İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 37 · 12 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 37

7. Kısım

...

“Birbirlerini hisseden kalpler için bağlılık aksine kuş misali kanatlanıp özgürce uçmaktır. Bunu sen anlayamazsın,” diye inatla söylendim.

“Hangi kuşlar?” diye soran Pars yüzünü bana çevirdi. “Neyi anlamam?”

Şaşkınlıkla durgunlaşıp kendime gelmek için kafamı silkeledim. “Kuşları sever misin?” dedim konuyu değiştirmek için.

“Ben her canlıyı seviyorum ama zarar verenleri değil.”

“Güzelmiş,” dedim gülümseyerek. Gözlerim karşı yola kaydığında dağı aşacağımız taştan yola geçiş yaptığımızı fark ettim. Havanın aniden soğumasını hissedince Pars’ın üzerini iyice örtüp ilerlemeye devam ediyordum. Artık soğukluğun bize olan mesajı Buzul Vadisi’ne yaklaşmış olmamızdı ve Pars için gerekli önlemleri almalıydım. Taşlı yolu tamamen aştığımızda gördüğümüz mavi tabakaya şaşkınlıkla göz geçiriyordum. Tamamen saydamdı ve üzerinde sabit kalmamız zor olacaktı. Vadinin karlı noktalarında sakince ilerliyorduk ama atlarımızın nalları buzlu kısımlarda kaymaya meyilliydi. Gözlerimize Yetilerin yerleşim alanı uğrayınca bir muhafıza seslenip yanıma gelmesini işaret ettim. “Buyurun efendim.”

“Pars...” diye uyardım onu. “Sana emanet ve Yetilerin yerleşim alanının dışında olmanızı istiyorum. Olacaklara şahit olmamalı.”

“Emredersiniz efendim.”

“Ama ben seninle gelmek istiyordum,” dedi Pars üzgün şekilde. “Lütfen gelmeme izin ver.”

“Hani her canlıyı sevdiğini söylemiştin ya bana?” Olumlu şekilde kafasını salladı. “Maalesef burada zarar verenler olduğu için seveceğini düşünmüyorum. Bu yüzden gelmeni istemiyorum, tamam mı?”

Boynuma sımsıkı sarıldı. “Zarar verenler varsa, sen neden gidiyorsun? Gitmesen olmaz mı?”

“Sadece yaşı küçüklere zarar veriyorlarmış, yani bize zarar veremezler merak etme. Zaten hemen yanına gelirim,” dedim başını okşayarak.

Yine berbat yalanlarım sahnede...

Gözlerine bakıp yanağıma bıraktığı öpücük yüzünden kalbimde oluşan sıcaklığı tarif etmem imkansızdı. Aynı şekilde karşılık verince gözlerinin parlaklığı ruhuma lâl oldu. “Seni seviyorum,” dedi gülümseyerek.

“Ben de seni miniğim.” Tekrar muhafızın gözlerine bakıp Pars’ı alması için ona doğru uzattım. Atına alıp kafasını hafifçe eğerek selam verdi ve sonra geldiğimiz noktaya ilerlemek üzere harekete geçti. Fazla uzaklaşmadan en azından Yetilerden uzak tutacaktı Pars’ı. Bu almış olduğum en doğru karar gibi hissettirirken Suhi’ye gözlerimi çevirdim. “Bize almamız gereken önlemleri söylemeni istiyorum. Yetiler için dikkat etmemiz gereken öncelikli hususlar neler?” Derin nefes verince alnının ortasında bulunan yıldızın parladığını gördüm. “En önemlisi, zaafları var mı?”

“Efendim,” dedi sıkıntıyla. “Öncelikle bu savaş için canımızı ortaya koyduğumuzu söylemek isterim ve sizinle kılıç savurmak benim ve ordum açısından onur verici. Yetiler insancıl değillerdir, her açıdan bizi parçalamak üzere yaklaşacaklarını söyleyebilirim. En zorlu güçleri de gözlerinde saklıdır.”

Kaşlarım çatıldı. “Nasıl yani?”

“Gözlerine on saniyeden fazla bakmamalısınız. Parlak, ışıltılı ve okyanus kadar derin bakışlara sahiplerdir, bizi hipnoz edip karşısında hareketsiz kalmamızı sağlarlar. Gerisini de zaten tahmin edebiliyorsunuzdur. Ama merak etmeyin zaafları da var: Gözlerinden dolayı bizleri çift görüyorlar. Bunu fark edip tek görebilmeyi öğrenirse, yani yanıldığını fark ederse o zaman bu zaafları geçersiz kalır.”

“Anladım,” dedim ve ileriye doğru devam etmek üzere harekete geçtik. Suhi’nin verdiği bilgiler çok değerliydi ama peki ya beni rahatlatmış mıydı?

Ne rahatladım ne rahatladım anlatamam... Resmen ölümle dans edeceğiz!

“İnanamıyorum,” dedi Ernam. “Ares... Ben de Pars’ın yanına gidebilir miyim? Sanırım orası daha güvenli.”

“Kâhin olarak bana bilgilendirme yapman gerekiyor ama benim kâhinim yanımdan gitmek istiyor... Sence de bu işte bir tuhaflık yok mu?”

“Tamam haklısın var. Zaten ciddi değildim.” Karşıda gördüğümüz kıpırdamadan dolayı, “Ciddiydim Ares! Ben gayet ciddiydim! O lanet olası şey de neydi!” diye bağırdı. “Pars2ın yanına hemen uçabilirim!”

“Kulaklarımı hissetmiyorum! Biraz sakin ol!” diye bağırarak karşılık verince onunla aynı duruma düştüğümü fark ettim. “Sadece...”

“Sadece ne? Sen de o gölgenin ne olduğunu anlamadın işte. Yalan söyleyecektin değil mi?”

“Evet yalan söyleyecektim, oldu mu?”

“Dürüst bir Lordumuz var, bu süper...” dedi ama onu duymazlıktan geldim. Yerde gözüme çarpan gölge yüzünden attan inip yanına doğru ilerliyordum. “Ares gitme! Ah kahretsin, onu takip etmek zorundayım... Kâhin olmayı tercih etmem hayatımın en büyük hatasıydı.” Ernam ve Suhi’de attan indikleri gibi yanıma gelerek gördüğüm şeye anlam vermek için göz geçiriyorlardı. Buzun altında kalmış insan eli olduğunu anladığımda Ernam geldiği gibi hemen atının yanına gitti. “Burası daha iyi. Sizin manzaranız kötü. En azından ben buradan size bilgilendirme yapabilirim. Korkmadım sakın yanlış anlamayın, korkmam ben.”

“Buraya neden gelmek istemiş olabilirler ki?” diye sordum hayretle.

Suhi çömeldiği yerden kalkınca ona uyum sağladım. “Yıldız şurubu çok değerlidir. Sadece felce değil birçok hastalıklara şifa verir. Bu yüzden buraya geldiklerini düşünüyorum.”

“Hadi, alalım şu yıldız şurubunu,” dedim hırsla. “Bu görüntü beni hedefimden vazgeçiremez.” Atıma ilerleyecekken Asa ile yüz yüze geldik. Beni bekliyordu. “Ne oldu?” Cevap vermeden gözlerimin içine bakmaya devam ediyordu. “Önümden çekil de gidelim artık.”

“Sen,” dedi üzerime yürüyerek. Birkaç adım geri atıyorken üzerime gelmeye devam ediyordu. Suhi onu durdurmak isteyince beklemesini işaret ettim. “Senin yüzünden dün geceden beri aklımı kaçıracağım! Senden nefret ediyorum, aptal veliaht!”

“Uykularını bölecek kadar beni sevdiğini bilmiyordum. Sabaha kadar beni düşündüğüne göre...”

“Dalga geçmeyi bırak! Önce Su Elislerine gelip Bay Tresya’nın gözdesi oldun sonra da Rina’ya kafayı taktın!”

Gülümsedim. “Yani, anlamadım? Rina’ya âşık olmam da ne gibi bir sakınca olabilir ki? O benim karım olacak. Babası zaten beni severdi, işim kolay. Sonuçta Büyücüler Tapınağı’nın kurtulmasına yardım etmiş oldum. Anlamsız tepkiler vermenin nedeni ne?”

Öfkeyle kılıcını ayaklarımızın altında olan buza saplayınca birlikte suyun içine düştük. Ani düşmeyle suyun derinlerine battım. Hemen kendime gelip yüzmeye başladım ama zırhımın ağırlığı yüzünden yavaş kalıyordum. Asa sudan çıkmama engel olmak için bacağıma sarıldı. Yüzüne indirdiğim tekmeden sonra nefesini tutamayacağını anlayıp beni bıraktığı gibi yüzmeye devam ediyordu. Başımı sudan çıkardım ve kırılan buz parçasının etrafında toplanan askerlerden birine elimi uzattım. Beni buz tabakasına çekip kurtardı. Asa da aynı şekilde kurtuldu ama askerlerin kılıçları boynunda dolanıyordu. Ellerimden aldığım destekle ayağa kalkıp ıslak saçlarımı geriye doğru yatırdım. Hızlı adımlarla Asa’ya yaklaşıp yüzene indirdiğim yumruğun acısıyla yere yığıldı. Buza damlayan kan damlalarına aldırış etmeden yakasından kavrayıp ayağa kaldırdım. “Anlat! Rina ile aranızda ne var! Zuri ile evlilik hayallerin yalan mıydı? Kimsin sen!” Kulaklarımı çizen sırıtmaları yüzünden öfkeden çenem gerildi. Yüzüne tekrar indirdiğim yumrukla daha çok sırıtmaya başlayınca parmaklarımı avucumda sıkıp etrafında hilâl çiziyordum. “Aptal! Gerçekleri anlatmasan da zaten Rina ile evlenmek için babası ile konuşacağım. O zaman da böyle sırıtabilecek misin?”

“Lanet olası! Evet, Zuri benim hayallerimin kadınıydı ama Rina’yı ilk görmemde tamamen fikrim değişti.”

“Yalan söyleme!” diye yakasına yapıştım. “Zuri ile yakın olman Su Elisleri Sarayı’nı ele geçirmek içindi ama Rina tüm oyunlarını mahvetti. Çünkü karanlık taraf Rina’yı da dahil edince bana aşkını itiraf eden bir oyuncuya dönüştü ve dudaklarına ismini bilmediğim bir büyü ile kendine bağlamayı umuyordu ama üzgünüm bu konuda yanlış kişiye çattınız! Artık oyunun sonuna geldik, her şeyi biliyorum! Beni öldürecek kadar Rina’yı seviyorsan eğer, oyunların için onu bir adamın koynuna atacak kadar da onursuz olduğunu düşünüyorum. Yanılıyor muyum?”

Tüm planlarını anladığım için hayretle gözlerime bakmaya devam ederken onu bağlamalarını emrettim. “Hayır!” dedi endişeyle. “Şu an nerede olduğumuzun farkında değil misiniz? Burada olmaz!”

“Zaten farkında olduğum için bunu yapıyorum, tekrar uyarıların için minnettarım ama biraz geç kaldın,” dedim tek kaşım havalanırken.

“Lanet olası! Buradan çıkacağını mı sanıyorsun! Sen zaten öleceksin! Karanlık ruhla gezen zavallı! Se-” diyemeden muhafız tarafından ağzına geçirilen halatı ensesinde sıkıca bağladılar. Konuşmasını kestikleri gibi yüz üstü atın üzerine serip aynı işlemi el ve ayaklarına yaptılar. Kulaklarımıza uğrayan ses yüzünden artık yola devam etmemizin gerekliliğini anlayıp atlara bindik. İleriden gelen sisli duman tüm dikkatleri üzerine toplayıp zorlu savaşın kapılarına çalarak bizleri geri dönüşü olmayan noktaya ilerletiyordu. Önümüzdeki engebeyi aşınca aşağıda duran yerleşim alanları Yetilere aitti ama burası terk edilmiş gibi görünüyordu. Çadıra benzeyen yırtık evleri, üzerinde kanlar bulunan baltaları ve birçok insan cesetleri vardı. Sanırım Yetilerin balıklar dışında ne ile beslendiklerini artık biliyordum. Bu yüzden yem olmamak için elimden geleni yapmalıydım.

“Okçular yüksek yerlerde bizleri korumaya alsınlar. Eğer onları püskürtemezsek ve tepeye çıkarlarsa ne yapacağınızı zaten biliyorsunuz. Son çare kılıçlarınıza sarılacaksınız.” Gözlerimi Suhi’ye çevirdim. Beni onaylar şekilde kafasını sallayıp okçuları yerleşim alanının dört bir tarafına yolluyordu. Kuşattığımız alana inmeden önce Ernam’a baktım. “Sen buradasın, seni zaten buraya neden getirdiğimi biliyorsun. Eğer ölür-”

“Şu saçmalığı kes,” dedi kendinden geçerek. Öfkeli bakışlarımı görünce zor yutkundu. “Yani şey... Tamam söylediklerini yapacağımı biliyorsun ama neden ölümden bahsedip duruyorsun? Böyle bir şey olmayacak, sen yine benim aptallıklarımla uğraşmak zorunda kalacaksın. Hani en yakın dostundum?”

“Böyle bir şey dediğimi hatırlamıyorum...” Yüzü düşünce gülümsedim. “Evet, tabii ki öylesin seninle uğraşıyordum, bakma sen bana. Neyse anlaştığımıza göre tekrar görüşebilmeyi diliyorum,” dedim ve sırtına vurarak sarıldım. O tam tersi sımsıkı sarılıp beni nefessiz bırakmakta niyetliydi. “Ernam... Zaten zırhtan bunaldım, lütfen sakin ol.”

Buğulu gözlerle sarılmayı bıraktı. “Tamam, git hadi. Bıkmıştım zaten senden, keşke hiç karşılaşmasaydık. Peynir surat, görkemli yüzünü git Yetilere göster şimdi. Hadi! Yetiler yakışıklı bir yüz görsünler!”

“Ne kadar çok seviyormuşsun beni,” dedim hayretle. Kafasını olumlu anlamda sallayınca arkama döndüğümüz gibi muhafızlarla Yetilerin yaşam alanlarına gitmek için yürüyorduk. Gözlerime uğrayan üç çadır dışında ileride onlardan farklı beyaz ve etrafı sivri uçlu, ahşap mızraklarla çevrili harabe ev bulunuyordu. Sırtımdaki sadaktan aldığım oku yaya takıp ucuna dokunmamla alevlendi. Tek gözümü kapatıp gerdiğim oku serbest bırakınca mızrakların birini aleve verdim ve tümüne sıçrayıp dumanların yükselişe geçtiği görüntülere neden oldum. Alevi fark eden Yetilerden biri evden çıktığı gibi elindeki fil dişinden yapılma flütü üflemesiyle kulaklarımızı kapatmak zorumda kaldık. Okçular sese engel olmak için Yetinin hayatına son verdiklerinde sesin kesilmesi tehlikenin bittiğini işaret etmiyordu çünkü yer altı sığınaklarından fırlayan birçok Yetilerin bize doğru hızlanmalarını sağlamıştım. Aslında bizim geldiğimizi önceden anlamışlardı ve bu yüzden pusu kurmayı planlamışlardı, ta ki mızrakları ateşe verene dek.

Muhafızlarla alanlarına ilerlediğimizde üzerimize yaklaşmayı bırakmadıkları gibi ellerinde bulunan keskin baltalarını savurmak için vahşi görünüyorlardı. Yakından görülen gri yüzleri beyaz tüylerle kaplıydı, tüm bedenini örten yarım omuzlu kuşakları bulunuyordu. Gözlerine on saniyeden fazla bakmamaya özen göstermeye çakışıyordum fakat bu zor olacaktı çünkü elması andıran parlaklığı odaklanmam için beni kendine doğru çekiyordu. Yetilerin üzerlerine yağan oklar bedenlerini delip geçiyordu fakat tek okla ölmeyeceklerini anladığımızda kafalarını hedef almalıydık. Bu vazife muhafızlarla bana kalmıştı. Sağ tarafıma doğru indirdiği baltadan kaçıp boynunu vurduğum Yetiden geriye kalan gövdesi yere yığıldı. Peşinden beni yaralamak için savurduğu baltasıyla çarpıştığım diğer Yetiyi geriye doğru ittirdim. Son hamlede gövdesine dikey şekilde sapladığım kılıcımla nefesi kesildi. Etrafımı kuşattıklarında ateş çemberi oluşturdum. Alevler buz tabakasından dolayı zayıf yanıyordu. Hemen etkisini kaybederek sönüyordu, bu yüzden yerle temas etmeyecek şekilde havada asılı kalan ateş hortumunu keşfetmem yeniden elimde olan gücün sınırsız olduğunu gösterdi bana. Yetilere doğru ilerleyen ateş hortumu birkaçını içine alıp ölümlerine neden olup soğuktan dolayı hemen sönüyordu. Önümden fırlayan mızrak beni es geçerek bir muhafıza denk gelip canını aldı. Maalesef askerlerimin sayısı gözlerimin önünde azalışa geçiyordu.

Yolumu temizlemeyi hedef haline getirip Yetilerin çıktığı yer altına hızlıca giriş sağladım. Merdivenleri teker teker inip amacımız için geldiğimiz yıldız şurubunu almak üzere ince, uzun koridorda ilerlemeye devam ediyordum. Farklı koridorlara açılan her yol kafa karıştırıcıydı ve yönü kaybetmem, başıma bela açabilirdi. İçi oyuk duvarlarda Yetilere ait işaretler vardı. Farklı koridorların girişine işaretlenmiş yıldız resimleri şuruba yaklaşmamı sağlayacaktı, diğer koridorlarda işim görünmüyordu. Duvarlarda asılı meşaleler yere çizdiği gölgemi ardımda bırakıp bana yolu gösteriyordu ve koridor sonuna yaklaşınca ortada bulunan su birikintisine yaklaştım. Karşı duvarın en tepesine yerleştirilmiş fil dişinden yapılma flüt yeniden karşıma çıktı.

“Olamaz, Umarım aklıma gelen değildir,” dedim kendi kendime. Duvarlarda karşılaştığım anlamını bilmediğim harflerin karmaşıklığı bir şeyler söylemek istiyordu fakat bunu anlamam imkansızdı. Tekrar gözlerim karanlık ruhumu yansıtan su birikintisine kayınca göz bebeklerim tüm irislerime yuvalandı. Tek ayağımı su birikintisine basıp ters tepki gösterip göstermeyeceğini anlamak istedim ancak sudan fırlayan tek gözlü ucubeler bana doğru çıkardıkları dillerini üzerime saldıklarından telaşa kapıldım. Elleri ve bacakları yoktu, yılan şeklinde sürünerek hedeflerine ilerliyorlardı. Kılıcıma verdiğim alevin etkisiyle dillerine değdirdiğim her bir darbeyle geri çekilip tekrar suyun altına gizlendiler. İşin tuhafı su birikintisine girdiklerinde yüzeyden görünmemeleriydi, kamuflaj olmalarıydı. Bu yüzden su birikintisinde ilerlemeye devam edip ayaklarıma olan yakınlığını hissetmem gerekiyordu. Onları sadece suyun altında hissedebilirdim. Ayağıma çarpan cisme basınca duyulan iniltiler sonrası yaşamını kaybeden yeşil renkli ucube, kamuflaj yeteneğini kaybettiği için görünen bedeni su yüzeyine çıktı. Sert zırhımdan geçiremediği uzun, keskin dişlerini kaybeden diğer ucube ise, kılıcımın tadına bakarak suya yığıldı. Karşıda gördüğüm flüte yaklaşana kadar onları öldürme işlemim devam etti böylece. Artık son aşamaya gelebildim. Tılsımlı olduğunu bildiğim hâlde elime alıp flütü çaldım. Hiçbir karşılığı olmayınca bir kez daha çaldım ama bu defa duvarlar sarsıldı. Son üflememden sonra sarsıntıyla birlikte duvardan çekmece şeklinde çıkan taştan rafın üzerinde elmas işlemeli iksir şişesi bulunuyordu. Ağzına takılmış tıpada yıldız resmini görünce elime alıp tekrar geldiğim noktaya gitmek için harekete geçtim.

Duvarların sarsıntısıyla burada olduğumu anlayan Yetilerin bir kısmı sığınağa girerek üzerime doğru geliyorlardı. Kılıç darbelerimden kaçamadıkları için canlarını aldım ama diğeri baltasını koluma denk getirip derin yarık açtı. Acısına aldırış etmeden boynunu vurup geldiğim noktaya ilerliyordum. Sığınak çıkışı okçulara ulaşan Yetileri fark edince şaşkınlığımı gizleyemedim. Muhafızları tamamen öldüren Yetiler okçulara ulaşıp oluşturduğumuz çemberi yok etmişlerdi. İlk gördüğüm alana ilerleyip Yetilerin ellerinden kurtardığım okçulardan sonra Ernam ile göz göze geldik. Yanıma geliyordu ama peşime takılan Yetileri öldürmeden ona yaklaşamazdım. Yetilerin kanlı baltalarından sızan pıhtılar yüzüme sıçradı aniden. Gözlerimi aralamak için elimin tersiyle sildim ama içlerine girmişti. Savurduğu darbelerden kaçmaya çalışıp kafamı aşağıya eğdim ve bacağına sapladığım darbe sonucu yere yığıldı. Boynuna derin kesik açıp canını aldım.

Yanıma gelen Ernam, “Alabildin mi?” diye sordu telaşla.

“Aldım.” Yıldız şurubunu ellerine teslim edince gözlerimi diğer okçulara çevirdim. “Onlara yardım etmem lazım.”

“Ama gitmeliyiz,” dedi direterek. Kolumu kavradı.

“Hayır,” diyerek kolumu avuçlarından geri aldım. “Anlaştığımız gibi Pars’ı alıp buradan gidiyorsunuz. Hadi! Askerlerimi yalnız bırakamam, bu Astantra Krallığı’na yakışmaz.”

“Ama-”

“Sana git dedim! Bu bir emirdir!”

“Kahretsin...” Çaresizce gözlerime baktı ama emirlerimi yerine getirmesi gerekiyordu. Arkasına dönüp giderken havayı kaplayan karanlık gözlerime yansıdı. Aniden havanın kararmaya başladığını görünce karşıdan yaklaşmakta olan kuzgunların nedenini çözemedim. Kalabalık hâlde bize doğru yaklaşıyorlardı. Ernam görüş açımdan kaybolunca kalan Yetilere doğru ilerledim. Birçok can almış olanları gözüme kestirip ellerimde can vermelerini sağladım ama gökyüzünde dolanan kuzgunların çokluğu her yeri karanlığa boğmuştu. Yetiler tamamen yok olduklarında benimle birlikte geride kalan okçular neler olduklarını hissettiler ama ben boynumda parlayan yeşim taşından sonra başımıza gelen asıl nedeni anlamış oldum. Kolye Mersah’ın bana yaklaştığını duyuruyordu. Kuzgunlar dikkatimizi dağıttıkları vakit yerden dirilen karanlık ruhlar tüm okçulara zehirli dumanı yollayıp bayılmalarını sağladılar. Ne yapacağımı bilemezken aniden arkamdan yaklaşmış Yeti ile göz göze geldim. Kalbimin ritimlerine engel olamadığım gibi gözlerimi mavi dalgaya hapsetti ve beni olduğum yerde sabit bıraktı. Kıpırdayamıyordum. Uzun mızrağını göğsümün ortasına geçirip nefesimi kestiği için ağzım acıyla aralandı. Dizlerim yerle buluşunca omuzuma dokunup beni geriye itti, sırt üstü yere yığıldım. Gözlerimin hizasına geçen Yeti dişlerini açıp ısırmayı hedefliyordu ki, karanlık ruhların zehriyle yere yığıldı. Çevremi saran ruhlar birini bekliyorlardı.

Tek birini.

Mersah’ı...

Atının üzerinde bana doğru yaklaştığı gibi gövdeme saplanmış mızrakla yatan aciz bedenime bakıyordu. Kolyem hâlâ parlamaya devam ederken ruhlar ahşaptan yapılma yer taşımasına bedenimi yerleştirip halatın diğer ucunu atın üzerinde duran muhafızın eline verdiler. Beni götürecekleri yöne doğru sürükleniyordum. Gözlerime inmeye çalışan perdenin ardında görebildiğim karanlık ruhların atlarıydı ve duyduğum Mersah’ın emirleriydi. Sesinde kibir yatıyordu.

“Ares’i yaşatmalıyız! Kasraha Sarayı’na vardığımızda ona nefes verin. Eğer ölürse... Kalbini sökün ve gömün!”

-Ruhlar alemine vardığında yeniden görkemli karanlığın huzuruna varacaksın. Eğer ölürsen kalbin bizimdir! Yasak kalp taşımayanlara biz böyle ceza keseriz!

Duyduğum seslerin mızraktan daha can alıcı olduğuna şahit olunca göz pınarlarımdan sızan yaşların ardından karanlık perdeye yenik düşüyordum. Seslerin kulaklarımdan uzaklaşmasıyla gözlerimi yumdum.

.

.

.

.

Bölüm sonu

3 yorum