
...
Zaten beklerken sorunlar bir çözüme varmıyordu aksine harekete geçerek ben çözümlere yaklaşıyordum. Bu sonuçlar ya beni üzüyordu ya da kendi kimliğime yaklaştırıyordu. Aslında bazen karanlık ruhun unutmamı istemesini sevmiyor değildim. Özellikle yaşamış olduğum acıları belirtmek isterdim fakat bu imkansızdı. Çünkü onlar zihnimi kendi amaçları doğrultusunda ablukaya alma peşindelerdi.
Pars’ın karşısına çömeldim. “Peki ailen hakkında bir şeyler söylemişler miydi? Onların kim olduklarını biliyor musun?”
“Hayır, bana hiçbir şey söylemediler. Sadece bebekliğimde yaşlı bir kadın tarafından ellerine verildiğimi ve gerçek ailemin beni terk ettiğini söylemişlerdi.”
Terk edildiğini söyleyince gözlerindeki şeffaf perdelerin yansımasına karıştım bir süre. Yoksa geçmişte onu terk eden ben miydim? Bu olasılık kalbimin derinlerine yerleşip sıkıca tutunmuştu ve bu yüzden soluduğum nefesin düzensizliği bir süre geçmeyecekti. “Artık ben yanındayım, geçmişte ne yaşandıysa onları geride bırakmalıyız. Bu kolay değil farkındayım ama önümüzde devam eden bir hayat var.”
Tabii buna hayat denirse...
Hızlıca boynuma sardığı kollarının arasında kaldım. “Herkes beni terk etti. Beni büyütenler de öldüler. Ben kötü bir çocuk muyum?”
“Asla.” Kollarımın arasına alıp sımsıkı sarılarak kucakladım ve ayağa kalktım. “Asla. Sen çok iyi bir çocuksun, sadece yaşadıklarımız kader ve bunları birlikte atlatmak için karşılaşmamızın da buna bağlı olduğunu biliyor muydun?” dedim gülümseyerek.
Omzumdan geriye aldığı gözlerini bana odakladı. Gözyaşlarını görünce alnına buse kondurdum. “Yani sen beni hiç bırakmayacaksın, bunu mu demek istedin?”
“Evet, bunu söylemeye çalışıyordum. Karşılaşmamız tesadüf değil. Bizi güzel günlerin beklediğini hissedebiliyorum.”
Görüş açımıza Ernam uğrayınca konuşmamız yarıda kaldı. Hızla attan inip yanımıza yaklaştı. “Her şey tamam, gidebiliriz. Daha Ges ovasını aşmamız gerekiyor.”
“Gidelim,” dedim aceleyle. Atıma doğru ilerleyip önce Pars’ı sonra ayağımı üzengiye atarak bedenimi ata yerleştirdim. Yuları tuttuğum gibi yönümü Ernam’ı takip etmek üzere çevirip ilerliyorduk. Zırh kenti ilk önce çocuk sesleri ile hayatın güzel yanlarını vurgularken, şimdi sessizliğe gömülen hayatın acı yanlarının da olduğunu gösteriyordu. Bu hepimiz için kaçınılmaz bir gerçekti çünkü birçok sınavların olduğu çetin savaşlar verecektik aldığımız her nefeste. Alabildiğimiz nefesin önemini hep düşünmüşümdür. Özellikle de sevdiklerimiz yanımızda oldukları için minnettarlığımızın bir belirtisiydi, ya da işareti. Ama benim gibi küçük yaşlarda ailesinden koparılmış biriyse, işte o zaman nefesin değeri uçmakla eş değerdi. Yaşamları benim özgürlüğüm olacaktı.
Bazen Pars gibi terk edilmişlik duygusundan ötürü sevdiklerinin hiçbir önemi kalmayınca, yitirilmiş hisler daima nefrete dönüşüp kalbindeki kanamaya yeniden çizikler atarak hayattan koparmaya çalışırdı. Bu kendi içinde hissettiğin savaş çanlarının başlangıcı gibi görünse de her zaman güç ve inanç üstün gelecekti. Peki ya zaman? Ben zamanın ilaç olduğunu düşünenlerden değildim çünkü yaşanmışlıklar sararmış sayfalarda yeniden dillenmeye çalışan mürekkebe benziyordu. Belki zihin bunlara alışmıştı, ama göğüs kafesinde esir olan kalp bunu asla unutmuyordu. Hep mazideki kıpırdanmalar yaşanmışlıkları gözlerimizin önüne serip bize aynı şeyleri tazelikle hissettirmek için sıraya diziliyorlardı. Şimdi tam karşımda gördüğüm mezar taşları gibi, yaşanmışlık yeniden tüm gerçekliği ile gözlerimin önünde karaya vurmuş dalgaları anımsatıyordu. Kendine çektiği her kum tanesi gibi bizleri silik hâle getirip sonsuzluğa uğurlamak için gayretini sergilemek meşguliyetinin bir parçasıydı hep.
Atımın yularını çekiştirip duraksadım. Gözlerim mezarlıkta dolanınca kendimi suçlamak için fırsat yeniden benim için doğmuştu. Maalesef sürekli bu görüntüye sebep olan benmişim gibi hissediyordum ve bu benim elimde olmadan gelişiyordu. Tüm kentin insanları için hazır edilmiş mezarlar, buraya attığımız ilk adımlarımızı hatırlatmıştı. İlk sokağına girdiğimde hem neşeyle koşturan çocuklar hem de endişeyle gözlerini bizden ayırmayan insanlarla doluydu. Burada hayat vardı, şimdi ise ölümün sessizliğine bürünmüş bir kentin son manzarası gözlerimdeki buğulanmalara hapsoldu.
Yanıma yaklaşan Suhi, “Efendim, dostunuz Roya şu mezarda,” diye işarette bulununca atımdan inip Pars’ı kucakladım. “Sağında bulunanlar da Pars’ın ailesi efendim.” Kafamı onaylar şekilde sallayıp gösterdiği noktaya doğru yürüyordum. Son kez Pars’ın ailesi ile vedalaşmasının gerekli olduğunu düşündüm. Yaşam ile ölümün ince çizgisini bilmeliydi çünkü gerçeklerle yüzleşmenin bizim topraklarımızda yaşı olmazdı. Küçük yaşlarda zorlu hayatın iplerinden kurtulabilmeyi öğretirlerdi, güçlü kalmayı ya da ölümle yüzleşebilmeyi.
Savaş her daim vardı ama asla pes etmek yoktu.
Ailesinin mezarının başına gelince dili lâl oldu, aynı zamanda gözleri gecenin karanlığı gibi suskundu. Minik elinden tutup toprağa dokundurdum. “Onları hissetmek için toprağı okşayabilirsin. Üzerinde emekleri çok, onlara minnet borcumuz var,” dedim başını okşayarak.
“Onları çok seviyordum. Ama büyük annem başka bir diyarda yeniden buluşacağımızı söylerdi hep.”
“Sen zeki bir çocuksun,” dedim gülümseyerek. “Ve yaşına göre fazla olgunsun.” Gözlerim arkamda bulunan mezara kayınca yanına yaklaştım. Roya ile karşılaşmamızı hatırlamam, yüzümde buruk bir gülümseme yer edindirdi. Onun sadakati ve cesur davranışları hiçbir zaman zihnimden silinmeyecekti. Mezarının başında ne diyeceğimi bilemiyordum, boğazım düğümlenmiş şekilde gözlerimle konuşuyordum sadece. Zordu, daha dün gördüğün kişinin nefes almadığını ve sonsuzluk uykusuna yattığını bilmek... Son kez toprağının üzerinde gezinen avuç içime kavradığım toprağı sıkmak... Çok zordu.
Keşke böyle olmasaydı Roya. Seni özleyeceğim.
-Tetora Herpleri zaten tamamen yeryüzünden silinecekler. Onlar da kehanetimizin bir parçası olarak kalıp, isimlerini dahi hatırlamayacağımız kara delikte yok olacaklar.
Bana göre bu kehanet değildi. Efrasto Krallığı için Tetora Herpleri büyük bir tehdit oluşturuyordu ve bu yüzden onları yeryüzünden silmek istiyorlardı. Çünkü Tetora Herplerinin güçleri karanlık ırka karşı biçilmiş eşsiz bir kaftandı. Karanlık ruhun sesini güç gösterisinden ibaret olduğunu hissettiğim an, ayağa kalkıp Pars’ı alarak atıma doğru yürüyordum. Ardımda kalan mezarlıklar gecenin kör kuyusunda yaşadığımız çaresizliğin simgesi olarak kalacaktı ve bizler tekrar yollara düşmek zorundaydık. Atlara geçince ovaya varacağımız yollara koyulduk. Maalesef ovaya vardığımızda bir geceyi daha ardımızda bırakmamız gerekecekti ve bu yüzden Pars’ın yanımda oluşu korkularıma gizlenmemi söylüyordu.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordu.
“Buzul Vadisi’ne. Sen biliyor musun orayı?”
“Bilmiyorum ama merak ettim. Peki orası korkunç mu?” diye sorunca aklıma yaşadıkları geldi. “Korkunçsa gitmesek mi?”
“Ben de ilk defa gidiyorum ve senin cesur olduğunu duymuştum. Korkmadığını bana söyleyenler oldu Pars.”
Bir süre sessizce bekledi ve sonra, “Yalan söylemek istemiyorum. Ben cesur değilim,” dedi. “Bunu söylediğim için beni ordundan atacak mısın?”
Gülümsedim. “Dürüst olman daha hoşuma gitti desem, bana inanır mısın? Dürüst insanlara hasret kalmışım.”
“Dürüstlük de cesarettendir derdi annem. Ondan öğrendim.”
Beş yaşındaki bir çocuktan büyük laflar işitince hayretle sessizliğe büründüm. Pars’ı yetiştiren ailesi bana yeniden doğru insanlar olduklarını hissettirdi. Konuşmaları çevremi saran huzurla bütünleşmemi sağladı. Uzun bir süre bu huzur benden kaybolmayacaktı.
...
Karanlıkla birlikte görünen ay ve yıldızlar saatlerce süren yolculuğumuzun bir işareti olarak yerleştiler gökyüzüne. Artık Ges ovasına varmıştık, burası yeşil bitki örtüsüyle ve uzun çalıların arasından zıplayan çekirgelerle kaplıydı. Karanlıkta pek göremesek de ileride düz alana kamp kurmak üzere ilerliyorduk. Pars, çoktan başını gövdeme yasladığı gibi uyuklamıştı. Saçlarının arasından gelen menekşe kokusu bana eşlik ediyordu bir yandan. Suhi’nin mesken olarak belirlediği yerde atlarımızdan inmek üzere Pars’ı Ernam’a verdim.
“Bir çocuğun oldu, hadi iyisin,” dedi Ernam. “En azından altını temizlemekten kurtulduğun yaşlarda.”
Attan indim. “Saçmalama yine,” dedim ve kucağından aldığım gibi üzerine koyun postu serip sıcak tutmak için sımsıkı sarmaladım. “Sürekli çocuğun deme. Pars bunu duyarsa neye uğradığına şaşırır. Onu üzmek istemiyorum, üstelik ben bir şey hatırlamıyorum. Boşuna onu heveslendiremem anlıyor musun? Kendine gel ve çeneni kapat.”
Gülümsedi. “Tamam, daha dikkatli olurum. Ama bence her şey ortada, senin oğlun.” Oğlum olduğunu söyleyince gözlerim minik yüzüne kaydı. Ona boşuna bağlanmak istemiyordum çünkü her şeye hazırlıklı olmak zorundaydım. Ne ile karşılaşacağımızı bilemediğimiz yaşamın hiç beklemediğimiz anda sürprizleri olabilirdi.
Yüzüne yansıyan sarı ışığı görünce kamp ateşini yaktıklarını fark ettik. Pars’ın sıcak kalabilmesi için kamp ateşinin karşısına oturup gözlerimi ateşin etrafına sıralanan askerlerde dolandırdım. Ernam sağ tarafıma geçerken, Asa sol tarafıma oturup gözlerini Pars’ta gezdiriyordu. “Güzel çocuk,” dedi durgunlukla. “Ailesini kaybetmesine çok üzüldüm.”
“Artık onun ailesi sevgili eşim ve benim,” dedim aniden. Gözlerimin içine hayretle baktığında gözlerimi Ernam’a çevirdim. Desina’dan bahsettiğimi düşünüyordu ama ben aksine başka birinden bahsediyordum. “Aslında kimden söz ettiğimi biliyorsunuzdur. O gece tüm sarayı ayağa kaldırmıştım. Maalesef tüm gerçekler sır olmaktan çıktı.”
Asa’nın kaşları çatılınca göz göze geldik. “Kimden bahsediyorsun?”
“Tabii ki Rina’dan bahsediyorum,” dedim gülümseyerek. “Gerçekten çok çekici bir kadın. Aslında ilk yolculuğa çıktığımız vakit, o beni öpmüştü ve aşkını ilan etmişti. Onunla birlikte olmayı isteyince beni reddetti. Bence evlilik teklifi yapmamı bekliyor, hepsi bu. Ama dönüşte onunla hayatımızı birleştirmek için ilk adımı attığımda, sadece bana ait olacak.”
“Şaşırdım,” dedi parmaklarını sıkarak. “Desina ile ilgilendiğini düşünüyordum. Buzul Vadisi’ne ne için geldiğimizi unuttun sanırım?”
“Kesinlikle unuttu,” dedi Ernam. Dirseğini koluma vurdu. “Sen ne saçmalıyorsun? Yoksa yine unuttuğun şeyler mi oldu?” Kulağımı yoran fısıltılarından uzaklaşıp gözerimi yeniden Asa’ya çevirdim. Nefes alışları hızlanırken göğsünün süratli şekilde kabardığını fark edebiliyordum.
Rina mı, Zuri mi? Hangisi Asa? Sen söyle...
“Desina için buradayım çünkü son vazifemi yapmak istiyorum. Onunla sadece dost kalabileceğimizi hissettim. Zaten Kral Tansar ile de mutlu olacaklarına inanıyorum. Ne de olsa mühürlüler,” dedim söylediklerime iğrenerek. “Bence Rina bana daha uygun, onunla geleceğimizin olacağını düşünüyorum.”
“Ben bugün çok yoruldum,” dedi ve ayağa kalktı. Ateşten çok uzaklaşmadan birkaç adım gerimize gidip çimenlerin arasına uyumak için uzandı. Ama bu gece ona uyku uğramayacaktı, zihnini iyice karıştırdığım için sabır gösterdiği hengameden belli bir süre geri çekilme kararı almıştı sadece. Asa benim için en başından bu yana şüpheli konumundaydı. Bu yüzden zor sınavlardan geçeceği yollar inşa ediyordum ona.
“Sence işe yarayacak mı?” diye soran Ernam ile göz göze geldik. “Yani gerçek kimliğini belli edecek mi?”
“Edecektir çünkü Rina onun için çok değerli.”
“Umarım. Şu işe bak, kimseye güvenemiyoruz artık. Sen git Bay Tresya’nın kızı ile evlilik düşün ama aklın başka bir kadında kalınca tökezle,” dedi hayretle. “Peki beni buraya neden çağırdın Ares?”
Gözlerimi Pars’a çevirip bir süre dalgınlaşınca kalbime saplanan kıvılcım tüm bedenimde yankılandı. Sonra gözlerim buğulandı ve gökyüzüne çevirdim tüm yaşanılanları. “Ben-” dedim zorlukla. Ernam’a bakınca çatık kaşlarıyla karşılaştım. “Ben Buzul Vadisi’nden sağ çıkamayabilirim. Bu yüzden yıldız şurubunu aldığımızda sonuçları her ne olursa olsun, ölsem dahi... Desina için saraya geri döneceksin. Senin bu yüzden gelmeni istemiştim.”
Kafasını iki yana salladı. “Hayır, sana hiçbir şey olmayacak. Tüm bunları düşünmek için çok mu zaman harcadın sen! Nasıl beni, yani dostunu bırakacağını rahatça söyleyebilirsin? Yeti avında başarılı olduğumuzda kıçına tekmeyi vurmayı ihmâl etmem, haberin olsun. Ölümden bahsetme bana.”
“Her ihtimali düşünmeliyim,” dedim uyarıcı sesle. “Üstelik Pars da sana emanet. İsterse kan bağımız olmasın, benim gibi ailesini kaybetti o. Onun hissettiklerini en iyi anlayan benim. Eğer ölürsem hiçbir şekilde tek bırakmamalısın.”
Elinin tersiyle gözyaşlarını silerken yüzünü başka yöne kaçırdı. “Beni ağlarken görmeni istemiyorum. Beni bu yüzden mi çağırdın yani vedalaşmak için... Kahretsin, neden bu kadar umutsuzsun? Şu saçma düşüncelerini bir kenara bırak.”
“Umutsuz değilim, sadece kalbimde bir boşluk var, bunun anlamı zihnime ve hislerime ket vuruyor. Ben aşmaya çalışıyorum ama gerçeklere yaklaştıkça uzaklaşamıyorum. Ben öleceğimi hissediyorum,” deyince aniden gözlerini bana çevirdi. “Çok üzgünüm. Bu defa yolun sonuna gelmiş olabilirim. Hislerim bu yönde. Maalesef öleceğimi hissediyorum ben.” Sessizce boynuma sarılıp gözyaşlarına engel olamadı. Onu en çok üzen ise, gerçekleştiremeyeceğimiz hedeflerimizdi. Hedeflerimiz bazen bizleri farklı bir yola saptırabiliyordu. Yollar ayrımına düşen iki tohum gibiydik. Tohumdan filizlenen iki baş farklı yönlere doğru bakıyordu. Aslında hedefleri birdi ama artık yolları birbirinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Yaşayacaklarımızın bazen önüne geçemeyip oluşan setleri aşamıyorduk ve bu bizim kendimizle olan sınavımızdı. “Tamam yeter omzumda salya, sümükle karşılaşmak istemiyorum.”
Geri çekilip gözlerindeki yaşları silmeye çalışıyordu. “Ne sümüğü be... Hem ben senin için neden ağlayacakmışım? Pars için ağlıyordum.”
“Evet ben de onun için çok üzülüyorum,” dedim kucağıma bakarak. “Onu bırakmayacağıma söz vermişken... Kahretsin. Şu masum yüzündeki ışıltının sönmesini istemiyordum ama çok üzgünüm...”
Ernam ayağa kalktı. “İnadına yapıyorsun değil mi? Önünde daha çok sulu gözlü biri olarak görünmemi istiyorsun,” dedi ve arkasına döndüğü gibi yanımdan uzaklaşarak gitti.
“Pars...” dedim fısıltıyla. “Ernam aslında iyi biri. Bunu yüzüne söylemek istemem çünkü şımarır yoksa. Sonra uğraş dur. Neydi o, oyuncağı Gugu... Tam bir saçmalıktı. Ama eminim sana çok iyi bakar. Şimdiden bir konuda özür dilemeden edemeyeceğim çünkü o biraz delidir. Biraz? Yok fazla deli. Hatta bazen ona sert bir yumruk atasım gelmiyor değil. Maalesef bunlar gerçek.” Alnına kondurduğum dudaklarımdan sonra gözlerimi yumdum. “Hayatında iyi şanslar diliyorum meleğim.”
İyi şanslar diliyorum çünkü karanlığın ve kaosun olduğu bu gezegende şansa fazla ihtiyacın olacak.
...
Güneşin doğuşuyla birlikte rahatsız olan ruhum tarafından uyandırıldım. Boynum öne doğru eğilmiş şekilde uyuduğumdan dolayı tutulduğunu hissedebiliyordum. Kıpırdanmalarım yüzünden Pars da gözlerini aralayınca beni karşısında görmekten mutlu olacak ki, sımsıkı boynuma sarılıp yanağıma öpücük kondurdu. Sarı perçemlerini parmaklarımın arasına alıp dağılmış saç tellerini düzelttim. “Uyandırdım mı seni?”
“Önemli değil, ben çok acıktım,” dedi gülümseyerek.
“Seni bu sabah fazla iştahlı görüyorum.”
“Evet. Mutluyum çünkü.”
Sırıttım. “Seni mutlu eden şey ne? Uykudan kalkınca mutlu olana da ilk defa denk geliyorum.”
“Senin yanında olduğum için çok mutluyum.”
Buğulandıklarını görmesin diye gözlerimi aşağıya kaçırdım. Bu sırada Su Elislerinin yememiz için uzattıkları erzakları alıp Pars ile koyu sohbet eşliğinde atıştırmaya başladık. Gözlerimin önünde kaşığını daldırdığı pilavından sonra, ısırması için uzattığım tavuk parçalarını minik dişleriyle yemesini sağlıyordum. Üzerime düşen gölge yüzünden arkama baktım. Ernam gülümseyerek bizi izliyordu. “Ne oldu?”
“Oğluna yemek yedirdiğini görünce duygulandım,” deyince çatık kaşlarıma maruz kaldı. “Yani, andırıyor anlamında söylemiştim. Siz bakmayın bana, her zamanki boş çenem işte.”
Pars ayağa kalkıp karnını gösterdi. “Ben çok doydum, artık yemesem olmaz mı?”
“Ama son lokmanı da yemelisin,” diye kaşıkta kalan pilavı yemesi için uzattım. Yememek için kafasını iki yana sallamaya devam ediyordu. “Kılıç ustası olmak istemiyor musun yoksa? Büyümek istemiyorum diyorsan, sen bilirsin Pars.”
“Kılıç ustası olmak istiyorum, lütfen,” dedi heyecanla. Son kaşığı da aldıktan sonra yanaklarının doluluğuna sırıtmadan edemedim. “Ama- doğru. Değil... mi?” Dolu ağızla konuşmaya çalışıyordu.
“Tabii ki doğru. Sen kılıç ustası olacaksın. Üstelik eğer aklımda olan bir kılıca sahip olabilirsem ya da yaşarsam... Büyüdüğünde onu sana vereceğim Pars.”
“Oley!” diye sevinip boynuma doladığı kollarının arasında kaldım. Ernam omzuma dokunup gülümsedi. “Olacak merak etme. Sen tüm hedeflerine ulaşacaksın,” dedi ve yanımızdan ayrıldı. Peki... Olacak mıydı gerçekten? Aklım ve kalbim arasında gidip gelen duygular buna izin verecek miydi? Tüm sorular olduğumuz yerde yanıta ulaşmıyordu, yanıta bizim yaklaşmamız gerekiyordu. Bu yüzden kucağımda Pars ile Baş Okçu Suhi’ye işarette bulundum. Orduyu hazır edip son aşamayı da geçmemiz gerekiyordu. Atlar hazırlanınca Pars’ı alarak yolculuğa olan son adımlarımızı atmıştık. Gesi ovasından sonra artık Buzul Vadisi bizleri karşılayacaktı. Sona yaklaşmıştık ama bu son hangi anlamdaydı, bunu tahmin etmek zordu.
Desina... Her şeye rağmen kalbimden atamadığım kadın... Onunla çatışmalı başlayan karşılaşmamız hâlâ ilk günkü sıcaklığını koruyordu ve benim için hayatımda en değerli insandı. Aşkı onunla tattığımdan bu yana iyi ki onu tanımışım dediğim tek insan. Gözlerine her baktığımda yeniden âşık olduğum ve yeniden aşkın eşsiz kıvılcımını yaşattığı için minnettar olduğum kadın. Aslında ben onu tanıdığımda ölümsüzlüğü tatmış oldum. Ölümsüzlük kalpteydi, gözlerindeydi ve nefesine her dakika karışma arzusundaydı. Keşke dedirten tek bir gerçek vardı ona bakarken; keşke seni daha önce de tanısaydım.
Kalbimin hızlanması için ismini dahi anmam yetiyor... Seni seviyorum, hem de çok.
-Saçma. Başka birine bağlı kalmak kadar saçma bir şey olamaz.
.
.
.
.


