İçeriğe geç

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 35 · 11 dk okuma

BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ

Bölüm 35

5. Kısım

...

“Ne yok etmesi?”

“Yine ne duydun?” diye sordu merakla. “Neler oluyor bu gece böyle, umarım işin içinden çıkamayacağımız şeylerle karşılaşmayız.” Aniden gözlerime baktı. “Ares... Gözlerin...”

Geceye eşlik eden ay ve yıldızlarla birlikte karanlık ruhun yarattığı karmaşadan dolayı gözlerimin hareleri sönüp yerine katran gibi siyah irin yerleşmişti. Gözlerim daha da net görürken kentin sokaklarında bir çığlık yankılandı. Baş Okçu Suhi ile göz göze gelince muhafızlara ve diğer okçulara hazır olmalarını işarette bulundum. Duyduğumuz çığlık bir anda kesildi. “Kendinizi koruyun!” diye emir verdim. Su Elislerini çevreleyen koyu lacivert rengindeki çember karanlığa sızan su dalgalarını anımsatıyordu. Ernam ve Asa Su Elislerinin kalkanına sığınırken Roya, ellerini çevreleyen sarı ışıltılar sayesinde beni korumaya almıştı çoktan. Aynı zamanda gökyüzüne sisten bir bulut gönderdi. Bulutu gönderme amacını anlayabilmiştim. Efrasto ırkı için yağmur planları yapıyordu. Ortaya çıktıklarında hepsini öldürmek güzel fikirdi ancak yere gömülen ırkın önüne bu şekilde geçmek yeterli kalır mıydı, bilinmez...

Halk evlerinde normal bir akşam geçirdiklerini düşünürken tekrar bir çığlık birçoğumuzu onları korumak adına evlere girmeye zorlamıştı. Bazı insanlar seslerden dolayı kendilerini dışarıya atıp Su Elislerinin yanına sığındı ama aniden girdiğim bir evin içerisinde karşılaştığım pelerinli muhafız, kadının boynuna ilettiği yeşil, duman görünümlü zehirle ölmesine neden olduğu gibi tekrar yere gömülüp gözlerimin önünden kayboldu. Hızla evden çıktım. “Evlerini terk etmelerini söyleyin! Bu bir emirdir!” Su Elisleriyle diğer evlere aniden girmemize rağmen yetişemediğimiz birçok cesetlerle karşılaşıyorduk. Sokaklarda dirilen ruhlardan biriyle karşılaşınca kılıcımı üzerine saplayamadım. Ruhlarda kılıç veya başka bir kesici silahlar işe yaramıyordu. Çevremdeki kalkanın kaybolmasına rağmen ruh bana dokunmadan yere gömülüp yanımdan ayrıldı. Roya’nın oluşturduğu bulut gökyüzünden dağılınca onu görmek için geldiğim sokağa geri döndüm. Yerde cansız şekilde yatıyordu, ırkına ait kimseyi bırakmamaya yemin etmiş karanlık ruhlar Roya’yı ellerimden almışlardı. “Roya,” dedim ölü bedeninin yanına çömelerek. “Erken ayrıldık, hem de çok erken... Kahretsin.”

“Ares! Uzaklaşma!” diye bağıran Ernam’ın yanına ilerliyordum. Çevremde ulaşamadığımız insanların yanında dirilen ırka bir şey yapamadığımızı görünce korkuyla kalbimin ritimleri hızlanmıştı. Su Elisleri oklarını her fırlattıklarında suya dönüşerek ruhların üzerlerine doğru düşüyordu ama Efrasto ırkı lanetli olmalarına rağmen yere gömülme hızları fazla etkileyiciydi. Su damlaları düşmeden, insanlara üzerlerine yeşil renkteki dumanı bırakıp kayboluyorlardı. İnsanların soludukları zehir bilinçlerini kaybettirip, sonra baygınlaşan bedenlerini yere yıkıp öldürüyordu.

“Pars...” diye ağzımdan kelimeler acıyla döküldü. Endişeye kapılan kalbimin tüm bedenime yaydığı korkuyu hissetmem, yeniden beni ordudan ayırmıştı. Ernam’ın seslenişlerini duymazlıktan gelip akşam yemeğini birlikte yediğimiz ailenin evine doğru koşuyordum. Sokaklarda cesetlerin kol gezdiği görüntüler yüzünden başımıza açılan felaketlerin hâlâ şoku üzerimdeydi ve aklıma takılan en önemli konulardan biri ise çözülen zincirden sonra başımıza açılan beladan bizi kurtaracak olan koruyucularım... Maalesef bu defa koruyucularım yoktu, beni bu lanetle yalnız bırakmışlardı. Aklım sürekli meşguldü ama kalbim ondan daha da meşgul. İki sokak arkada bulunan eve hızla girip, Pars’ı arıyordum. Büyük annesi oturduğu divanda son canını vermişti. Buğulu gözlerle yan odanın kapısını araladım karşılaşmaktan korktuğum gerçeklerin esaretiyle. Pencere yanında bulunan yatağın üzerinde ölü bedeni ile karşılaştığım kadın Pars’ın annesiydi. Korkudan gözleri açık hâlde son vedasını yapmış, soğuktan bedeni kaskatı kesilmişti. “Pars!” diye seslendim endişeyle. Çünkü ona bir şey olduğunu düşünmek dahi korkularıma saklanmam için zihnimi tetikliyordu. Son kez “Pars,” diye seslenip dışarı çıkmayı düşünüyordum ki, “Buradayım,” diye işittiğim ses tekrar odanın kapısından geri adım atmamı sağladı. Yatağın altına gizlenmiş küçük bedeni titriyordu, kucakladığım gibi sımsıkı sarılınca kollarını boynuma doladı.

“Merak etme, iyisin. Buradan gidiyoruz,” dedim ve hızlıca evden ayrılıp geldiğim yöne doğru yürüyordum. Su Elislerinin, Efrasto ırkını uzaklaştırdıklarını fark etmem rahat bir nefes almama neden olunca yanlarına yaklaştım. “Gitmişler.”

Suhi, “Efendim bizim bir can kaybımız olmadı ama, Zırh kentinin halkı yok oldu. Sanki o lanetli ırk değildi de güçlerini yeniden kazanmış ırktı. Hiçbir şekilde engel olamadık,” dedi şaşkınlıkla.

Onlar yüzünden tüm halk yok oldu ve ben Roya’yı kaybettim.

-Kentin yok oluşu karanlığın zaferidir Ares. Bu zaferler senin için uzak değil, sen de bunları tatmalısın.

Hüzünle Suhi’ye baktım. “Çünkü amaçlarına engel oluyorum. İki zincir kaldı. Ellerinden gelenin fazlasını yapacaklarını söylemişlerdi. Bu halk benim yüzümden öldü, her şeyin nedeni benim.”

Ernam kafasını olumsuz anlamda salladı. “Efrasto Krallığı zaten ezelden bu yana katliamlarını sürdürüyor. Bu sadece senin için geçerli değil.”

“Evet, öyle,” dedi onaylayarak Asa. “Efrasto Krallığı sadece ölümden ve kandan hoşlanır. Bu yüzden kendini suçlamana gerek yok.”

“Sokaklar, yollar, evler cesetlerle dolu. Nasıl suçlamama gerek yok? Burada olmasaydım, çözülen zincirin belasını bu halk yaşamayacaktı.”

“Fakat o zincir burada çözülmek zorundaydı Ares,” dedi Ernam. “Zaten burayı hedef almışlar. Tamam, ben de çok üzgünüm ve ne diyeceğimi bilemiyorum ama bunu sen yapmadın, onlar yaptı.” Yanıma gelip Pars’ın başını okşuyordu. “Onu bulmuşsun.”

“Kimsesi kalmadı,” dedim buğulu gözlerle. “Hâlâ korkudan titriyor.” Ernam su içmesi için matarayı uzattı. Pars’ı kucağımdan indirip matarayı dudaklarına değdirdim. Birkaç yudum alınca yüzünü ellerimin arasına alıp alnını öptüm. “Her şey geçti. O kötü varlıklar gittiler, artık yoklar.”

Endişeli gözlerle kafasını sallamakla yetinince tekrar kucağıma aldım onu. “Suhi,” diye seslendim. Göz teması kurup hemen yanıma geldi. “Ne kadar aile varsa, hepsi için son görev yapılsın. En azından mezarlarının olmasını istiyorum. Sabaha kadar sürecekse de bunun bir önemi yok. Bekleriz.”

“Emredersiniz, bu bizim için kolay efendim, siz merak etmeyin.”

Atımın önüne Pars’ı oturtup Ernam ile hana doğru ilerliyorduk. Asa’nın bizi takip ettiğini fark edince arkama döndüm. “Su Elislerine yardım etmelisin. Onları yalnız bırakma.” Şaşkınlıkla olduğu yerde bekledi ama onu umursamadan yoluma devam ediyordum ben. Han kentin çıkışına yakındı, bu yüzden fazla ilerlemeden hana ulaşmamız zamanımı almadı. Pars ile attan inip hanın kapısına doğru ilerledik. Kapı zaten aralık olduğu için içeri girmemiz kolay oldu çünkü Efrasto ırkı burayı da talan etmişti. Yerde olan cesetleri aşıp merdivenlere doğru ilerledik. Üst katta gözüme çarpan boş odaya geçince cam önünde bulunan iki tekli koltuğa Ernam ile karşılıklı şekilde oturduk. Kucağımda oturan Pars kollarını belimden çekmiyordu, iyice sarılmıştı.

“Bu gece bir felaketti,” dedi hayretle. “Hâlâ bunu yaşadığımıza inanasım gelmiyor. Resmen ruhların arasında kalmıştık. Onlara kılıç işlemiyordu.”

“Benimde tüm bunlara inanasım gelmiyor.” Pars’ın başını okşuyordum, ara sıra gözleri kendiliğinden kapanıyordu, uykusu gelmişti. “Küçücük bedeni nelere şahit oldu, dahası onun yaşında olan çocuklar aynısı yaşayarak can verdiler. Ama biriyle karşı karşıya geldim ben Ernam. Ama bana dokunmadı, aslında beni öldürebilirlerdi, yapmadılar. Neden bana dokunmadı? Neden canımı almaya fırsatı varken almadı?”

“Büyülü kılıç bizim düşündüğümüz gibiyse, seni bir kez daha korumaları ve ellerine geçen fırsatla öldürmemeleri bir şeyleri yanlış bildiğimizi gösteriyor ama ne? Kılıcın yerini sen bulursan onların zaten işi bitti. Saplandığı yerden çektiğin an, ırk yok olacak. Seni öldürselerdi böyle bir tehlikeleri kalmazdı.”

“Bunu bulmanı istiyorum,” dedim tek kaşım havalanırken. “Nedenini bulmalısın.”

“Umarım,” dedi düşünceli şekilde. “Sanırım seni kendi taraflarında görmek istiyorlar, başka bir şey aklıma gelmiyor. Bence tek neden sensin...” Gözlerini kucağımdaki miniğe çevirdi. “Bu arada Pars... O ne olacak?”

Göğsümde uyumuş hâlini görünce başını öptüm. “Tek bildiğim bir şey var... Pars artık benimle. Onu bırakamam. Ailesi yok oldu, bizden başka kimsesi yok.”

“Doğru. Peki babası olduğunu kabul ettin mi? Yani gerçekten Pars senin oğlun mu?” dedi merakla.

“Bilmiyorum. Eğer ki bir şeyleri unutmadıysam kesinlikle benim oğlum değil. Ama şu an bunun pek bir önemi yok çünkü kader bizi birbirimize bağladı. Bana istediğini diyebilir, karar onun. İster abi, ister...” deyince tek kelime boğazımda düğümlendi, söyleyemedim. Çünkü benim için yabancı bir kelimeydi, soğuktu ve kendimi buna hazır hissetmiyordum. Belki de maziden kalan hatırlayamadığım şeyler vardı sonuçta bu karanlık ruh hep benimleydi. Zihnimdeki düşünceleri avuçladığı için kalbimi ve benliğimi de elde etmeye çalışıyordu. Yasak kalp taşımamı ve geçmişi unutarak onların kuklası olmamı istiyordu.

“Güzel çocuk ama,” dedi Ernam. “Sarı saçlar, mavi gözler. Senin gibi kadınların kalbini çalacağı kesin. Özellikle Desina’ya benzer büyücü bulursa tamam.”

Kaşlarım çatıldı. “Desina?”

“Evet, Desina. Sonuçta annesi Desina olacak ve kesinlikle ona benzer bir kız bulmalı yoksa anlaşamazlar. Sonra ikisi arasında kalıp erken yaşta çöker zavallı evlat.” Ciddiyetle bacağını diğer bacağının üzerine atıp, parmaklarını birbirine kenetledi. “Bunun daha büyü çatışması da var. Büyücü ile izdivaç düşünmezse, cadıyla ya da başka bir ırktan biriyle izdivacı olursa zavallı evlat, akrep ve yılan çatışmasının arasında kalmış gibi olur. Desina o büyü akreple olur, eşi de yok yılan derisi daha çok etki eder gibi. Bu sadece bir örnek mesela...”

“Bende seni ciddi ciddi dinliyorum burada,” dedim hayretle. “Ne anlatıyorsun, aklını mı kaçırdın? Hem... Desina Pars’ı öğrendiğinde-”

“Kesinlikle seni terk eder,” dedi lafımı bölerek. “Kıçına tekmeyi basmazsa ne olayım Ares. Mükemmel olarak tanıdığı büyük aşkının geçmişinde yaşadığı çapkınlıklar sonucunda bir oğlu olduğunu öğrenecek. Onun adına hayal kırıklığı ama senin adına güzel bir haber. Sonuçta hemen bir evlat sahibi oldun.”

Öfkeyle gözlerimi yumdum. “Çapkınlık?”

“Kucağındakini görmüyor musun?” dedi hayretle. “Beş yaşında bir oğlun var. Bunun adı çapkınlık değil de ne? Başka bir yerlerde kızın falan da çıkmaz değil mi?”

“Daha neler artık, iyice saçmaladın.”

Düşünceli şekilde elini çenesine dayadı. “Böyle bir şey olursa... Astantra Krallığı’nın kaç veliahttı olur, kim bilir... Düşünsene yirmi tane bacaklarımızın arasında gezen minik veliahtlar.”

“Yirmi tane...” dedim ağzım aralanmış şekilde.

“Evet yirmi tane. Bu arada Rina konusu da...”

“Kes artık Ernam! Saçmalığı kes! Sen hiç susmaz mısın?”

“Çok iyi hatırlıyorum on yaşlarımdaydım. Annem aynı senin söylediğin gibi Ne zaman susmayı düşünüyorsun dediğini hatırlıyorum. O gün fazla alınganlığım üzerindeydi, siz misiniz şikâyet eden diyerek susmaya yemin etmiştim. Ne yaptılar ettiler beni konuşturamadılar. Abartmıyorum bu tam on dakika sürmüştü.”

“Bayağı uzun sürmüş,” dedim bıkkınlıkla. “Anlat devamını? Nasıl ikna ettiler? Küllerinden doğuşun nasıl oldu?”

Beni de kendine benzetti. Devamını neden merak ediyorum ki!

“Ne çok dil dökmüşlerdi de benim inadım inattı. Sonra tek bir şeyle tüm öfkem geçmişti. O zaman mutluluktan ne yapacaklarını bilemediler.”

“Eminim mutlu olmuşlardır,” dedim inanmayarak. “Neymiş o tek şey? Seni yeniden konuşturmak da zordur, merak ettim şimdi.”

“En iyi arkadaşım olan oyuncağım Gugu. Ellerime tutuşturduklarında ses tellerim kendine gelmişti,” deyince donuk ifademe şaşkınlıkla baktı. “Ares? İyi misin? Tamam en iyi arkadaşım sensin, kıskanmanın sırası değil. Yapma ama... Sen de ne kıskanç bir adam oldun böyle. Zaten içi pamuktan doldurulmuş bezden bir bebekti. Kıyafetleri güzeldi ama, o konuda anneme ve Gugu’ya laf söyletmem. Beyaz renkte prens kıyafeti dikmişti. Sadece tacı eksikti, zaten saçları da yoktu. İki siyah düğmeden yapılma gözleri, mürekkeple çizilmeye çalışılmış dudakları vardı. Çalışılmıştı diyorum çünkü yamuk çizdikleri için görüntüsüne alışamamıştım. Öncesinde babam ölçüsünü almamızın gerekli olduğu söylemişti ama annem onu dinlemeyi reddetmişti.”

“Dışarı çık Ernam!” dedim gözlerimi yumarak.

“Neden?”

“Ernam dışarı çık ve Su Elislerinin yanına git! Hem de hemen!” Endişeyle ayağa kalkıp kapıdan ayrılacakken, “Alınganlığın üzerindeyse eğer, on dakika değil, susman on yıl da sürebilir. Hadi şimdi gidebilirsin,” dedim. Kafasını hafifçe eğip odanın kapısını kapattı. Sessizliğin huzuruna kapılınca kulaklarımın rahatladığını hissedebiliyordum. Pars kucağımdayken ayağa kalkıp pencereye yaklaştım. Ernam atına binmiş, dediğimi yapmak üzere yollara düşmüştü bile. Duvar yanında bulunan yatağa yaklaşıp Pars’ı yavaşça yatırdım ve ben de yanına uzandım. Parmaklarım sarı saçlarının arasında dolanırken yaşadıklarımız aklımdan çıkmıyordu. “Nasıl karşılaştık biz böyle? Sanki iplerimiz birinin elindeymiş gibiydi yan yana geldiğimizde. Gerçek mi tüm bunlar? Sen gerçekten benim...”

Tekrar iki dudağımın arasından sızmaya çalışan tek kelimeyi söyleyemedim. Belki de hâlâ kendime konduramıyordum olanları. Yüzüm ona dönük şekildeydi ve bir süre gözlerimi üzerinden alamadım. Minik burnundan bıraktığı nefesini yüzüme dokunuyordu aynı zamanda. Güneş doğana kadar onu tek bırakmayacaktım ve sabah yolumuza kaldığımız yerden devam edecektik.

Pars ile.

...

Gözlerimi yavaşça aralamaya çalışıyordum ama gün ışığının acımasız dokunuşlarına katlanamıyordum bir yandan. Güneş ışığına engel olabilecekmiş gibi ellerimle gözlerimi kapatınca parmaklarımın arasından denizi anımsatan gözlerle karşılaştım. Sarı perçemleri henüz belirginleşmemiş kaşlarını örtüyordu. İnce, kalkık burnu ile bitişen dudaklarının belli belirsiz kıvrılmalarına şahit olurken elimi indirince göz göze geldik. Pars uykudan uyanamadığımı düşünüyordu, karanlık ruhumun gün ışığından rahatsız olduğunu bilmiyordu. Ya da bu konuyu hiç öğrenmesine gerek de yoktu aslında... Tabii... İrislerimi ele geçiren karanlıkla yüzleşmez ise...

“Ne zaman uyandın?” diye sordum merakla.

“Uyanalı çok oldu.” Yatakta dizlerini gövdesine katlayıp oturuyordu. “Biz neredeyiz?”

“Handayız, burası uzun yoldan gelen yolcuların kalmak için tercih etikleri mekân da sayılabilir.” Ayağa kalkıp yanına yaklaştım. Elimi uzatıp, “Artık gidelim mi?” dedim gülümseyerek.

“Nereye? Hem... Ben...” Gözlerindeki endişenin ne anlama geldiğini anlayabiliyordum, bu yüzden onu zorlamak istemedim ve tekrar yanına oturdum. “Ya onlar hâlâ dışardalarsa? Onlar çok hızlıydı. Gittiklerini düşünüyordum ama geri geliyorlardı.”

“Merak etme, onlar gündüzleri pek ortada görünmezler,” dedim başını okşayarak. “Geceleri ortalığa çıkıyorlar ama benim yanımdasın, bu yüzden korkmanı gerektirecek bir sorun olmaz. Tabii, umarım.”

“Artık ben seninle mi yaşayacağım?” diye sorunca yüzüme donuk bir ifade yerleşti. “Sen asker misin?”

“Sayılırım ve artık benimle yaşayacaksın, tabii benimle yaşamayı istersen?”

Gülümseyince aralanmış ön dişleri ortaya çıkıverdi. “Evet, istiyorum ama ben de asker olmak istiyorum. Belindeki kılıcı kullanabilir miyim?”

“Yaşın küçük Pars. Belki ilerde kullanmanı öğretirim. Şimdi gitmemiz gerekiyor.” Kucağıma aldığım gibi alt kata inmek üzere merdivenlere yöneldim. Gece handa gördüğüm ölü bedenler yerlerinde değillerdi. Su Elisleri tüm gece verilen emri yerine getirebilmek için uyumamışlardı. Dış kapıya ulaşıp attığımız adımla bize doğru yaklaşan muhafız ile karşılaştık.

“Emriniz yerine getirildi efendim. Eğer hazırsanız yolumuza devam edebiliriz.”

Pars’ı kucağımdan indirince muhafızın kolunu kavradığım gibi birkaç adım ileriye çekiştirdim. “Son durum nedir, kentte yaşayan birilerine denk geldiniz mi?”

“Çok üzgünüm ama yaşama dair hiçbir şey bulamadık. Ellerinden kaçarken birkaç kişi ağır yaralanmış ama onlar da hayata gözlerini yumdular.”

“Kahretsin... Pars’ın ailesi de öldü. Buzul Vadisi’ne onunla gitmek zorundayız,” dedim çaresizce. “Vadide onu korumamız zor olacak, ne yapacağımı bilmiyorum.”

“Onlar benim ailem değiller ki,” dedi Pars. Şaşkınlıkla donup kalırken arkamdan yavaş adımlarla yanıma yaklaşıyordu. “Benim gerçek ailem değiller. Beni büyüttüklerini söylediler.”

Karanlık ruhun duyurduğu kelimeler tekrar zihnimde yankılanıyordu. Pars hakkında söylediği şeylerin doğruluk derecesi artıyordu ve bu yüzden geçmişte ne olduğunu unutmam bilincime kazınmıştı tekrar. Ben gerçekten çoğu şeyi unutmuş olabilir miydim? Sonsuza kadar hatırlayamayacağım şeyler üzerinden hayatım iyice karışıyordu ve kim bilir, öğreneceğim daha neler vardı bilinmezliğin pençesinde. Beni avuçladıklarında tırnakları mahzenin parmaklıklarıydı ve buradan kurtulmam imkânsız görünüyordu.

Kahretsin... Pars gerçekten oğlum mu?

-Pars... Gerçekleri öğrenmeden, sen karanlığı tercih etmiş olacaksın. Artık özgür olacaksın.

Sesini duyduğum her an öfkemin esaretine kapıldığımda tek yapabildiğim şey yanımdakilere belli etmemek için gözlerimi yummaktı. Kalbimdeki iki zincirin kalkmasıyla unutmamın önüne geçeceğimi zaten biliyordu ama konu tercih meselesine gelince uygulayacakları zehirli planın ne olduğunu ben bilmiyordum. Ben nasıl karanlığı tercih edecektim? Neden karanlığa geçmek hayatımın ilk adımı olacaktı? En önemlisi de yine neden beni öldürmemişlerdi?

.

.

.

.

Not: Görseldeki Pars.

Bölüm sonu

5 yorum