yerler altına aldın. Sen kendini zeki sanıyorsun ama mide bulandırmaktan başka bir şey değilsin, zavallısın.”

“Bitti mi?” diye sordu sırıtarak. “Şimdi yemeğe gidebiliriz çünkü buraya Bay Tresya’nın sizleri yemeğe davet ettiğini söylemek için gelmiştim. Sonuçta siz müstakbel kocamın dostlarısınız.” Dudağının tek tarafı kıvrılınca bizi beklemeden yemek salonuna doğru harekete geçti. Rahat tavırlarından dolayı şaşkınlıkla olduğumuz yere mıhlandık. Süzülerek yürürken sanki sarayın kraliçesiydi ve her şeyin sahibi oydu.

“Nasıl bir yaratık bu? Rina gerçek mi?” dedi hayretle Sidelya. “Onca şey saydım, yüzü kızarmadı bile.”

“Onun tek derdi Ares olmuş, gözü hiçbir şey görmüyor. Desina iyi olursa ortalık çok karışacak.”

Karmaşık düşüncelerle boğuştuğum sıra, Sidelya ile koridorda ilerliyorduk. Kapıyı iki yönden açan muhafızlar bizi içeriye ağırladılar. Yemek salonuna geldiğimizde herkes masaya geçmiş ve bizi beklemişti. Bay Tresya tam karşıda sakince beklerken, sağına oturmuş Bay Janıs’ın öfkeli bakışlarıyla karşılaşınca ortamın gergin havasını soluyorduk. Benzar’ın yanındaki boş sandalyeye Sidelya geçti ve ben de yanına oturdum. Tam karşımda kibirle oturan Rina dirseklerini masaya dayayıp parmaklarını kenetlemiş ve çenesini üzerine yerleştirmişti. Şamdanlarda yanan mumlar masanın cansızlığına renk katıyordu ama gerginliğimizi geçirebilecek tek şey dahi yoktu masada. Sanırım bu gerginlik Ares’in üzerine atılan iftiraların gerçekliğe kavuşmasıyla son bulacaktı.

“Daha fazla beklemeyelim,” diyen Bay Tresya herkese göz geçirdi. Cariyesi servis tabaklarımıza sunulan yemeklerden yerleştiriyordu ama benim gözlerim Rina’nın üzerindeydi hâlâ. Bu konu hakkında babası ile konuşmayı çok denemiştim ama o kızına inanmayı tercih ederek bizleri geri çevirmişti. Üstelik koşulsuz ona güveniyordu, işin sonunda Ares’in suçsuzluğunu nasıl kanıtlayacağımızı bilmiyorduk. Aşk uğruna karanlık sularda yürümeye çalışıyordu ama bir gün o suya batacağını umut edip sakin kalmaya çalışıyordum çünkü elimizden başka bir şey gelmiyordu şimdilik.

Çatalımı alıp zorlukla ağzıma attığım tütsülenmiş balık etini dişlerimin arasında oyuncağa çevirip yuttum. Gittiklerinden bu yana iştahım pek yoktu ve kendimi yalnız hissediyorum. Özellikle Ernam geldiğinde yüzüne bakmaya çekinecektim, kesinlikle benden bir cevap bekleyecekti.

“Kızlar bir şeyler yemelisiniz,” diye fısıldayan Benzar ile göz göze geldik. “Böyle giderse üzüntüden çökeceksiniz. Ares’e bu şekilde yardım edemeyiz.”

Buğulu gözlerimi aşağıya kaçırdım. Sakin olmaya çalışıyordum ama bu zordu. Sevdiğim insana iftira atan kişiyle karşılıklı yemek yememiz ağrıma gidiyordu ve bu yüzden kalbimin odalarında kaybolmuştum. Hangi odada gerçek anahtarı bulacağımı bilmiyordum. Her bulduğum anahtar hiçbir sorunumun kilidiyle uyumlu değildi.

Çok çaresizdim.

“Görende cenazemiz var sanır,” dedi Rina. “Artık yediğim yemeklerden tat alamıyorum. Sanırım bu aralar iştahımı kaçıranlar var. Keşke Ares burada olsaydı.”

“Susup, yemeğini yer misin, kızım?” diye uyaran Bay Janıs elindeki çatalı bırakıp kızına odaklandı. “Öfkeli olduğumu bildiğin halde neden sürekli onun ismini ağzına alıyorsun?”

“Seviyorum onu baba. Ben onunla gayet ciddiyim.”

Öfkeyle masadan kalkıp kızının kolunu kavradı. “Kalk, daha fazla beni sinirlendirmeden gidiyorsun buradan. Zorla sana dokunduğunu söylediğin kişiyi nasıl seviyorum dersin! Aklını mı kaçırdın sen!”

“Ya, böyle bir şey yok. Yani ilk başta evet öyle oldu ama ben artık onu seviyorum. Ares’e kızmana gerek yok baba. Geldiğinde eminim her şeyi düzene sokacaktır. Sen kızına güvenmiyor musun?” dedi ağlayacakmış gibi yaparak. Sahte tavırları karşısında elimdeki çatalı büktüm. “Ares de beni seviyor...”

“Yeter!” diye bağırıp ayağa kalktım. Rina ile göz göze geldik. “Bu iftiraların bedelini ağır ödeyeceksin!” Bay Janıs’a bakınca öfkeyle nefes soluyordum. “Peki siz? Siz nasıl tüm bunlara inanırsınız? Büyücüler Tapınağı Ares sayesinde kurtulmuştu, bunları unutmuş olamazsınız. Onun sayesinde kurtulmuştunuz ihanetin pençesinden!”

“Unutmadım Leda aksine her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum. Unutan kişinin Ares olduğunu ve karanlık ruh taşıdığını sizler unutmuş olabilirsiniz. Bunlara sahip olan birine mi inanmamı bekliyorsunuz, yoksa kızıma mı? Ayrıca kızım hâlâ o lanet olası adamı sevdiğini söylüyor, ona kin duymuyor.”

Sırıttım. “Ares’e âşık olduğu için böyle bir iftiraya kalkıştı zaten, anlayamıyor musunuz?” Umursamaz şekilde gözlerini kaçırıyordu ama benim susmaya niyetim yoktu. “Desina için Buzul Vadisi’nde canını tehlikeye atan adam, kızınızı sevmiş olabilir mi sizce? Nasıl söylediği tüm saçmalıklara inanabilirsiniz?”

“Sen kimsin Leda?” diye soran Rina gülümseyerek bakıyordu. “Daha kendini tanımıyorsun, ailen var mı, yok mu... Bunlar hakkında bilgin dahi yok. Sen kendi hayatınla ilgilensene. Yoksa abi adı altında Ares ile ilgileniyorsun da haberimiz mi yok? Artık böyle olduğunu düşüneceğim.”

“Sen iyice sınırlarını aştın! Bitmek bilmeyen yalanlarına ve hakaretlerine birinin son vermesi lazım!” Öfkeden üzerine yürüyecektim ama Bay Tresya elini havaya kaldırıp durmamızı emretti. Nefes alışverişlerim olduğundan süratlice devam ediyordu, bir yandan tırnaklarımda hissettiğim kıpırdanmalar dikkatimi dağıttı. Elime bakıyordum vücuduma göre fazla sıcaktı, hatta yanıyordu. Tırnaklarımın altında parlayan sarımsı ışığı fark edince Bay Tresya’nın emriyle yerime geçmek zorunda kalmıştım tekrar. Bir şey söylemek istedim ama hepimizin diline mühür vurulmuştu. Sadece Bay Tresya konuşabiliyordu.

“Dört gündür sarayda yaşanan hengameden dolayı artık karanlık ırklara benzediğimizi düşünür oldum. Şu halinize bir bakın. Efrasto Krallığı’ndan ve Gornasno Cadılarından ne farkınız kaldı? Bizler iyiliğin ve güzelliğin temsili olan ırklar değil miydik? Hepimiz onlara katılıp içimizdeki tüm öfkeyi kusalım ve iyi insanlara cehennemi yaşatalım? Nasıl fikir?” Ayağa kalkıp cariyesine önceden buyurduğu şeyi getirmesini söyledi. Tekrar gözlerini bize çevirip ayakta bekliyordu. “Ben her şeye rağmen Ares’e inanıyorum. Bunu böyle bilmenizi istiyorum.” Söyledikleri karşısında sevincimizi gizleyemedik, aksine Rina ve Bay Janıs bir şeyler söylüyor olmalılar ki, Bay Tresya onlara bakıyordu. “Evet, her ne kadar dostum olsan da Janıs, Ares böyle bir şeyi yapmaz. Ayrıca hepimiz onun gelmesini dört gözle bekliyoruz çünkü onun kararlarına, zekasına ve cesaretine her daim güveniyorum.”

Nihayet... Bay Tresya. Sizin düşüncelerinizi o kadar merak ediyordum ki, dört gündür tek kelime etmediğiniz için inandığınızı düşünmüştüm.

Gözlerini bana çevirip kafasını hafifçe kıpırdattı. Yanımıza gelen cariyesinin elinde büyük sandık bulunuyordu. Kapağını araladığında Ares’e ait tacı bizlere gösterince Bay Janıs saraya onu getirdiğine pişman olmuş gibi bakıyordu. Tamam, belki Rina kızıydı ve bu yüzden ona güveniyordu ama kızının bizlere olan hakaretlerine karşı sesini dahi çıkarmıyordu. Bizi en çok bu yönü üzmüştü ve Büyücüler Tapınağı’nın kurtulmasına yardım etmemizi unutmuş gibi davranması can sıkıcıydı. Az daha Apran ona ait kum saatini dahi çalacaktı.

“Bu değerli taç Kral Hetar’ın oğlu Ares Eslorad’a aittir. Yani Astantra Krallığı’nın tek varisi. Siz onun hâlâ köle olduğunu düşünüyorsanız, yanlış yoldasınız. Eğer ki Buzul Vadisi’nden döndüğünde Ares’in üzerinde yarattığınız olaylar asılsız çıkarsa, size karşı olan hüküm ona aittir. Bu zamana kadar Astantra Krallığı var olduğu için bizler hayatlarımızı devam ettirebildik. Geçmişte yapılanları ne çabuk unuttunuz ki, varisi hakkında ileri gidebilecek cesareti bulabiliyorsunuz!” Bay Tresya elini havaya kaldırıp Rina ile göz teması kurdu. “Hâlâ sözümün üstüne söz söyleyebiliyorsun. Madem sözlerinde haklılık payın var, Ares’in gelmesini bekle. Ortalığı karıştırmadan ve sessizce beklemeni tavsiye ediyorum, aksini yapmaya devam ettikçe gözümden düşüyorsun. Ayrıca baban da buna dahil.” Bay Janıs kafasını aşağıya eğip sessizliğe çekilmişti. Söyleyebilecek tek sözü kalmamıştı ama Rina iç sesiyle Bay Tresya ile konuşmaya devam ediyordu. Onu duymazlıktan gelip yanımızdan ayrılınca dilimizdeki mühür açıldı. Cariyesi masada kalan sandık ve tacı alıp yemek salonundan çıktığı an ayağa kalktım. Bizlerde buradan gitmek üzere kapıya doğru yürüyorduk ki, Rina tekrar öfkeyle sesleniyordu.

“Elinize ne geçti? İsteseniz de istemeseniz de yaşanılanlar doğru. Geldiğinde hepiniz buna şahit olacaksınız!”

Cevap vermeden yanından ayrılıp Desina’nın bulunduğu odaya doğru yürüyorduk. Uzun koridor sonunda kapıyı araladığım gibi içeriye geçtik. Sırt üstü uyuyordu ve birazdan onun için hazırlanan besin verilecekti.

“Sakın Desina’yı yalnız bırakmayın,” diye uyardı Benzar. “Rina ona zarar vermek isteyebilir.”

Sıkıntıyla nefes verirken elim başıma gitti. “Onu görmeye tahammül edemiyorum. Kendinden emin tavırları karşısında yoruldum.”

“O sadece zavallı,” dedi Sidelya. “Birazdan bacaklarında hissettiği korku ona yetecektir.”

Kaşlarım çatıldı. “Nasıl yani?”

“Bacaklarına ufak çaplı rüzgâr musallat olacak. Serinliği yüzünden donma tehlikesi geçirecek.”

Benzar gülümsedi. “Korkuttun şimdi beni. Bunu ne ara hallettin bakalım?”

“Leda’ya söylediği ağır sözler esnasında dayanamadım ve bacaklarına donma büyüsü işledim. Akıllanmaya ihtiyacı vardı, böyle hissetmiştim.”

“Rüzgâr elementinden olduğunu sonradan öğrenmiştin değil mi?” diye sordum merakla.

“Kader aynasını tutuyordum, sonra güçler zihnime teker teker öğretilip işlendi sanki. Yani kulağa çok saçma geliyor ama nasıl olduğunu pek anlamadım bende.”

Desina gözlerini aralayınca yatağının kenarına oturup elini tuttum. Onunla pek bağımız olmasa da kendime yakın ve sıcak hissediyordum. O bir kelebeğin kanatları kadar güzel bir yüze sahipti, alımlı ve çekiciydi. Aynı zamanda avuçlarımda olan eli, zihnime yayılan gücünü hissettiriyordu. Gerçekten o çok güçlüydü, ona özeniyordum. Aniden gözlerini irice açtığı için korkuyla nefes aldığını hissettim. “Kahretsin,” dedim aniden ve ayağa kalktım. “Hemen beni görmesi doğru olmadı, sonuçta beni Mersah sanıyor.”

“Sakin olmalısın Desina,” dedi Benzar gülümseyerek. “Mersah yanımızda değil.”

“Bence onun korkusu bu değil,” diye atılan Sidelya ile karşı karşıya geldim. “Rüya görmüş olabilir. Bence Ares’i gördü. Yoksa...”

Tekrar gözlerimi Desina’ya çevirince gözyaşlarının aktığına şahit olduk. Sidelya’nın söylediklerini doğrular gibi bize bakıyordu ve bu yüzden dizlerim tutmaz şekilde karşısında olan sandalyeye oturdum. Pencereye hızlıca çarpan yağmur damlaları beraberinde gökyüzünü aydınlatan yıldırımlara eşlik edince dalgınlaştım. Bir gün onları kaybetmekten bu kadar korkacağımı tahmin etmezdim. Kısa sürede arkadaşlığımız olmuştu ama bu onlarla geçirdiğim uzun yıllara bedeldi. Ben zaten onlarla gözümü açmıştım, sonu belli olmayan zihnimin dipsiz kuyusunda. Benim zihnimi aydınlatan meşaleler olmuşlardı, ailem olmuşlardı ama şimdi onları kaybetme korkusuyla baş başa kalmıştım.

“Tamam artık,” diyen Benzar kaşlarını kaldırdı. Durgunlaşmamızdan dolayı Desina’yı üzdüğümüzü söylemeye çalışıyordu. “Cadılardan bir kural öğrenmiştim.” Şaşkınlıkla yüzüne baktık. “Hisler bazen gereksizdir, özellikle içinde duygusallık varsa boş verin gitsin.”

“Çok gerekli bir bilgi öğrenmişsin Benzar ama bu karanlık tarafın kuralları umurumuzda değil,” dedi Sidelya kaşlarını çatarak.

Gözlerini kaçırdı. “Sadece iyi düşünmemiz gerekiyor, bunu hatırlatmak istemiştim. Beni cadılar yetiştirmiş olabilir ama taş kalpli de değilim.”

“Umarım...” diye Sidelya uyarınca ayağa kalktım. Tekrar Desina’nın yanına gidip elini tuttum, o da ıslak gözlerini bana doğru çevirdi. “Umutsuz olmak yok. Umutsuz olmak karanlık tarafa aittir. Bize amaçladıkları şeylerden biri de bu değil mi zaten? Her zaman umut vardır, son nefese kadar.” Kalp ritimleri biraz olsun normale dönünce elimde hissettiğim kıpırdanma Desina’ya aitti. Mutluluktan Sidelya’ya baktım. “Parmağını oynattı. O parmağını oynattı.”

Sidelya karşısına çömelip gözyaşlarını tutamadı. “Biliyordum, senin pes etmeyeceğini biliyordum. Sen o mahzende tanıştığım güçlü kadınsın Desina. Senin önce baban sonra Ares için yapamayacağın şey yok. Bunu tekrar gösterdiğin için ne kadar mutlu olduğumu sana anlatamam.”

Desina’nın zihninden neler geçiyordu bilmiyorduk ama, hırslarından dolayı yapmak istediği şeyler vardı ve onlar için savaşmak istiyordu. Bu savaşı önce kendi bedenine açmıştı. Ayağa kalkmak için direndiğini bugün gösterdi bize. Hiçbir şekilde kaybedenin onun olmadığını tekrar hissettirdi. Aslında o kazanmıştı pes etmediği için. Tüm çabalarıyla direnmeye devam ediyordu.

Kapıdan içeriye giren cariye Desina için getirdiği sıvıyı burun deliklerine tutuyordu. Sıvı buharlaştığı gibi Desina’nın midesine ulaşıp açlık hissini ortadan bu şeklide kaldırmış oluyordu. Cariye kapıdan çıkmadan önce, “Söylemeyi unuttum. Bay Tresya saraya yaklaşanların olduğunu haber etti,” dedi gülümseyerek. “Beklediğimiz kişiler olabilir.”

“Öyle mi?” diye sevindim. Desina’ya bakıp elini okşadım. “Sana iyi haberlerle geleceğiz.” Cariye ile birlikte çıktığımız koridorda ilerliyorduk. Buzlu camları ardımızda bıraktıktan sonra saray çıkışına geçiş sağladık. Gelenlerin Ares ve Ernam olduğunu umut ederek bekliyorduk ve artık tam beş gün dolmak üzereydi. Onlarsız geçirdiğim zaman dilimi benim için çok anlamsızdı. Hiçbir şeyin tadı yoktu.

Yağmurun şiddeti artınca ufukta görülen gri sislerin arasından bir gölge göründü. Net göremiyorduk ama saraya doğru yaklaşan bir gölgeydi. Ardımızdan sarayın dışına çıkan Bay Tresya ve kızı Zuri için başımızı hafifçe eğip selamladık. Gözlerim sarayın camına kaydı. Kibirli şekilde bekleyen Rina ile göz göze geldik. Merakla olacakları bekliyordu o da ama karşıda tek bir atın yansıması belirince korkularımın esiri oldum. Tüm saray halkı ile Ares’i ve beraberindeki orduyu görebilmeyi umuyorduk, bu yüzden telaş yapmıştık tek bir silueti fark edince. Gelen kişi pelerinliydi, yüzünü sıkıcı kapatmıştı. Yağmurlu havada hedefine ulaşmak için vazgeçmemişti. Bay Tresya asasını yere birkaç defa vurup okçularına emirde bulundu. Önlem almak üzere yüksek kulelerde bekleyen okçular, oklarını gerdikleri gibi geleni gözlemliyorlardı.

Lütfen iyi haberler bizlere ulaşsın, lütfen... Yoksa onlara bir şey mi oldu...

.

.

.

.

Bölüm sonu

2 yorum